Bölüm 24: Bahar Çiçeği Gibisin İki Gözüm

✨✨

Muzaffer’in her gece Mavi ile yatmak için bulduğu bahaneler giderek daha da yaratıcı oluyordu şimdilerde. En son bir gece, türlü dualar eşliğinde çocuğun odasına gelip de, ‘Odamda hayalet gibi bir şey gördüm,’ diyerek gözlerini büyüte büyüte Mavi’ye korkmuş gibi rol yaparken Mavi hayalet diye bir şeyin var olmadığını, olsa bile elektromanyetik alanlarının tıpkı onun zekası gibi ortalama olan görme yetisi ile onları algılamasına izin vermeyeceğini ona uzun bir konuşmayla anlatmıştı. Muzaffer ise fırsattan istife çocuğun yatağına girip bir de hiçbir utanma belirtisi göstermeden onun sesini ninni gibi dinleyerek uyuyakalmıştı.

Mavi, her gece olan artık alışılagelmiş duruma kızıyor gibi görünse de Muzaffer’le birlikte yatıyor oluşundan çok da şikayetçi olduğu söylenemezdi. Aralarında ne oluyor anlamasa da Muzaffer’in evden çıkmadan onun saçlarını öpmesi, Mavi’den önce eve geldiyse onu kapıda karşılayıp adını hoş geldin sarılması koyduğu bir sarılmayla burnunu onun saçlarına daldırması, gece onunla uyuduğunda onu göğsüne yatırması şimdilerde Mavi için tıpkı yer çekimi dengesini öğrendiği zamanki gibi çocuğun heyecanlanmasına sebep oluyordu. Dünyanın yer çekimi kanunu gibi ne fazlaydı ne de azdı Muzaffer’in hareketleri, tam ona göreydi sanki.

İşe konsantre olmaya çalıştığı ama kafasının sürekli bambaşka yerlere kaydığı, gece yıldızları izlemek için terasa çıkmaya karar vererek eve erken geldiği bir akşam etrafta oyalanırken anahtar sesini duydu. Normalde bugün gece yarısı gelmesi gereken Muzaffer’in neden erken geldiğini anlamak için başını çevirip de kapıya doğru baktığında adamın gözlerini bile açamadığını gördü.

Saçı başı karışmış, ayakta zor duran adam şifayı fena halde kapmış olmalıydı. Mavi, Muzaffer’e doğru bakıp gözlerini hayretle açarak olduğu yerde geri geri gitmeye başladı. Bu hayatta Mavi’nin en büyük kabuslarından biri onun Demir Dağı’nda dövülen ve bir makine gibi olan bedenini istila edebilecek düşman saydığı mikroplardı. Mavi yıllardır babasının zorla götürdüğü nadir zamanlar hariç hastaneye bile gitmemişti ki! Hastaneler şifa yeri değil mikrop yuvasıydı bir kere!

“Muzaffer?” diyerek adama sorar gibi baktı.

“Yavru ceylan, fenasal hastayım uzak dur benden,” diyen ve önce ılık bir duş alıp ateşini düşürmeyi planlayan adam görmeyen gözlerle Mavi’nin yanından geçip banyoya ilerledi. Bir ömür kendi derdine derman olan Muzaffer, hastalıklarını da çocukluktan kalma bir alışkanlıkla kendisi iyileştirir, kimseden yardım almazdı.

Hoş, bunca zaman ona yardım eli uzatan da pek olmamış, o da bir zaman sonra zihniyle bedenini uzlaştırıp çok da hasta olmamayı öğrenmişti, yaşadığı pislik içindeki yerlerden ona kalan hatıraların Muzaffer’e güçlü bir bünye bahşetmesiyle.

Çok sık hastalanmasa da hastalandığında tüm sağlıklı zamanlarının acısı çıkarmışçasına günlerce yatan adam banyoda üzerini çıkarırken lanet ediyordu gelip de onu bahardan kalma bir havada bulan illete. Ilık duşunu alıp yatakta bir de ilaç çakarsa birkaç güne toparlanacağını düşünüyordu.

Bu sırada teleskopunu odasından hızla alan Mavi baş düşmanı olan mikropları eve getiren adamdan kaçarak terasa sığınmak için bir çırpıda salondan dış kapıya doğru ilerledi. Birkaç gün Muzaffer’den uzak durursa bu yaradılış harikası beyninin yönettiği mükemmel bedenini kurtarabilirdi tüm o yabancı bakterilerden.

O bunları düşünüp de kapının kolunu indirmişti ki belinde yalnızca bir havlu olan ve ıslak saçlarıyla ona bir bakış bile atmayan Muzaffer kendi odasına doğru ağır adımlarla gitti. Normal zamanlarda ona temas etmeden duramayan adamın şimdi ona bakmıyor oluşu bile aslında ne kadar hasta olduğunun kanıtıydı, Mavi bunu görebiliyordu.

İçinde bir yerlerde bilmediği bir duygu yeniden peydâ olurken elindeki teleskopu kenara bırakan Mavi, diğer elini de kapının kolundan çekti. Kim olursa olsun şimdiye çoktan koşarak uzaklaşmış, kendisine güvenli bir alan yaratarak oraya sığınmıştı bile ama kalbinde belli belirsiz, onun canını yakan bir ağırlık vardı şimdi. Üstelik bu ağırlığın yanına bir de ‘Acaba çok mu kötü?’ düşüncesi yerleşmiş, Mavi’nin beynini içten kemiriyordu sanki.

Kafasını iki yana sallayarak önce odasına gidip dolabından cerrahi maskelerden birini aldı, daha sonra kilerden zaman zaman evde yalnızken yaptığı deneylerde kullandığı önlüğü ve eldivenleri de maskenin yanına ekleyerek birazdan zırh gibi kuşanacağı eşyaları mutfak masasına bırakıp taze domateslerden güzel bir çorba yapmaya başladı.

Bir kulağı içerideyken Muzaffer’den ses gelmediğini anlayınca hızla çorbasının altını kapatıp koruma kalkanlarını üzerine geçirdikten sonra bir kaseye domates çorbasından koydu. Tepsideki kasenin yanına yumuşak birkaç dilim ekmek ve bir bardak da suyu ilave edip Muzaffer’in odasına doğru ilerledi.

Hasta olduğunda ilaç içmekten de içirmekten de hoşlanmaz, ilaçların ve aşıların insanları zehirlediğine ve türlü türlü bakterileri vücuda enjekte ederek güçsüz düşürdüğüne inanırdı. Muzaffer çorbasını içip yanında da bolca su tükettiğinde hiçbir şeyi kalmazdı ki.

Kapıyı açıp da adamı kontrol etmek isteyerek yavaşça içeri girdi. Gözlerini yatağa doğru çevirdiğindeyse sıkı sıkı yorgana sarılmış, ıslak saçlarıyla sanki daha da hasta olmak ister gibi yatan adama doğru kafasını olumsuz anlamda sallayarak, “Muzaffer,” diye seslendi.

Yattığı yerden hiç ses çıkarmadan yalnızca yorgana sarılan adama bakıp yeniden ona seslenirken iyiden iyiye adama yaklaşınca Muzaffer gözlerini birden açarak Mavi’ye baktı. Daha sonra derince bir nefes alıp da domates çorbasının kokusunu burnunun ucunda duyumsayınca, “Yaklaşma!” dedi birden.

Mavi, adamın yüksek ateşten halüsinasyon gördüğünü düşünerek, “Muzaffer bak sana domates çorbası yaptım, kalk da iç. Sonra hiçbir şeyin kalmayacak. Hem saçlarını da kurutmamız lazım,” diyerek adamın yatağının yanında durdu.

Muzaffer, Mavi’ye bakmadan sanki acı çekiyormuş gibi bir yüz ifadesiyle, “Mavi içmem uzaklaştır şunu,” dedi sessizce.

“Ama sıcacık, boğazın ağrıyorsa iyi gelir.”

“Mavi, ne olursun götür,” dedikten sonra sessizce, “Yalvarırım,” diyen ve nefes alamayan birinin acı çekişi gibi çaresiz duran adam birden yataktan kalkıp da pencereyi açınca Mavi sorunun domates çorbası olduğunu anlayarak kafasını sallayıp hızla odadan çıktı.

Anlamayarak tepsideki çorbayı mutfağa bırakıp aceleyle salondaki balkonun camını açtıktan sonra salon ve mutfak birlikte olduğundan tamamen tüm bölgeyi havalandırmak istedi.

Tekrar mutfağa döndüğünde bu kez babasının her yıl taze diyerek getirdiği tarhana kavanozundan birkaç kaşık alıp yeniden çorba yapmaya başladı. Çorba kaynarken içerdeki adamın gözlerinde gördüğü korkuyla yeniden ama bu kez derinden gelen kalbinin ağrısıyla önce maskesini çıkardı. Daha sonra eldivenleri ve önlüğü de kenara fırlattıktan sonra çorbasının altını kısarak banyodan saç kurutma makinesini alıp ıslak saçlarla yatan adamın yanına gitti, asit istilasına uğramış gibi eriyen tüm organlarını görmezden gelerek.

Muzaffer, açık pencereye inat daha da sıkı sarındığı yorganıyla sessizce yatakta uzanırken Mavi önce pencereyi kapattı. Kapanan pencerenin sesiyle kaşlarını çatarak ağzını açan adama doğru bakıp, “Ben geldim, benim kokum güzeldi ya hani sen demiştin. Hatırladın mı? Şimdi dolar odaya,” diyerek adama doğru yatıştırıcı bir gülümseme sunduktan sonra saç kurutma makinesinin fişini adamın yatağının yanındaki komodinin arkasında kalan prize taktı.

Muzaffer gülümsemeye çalışarak Mavi’ye bakınca o da, “Kalk bakalım, saçlarını kurutacağız. Böyle iyice hasta olursun,” deyip adamın yatağının kenarına oturdu.

Şu an babası Mavi’yi görebilseydi eğer hayretle bu anı kameraya alırdı. Mavi, gittiği her yerde kurallara sıkı sıkıya bağlı ve koyulan kuralların en büyük destekçisi şekilde bir gün bile okula gitmemezlik yapmazken sınıfta birinin hasta olduğunu gördüğü an öğretmenlerinin onu saygısızlıkla suçlamalarına rağmen çıkıp giderdi o gün sınıftan. Hasta olan kim olursa olsun yanına yaklaşmaz, insanların kırılmasını umursamadan onlardan hızla uzaklaşırdı.

Oysa şimdi Muzaffer’i yattığı yerden doğrultmuş, adamın yumuşacık saçlarını kendi hür iradesiyle kurutuyor, bunu yaparken de adamın dibine girmekten tek bir an bile çekinmiyordu. Bir eliyle saçlarını canını yakmak istemez gibi nazikçe karıştırırken diğer elindeki makineyi de hızla adamın saçlarına doğru tutuyordu.

“İşte kurudu,” diyerek elindeki makineyi kenara bırakan Mavi, bu kez de Muzaffer’e doğru yaklaşıp adamın alnına dudaklarını bastırdı. Gerçekten de ateşi olan adamın bir an önce çorbasını içip uyuması, daha sonra da iyice terleyip bir de bitki çayı içmesi gerekiyordu.

Muzaffer, Mavi’nin dudaklarını uzun zaman sonra kendi teninde hissederken ömründe ilk kez hayatın ona dikeninden değil de gülünden sunduğunu düşündü. İlk kez hastalık bile ona gülüyor, zamanında soğuk betonlarda yattığından sık sık hastalanan bünyesiyle halası olacak kadının sıcak suya salça karıştırarak yaptığı bulamacın ve ondan bunu yaptığı için minnet beklediği tüm o anların telafisinin etrafını saran koku ve tenine değen onu ne yerde ne gökte hissettiren dudaklarla ona geldiğine inanıyordu. Mavi ona böyle bakıp da tenini ona sunacaksa Muzaffer geçmişte yaşadığı her şeye de eyvallah ederdi bundan sonra.

Yine de ona kıyamayarak, “Sen de hasta olacaksın,” dedi sessizce.

“Bana bir şey olmaz. Ben senin gibi çakma Everest Dağı’nda dövülmedim ki,” dedikten sonra onun dolabına doğru ilerleyip ince bir tişört buldu. Yeniden adamın yanına gelerek üşüdüğü için kalın kapüşonlu bir polar giyen Muzaffer’e bakıp, “Ateşin var, bu kadar kalın giyinirsen düşmez,” dedikten sonra bir hamlede adamın üzerindekini çıkardı. Onun yerine elindeki tişörtü giydirerek onu hafifçe göğsünden ittirip yeniden yatağa yatmasını sağladı.

“Şimdi mis gibi tarhana çorbası getireceğim, bekle beni.”

Muzaffer, bir çırpıda odadan çıkan çocuğa yarı uyur yarı uyanık şekilde bakarken kalbinin heyecanla çarpmasına engel olamadı. Haftalardır ‘Alıştım artık bu duyguya,’ diye düşünse de Mavi’nin yanına gelip de onun kalbinin bir kuş misali çırpınmasına neden olduğu tüm anları deneyimlerken aslında hiçbir zaman alışamayacağını da öngörebiliyordu.

Yeniden elindeki tepsiyle yanına gelen Mavi, az önce oturduğu yere oturup yumuşak ekmeklerden çorbanın içine doğrayarak, “Şimdi bunu içeceksin, sonra uyuyacaksın. Ben de sana zencefilli bir çay yapacağım, uyanınca da onu içeceksin hiçbir şeyin kalmayacak sonra,” dedi.

“Eyvallah yavru ceylan.”

“Kendin içebilir misin?”

Kafasını sallayarak yeniden yattığı yerden doğrulan Muzaffer hayal meyal hatırladığı annesinin ara ara ona yaptığı çorbadan kaşık kaşık içerken tüm eski anılarının göçmen kuşlar misali onun topraklarından bir bir uzaklaşmalarını izledi sessizce. Giden kuşlar geçiciydi sanki, yerine gelenlerse oranın sahibi gibi sarıveriyordu Muzaffer’in tüm zihnini, bundan son biz kalıcı olacağız burada demek ister gibi.

Çorbasını yudum yudum içerken sanki bir tırpanla sürüyorlarmış gibi hissettiği boğazından geçen her lokma acı verince dayanamayarak yüzünü buruşturdu. Ne kadar canı yansa da Mavi’nin onun için yaptığı çorbanın hepsini içmek istiyordu adam.

“Boğazın çok mu acıyor?” diye sordu Mavi endişeyle. Aynı anlarda eli refleksle adamın orta uzunlukta alnına dökülen saçlarına gitmiş olduğu yerdeki saçları geriye doğru tarıyordu.

Muzaffer, Mavi’den gelen şefkatin bedenindeki tüm acıları iyileştirdiğine olan inancıyla gülümseyerek, “Biraz,” dedi.

“Bence yalan söylüyorsun, çorbayı içerken yüzün buruşuyor. İstersen sadece çorbayı iç, ekmekleri yeme.”

“Hepsini yerim, eline sağlık çok güzel yapmışsın.”

Mavi, bedenindeki kaslar dahil tüm reflekslerini sanki başka biri ele geçirmiş gibi bu kez de elini Muzaffer’in yanağına atıp iki parmağının tersiyle adamın yanağını okşadı. Bir anda gülümseyen Muzaffer’in iç çekerek onu izlediğini fark edince hızla elini çekip kendi göğsüne bastırırken, “Ateşini ölçtüm,” dedi.

“Yanaktan?”

“Tabii, biraz düşmüş bile. Termometreye gerek yok ben anında anlarım,” dedi yanakları hafifçe pembeleşirken. Babasının, ‘Muzaffer’e içinden geldiği gibi dokun,’ sözlerini günlerdir kafasında çevirirken şimdi sanki çok olağan bir durummuş gibi kendiliğinden adama dokunup durması da neydi böyle?

Muzaffer çorbasını içip, “Eyvallahsın,” diyerek içtiği çorbanın etkisiyle gözlerini zar zor açık tutarken Mavi onu yeniden yatağa yatırıp üzerini hafifçe örttü. Komodinin üzerindeki tepsiyi alarak odadan çıkıp yeniden mutfağa gitti. Hayatında yine bir ilki yaşıyor ve mutfağını bu kadar dağınık bırakıyordu. Ama şu an Muzaffer’in iyileşmesi her şeyden önemliydi onun için.

Hızla demliğin içine zencefil, limon ve taze nane yapraklarını atıp su da ekleyerek şifalı çayını kaynamaya bıraktı. Bu çayı babasından öğrenmiş, babası ona içirirken doğanın onlara verdiği tüm nimetlere sonsuz şükürlerle ilaçsız da iyileşebileceğini anlatmıştı uzun uzun. Şimdi babasının ona yaptığı gibi o da çaya bal katıp Muzaffer’e içirecek, acısının biraz olsun dinmesini umacaktı.

Anlamadığıysa sanki Muzaffer’le birlikte onun da canının yanıyor oluşuydu. Mavi, babasına sorduğundan beri resmen ortalama bir insan gibi Muzaffer’e karşı hisleri olduğunu kabullense bile adam hastalandı diye neredeyse fiziksel denecek kadar gerçek bir acı çekmesinin sebebinin de yine ona olan hisleri yüzünden mi olduğunu anlamaya çalışıyordu şimdi.

Birine romantik duygular beslemek böyle bir şey miydi yani? Onun acısı senin acın oluyor, onun canı yandığında senin de mi eş zamanlı yanıyordu? Hem de neredeyse fiziksel bir acıya denk şekilde. Çünkü Mavi Muzaffer’in bu halini de sevmemişti, tıpkı kilerde kaldığı günkü hali gibi…

Onun kendisine sürekli yeni hitaplar bulması, ona sarılması, saçlarını koklaması, onunla yatmak için bahane bulmasıydı Mavi’yi mutlu eden. Muzaffer’in domates çorbasını gördüğü an yüzünde oluşan ifadeyle gözlerinde beliren korkuyla karışık kırgınlığın kendisindeki tezahürü Mavi’nin ömrünce hiç hissetmediği şeylerdi.

Çayının altını kapatıp favori fizikçisi Stephen Hawking‘in ‘Her Şeyin Teorisi’ isimli kitabıyla birlikte yıldızlı yastığını eline alarak Muzaffer’in ona yavru ceylan demesini haklı çıkarmak ister gibi bir sakinlikte Muzaffer’in odasına doğru minik adımlarla ilerledi. Kapıdan girdiğinde adamın uyumak üzere olduğunu görünce, “Hâlâ uyumadın mı sen!?” dedi ona kızmak istese de sakince çıkan ses tonuyla.

“Üzereyim. Kemiklerimin üzerinden tırla geçmiş Allahsızlar, aha öyle bir acı.”

Mavi yatağın sağ tarafına ilerleyerek, “Hadi kapa gözünü, uyanınca ağrın da azalacak,” diyerek yatağın içine sessizce girip sırtını yatağın başlığına yasladıktan sonra ayaklarını önüne uzatarak kucağına çektiği yıldızlı yastığının üzerine kitabını koyup kitabının kapağını açtı.

Muzaffer’se güçlükle ona doğru dönüp ellerini birleştirerek şakağının altına yerleştirdikten sonra, “Yanımda mı duracaksın?” dedi sessizce.

“Tabii ki. Ateşini kontrol edeceğim sık sık. Kendi kendine hastalık iyileşmez ki.”

“Sana da bulaşırsa?”

“Dedim ya ben üstün bir insanım, bana hiçbir şey olmaz.”

“Sıkılmaz mısın?”

“Kitabımı okuyacağım yanında. Gözlerin kapanıyor Muzaffer! Uyur musun?” dedi inatla konuşan adama doğru Mavi.

Gözlerinde Mavi’nin hiç görmediği bir ifadeyle, “Bahar çiçeği gibisin sen iki gözüm,” diyerek zorlukla gülümseyen Muzaffer, girdiği ve kimsenin onu kurtarmak için parmağını bile oynatmadığı tüm karanlıklardan bunca yıl kendisi çıkmasına rağmen ilk kez birinin onun elinden tutup da yanına çektiğini düşündü, ilahi bir aydınlığın içine.

Mavi, adamdan gelen sözlerle yüzünde oluşan gülümseme eşliğinde bir elini kitabının üzerinde tutarak diğerini de Muzaffer’in saçlarına atıp adamın başını masaj yapar gibi okşayarak onu rahatlatmak ister gibi saçlarını sevmeye başladı.

Muzaffer saçlarının arasında hissettiği elle, “Domates çorbasını sevmem halam olacak kaltak beni banyoya kitlerdi küçükken. Betonda yattığımdan hasta olurdum, o da bu çorbaya benzeyen bulamaç gibi bir şey yapıp itin önüne verir gibi verirdi bana,” diye mırıldandı.

Mavi’nin adamın saçlarındaki eli bir anda duraksadı, kalbi yeniden hızla atmaya başladı yalnız bu kez heyecandan değildi bu oluşan çarpıntılar. Bir öğleden sonra babasını ağlarken gördüğünde de böyle hissetmiş, bu tanıdık sancıyı bir daha yaşamayacağını umarak herkesten uzak kalmıştı çocuk bunca sene. Ama evren onunla aynı fikirde değil gibiydi şimdilerde, Muzaffer’le yedi ölümcül günah misali tek tek her duyguyu hissediyordu derinlerinde.

“İlk kez anlatıyorsun.”

“Sen dinlersen sana her şeyi anlatırım ben iki gözüm.”

Yeniden Muzaffer’in saçlarında ellerini nazikçe gezdiren Mavi, “Ben seni hep dinlerim Muzaffer,” dedi.

Muzaffer’in nefes alış verişleri düzene girince Mavi adamın uyuduğunu anlayarak derin bir nefes alıp elini onun başından çekmişti ki Muzaffer sanki uykusunda bile onun dokunuşlarını hissetmek ister gibi elini tutup yeniden saçlarının arasına koydu.

Mavi bu hayatta her şey olabileceğine inanırdı; iyi bir profesör, bir yıldız buluşçusu, en temiz evin sahibi, hatta isterse keman bile çalmayı öğrenirdi de bu alanda da en iyisi olurdu. Ama ona haftalar önce bir aşık olabileceğini söyleselerdi Mavi onlara uzunca aşkın var olmadığını, peri masalları gibi yalnızca uyduruk bir hikayeden ibaret olduğunu saatlerce yapacağı bir konuşma ile anlatabilirdi.

Ama kaderdi bu, planlarına kimsenin aklı sırrı ermezdi ya Mavi kalbinin ağaçsız dalsız bir kuşken birden ona bahar çiçeği diyen adamın mevsimlerinde tomurcuklandığını hissediyordu, canının özü parlak bir çift gözden gelen parıltılardı şimdilerde üstelik. İnkarları hâlâ cebinde de olsa çocuğun bundan sonra kastetmediği şekilde yalnızca ağzından çıkacaktı tüm bu anlamsız direnişleri, kalbi çoktan zafer yıldızına teslim olmuşken…

✨✨

Muzaffer (%43 🪵+ %57 🌟)

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve ♥️

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top