✨✨
Sikik bir davranış bilimleri dersinde, belli siyasi görüşe sahip olmazsanız sizi acımadan senelerce süründüren sokuk bir hocanın anlattığı kavram aklımda dolanıyordu dakikalardır, ‘kolektif bilinç dışı’ kavramı. İnsanın doğduğunda zihni boş bir tarla misali değil de çoktan mahsüllerin ekili olduğu bir alan gibi bir türün tüm düşüncelerini, sembollerini, imgelerini kapsayarak aslında kayıtlı birer bilgi birikimleriyle var olduğunu desteklerdi bu kavram.
Şu an önemli olan, Jung denilen adamın benim boktan sınavlarımda götümden terler akıta akıta sayfalarca açıkladığım bu kavramı ortaya atması değildi. Günlerdir, bıkmadan usanmadan gizlice penceremden odama giren adamın, tıpkı diğer herifin bahsettiği gibi doğduğum andan beri aklımda oluşuydu mesele aslında. Daha kundaktayken biliyordum sanki ona aşık olacağımı ben, başka türlüsü mümkün değilmiş gibi…
Haftalardır bu odada türlü türlü düşünceler aklımdan geçip giderken kimseyle konuşmadığım, ev bile saymadığım yerde yalnızca Ömer’i göreceğim dakikalardı beni hayatta tutan. Soktuğum bilinç dışı kelimesi bile hatırıma üşüşmüş, onu bile itinayla Ömer’e bağlamıştım, zaman zaman bulanık olan zihnimi umursamadan. Psikiyatr herifin bahsettiği böyle bir şey değilse de ben her boku Ömer’le ilişkilendirebilirdim, kolaylıkla…
Az önce odama gelip de bu hafta Nurcihan’ı ziyaret etmem için günlerdir sakladığı kelimeleri ceplerinden çıkaran annemi takmadan önümdeki diziyi görmeyen gözlerle izlemeye devam ettim. Babamla da annemle de Ömer konusunu konuşmaya çalıştığım her an evde kavga kıyamet kopuyor, bu kıyametin sonu da her ne hikmetse annemin bayılışlarıyla mahşer gününe bağlanıyordu. Kızı, babası yaşındaki evli adamdan hamile kalmamış gibi benim hemcinsimi seviyor olmamdı, bizim evin Sırat Köprüsü’nden düşüp de cehenneme tek yönlü bilet alma sebebi…
Ama geçen günlerde aklıma kazıdığım tek şey ne olursa olsun onların dediklerini yapmayacak, bir şekilde kendi hayatımı düzene sokacak oluşumdu. Önceliğim, şu an Ömer’den olabildiğince uzak kalıp gerçek Selim’i yeniden ortaya çıkarabilmek için çabalamaktı ki bu Ömer’in yanında kalırsam onun beni gerçekten görüyor oluşuyla zaten zayıf olan bünyemi çok zorlardı. Ömer’in bende bir tuhaflık olduğunu fark ettiğini bakışlarından bile anlıyorken şimdi bu halde ona gitmek intihar etmekle aynı şeydi benim nezdimde.
Hayatım sanki cennet bahçesi, siktiğim dertlerim de azmış gibi bir de babama fotoğrafı yollayanın Kadir olduğunu öğrenmiştim. Cennet değil sahte İrem bahçesiydi ama hayatım. Diktiğim yüksek sütundan saraylar dağın eteklerinde olmasına rağmen tek bir darbede yıkılıyor, ben yalnızca her koldan gelen tehlikeyle herkese boyun eğiyordum. Biri dursa diğeri başlıyor, en fenası sevdiğim adam sürekli soru soruyordu, sanki bende cevapları varmış gibi…
Ben bir şekilde evden çıkıp da Kadir’le yüzleşmeye gitmeyi düşünürken birden zilin çaldığını duydum. Nurcihan’ın meselesinden sonra kapımız o kadar az çalıyordu ki tüm aile bireyleri evdeyken kimin geldiğini istemeden de olsa merak etmiştim.
“Selamünaleyküm yenge.”
Kulaklarım Ömer’in taksi durağında çalışan Fehmi abinin sesini işitirken annemin şaşkınca, “Hoş geldiniz,” dediğini duydum. Merakıma yenik düşerken birden fazla adım sesinin salona doğru ilerlediğini de fark edince, ‘Acaba?’ diye düşünsem de babamın Ömer’i bir daha bu eve almayacağını bildiğimden yeniden içimi karanlık bir duygu kapladı. Her ne olduysa olmuş, benim öngörülerim doğru çıkmış ve ben bir şekilde sevdiğim adamın elinden geride kalan tek ailesini de almıştım. Hem de yıllardır bu yüzden ondan adım adım kaçarken…
Ömer’i düşünür düşünmez şerefsizi çok özlediğim için yüzüm düşerken annem odamın kapısını açıp, “Arkadaşların gelmiş, sen de bir merhaba de oğlum,” dedi.
Ben içimdeki suçluluk duygusuna rağmen onunla konuşmak istemeyerek yalnızca kafamı sallayıp kapının kulpundan tutan annemin yanından geçip gittim öylece, salona doğru. Salonun kapısından girdiğim an sevgilimin arkadaşlarını görünce düşüncelerimden bağımsız yüzüm gülerken Muzaffer abinin yanında oturan kocaman gözlü çocuğun bana dikkatle baktığını gördüm. Sevimli bir tipti ve Ömer’den aldığım dedikodulara göre Muzaffer abinin sevgilisi Mavi olmalıydı bu çocuk.
“Merhaba.”
“Merhaba aslanım,” dedi Sıddık abi.
“Bir deri bir kemik kalmışsın kitabıma, zargana gibi bu ne lan?” diyen Muzaffer abinin kaşları sözlerinin akabinde sinirle çatılınca tam yanında oturan Mavi onun kolunu yavaşça sıkıp kulağına doğru bir şeyler söyledi. Muzaffer abi her ne duyduysa, “Yakışmış ama. Zaten kilosu da vardı biraz bu bebenin,” diyerek ortalığa sıçıp bir de sıvamıştı ki ben dayanamayarak kahkaha attım.
“Gel koçum,” diyen Fehmi abinin yüzüne doğru bakıp kafamı olumlu anlamda sallarken babamı da onun yanına sessizce ilişen annemi de itinayla görmezden geldim.
“Gençler ne iyi ettiniz de geldiniz,” dedi babam.
Muzaffer abi, babama doğru kaşları çatılı şekilde baksa da Mavi’den bir dirsek daha yer yemez hemen yüzüne genişçe bir gülümseme kondurdu. “Dinime imanıma özlemişim sizi ciğerim. Hele şu hayırsız Selim yok mu? Hiç aramaz abilerini, özlemden kavrulduk da kalkıp geldik işte.”
Annem uzun zaman sonra misafir ağırlayacak olmasının heyecanıyla, “Ne içersiniz?” diye sordu.
“Çay alırım ben yengem,” dedi Muzaffer abi.
Mavi inanamaz gibi ona bakarken o, “Ne var yavru ceylanım? Çaysız sohbet sol beki hep sakatlanan Beşiktaş gibidir kitabıma. Olmaz, olamaz,” dedi.
Annem bir koşu mutfağa doğru giderken Sıddık abi, “Geçmiş olsun Hamit abi. Zeliha yengenin durumunu yeni duyduk. İyidir inşallah?” diye sordu.
“İyi iyi,” diyen babamın gözleri bir anlık bana kaydı. Benim bakışlarımın yerdeki halıda sabit kaldığını görünce de sözlerine devam etti. “Sıkıntı kalmadı. Yaşımız da genç değil artık, yokluyor arada.”
“Bununla geçmiş olsun.”
Biraz sonra, babam kocaman gözleriyle etrafı inceleyen Mavi’ye baktı. “Evladım sen de mi taksicisin? Seni ilk kez görüyorum.”
“Yok ben gök bilimciyim. Muzaffer’in se- yani ev arkadaşıyım ben.”
“Anladım.”
“Memnun oldum demelisiniz,” diyen Mavi, babama doğru burun kıvırmıştı ki annem elindeki kurabiye tabaklarıyla yeniden salona girdi. Herkesin önüne doğru çektiği sehpaların üzerine tabakları bir bir bırakırken Ömer’i de haftalardır misafir edemediği için birilerinin sohbetine hasret kaldığını şimdi heyecanla misafirlerine hizmet etmesinden anlayabiliyordum. Yine de haftalardır beni evden çıkarmayan babama tek laf etmediğinden ona üzülme işini ertelemeye karar verdim, Ömer’e olan özlemim birilerine üzülmemi de engelliyordu son zamanlarda.
Fehmi abi soran gözlerle, “Taşınıyormuşsunuz Hamit,” dedi.
“Öyle gerekti Fehmi. Bu İstanbul bize uymadı pek, memlekete dönmeyi düşünüyoruz.”
Muzaffer abi sert bir ses tonuyla, “Selim’in okulu?” diye sordu.
“Seneye yatay geçiş yapsın. Çok da önemli değil, memlekette abimle benim market var Muzaffer. Zaten okuduğunda bir faydası olmayacak, atanmak için sürünüp duracak. Marketi ona devrederim, başında durur işte. Ev de var, bağ bahçe de. Bu evi satar satmaz gideriz.”
Ağzını açan Muzaffer abi, geldiğinden beri sol tarafını türlü türlü işkenceye maruz bırakan Mavi’den hafif bir dirsek daha yiyince söyleyeceği ne varsa yutmuş, yalnızca babama doğru başını sallamakla yetinmişti. O sırada ortamdaki sessizliği fırsat bilen annemse çayları getirmek için yeniden ayaklandı.
Fehmi abi babama bakıp, “Ev satışı çok zor bu devirde Hamit. Hele bu ekonomide. Nasıl olacak o iş? Ha deyince satamazsın ki,” dedi.
“Ederinin biraz altına koydum Fehmi, bir şekilde satacağım. Olmazsa cemaatten birilerine bırakırım onlar satar, bana da parasını yollarlar.”
“Şey- Hamit Bey?” dedi Mavi, ortamdaki muhabbetten sıkılmış söyleyeceği ne varsa söyleyip de gitmek istiyor gibi görünüyordu.
“Buyur evladım.”
“Muhabbet çok-” diyerek göz bebeklerini tavana doğru kaldırıp da düşündü. “Gözlemlenmeye değer olsa da biz buraya başka bir şey için gelmiştik. Hem sizin vaktinizi de almayalım değil mi Fehmi Bey?” dedi. Fehmi ve Sıddık abiye gözlerini aça aça bakmasından ‘Daha fazla soru sormayın,’ demek istediğini anlamıştım.
Tam yanında oturan Muzaffer abinin ise ona bakarken çenesinin kaskatı olduğunu gördüm. Muhtemelen Mavi çok tatlı olduğu için dişlerini sıkıyordu, çünkü Ömer ne zaman kalıbına bakmadan tatlılık yapsa aynı yüz ifadesi her daim bende de olurdu.
“Estağfurullah. Sizlerle sohbet etmek güzel.”
Mavi babama bakıp ağzının içinde bir şeyler geveledikten sonra, “Şimdi Hamit Bey. Biz dördümüz de İslam’a çok inanan insanlarız,” dedi yanakları kızarmaya başlarken. Sol elini yumruk yapıp dizinin üzerine koyduktan sonra, “O kadar çok inanıyoruz ki bazen toplanıp aramızda-” dediği an bir gözü seğirmeye başladı.
“Lan çarpılıyor mu bu?” diye soran Sıddık abiye Mavi’nin tam yanında oturan Muzaffer abi bakıp, “Yalan söyleyemez o,” diyerek fısıldadı. Tüm bunlar olurken babamın içeriden seslenen anneme bakması kesinlikle dönen şanslarıydı, yoksa hepsi birden sıçmıştı. Ben tüm bunların arkasında Ömer’in olduğunu anlayınca bastıramadığım gülümsememle hepsinin suratına tek tek bakarken Fehmi abi, “Gülme şerefsiz. Maymun ettiniz elli yaşında adamı,” dese de onun da gözlerinde anlayışlı bir ifade vardı.
“Ne diyordun evladım?” diyen babam Mavi’ye döndüğünde çocuğun yüzünün kıpkırmızı olduğunu görünce, “İyi misin? Zeliha bir bardak soğuk su getir oğlana!” diye endişeli şekilde anneme bağırdı.
“İyi iyi. İnancından bahsedince böyle huşu içinde gözleri doluyor abi Mavi’nin, inanır mısın bazen kendisini kaptırıyor durduramıyoruz, sabaha kadar yüz rekat fişek gibi,” dedi Muzaffer abi.
Babam gülümseyerek Mavi’ye bakıp, “Aferin oğlum. Gerçek manayı bulanlardansın demek. Günahkar olma, dinin yasakladıklarının yalancı büyüsüne kapılıp da öteki dünyayı unutma sakın,” dedi.
Mavi’nin bu kez de dudağının sol tarafı seğirmeye başlamıştı ki Muzaffer abi telaşla, “Şimdi Hamit abi, şöyle bir mesele var ki biz bu gece birkaç arkadaş böyle komplesine sohbet yapmak istiyoruz. Mis gibi pilavlı etli yemeğimizi ortaya koyup, elimizle yedikten sonra aramızda bu dünyanın ne kadar boş olduğunu konuşup, öteki dünya için daha neler yapabiliriz falan gibisine hani. Birbirimize yol göstermek de boynumuzun borcu bilirsin. Selim bu ara gelmiyor sohbetlere, eskiden hep gelirdi,” dedi bana sitem eder gibi bakarken.
“Öyle mi?” diye sordu babam şaşkınlıkla.
“Tabii Hamit. Benim evde toplanırdık hatta. Hanım köyde, biz de erkek erkeğe sohbetler ediyoruz. Bugünümüzün konusu da dünyevi zevklere dalıp kibirlenen Karun. Konuyu bizzat ben seçtim. Selim de gelsin diyoruz, baksana unutmuş bu işleri. Gelsin de Sıddık abisi bir kulağını çeksin onun!” dedikten sonra bana doğru bakıp, “Bugün sana biraz sert çıkışacağız ama Selim, çok aksattın bizi,” dedi.
Muzaffer abi tespihli elinin işaret parmağını bana doğru sallarken, “Yakışmadı imanıma ciğerim sana,” diye Sıddık abiye destek verirken Mavi hâlâ kıpkırmızı yanaklarıyla sessizce oturuyordu kenarda.
“Çok hoşuma gitti bak şimdi,” dedi babam. “Gitsin tabii, abileri olarak yol yordam gösterin. Bu ara biraz yoldan çıkmış gibi ama el birliğiyle dize getireceğiz biz onu.”
Muzaffer abi bana doğru bakıp, “Bir çanta yap, seccadeni falan da al yanına. Takke de koy. Sabaha kadar uyumadan sohbet edeceğiz ha. Hadi,” diyerek bana doğru sertçe baktı. “Babanı kızdırmışsın, kitabıma senin kulaklarını çekmek farz olmuş. Olmaz ama Hamit abim böyle. Sen bize bırak bu keratayı.”
Dudaklarını okuyabildiğim kadarıyla, “Role fazla kaptırdın,” dedi sessizce Mavi.
Babam aklına yeni gelmiş gibi, “Muzaffer sen o Burak denen şerefsizle görüşüyor musun?” diye sordu.
“Haşa, o nasıl söz abi? Ne işim olur benim ciğerim- Yani ciğerci kedisi gibi dolanan adamla. O koşuyor peşimden de ben yüz vermiyorum.”
“Erkekle yaşıyormuş,” diye mırıldandı babam.
Mavi dayanamaz gibi, “Eee?” dedi. Babam ona bir bakış atmıştı ki sesinin tonunu değiştirip, “Eheee daha neler duyacağız?” diyerek derin bir nefes verdi.
“Ömer gelecek mi?”
“Yok,” dedi Fehmi abi hızla. “O gelmez böyle ortamlara. Eskiden de gelmezdi zaten. Hem gececi bugün o, bizimle işi olmaz.”
“İyi iyi.”
Annem, salonda oturanlara yüzündeki gülümsemesiyle çayları dağıtırken bir anlık onun bu sevincine ben de içimden ortak olmak istedim. Beni böyle kabul etseydi ne olurdu sanki? İnsan anne olunca evladı katil de olsa affeder, sever derlerdi ama bu durum benim annem için geçerli değil miydi yoksa babamın karşısında çaresiz miydi bilemiyordum da. Bakışlarım onun üzerindeyken gözlerimiz kesişmişti ki ben hızlıca yeniden halıya odaklandım, onunla ortak bir bakışı bile paylaşmak istemez gibi…
Sertçe, “Hadi arkadaşların çay içerken sen de çantanı yap Selim,” diyen babama bakmadan oturduğum sandalyeden kalktım. Odama doğru giderken içim içime sığmıyordu sanki. Günlerdir biraz olsun modumun yükseldiği anlar kaçak şekilde odama aldığım adamın kollarında uyuyakaldığım zamanlar olurken şimdi tüm bir geceyi onunla geçirecek olmanın heyecanı sarmıştı dört bir yanımı. Buydu işte yaşamak, böyle hissettiriyordu insana. Ömer’di benim lisanımda da yaşamanın eş anlamı…
Hızlıca sırt çantama saçma sapan şeyler doldururken kapı birden açıldı, odaya babam girdi. Derince bir nefes alıp bana doğru yaklaşarak yatağımın ucuna ilişti. Kafasını aşağı yukarı sallayıp ne söyleyeceğini bilemez gibi cümleleri zihninin içerisinde toparlıyor görünürken ben bir tişört alıp sırt çantama tıkıştırdım.
“Bana kızıyorsun biliyorum,” diyerek sözlerine başladı. “Çok kızıyorsun hem de. Ama ben babayım Selim. Bir anlık gençlik hevesi için oğlumun iki dünyasını da yakmasına müsaade edemem, aklına sok. Benim görevim her daim seni korumak, kollamak. Ömer de benim bir oğlum, beni anlamıyorsunuz ama üç evladımdan da yedim darbeyi ben.”
Ben yatağa doğru ilerleyip tam yanına oturunca gözlerimin içine bakıp, “Sana karşı belki hata yaptık belki cahildik bilemedik, öyle büyüttük. Ama kızım bu haldeyken bir de oğlumu kaybetmeyeceğim ben Selim. Arkadaşlarınla gitmene müsaade ediyorum. Sohbet falan hikâye bilirim, belli ki senin kafanı dağıtmak istiyorlar. Ama bugün Ömer’in yanına geldiğini bir duyarsam, işte o zaman haftalardır sana gösterdiğim müsamahayı göstermem, baştan uyarayım. Kolundan tuttuğum gibi götürürüm seni buradan, bir gece bile beklemeden,” dedi.
“Ben yirmi iki yaşındayım farkında mısın?”
“Farkındayım. Ama aileni bırakmayacağının da farkındayım Selim. Benim rızam da onayım da yoktur böylesi günahkâr bir ilişkiye. Bunu bile bile onunla bir ömür yaşabilir misin sen? Baba rızası almadan onmaz insanoğlu derler, bunu en iyi sen bilirsin. Belki sana böylesi bir yük bindirdiğim için şimdi benden nefret edeceksin ama ileride çocuğunu kucağına aldığında bana teşekkür edeceksin oğlum.”
Söylediği sözlerin ağırlığında ezileceğimi bile bile bu sözleri kuruyor olmasıyla bir kez daha suratına hayretle baktım. Benim en hassas olduğum yerden vuruyordu beni, bunca zaman ailesine hiçbir şekilde karşı çıkmamış Selim’eydi tüm güveni aslında. Yenilir yutulur cinsten olmayan ağır sözlerini sindiremeyeceğimi bile bile bir yükün altına sokuyordu beni, hem de hiç tereddüt etmeden.
“Yani ya o ya biz diyorsun kısacası?” diye sordum.
Elleriyle yüzünü ovuşturup yeniden derince bir nefes aldı. “Öyle bir ilişki yaşayacaksan ailesiz, kimsesiz olduğunu kabullen diyorum. Nurcihan- O her zaman başına buyruk, bencil, yarını düşünmeyen biriydi. Ama sen… Sen hiç öyle olmadın Selim. Belki sana yeterince gösteremedim sevgimi de ilgimi de. Benim zamanımda böyleydi, uykuda severdi babalar. Ama çınar gibiydi, gölgesi yeterdi… Şimdi sana çınarının gölgesinde dinlendiğin bir hayat mı, yoksa yanlışa düştüğün bir yanılgı mı seçeneğini sunuyorum aslında. Onunla bir yola girersen annenle de görüşemezsin ömür boyu. İzin vermem. Ömer’in ne kadar inatçı olduğunu en iyi ben bilirim, seni bırakmayacaktır. Bu yüzden hiç onunla konuşmadım ben, direkt sana geldim. Bir gün ayrıldığınızda kimsesiz kalırsın oğlum, erkek erkeğe tövbe estağfurullah neyse- Yani öyle bir ilişki hiçbir zaman sonsuza kadar sürmez. İnsanın yaradılışına ters. Çocuksuz, ailesiz, kimsesiz… Bundan sonrası sende Selim, sen düşün. Dediğin gibi yirmi iki yaşındasın, ben zorla tutamam seni.”
O, odamdan çıkıp giderken ben sadece arkasından bakakaldım. Ömer benim için o kadar imkansızdı ki hiçbir zaman onun beni seveceğine ihtimal vermediğimden ailem öğrenirse ne olur diye düşünmemiştim, aklıma bile gelmemişti bu durum. İmkansız addettiğim şey için de yedek bir planım yoktu elimde.
Derince bir nefes alırken insanın öz babasının onu nasıl böyle bir yükün altına sokabildiğine hayret ettim bir kez daha. Ben birini öldürmemiş, kötülük etmemiş, hırsızlık yapmamıştım. Sadece birini, sikik cinsiyeti benimle aynı olan en yakın arkadaşımı çok sevmiştim, hem de yıllarca…
Çantamın açık kalan fermuarına bakışlarım takılırken ‘temizlenme’ düşüncesi çoktan uçup gitmişti aklımdan. Gerçek Selim o kadar derinlerdeydi ki her gelen biraz daha gömüyordu onu sanki, sadist bir zevkle recm etmek ister gibi… Üstelik bunu yaparken bir gün gerçekten birden toza karışıp da yok olabileceğimi kimse aklının ucuna bile getirmiyordu, özellikle de ailem…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙