Bölüm 24: Menekşeli Yol

✨✨

“Ayaz, çok çalışkan Rahmi. Stajyer olarak bile yıldızı parladı şimdiden başkanlıkta vallahi.”

Ayaz, gülümseyerek çatalını ağzına götürüp hem enfes yemeğin hem de babasıyla özel tavla geceleri için onlara gelen Mehmet Bey’in sözlerinin keyfini çıkardı.

Mağrur gülümsemesi yüzünde beliren Rahmi, “Bak sen. Aşçı olacağım derdi küçükken bizim oğlan. İşletme yazdırarak iyi bir seçim yaptırdık desene. Bir ara gerçekten aşçı olup koskoca şirketi ortada bırakacağından korkmadım değil ama,” dedi.

Henüz lokması boğazından geçmemişken kulağına çalınan sözlerle yutkunmasına fırsat vermeyen adamın yüzünden gülümsemesini bozmamak için Ayaz, üstün bir çaba sarf etti. Şimdiden takım elbisesine uyumlu kravatıyla kendisini babasının odasında hayal edebiliyordu. Boğazında kalan lokmasını yanındaki suyla yutmaya çalıştı, babasına bakmadan.

Mehmet’se, “Çocukluk işte. Asıl paranın bu işlerde döndüğünü anlamıyorlar. İleride çok teşekkür eder sana Rahmi. Ailesiyle, çocuklarıyla refah içinde yaşarken, ‘Aşçı olacaktım az kalsın.’ der de o geçmiş günlere güler. Hem böyle bir zeka harcanmamalı. Aytül Hanım çok güzel yetiştirdi Ayaz’ı,” dedikten sonra bakışlarını ona doğru çevirdi. “Değil mi Ayaz?”

“Mustafa.” diyen Ayaz, bir anlık duraksamanın ardından kendisini toparladı. “Mustafa Bey’den çok şey öğrendim Mehmet amca. Hem gelir hem gider muhasebe, biletleme programları, iştiraklerimizin işlemleri, hatta teknik, kargo… Tümünü biliyor, her dalda staj yapmış gibiyim, gerçekten harika bir personel.”

Mehmet, alı al moru mor olmuş şekilde yüzünde sahte olduğu anlaşılacak bir gülümsemeyle, “Ya ya evet. İyidir o da, biraz hırslı yalnızca. Yerimde gözü var Rahmi, anlatmıştım ya sana. Ben gelmeden hani, yerime geçmek isteyen adam,” dedi.

“Mustafa Bey mi?” diye sordu şaşkınlıkla Ayaz. Aynı saniyelerde babasına çocuk gibi şikayetlenen adamla gülmemek için elleriyle dizlerini sıktı. Bu muhasebenin m’sinden anlamayan, kullandıkları programdaki kodları bile sekreterine soran, koca burunlu, karınca yiyen kılıklı mal kendi yeşil eriğinden mi bahsediyordu böyle?

“Evet o. Bayılır saf ayaklarına yatmaya da ancak Bilal’i kandırır. Ben yemem,” diyerek yemem sözlerine zıt kocaman bir içli köfteyi ağzına attı. “Zeynep ellerine sağlık, bayılıyorum senin yemeklerine.”

Zeynep, oldum olası hazzetmediği adama yalnızca kısa bir gülümseme göndermekle yetindi. Masada o kadar samimiyetsiz bir ortam vardı ki eğlenen tek kişi Mehmet’ti.

“Bana pek öyle gelmedi Mehmet amca ya. Çok çalışkan biri, üstelik neredeyse on yıldır şirkette ve müdürlük talebi bile olmamış adamın. Ben hakkını yiyemem, enfes bir adam.”

Dudaklarını kahkahasını tutmak ister gibi birbire bastıran Zeynep, yeni gelin gibi kocasını ailesine savunan, üzerine bir de kırım kırım kırıtan oğluna çevirdi bakışlarını. Ayaz da bu sırada ona göz kırparak gülümsedi. Bir sırrı paylaşan ikili önlerindeki yemeklere döndüğünde çatık kaşlarla onları izleyen Rahmi, “Öyle demek. Adını duymamıştım ağzından bu adamın oğlum,” diyerek Ayaz’ın tam gözlerinin içine baktı.

“Konusu geçmedi ki.”

“Ama baksana sana çok şey öğretmiş. Hem de çok çalışkanmış, belki ben transfer ederim şu çok müthiş, her şeyi bilen Murtaza’yı.”

“Mustafa baba, ismi Mustafa,” Sevgilisinin adını yanlış söyleyen adamla kaşları çatıldı Ayaz’ın. Kimseyle kıyaslanamayacak kadar özel olan adamın adını doğru telaffuz edemeyen babası da olsa içindeki sinire engel olamıyordu. “Ayrıca şirketi çok seviyor, sanmıyorum senin yanında çalışmak isteyeceğini.”

“Süper fikir. Valla kaçırma Rahmi, yurt dışı teklif ettik geçen ay. Naza çekiyor kendisini, kurnaz. İnsan kaynaklarından da açık çek geldi, istediği ülkeye gönderin diye. Bir düşün derim.”

“Öyle mi? Şimdi daha da çok merak ettim bu adamı. Bir gün yemeğe çağır Ayaz, tanışmak isterim.”

Ayaz, bu anlamsız istekle birlikte, “Ne alaka ya?” deyiverdi. “Hem çok yoğun gelemez. Mesai falan yapıyor sürekli kendi kendine.”

“Dedim ya, çok hırslı.”

“Çalışkan diyelim Mehmet amca, çalışkan.”

“Senin oğlana da kendisini sevdirmiş, baksana abisi gibi görüyor nasıl da savunuyor adamı Rahmi.”

Rahmi, dudaklarına götürdüğü su bardağının üzerinden bir karısına bir de oğluna baktı. Daha sonra, “Hadi bakalım Mehmet, geç karşıma da kolunun altına vereyim şu tavlayı senin,” diyerek masadan kalkıp salonun oturma kısmına, şimdiden oynamaları için hazırlanmış açık tavlanın olduğu sehpanın yanındaki koltuğa ilerledi.

Zeynep, endişe kırıntılarının çoktan göz bebeklerine yerleştiği oğluna bakıp gözlerini bir kez açıp kapatarak her şey yolunda mesajı verse de Ayaz’ın kalbinde hem babasının hem de Mehmet Bey’in oynadığı Rus ruleti yüzünden silahta kalan tek atımlık merminin verdiği o adrenalinle karışık korku baş göstermişti bile.

Sevgilisini ondan ayırmanın konusu yüzeysel de olsa geçtiği an sanki son yiyecek ekmeği kalmış da ona sıkı sıkıya tutunmuş bir mahkum gibi Mustafa’ya sımsıkı sarılmak istiyor, ‘O benim, vermem kimseye!’ diyerek çocukken kimselerle paylaşmadığı mavi, küçük trenini yastığın altına saklayarak uyuduğu o günlere dönmüş gibi hissediyordu.

İçinde peydâ olan sıkıntıyla ara ara kendisine bakan adamı fark dahi etmeden ceketini alıp öylece çıktı evden. Şu an Mustafa’ya sarılmazsa, onun kokusuyla uyumazsa sevgilisinden ona öpüşerek geçen bir hastalık gibi bulaşan sabaha kadar kafasında kurma eylemine girişecek, türlü senaryolarla kendisine vesvese verecekti, biliyordu.

Motoruna atladığı gibi soluğunu aylardır, neredeyse sabah akşam güzel bebeğini beklediği apartmanın önünde aldı. Motoru gelişigüzel bir yere park edip apartmanın dış kapısının yanında sıralanmış zillerden sevgilisine ait olana bastı, sabırsızca.

“Kim o?”

Burger King.”

“Ben sipariş vermedim, yanlış zile bastınız.”

“Mustafa Bey değil mi? Büyük boy tercih etmişsiniz, büyük boy geldi.”

Diafondan, “Sapık herif!” sesi geldikten sonra apartmanın kapısı birden açıldı. Ayaz, kıs kıs gülerek merdivenleri üçer beşer çıkıp kapıda kendisini bekleyen bebeğine dişlerini göstererek gülümsedi.

“Büyük boy yemez misin?”

“Ayaz!”

Ayaz, dudaklarında silinmeyen gülümsemesiyle Mustafa’yı kollarına alıp sevgilisinin dudaklarına yapıştı. Şirkette adamı kameraların olmadığı toplantı odasına çekip biraz öpmüş, az biraz da yemişti ama bebeğinden ayrı kaldığı beş dakika bile yeniden özlemle kavrulmasına yetiyordu.

Mustafa, apartmanın içinde dudaklarını sömüren sevgilisini iterken korkuyla, “Ayaz, biri görecek! Karşı komşuyu annemler tanıyor, içeri gel,” diye fısıldadı.

“Verdiler de almadık sanki seni. Gelip isteyim helalim ol, onlara ne amına koyayım?”

“Edepsiz! gel içeri, gel,” diyerek eve erkek attığını biri görecek endişesiyle etrafına küçük bir mirket gibi bakınıp sevgilisinin peşinden eve girdi.

Çoktan ceketini çıkarıp portmantoya asmış olan esmer, bedenini salondaki koltuğa bıraktı. Hâlâ kendisine şaşkınlıkla bakan adama arsız arsız, “Çok yoruldum hayatım, ne yemek var?” diye sordu, sırıtarak.

“Zıkkım var aşkım yer misin? Portakal soslu yaptım hem de, ağzına layık.”

“Senin elinden direkt uranyum içerim ben, gel kucağıma.” Cümlesinin sonunda da pişkince avucunun içini iki kez dizine vurdu.

Mustafa, ona göre gece olan saat dokuzda soluğu kapısında alan sevgilisine bakıp kafasını iki yana salladı. Üzerindeki düğmesiz hırkanın önünü elleriyle birleştirip tutarak Ayaz’ın tam önünde durdu. Gözlerinin içine bakarak, “Aç mısın ki?” dedi.

Diliyle damağına vurup olumsuz anlamda bir ses çıkaran Ayaz, “Cık. Kucak. Hemen. Şimdi,” dedi.

“Peki kahve? Çay? İçecek bir şey?”

“Cık. Dudak. Çabuk. Hızlı.”

Mustafa, dizlerini koltuğa dayayıp ellerini de onun omuzlarına bırakarak sevgilisinin kucağına yerleşti. Özlediği ve evi saydığı yere kavuşmanın heyecanıyla alt dudağını dişlemeye başladı.

“Bebeğim böyle olmamış, az daha kapansaydın. Beşiktaş kapalı tribünü senden ilham almış, duymuş muydun?”

“Üşümüştüm biraz sen gelmeden önce. Şimdi ısınırım ama,” diyerek koltukta rahat bir pozisyon almak için öne doğru kayan çocuğun bıraktığı boşluk sayesinde belinde bacaklarını birleştirip kendisi de iyice kucağına yayıldı. Ayaz, kalbinde çırpınan kanatlıların çıkardığı gürültüyle Mustafa’nın alnına, saçlarına, gözlerine birer öpücük kondurdu.

“N’apıyordun ben gelmeden önce?”

“Seni düşünüyor- Yani seninle izleyecek film düşünüyordum.”

Ayaz, neden buraya bir hışım geldiğini unutmuştu bile. Bu kadardı isyanı da, savaşı da, harbi de. Kahkahalarına sebep olan adamın kucağında saçmalamasını duyana kadardı tüm sıkıntıları.

“Konuludur düşüncelerin, aman seçtiğin film inşallah.”

“Konusuz film mi olur Ayaz? Anadolu’da geçen, adamların yirmi dakika yumurta pişirmesini anlatan saçma sanat filmlerini hiç sevmem.”

“Ben sanatı çok severim bebeğim,” diyerek bir öpücük daha kondurdu adamın elmacık kemiğine. “Sanat için soyunurum gerekirse ki birkaç hafta önce soyunmuştum hatırlarsan.”

Mustafa’nın kucağında doğrulup çipil çipil kendisine baktığını görünce, “Burada sanat sen oluyorsun,” dedi.

“Maşallah, bugün de diğer günleri aratmayacak kadar sapığız sevgilim.”

“Her zaman. Libidomun sana karşı sınırı yok, iyi bir seçim yaptın bence. İşleyen bir makine gibiyimdir, ileride çok işine yarayacak.”

Mustafa, kucağında olduğu çocuğun bu sözleriyle tehlikeye girenin yine kendisi olduğunu fark edince hızlıca kalkıp, “Ben bir papatya çayı yapayım en iyisi, hem hararetini alsın hem de kolay uyursun,” dedi. Daha sonra alt dudağına işkence yapmayı sürdürerek çekingence, “Şey- Kalacak mısın?” diye sordu.

“Kalmamı ister misin?” dedi Ayaz. Artık Mustafa’nın ona karşı olan çekingenliğini atmasını istiyor, bu ilişkide onun da isteklerinin önemli olduğunu ve gerekirse bunu kendisine söylemesini bekliyordu.

“İsterim. Sana sarılıp uyumayı özledim.”

Bingo! Kendi hamlesini görüp topu tam doksana atan Mustafa’yı yalayıp yutmamak için dişlerini sıktı Ayaz.

“Ben de çok özledim bebeğim. Kalmak için geldim zaten. Yarak kafalı Burak’tan bile daha yarak kafalı Mehmet bizdeydi. Karınca yiyen kılıklı göt lalesi. Seninle derdi ne bu adamın?”

“Bilmiyorum ama sen de fark ettin değil mi?” diye sordu hayretle Mustafa. “Bana karşı hep negatif, geldiğinden beri böyle. Oysa çok da yardım ederdim eskiden, sonra sekreterinden istemeye başladı işleri. Herkesle samimi ama bana gelince hep mesafeli.”

Ayaz, aklında dolanan düşüncelerle birlikte Mustafa’nın suratına doğru daldı. “Sana hiç başkan yardımcılığı teklif edildi mi?”

“Yok canım. Ben kim başkan yardımcılığı kim? Geldiğimden bu yana uzmanım ben.”

“Bilal’le aran nasıl peki?”

“Çok severim. Bana karşı her zaman hakkaniyetlidir, ‘Eline sağlık.’ demeden odasından çıktığını bilmem. Unvan alınca burnu büyüyenlerden değil o adam.”

“Tamam yeterli bu kadar övgü elin adamına. Hadi hayatım sen çay yap, ben de bize izleyecek dizi bulayım. Çok yorulmuşum işte bugün biliyor musun?” dedi Ayaz. Buraya geldiğinde uydurdukları oyun çok hoşuna gitmiş olacak ki pişmiş kelle gibi sırıtıyordu Mustafa’nın suratına doğru.

Mustafa, İstanbul’a taşındığından bu yana evinin bu kadar cıvıldadığını hatırlamıyordu. Demek insanlar bu yüzden koşarak işten kaçmak istiyor, kimi eşine, kimi sevgilisine kavuşmanın hayaliyle bir an önce akşam olsun diye dakikaları sayıyordu.

Eğer hep böyle olacaksa Mustafa işlerini sadece iş yerinde yapabilir, akşamlarını güzel bebeği olduğu çocukla harcayabilirdi bir ömür. Bir şey yapmalarına bile gerek yoktu, sadece sarılarak koltukta otursalar bile yeterliydi onun için.

Mustafa, mutfağa doğru giderken Ayaz’ın telefonu titremeye başladı. Arayanın annesi olduğunu görünce şaşırarak telefonunu açtı, dışarı çıktığında aramak annesinin adeti değildi ki.

“Söyle sultanım.”

“Oğlum neredesin? Baban soruyor.”

“Arkadaşlardayım anne, gelmeyeceğim bu gece.”

“Arkadaşlarıylaymış işte Rahmi. Ne tutturdun sen de bugün Ayaz Ayaz?” Ardından telefonun diğer ucundan babasının bir şeyler söylediğini duysa da anlamadı. Annesi bu kez de, “Yok gelmeyecekmiş,” dedi.

“N’oluyor anne?”

“Yok bir şey oğlum, sen keyfine bak. Arkadaşlarına da benden çok selam söyle. Aldıkları bilekliği hiç çıkarmadığımı ilet, öptüm.”

Bu zamana kadar dışarı çıktığında ne annesinden ne babasından böyle bir telefon alan Ayaz şaşırsa da oralı olmadı. Babası keçi gibi inatçı olduğu için kim bilir neyi kafasına takmıştı da kendisi aramayıp annesine aratmıştı bir de.

Bu sırada elinde kupalarla içeri gelen Mustafa ve gözündeki seksi gözlükleri Ayaz’ın annesini de, babasını da çoktan unutmasına sebep olmuştu bile. Belliydi, Ayaz beyci olacaktı ilerde de.

“Hani bu gözlükler numaralıydı? Bir numarasını göremedik?”

“O ne demek be?”

“Diyorum ki seksi gözlüğü takmışsın da, ‘Ayaz’ıma bir kucak dansı, direk dansı, ne bileyim bir striptiz yapıp seksiliğime seksilik katayım.’ demek yok? Hayırdır?”

“Bu odadaki en seksi varlık sensin,” dedi Mustafa. Elindeki bardağın birini Ayaz’ın önüne bırakıp diğerini de oturduktan sonra avuçlarının arasında tutarak üfledi. “Sen yap da bizim gözümüz gönlümüz açılsın biraz.”

“Arsız Mustafa, en sevdiğim. En sevmediğimse benden uzakta oturan Mustafa.”

Mustafa, “Mesaj alındı kaptan,” diyerek elindeki sıcacık çayıyla birlikte koltukta biraz daha Ayaz’ın olduğu kısıma doğru yanaştı.

Sevgilisinin tam dibinde bitmesiyle halinden oldukça hoşnut olan Ayaz, Mustafa’nın bal rengi gözlerinin güzelliğinde kaybolurken onun alnına dökülen saçlarını parmak uçlarıyla kenara doğru taradı. “Hafta sonu alışveriş merkezine gidelim mi bebeğim?”

“Ne yapacağız ki?”

“Seninle bir şey alacağız, her iki evde de olmalı ki- Neyse, ipucu yok.”

“Ya!” diyerek oturduğu yerde heyecanla kıpırdandı beyaz tenli adam. “Çok severim alışverişi aslında ama- Ne alacağız Ayaz? Çok merak ederim ben. İkimize ait gibi mi?”

“Evet bebeğim ikimize ait, sadece ikimizin kullanacağı bir şey.”

Ayaz’ın saçlarını seven parmaklarının uçlarını dudaklarına götürüp öperek, “Hiç mi ipucu yok?” diye sordu Mustafa.

İçi titreyen Ayaz, yaşam ışığının kaynağı olan adama baktı. Nasıl hayır diyebilirdi ki? Mustafa günden güne Ayaz’ın sınırlarını zorluyor, Ayaz’a göre bir evin kalbi nasıl evde bulunan çeşit çeşit kitapların olduğu kütüphaneyse Mustafa da Ayaz’ın evi olan kalbinin satırlarında kaybolacağı kitaplara sahip kitaplığı oluyordu.

“Hayır. Hafta sonu görürsün. Hem seninle yemeğe çıkmak istiyorum ben.”

Mustafa, mutlulukla karışan heyecanıyla dudaklarının içini dişledi. “Yani hani şey gibi mi, randevu mu derler ona? Hani seninle ben, baş başa?”

“Evet, ondan. Evde sessizce, sonsuza kadar otururum seninle ama sinemaya, konsere, yemeğe, başka şehirlere, ülkelere de gitmek istiyorum. Birlikte görelim istiyorum tüm dünyayı ben Mustafa.”

“Ben de!” diyen Mustafa kupayı tutmadığı, boştaki elini kalbinin üzerine koydu. “Tamam sakinim-” dedikten sonra kendisini yatıştırmak için derince bir nefes aldı. “Şimdi bir dakika, biz bu hafta sonu yemeğe çıkıyoruz, mum ışığı da olacak mı Ayaz? Ama olmaz ki, ‘İki adam mum ışığında ne alaka derler?’ değil mi?”

“Diyenlerin ağzına Mehmet tapiri girsin. Benim bebeğim mum ışığı istiyorsa mum ışığı da olur.”

“Hehe.” şeklinde anlamsızca bir sesle güldü Mustafa, içindeki heyecandan ne yaptığını biliyor muydu sanki?

‘Erkek adam mum ışığında yemek yemek istemez.’ diyeceklerdi belki ama Mustafa filmlerde, dizilerde görürdü de hep özenirdi. Hayatında hiç klişe yaşamamıştı ki Mustafa, bu tip şeylere burun kıvırıp, ‘Ben istemem,’ desin.

İçinde yeşeren yabancı duyguları zorlukla bastırarak, “Ne izleyeceğiz?” diye sordu.

Ayaz, heyecanına yenik düşmüş adama baktı. Ama Mustafa’dan istediğini tam alamamış olacak ki kaşları çatık şekilde önce ayağa kalktı. Daha sonra ortadaki sehpayı kanepenin yanına doğru yaklaştırıp Mustafa’nın içeceğini elinden alarak sehpanın üzerine bıraktı. Sevgilisini de elinden tutup kaldırdıktan sonra L şeklindeki kanepenin alttaki aparatını çekerek daha geniş hale getirdi. Mustafa, bir film izlemek için bu kadar zahmete giren esmeri izleyerek üzerindeki kazağı çıkarıp sandalyeye astı.

Yatak odasından bir çırpıda getirdiği yastıkları koltuğun başlığına dayayıp kendisi harem ağası gibi bacaklarını açarak yayılan Ayaz, “Şimdi gel,” dedi.

Mustafa, “Bir film için bu kadar çabaya değer miydi?” dese de uysal bir şekilde Ayaz’ın bacaklarının arasına girdi. Ayaz, arkasından onun tüm bedenini sarıp sarmalamadan önce eline çayını aldı, merakla ekrana bakmaya başladı.

“Ne izleyeceğiz?”

“Küçük Kadınlar.”

Mustafa, kahkaha atarak geriye doğru dönüp Ayaz’ın gözlerine baktı. Sonra dayanamayarak çocuğu tam gözünün kenarından öptü.

“Ne var?” diyerek homurdandı Ayaz. “Bir internet sitesinden buldum. Sevgiliyle izlenecek filmmiş. Şuramı da öp ayrıca,” dedikten sonra tüm boynunu Mustafa’ya sundu.

“Ben kitabını okumuştum,” diyen Mustafa sevgilisinin ona sunduğu boynuna da birkaç öpücük kondurdu. “Baştan söyleyim bir karakterden nefret ediyorum, burada da uyuzsa söylenirim.”

“Sen birinden nasıl nefret edebilirsin Mustafa? Doğarken bu özellik sana yüklenmemiş bile yeşil eriğim. Saçmalama istersen, şurayı öpmedin bak,” diyerek çenesini gösterdi.

Mustafa, konuşurken Ayaz’ın fırsattan istifade ettiğini anlamış, “Bu da benden olsun o zaman,” diyerek dudaklarından bir öpücük çalıp filmi başlatmıştı.

Film devam ederken bitmiş çayının kupasını sehpanın üzerine bıraktığı zaman dahi ona sarılmaktan vazgeçmeyen çocukla feryâd eden kalbi iyiden iyiye başına bela oluyordu Mustafa’nın. İleride kalbinin tek fatihi olacağının bilincindeyken yoluna diken değil menekşeler seren çocuk, şimdi yalın ayak yürüyordu menekşelerin arasındaki tahtına doğru.

Tahtın tam ortasında onu bekleyen bembeyaz kardelenine kavuşmak için çok camdan duvarlar yıkan Ayaz, hayranlıkla kardelenin üzerindeki siyah noktaya bakıyordu sadece.

Mustafa huysuz bir sesle, “Uyuz geldi, gıcık,” dedi.

“Bu kız n’aptı sana? Cidden deve kini gütmüşsün.”

“Ben Amy‘yi seviyorum, sinir oluyorum bu Jo‘ya. Bencil. Ayrıca bu Timothée Chalamet çok hoş olmuş bu role.”

“Kudurma istersen sevgilim, önünden ye. Sana ne el alemin adamından? Ayrıca şunun tipe bak, çenesinde de bir tuhaflık var gibi.”

“Deme öyle Ayaz. Ben bir de Mads Mikkelsen‘ı çok beğenirim.”

“Öyle mi?” diyerek bacaklarını Mustafa’nın bacaklarının üzerine kapatan Ayaz, sevgilisini iyice kıskacına aldı. Tam göbeğinin üzerinde ellerini birleştirip ensesinden başlayarak boynuna doğru minik öpücüklerle ilerlerken, “Çok konuşanların cezası öpücüktür bebeğim,” dedi.

Mustafa’nın göz kapakları tüm iradesinden bağımsız şekilde aşağıya düşerken boynunu daha rahat öpebilmesi için sevgilisine sundu. “Ben de hiç susmam o zaman.”

Bu sırada Ayaz’ın elleri rahat durmuyor, Mustafa’nın göbeğini hafif hareketlerle okşuyordu. Eskiden varlığından rahatsız olduğu göbeğini şimdi sevgilisi başka amaçlarla kullandığı için bununla da barışarak derince bir nefes verdi. Daha sonra tenini seven ellerin biraz daha aşağı, kasıklarına indiğini hissetti. Buna eş, boynuna derin öpücükler bahşediliyor, içinde yükselen şeylerin varlığını da sezinliyordu.

İzledikleri filmden ne ara buraya geldiklerini anlamadı Mustafa, tıpkı geri dönüşü olmayan bir yola girmek üzere olduğunu fark etmeyişi gibi… Bazı uzuvlarının kontrolünü yitirdiğinin kanıtıyla kalçalarını havaya kaldırarak Ayaz’ın elini biraz daha aşağı düşürüp bulunduğu yeri okşamasına izin verdi.

Bir yandan kendisini çocuğun eline iterken bir yandan da Ayaz’ın kucağına doğru çıkmış kalçalarını içgüdüsel olarak çocuğa bastırıyordu.

Yine mi kazdığın kuyuya düştün sen Ayaz oğlan?

Ayaz, kucağında kıvranan adama daha fazla işkence çektirirken içinden mutluluğun bilmemekten geçtiğini savunan Sokrates‘e kocaman bir siktir çekti. Bu adamın gözlerinde gördüğü her bakışın manasını bilmek için tüm filozofların öğretilerine karşı çıkardı da yine de o bakışların düğümlerini her çözdüğünde içinde oluşan tarifsiz hazzın tadını çıkarırdı.

Şehvet, neşe, korku, heyecan, tutku, sevinç…

Daha nice duygunun o bal rengi gözlerdeki tezahürünün bir parçası olmak, bu adamın ruhunda ufacık bir iz bırakmak için Ayaz, korkusuzca tüm cihana savaş açabilirdi, ikisinin yerine de tabii…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
hewgeso
hewgeso
28 gün önce

ben de mads mikkelsene bayılırım mustafam ne çok ortak yönümüz var hadi ayazla evlenin

Scroll to Top