Bölüm 23: Dipteki Kuyunun Renkli Uçurtması

✨✨

Hiçbir süslü giriş cümlesine ihtiyaç dahi duymadan, yalın bir şekilde aşıktı Mustafa. Geçirdiği masal gibi bir hafta sonunun ardından kendi evine dönmüş, o zamandan bu zamana hem sevgilisinden kopmak istemeyen yanına gem vurmak zorunda kalmış hem de utancından bir deve kuşu misali kafasına toprağa gömmek istemişti.

Yaşadığı anlardan, Ayaz’ın suratına bakarak söylediği o cümlelerden sonra Ayaz’la bir gün daha geçirmişti ama bunun nasıl mümkün olduğunu bir de ona sormak gerekiyordu.

Önce kendisini duşa atmış, sonra duştan çıkmamak için oyalanmış, en sonunda Ayaz’ın dalga geçmeleriyle birlikte saklandığı yerden çıkmak zorunda kalmıştı.

Mustafa, insan olmaktan öyle bir sarhoş olmuştu ki ona her şey vız geliyordu artık. O kadar güzel bir yer bulmuşu ki saklanacak, sonsuza kadar saklambaç oynayabilirdi Ayaz’ın göğsünde.

Yalnızca sevgilisinin muzipçe sürekli vücudundaki izlere bakmaya çalışması ayağını yere vura vura ağlamak istemesine neden oluyordu. Beyaz tenli olmanın bir lütuf olduğunu düşünenlere çokça saygılarını sunarak belinden başlayan, oradan göğüslerine hatta boynuna çıkan morluklarla utancına utanç ekliyordu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi göbeğinin altı bile mordu!

Ayaz’sa halinden oldukça hoşnut, kendisinin azıcık renk değiştirmiş boynunu gösterip yaralı ve mağrur bir asker edasıyla bir kez bakmak istiyordu sevgilisinin omzunda dahi bıraktığı izlere…

İşte böyle geçen bir günün sonunda Mustafa kendisini evine zor atmış, Ayaz’dan ayrılmamak için içinde darbe yapmaya müsait direnen her bir hücresini zorlukla bastırmıştı.

Kötü anlamda değildi ama Mustafa yaşadıklarını tek başına düşünmeliydi. Bunca yıl en sevdiği aktivite düşünmek olan Mustafa’nın, Ayaz’la geçirdiği o dakikaları zihninde tekrar tekrar oynatmayacağına ihtimal yoktu ya zaten.

Elinde kahve kupası, yüzünde tebessümü, alt dudağı yine ağzının içinde bugün kendisine izin vermiş, yatağında keyif yapıyordu.

Aslında bir film izlemek için bilgisayarını yanına almıştı ama daha filmin üçüncü dakikasında aklına Ayaz düşünce, ‘En iyisi duvara bakayım ben,’ diye geçirmişti zihninden.

Bu sırada telefonu çalmaya başlayınca ‘Ayaz’dır.’ diye heyecanlanarak yatağının tam yanında bulunan komodine uzandı. Gülümseyerek ekrana bakıyordu ki arayanın babası olduğunu fark etti. Babası Mustafa’yı yılda belki üç, belki dört kez arardı.

Sönen hevesiyle birlikte, “Alo,” diyerek telefonu açtı.

“Nasılsın oğlum?”

“İyiyim baba. Sen?”

“Ben de iyiyim. Çalışıyoruz işte oğlum. Galiba daire başkanlığı verecekler bana, millete efendim çekip duruyoruz işte. Cem gitti de kurtuldu, darısı başına.”

Mustafa, iyi bir çalışandı. İyi bir okuldan mezun olmuş, sonrasında durmamış kendisini yetiştirmiş, alanında uzman biriydi. Bu da Mustafa’nın kendi piyasasında standartların üstünde biri olduğuna işaret ederek firmalarca anında kapılacak bir personel olmasına sebepti aslında.

Ama aynı Mustafa hiçbir zaman bununla övünmemişti. Belki gerek duymamıştı, belki de işinde gerçekten başarılı insanların giyindiği mütevazılık kumaşını geçirmişti üzerine, kim bilir? Tüm bunların yanında ailesi dahil kimseye iş yerinde olanları da, başarılarını da anlatmazdı.

İlk kez aklından geçenler bunca zaman sonra dilinden döküldü ve o da, “Bana da teklif geldi baba, yani yurt dışına gitmemi istiyorlar. Ülkeyi ben seçeceğim hatta, oradaki ofisin finansal ve muhasebesel tüm süreçlerini ben yöneteceğim,” dedi.

Telefonun diğer ucundan heyecanlı bir ses doldu aniden kulaklarına. “Harika bir haber oğlum. Gurur duydum seninle de. iki oğlumu da kapıyor bu yabancılar ama olsun.”

Duydunuz değil mi? ‘Gurur duydum’ dendi Mustafa’ya da… Ömründe, yaşı çok da büyük olmayan adama, pek çok başarıları bulunan Mustafa’ya ailesinden biri ilk kez bu kelimeleri layık görüyordu.

“Kabul etmedim ki.”

“Deli misin oğlum sen? Dövizden haberin yok desem işin bu! Gidip bir yıllık maaşınla burada ev, hatta araba bile alabilirsin.”

“Ben burada da iyi kazanıyorum baba. Kazandıklarım bana yeter.”

“Bana bak, kız meselesi mi yoksa?” diyerek hafif bir kahkaha attı adam. “Görüştüğün, konuştuğun biri mi var da gitmek istemiyorsun? Al götür yanında, daha ne ister el alemin kızı? Mis gibi yaşatırsın onu da.”

Mustafa, ağzını açıp da sevgilisi bir kadın olsaydı ona eşya muamelesi yapacak adama tek kelime etmedi. Hem söyleyip ne yapacaktı ki? Neyin savaşını verip de neyin galibiyetini kazanacaktı?

“Hayır, hayatımda kimse yok,” dedi dudaklarını ısırarak. Bunu söylerken kalbi acıdı. Ayaz’ı, çok yakın olmasa da ailesinden gizlerken ‘Hayatımda kimse yok,’ demek ağır geldi yüreğine.

“Ben de onu soracaktım. Geçen halanlarla telefonda konuşuyorduk, konu sana geldi de. ‘Evlenmiyor mu?’ diye sordu. Hala yüreği işte merak ediyor seni. Meryem var ya kızı, sırım gibi… Seninle düşündük onu, aslında ağzını yoklamak için aramıştım.”

Bir çıkarı olmadan aramayan bir baba… Mustafa tam o an küçücük kalmak istedi, o kadar küçük olmalıydı ki Ayaz’ının göğsünde uyumalıydı bu sözlerden sonra.

‘Nasılsın?’ demek yerine kendi planlarını söylemek, oğlunun ağzını aramak için arayan adamdan yeniden buz gibi soğudu.

“Baba sence Meryem’le ben olur muyuz? Kuzen olmamızı geçtim, hayat görüşlerimizi bir düşünür müsün?”

“Ne var oğlum? Kapalı diye hor mu görüyorsun kızı? İyice gavur oldunuz!”

Mustafa, az önce ‘gavur’ dediği memlekete gitsin diye baskı yapan adamın şu an onlara benzediği için kendisini eleştirmesini de pas geçti. Ailesinin sözlerini çiğnemeden yutmaya, hazımsızlık çekmeye alışkındı bünyesi ne de olsa.

“Baba beni hiç tanımadığın o kadar belli ki. Bir insanı inancı gereği ya da kıyafetlerine bakarak yargılar mıyım ben? Kuzenimle evlenemem, bunu geçtim sevmiyorum bile. Son olarak Meryem’in nasıl biri olduğunu sen biliyorsun. Geçen yıl geldiğimde kardeşi biriyle sevgili diye kızı süpürgeyle dövdüğünü anlatmamış mıydınız bana? Geçimsizliğini ben bile biliyorum.”

“Pırlanta gibi kız. Belki biraz eskide kalmış ama evini çekip çevirir senin oğlum. Eve geldiğinde bir kap sıcak yemeğin olur, çamaşırların ütülü olur. Bak kaç yaşındasın, millet arkandan neler diyor? Tövbe ama geçen ‘Kısır mı?’ diye sordular bana. Başımı öne eğdirme.”

“Ben seni anladım. Sen deli Meryem’i salak Mustafa’ya kakalayalım diyen halamın ağzından konuşuyorsun. İstemiyorum baba, beni rahat bırakın artık. Evlenmek de istemiyorum, sizin her telefonda bana kalp ağrısı vermenizi de. Aramayın madem beni. Oğlunuz yetmiyor mu size? Unutun beni de, nasıl olsa bunca yıl hatırlamadınız. Hoşça kal, dilerim beklediğin terfiyi alırsın. Anneme de söyle aramasın bir daha beni.”

Elindeki telefonu komodinin üzerine fırlatıp keyifle içtiği ama her ailesi aradığında elinde buz gibi olan kahvesine bakakaldı.

Gözleri yandı ama yine de ağlayamadı. Belki bir kere ağlasa içindeki tüm dertleri gözlerinden akan inci taneleriyle birlikte atacaktı, içi ferahlayacaktı. Her yüreği acıdığında ağlayamadığı vakitlerde bir parça daha ölüyordu sanki Mustafa.

Eskiden olsa belki bu kadar yakmazdı canını bu sözler ama Mustafa eskiden bir kuyuda yaşıyordu, hatta kuyunun dibinde. Gökyüzü Mustafa için kuyusunun ağzı kadardı da o kadar biliyordu o derin maviliği.

Ama yaradan Mustafa’ya kendi kuyusundan çıkması için rengarenk bir uçurtma göndermişti.

Kuyunun dibinde, kolları dizlerine sarılı, başı da kollarının üzerine gömülü şekilde kuyunun ağzına bile bakmaya takati olmadığı zamanlarda eline aniden uçurtmanın yumuşacık ipi dokunmuş, Mustafa bu ipin ucunu tutmuştu da çıkıvermişti rengarenk uçurtmanın peşinden masmavi semanın altına.

Topal bir uçurtma avcısıyken kendi güzelliğini ona daha dün gösteren aşık olduğu rengarenk uçurtması varken duyduğu bu yakışıksız sözler daha fazla yaralıyordu Mustafa’yı sanki. Bir kere sadece bir kere sebepsiz, çıkarsız arasalardı şayet, Mustafa onlara uçarak giderdi.

Az çok biliyordu kuzeni Meryem’i… Yirmi yedisinde, tüm Elazığ’ın deli dediği, kendi kardeşlerine hayatı zindan eden saplantılı biriydi. Tüm gün insanları izler, mutluluktan batıl inançları olan birinin kara bir kediden kaçtığı gibi kaçar, sadece insanların mutsuzluğuyla beslenirdi.

Herkes bilirdi, kimse dillendiremezdi. Evde kaldı sözlerinin peşinden ışık hızıyla gittiği kızı Mustafa’yla evlendirmekte bulmuşlardı çareyi akıllarınca demek… Kendilerinin önünde apaçık duran sürüyle mutsuz evlilik, bu evliliklerin zehirli meyveleri mutsuz çocuklar, bir parça bile huzuru olmayan evler onlar için önemli değildi ki.

Önemli olan evde kaldığını düşündükleri iki kişinin selametle hayatlarını birleştirmeleriydi. Mustafa, Meryem’e bakacak, Meryem Mustafa’nın ev işlerini yapacaktı, daha mantıklı plan olamazdı onlara göre elbette.

“Bir damla ak bari.” dedi yanan gözlerine. Aksa belki bu kadar delirtmezdi içinde kopan fırtınalar Mustafa’yı.

Daha bu sabah Ayaz’ının kucağında yaptığı kahvaltı geldi aklına. Tenine bahşettiği öpücükleri arasında ona omletini yedirirken bin bir türlü şaklabanlıkla morluklarına bakmak isteyen, onu utandırmaya bayılan sevgilisini düşündü.

Cinsiyetlerin üzerinde en yüce duygu olan aşık bünyesini de yanına almış, elleriyle beslemişti onu sevgilisi. Hem de bir ödev gibi düşünmeyerek, gerçekten Mustafa’nın nasıl beslendiğini kendi sorunu gibi benimseyerek, içinden gelerek, ona kıymet vererek, yüksünmeden yapıyordu bunu.

Sonra aklına her üzgün ya da bunalmış hissettiğinde Ayaz’ı araması gerektiği düştü. Yine de yapamadı. Kendi dertlerine yeterince doktor olmuştu Ayaz. O daha yirmi yaşındaydı, otuz üç yaşında bir adamın psikoloğu ya da psikiyatristi değildi.

En güzel yaşlarında elbette ki gönlünce eğlenip sevgilisiyle sürüyle anı biriktirerek yaşamayı dileyecekti. Sürekli ağlak bir adamı çekmeyi kim isterdi ki? Acaba sıkılır mıydı? Sıkılmış mıydı? Peki dün? Fazla mı çekingen kalmıştı?

“Dur artık dur!” diyerek kafasına vurdu. “Dur!”

Bardağını komodinin üzerinde bırakarak Ayaz’ın dediği kitaplardan birini eline aldı. Kaldığı sayfada çerçeve içine alınmış, “Bir yıl önce endişelendiğiniz şeyleri hatırlıyor musunuz? Nasıl sonuçlandılar? Bunları düşünerek büyük bir enerji kaybetmediniz mi? Sonunda hepsi düzelmedi mi?”* yazısını gördü.

Diğer satıra geçemeden o kısmı gümüş renkli, fosforlu kalemiyle çizdi. Oldum olası kırtasiye ürünlerini çok sever, alışveriş merkezlerinde mutlaka kitapçılara uğrayıp rengarenk kalemler, defterler, kullanmayacağı ajandalar alırdı.

Bu sebepten değil miydi Ankara’da otururken arkasından söylenen ‘Top Mustafa’ sözleri?

Bunu da düşündü. Geçmişte ne çok yaralanmış, ne çok kabul ettirmeye çalışmıştı kendisini birilerine. Mahallesindekilere ‘erkek’ olduğunu kanıtlaya çalışmış, başkalarına kendisini sevdirmeye, ailesine gurur vermeye.

Hep vermeye alışmıştı. Hep vermeye, birilerine kendisini kabul ettirmeye, olduğundan farklı olmaya…

‘Hayatın en acımasız taraflarından biri de en çok unutmak istediklerimizi bir gün mutlaka hatırlamak zorunda kalmamızdı.’

Mustafa, babasından aldığı bir telefonla en çok unutmak istediklerini önündeki kitabın satırlarını çizerken bir bir hatırlıyordu, sanki hayatın, ‘Seni bu çemberde sıkıştırdım kurtulamayacaksın,’ deme şekliydi bu kısır döngü.

Satırların altını çizmeyi bıraktığında yeniden arkasından söylenen, ‘İbne Mustafa, kız Mustafa’ sözlerini düşündü. Bugününde, beyni tek hücreli canlılarda dahi olmayan bu zavallı insanların kendilerince aşağılamak için söylediği bu sözler tabiri caizse Mustafa’nın sikinde bile değildi.

İnsanlar istedikleri kadar arkasından ibne diyebilirlerdi. Dünyanın, hatta kainatın en yakışıklı çocuğuyla sevgiliydi, yetmez gibi bir de onunla neler yaşamıştı dün? Ne kadar da harikaydı, daha fazlası için bir böbreğini verebilirdi şu an.

Sonra duraksadı. Gözlerinin yanmasının geçtiğini, hatta yüzünde bir tebessümün oluştuğunu fark etti. Az önce çizdiği satırlara bakarak, “Hah!” dedi. Geçmiş yaralamıyordu artık Mustafa’yı. Geçmişten gelen, bağını koparamadığı, ayağına dolanan ağırlıklardı onu hâlâ bu hale koyan.

Onun için etek giyecek, kendisini de file çorapların içinde hayal etmiş birinin sevgilisiydi Mustafa. Sikik üç beş göt lalesinin sözlerini kafaya takmayacaktı ki. Sonra aklına eski mahallesinde oturan hayal meyal hatırladığı küçük küfürbaz çocuk geldi. Sefa ya da Safa’ydı ismi. Onun gibi küfürbaz olmuştu Mustafa da resmen! ‘N’apıyor acaba?’ diye düşünmeden edemedi. Belki yaşı yetmediğinden bilmiyordu ama mahallede oynayan çocuklardan onunla dalga geçmeyen bir tek o vardı.

Acaba yaşı yetseydi o da Mustafa’ya çirkin şeyleri yakıştırır mıydı?

Az önceki karamsarlığına inat şu an bambaşka yerlere kayan düşüncelerine eş yüzündeki gülümsemeyi artırdı Mustafa. Artık ne annesi umurundaydı ne babası ne de ona yakıştırdıkları kuzeni.

Hatta biraz daha ileri gidecekti Mustafa. Hayatında ilk kez ailesine karşı yapacağı bu hamleden utanmayacak, bundan sonra hayatında yalnızca soyut, yalandan verilen sevgilerden hariç somut, gerçek sevgilerin baki olduğu insanlara verecekti o da kıymetini.

Ani bir kararla yeniden yatak odasına dönerek telefonunu eline aldı. Önce Ayaz’dan gelen boynundaki küçücük renk değiştiren bölgenin fotoğrafına ve, “Vampir saldırısına uğradım sanırım!’ mesajına bakıp gülümsedi.

Aynaya doğru ilerleyip üzerindeki poları sıyırdığında kendi gövdesindeki morlukların her birine tek tek bakarak dokunduktan sonra aklına dün yaşadıkları an gelmesin isteyerek hızlıca morluklarının fotoğrafını çekip Ayaz’a yolladı. Aklına gelirse çok fena şeyler olabilirdi.

Bebeğim: Kedi şeyini, görmüş yara zannetmiş Ayaz.

Bebeğim: Bir de bana bak!

Ayaz ➡️ Sevgilim olarak değiştirildi.

Sevgilim: 🤤

Sevgilim: Neden bugün de kalmadın ki?

Sevgilim: Çok güzelsin bebeğim.

Sevgilim: Kedi neyini görmüş yara sanmış ayrıca?

Bebeğim: Pardon. Yaşının yetmediğini unutmuşum, arama motoruna yaz çıkar sevgilim.

Sevgilim: Yaşı yetmeyen çocuk yüzünden ağlıyordun dün.

Sevgilim: Çabuk unuttun bebeğim, yarın şirkette hatırlatayım.

Sevgilim: Yerimizi de Burak orospu şeytanı kaptı. Neyse bir yerlerde sıkıştırırım ben seni.

Mustafa, yüzünde kocaman sırıtmayla sapıklaşan sevgilisinin mesajlarını okurken gözleri anlık aynaya takıldı. Sırıtmasına eş, al al yanakları, parlayan gözleri yansımadan kendisine bakıyordu ve söylemekte fayda vardı ki gerçekten çok güzel görünüyordu!

Aynalarla barışan Mustafa, elinde tuttuğu telefondan Ayaz’ın uygulamadaki konuşma penceresini kapattı önce.

Daha sonra en kutsal bildiği, bu yaşına kadar belki de bir kere bile saygısızlık yapmadığı ailesine yapacağı bu hamle için içinde bir gram pişmanlık kırıntısı olmadan tek tek, her bir numarayı telefonundan engelledi.

Pişmanlığı yoktu belki ama yüreği cayır cayır yanıyordu şimdi, ölmüş birinin nasılsa bir şey hissedemez diyerek binlerce derecelik krematoryuma atılıp dakikalar sonunda küllerinden başka bir şey kalmayıncaya kadar yakıldığı gibi.

İçinde ölmeyen bir umut vardı ailesine karşı, bir gün onu da kabullenirler diyerek kendisini avuttuğu. Oysa bugün bir kere daha anlamıştı, gerçekten sevenin birilerinin kabullenmesine ihtiyacı olmaksızın koşulsuz sevebildiğini.

Ailesi, Mustafa’nın ateşten gömleğiydi. Derisine yanarak yapıştırdığı, ona acıdan, ızdıraptan başka bir şey vermeyen birkaç solmuş ruhtu hayatındaki. Otuz üç yılın sonunda, elleri yüreğinden daha az yanarak çıkarmıştı sonunda ateşten gömleğini Mustafa.

Hayat yaradanın bir kere sunduğu bir hediyeyse, ikamesi yoksa neden Mustafa bunca yıl hediyesini tozlu raflarda gri bir paketin içinde saklamıştı? Bundan sonra açacaktı hediyesini, içinden çıkan rengarenk uçurtmanın ucuna elini dolayacak, sadece yaşayacaktı.

Mustafa, pek çok şeyde haklıydı aslında. Hayatın en acımasız taraflarından biri de en çok unutmak istediklerimizi bir gün mutlaka hatırlamak zorunda kalmamız değildi, anlatmak zorunda kalmamızdı.

Mustafa içindekileri birilerine anlatmadığı sürece topal bir uçurtma avcısı olarak kalacaktı en nihayetinde.

Elbet Mustafa’nın bunu da anlayacağı, sözcüklerine eş gözlerinden akan yaşlarla gerçekten bir anka kuşu misali küllerinden doğacağı, tüm her şeyi rengarenk bir uçurtmayla siyah duvarların arkasına saklayıp maviliklere yelken açacağı bir vakit gelecekti.

✨✨

*Stres ve Endişeyle Başa Çıkmanın Yolları-Dale Carneige

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top