Bölüm 24: Ne Cherchez Plus Mon Coeur*

✨✨

Basketbol sahasından terli ve yorgun şekilde çıkan, ay misali parlayan beyaz teni az dikkat çekiyormuş gibi bir de oynadığı oyunun sonucu kızaran yanakları ile daha da ilgi çekici görünen çocuk, yüzündeki zafer gülümsemesiyle birlikte evine doğru adımlamaya başladı. Evinin sık ağaçlıklar arasında kalan manzarası görüş açısına girdiğinde üzerindeki dağılmış okul formasına bakıp yüzünü buruşturdu.

Maçı kazanmanın verdiği rahatlıkla okulu ekmesinde bir sorun görmüyordu ama işi için şehir dışında olan babasına yokluğunun haberinin gideceğinden de emindi. Ülkenin ancak üst düzey bürokratlarının ya da politikacılarının çocuklarının girebildiği seçkin, dili Fransızca olan okula bir gün bile gitmemenin de bir bedeli vardı elbette… Yine de umursamadı. Zafer kazanmıştı ve şu an aklında yalnızca galibiyetini kardeşiyle güzel bir dizi izleyerek taçlandırma fikri dolanıyordu.

Üç katlı evin önüne geldiğinde güvenlik kulübesinde bekleyen çalışana başıyla selam verdi. Babasının konumu gereği evin dört bir yanında takım elbiseli, silahlı adamların gece gündüz demeden nöbet tutmalarına da alışmıştı, buraya ilk geldiği gün bu duruma ne kadar şaşırsa da…

Dış kapıdan içeri girdiğinde ortalıkta kimsenin olmayışını çok da sallamadı. Çalışanlar, onlardan biri eve geldiği an mutlaka kendilerini kapıda karşılar, bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını sorardı ama bugün farklıydı. Çok da olağan sayılmayan durumu bir an önce güzel bir film seçmek isteyerek düşünmedi. Birinci kattaki odasına gidebilmek için merdivenleri uzun bacaklarıyla üçer üçer çıktı. Kocaman, duvarları bembeyaz, çok da eşyanın olmadığı modern eve adım attığı an onu evlat edinmek için ısrarcı olan adamın zenginliği onda hayret uyandırsa da zamanla bu evde yaşıyor olmak da sıradan olmuştu siyah gözlü çocuk için.

Kardeşinin atıştırmalık bir şeyler almak için gittiği marketten erken dönmeyeceğini anlayınca üzerindeki dağılmış üniformasını rahat kıyafetlerle değiştirip babasının evde olmayışını fırsat bilerek onun çalışma odasının tam yanında kalan sinema odasına doğru adımlamaya başladı. Odasındaki kütüphanesini süsleyen felsefe kitaplarını okumaktan sonraki favori eğlencesi kesinlikle bu odada bir şeyler izlemekti.

Yaşadığı pek de süksesi olmayan diğer yerlerin aksine bu evin görkemi de ihtişamı da onun alışmışlığının çok dışındaydı. Ev saydığı ilk yeri çok hatırlamasa da hayal dünyasının yardımıyla parçaları birleştirebiliyor, nasıl bir yerde yaşamak zorunda kaldığını en azından öngörebiliyordu. Hissettiği neyse yaşadığı da oydu en nihayetinde. O da anımsayamadığı izbelik yerleri hissederek zihninde tasavvur edebiliyordu zaman zaman. Üstelik ucuz parfüm kokusunun ona dünyanın en güzel kokusuymuş gibi geldiği anlarda eski anıları hatırlamak için çokça kendini de zorluyordu.

Evde çalışan kadının çoktan bir yerlerden çıkıp ona yemek yemesi gerektiğini hatırlatmasını beklerken bunun yerine babasının çalışma odasından kulaklarına dolan sesle birden adımlarını durdurdu. Hafif aralık kapının ardından gelen sesi daha net duyabilmek için beklemeye başladığı anda bu sesin babasına ait olduğunu anladı. Şaşkınlıkla adamın aslında başka bir şehirde olması gerekirken neden evde olduğunu düşünüyordu ki Metin’in, “Mert’in hiçbir zaman öğrenmemesi gerek, anlamıyor musun?” dediğini işitti.

Onu ve kardeşini evlat edinen adama bu eve taşındığı ilk zamanlar alışamasa da zamanla Mert de onun iyi niyetine şahit olmuş, hatta biraz zaman geçince ona çok istediği şekilde ‘baba’ demeye bile başlamıştı. Bunda Metin’in onlardan bir şey saklamıyor oluşu ve bu konu hakkında sık sık ikisine de uyarı yapması etkili olmuştu elbette. Adam, Mert’in daha çocukken şahit olmak zorunda kaldıklarının aksine sabrıyla, iyi niyetiyle, onları sevip saymasıyla ve dahası ikisinden bir şey saklamamasıyla Mert’in de güvenini kazanmıştı en nihayetinde.

Ama bunca zamandır dürüst olma konusunda attığı nutukları kenara bırakarak kendisinden bir şeyler saklamasına neyin sebep olduğunu merak ederek kapının önünde sessizce dikilmeye başladı.

“Beni de tehdit etmişti Yaman,” dedi adam çaresiz bir sesle. “Ne yapabiliriz ki?”

Ahizenin diğer ucundaki kişi ne diyordu bilinmez ama Metin’in kelimeleri daha da çaresiz şekilde, güçlükle dilinden Mert’in kulaklarına doğru yol buldu sanki. “Nasıl konuşabilirdim? Annesine yaptıklarımız- Bunu ona nasıl anlatabilirim?”

Mert’in kalbi annesinin bahsi geçtiği anda boğazında atarken konunun ne olduğunu iyiden iyiye merak etmeye başladı. Oysa son cümleyi duymadan birkaç saniye önce yaptığının doğru olmadığını ve adamı gizlice dinlememesi gerektiğini düşünüyordu, duyacaklarından sonra tüm hayatının değişeceğinden habersiz…

“Biz pişman olsak da bu geçmişimizi değiştirmez. Ben, biz oradaki kızlarla birlikte olduk.” Karşıdaki kişinin ne dediğini duymak için beklerken konuşan adamın sözünü hızlıca keserek, “Rıza mı?” dedi alaylı bir gülüşle. “Kızı öz babası zorla satıyormuş. Zorunda olduğu gözlerinden belliydi. Ayılıp da kendime geldiğimde bana olan çaresiz bakışlarını unutamıyorum Yaman. Uyuyamıyorum, anlamıyorsun. O siktiğim elit grup da bizleri savunan Volkan da aynı bok. Kızın cesedini gördün mü?”

O an hayatın ona attığı tokatlara bir yenisi daha eklenirken Mert’in soluğu kesildi sanki. Hakikati keşfedenlerin bunu keşfetmekte bir çıkarı olduğu varsayılabilirdi belki ama Mert tıpkı yaşadığı, gördüğü diğer olaylarda olduğu gibi buna da şahit olmak istememişti bir kez daha ama bu kez son olacak şekilde zorunda bırakılmıştı. Hayat ona, ‘Biraz güçlendin, dur! Bir kez daha sınayacağım seni, yaşama isteğini,’ dercesine etrafına daha yeni kurtulduğu, her yanını saran örümcek ağlarından örüyordu yine, yeniden…

Eli tam önündeki kapının eşiğine güçlükle tutunurken içeriden gelen sesle bir kez daha irkildi. Oysa, ‘Sus artık, dur!’ demek istiyor ama sesini bulamıyordu ki çocuk. “Ne derse yapmak zorundayız, uzatma. Şeytanın avukatlığını yapan oysa şeytan da biziz. Ve bizler de o ne istiyorsa ona vermek zorundayız, elinde hepimizin görüntüleri var. Unuttun mu?”

Metin’in sesi ağlamak üzere olan birinin gözyaşlarını güçlükle bastırmasına eş boğazında hissettiği o acıyı duyumsar gibi çıkarken Mert, kapının aralığından yalnızca gölgesi görünen adama baktı. Yazgısını sevmeliydi insanlar, büyük filozoflar böyle derdi değil mi? Mukadder olana aşık olmak, olanı olduğu gibi kabullenmek, zaman ve mekandan bağımsız ruhun yükselişine tanık olmak…

Elleri titrerken kafasını yasladı bu kez de kapının kirişine. Duydukları yüzünden aklından geçen tüm sikik düşüncelerin buralara evrilmesine bile hayret edemedi. Kaçıp kaçıp okumayı çok sevdiği felsefe kitaplarına sığınırken şimdi, şu anda düşündüğü şeylerin de okuduğu satırlardan kesitler olması onun belki de güvenli limanıydı.

Simsiyah gözlerinden yaşamı boyunca nadir akan yaşlar tanıdık bir yabancı gibi yeniden yanaklarını ıslatırken Mert, bir kez daha insanın topraktan değil bir parça pislikten oluştuğuna emin oldu. Çok erken güvenmiş, bir yabancının onu evine almasının ardında bir amacının olup olmadığını bile sorgulamamıştı. Oysa onun başına ne zaman iyi bir şey gelmişti ki birden hayatının ortasında beliriveren adamla yeniden gelecekti?

Yetimhanede kalırken resmen onunla yaşaması için Mert’e yalvarmıştı o. ‘Bunun için miydi?’ diye düşündü. Metin konuşmaya devam ederken Mert’in aklı tek bir yere odaklı kalmakta zorlandı. Hem adamı dinledi hem de geçen günler doğru düzgün bir ağırlığı olmayan kuş tüyleri misali aklına düştü bir bir. Ulvi’yi de bu şerefsizin yanına sürükleyen oydu. Sadece kendisini değil, bu kez kardeşini de çekiştirmişti resmen peşinden. Nasıl anlatılırdı ki bu durum bir başkasına? Zihninde dolanan düşüncelerin hiçbir zaman susmayacağı, bir daha, ta ki kahverengi gözlü bir adamın yanında uyuyacağı uykuları hariç, hiç dinmeyen bir uykusuzlukla lanetlendiği günlerin başlangıcına adım attığından habersiz öylece durdu.

Herkesin hayatı bir gecede değişirdi. Zorluklarla baş eden ve sonrasında bunu bir zafer misali toplulukların önünde gururla anlatan insanlar böyle söylerdi. Oysa Mert’in hayatı bir kez değil, tüm yaşamı boyunca çok kez değişmişti. Ama en keskinini bir öğleden sonra duyduğu ve konuşmaya devam eden adam yüzünden de duymaya devam etmek zorunda kaldığı, göğsünü fiziksel acıdan daha beter kanatan hançer misali sözlerle yaşıyordu.

Siyah gözleri odağını kaybederken sessizce ilerleyen bir hayalet misali nefretin parmak uçlarından döküldüğünü hissetti, yine bir öğleden sonra. Gölgelerin arasında beliren bu nefreti sanki karanlığın ta kendisiymiş, onun tüm renklerini yutup da yalnızca hayatında tıpkı gözlerinin rengi olan siyahı bırakacakmış gibi Mert de tüm renklerini feda etti duyduklarıyla. Yüreğinin ortasında açılan yarık daha da genişlerken onun bir daha hiç kapanmayacağını bilerek…

Mert, felsefe okuma hayallerinden de yeni yeni alışmaya başladığı neşeli hallerinden de böyle vazgeçti, ilahi bir yardımın ona dokunup da her şeyin kötü bir rüya olduğunu ona söylemesini isterken. Ama o yardımın gelmeyişinin sebebinin de kahverengi gözlü, kumral bir adamla yollarını kesiştiren aynı ilahi yardımın gelecekteki dokunuşu olduğundan habersizdi Mert. Şimdilerde en sevdiğim renk dediği kahverengi gözlerin sahibi adamla karşılaşıncaya kadar tüm gülüşleri böyle avuçlarından çekip alındı Mert’in…

✨✨

Hayatında eksikliğin olmadığı insanlar da eksik olanın eksikliğini hissederlerdi belki de…

Ya da bu sözler ademoğlunun zaten doğuştan olan kusurlarını bir parça da olsa bir temele dayandırmak için uydurulmuş kelâmlardı kim bilir? Elinde olanın nankörü olan insan hep daha fazlasını isterken anlık hazların, zevklerin, türlü acayip alışkanlıkların peşinde koşup da bencil tarafının açlığını dindirmeye çalışırdı. Bunu yaparken birilerinin ruhlarını maruz bıraktıklarıyla tükettiklerini umursamazlardı. Onların tek derdi tastamam olan yaşamlarına daha da fazlasıyla yama yapmaktı yalnızca.

Mert de zorunda bırakıldıklarıyla susmak yerine tek başına kitaplara konu olacak bir intikam oyununa girişmişti. Oysa daha lisede belki de gülüp eğlenebileceği, kahkahalarının olduğu yeri şenlendireceği zamanları yaşaması gerekirken o avuçlarının arasından çalınan gülüşleriyle birlikte sadece nefretini diri tutmuştu. O günden bu güne tek yoldaşı olan zihniyle birlik olmuş her şeyi ince ince planlamıştı. Ta ki birkaç hafta önce onun yılgın halinden faydalanan kardeşinin tatlı diline, güven veren bakışlarına kanıp da ona her şeyi anlatana kadar…

Birlikte hacze geldiği polis memurlarına başıyla selam verdikten sonra cebinde titreyen telefonunu hissedip bıkkınca bir iç geçirdi. Ulvi, tam da tahmin ettiği gibi sabaha kadar konuştukları o günden bu yana kendisinin peşini bırakmamış, sanki kendi derdi azmış gibi bir de Mert’i kontrol etmek isteyerek dakika başı arıyor, mesaj atıyordu. Babasının yanından taşınmak için hazırlıklara başlasa da Mert ömründe ilk kez birine; kardeşine yalvarmış, biraz daha sabretmesi gerektiğini söylemişti.

Her şeyin ortasında sıkışıp kaldığı anlarda Ulvi’ye anlattıklarıyla bir parça da olsa rahatlamış hissetmesi gerekirken Mert’in düşüneceği bir şey daha çıkmış, o da zaten çokça yorgun geçen günlerine bir yorgunluk daha eklemişti. Tüm bunların yanında nefes alabildiği tek yer olan Barış’ın yanına gitmeyi daha da sabırsızlıkla bekler olmuştu. Sanki oydu zehirli havanın ortasında mucizevi çiçeklerini açtırarak kendisine oksijen olan…

Bir kez daha hissettiği titreşimle mesaj atanın Ulvi olduğunu düşünüp ona sağlam bir azar çekmek için eline aldığı telefonun ekranına baktı. Gördüğü görüntü sıcak bir mayıs öğleninde birden yağan yağmurun verdiği ferahlığı bahşetti sanki tüm vücuduna.

Barış, Mert’in evindeki oyun konsolunun tam önünde, üzerinde onun siyah tişörtünden başka bir şey olmadan kendisini çekip ona yollamış, bir de ‘Çabuk gel!’ yazmıştı. Bir kez daha gerçekliğin o yakıcılığından sıyrılıp Barış’ın güzelliğinde kaybolurken bir an önce eve gitmek isterken buldu kendisini.

Hızlıca, ‘Geldiğimde üzerinde o tişört olmasın,’ yazıp ofisten içeri girdi. Barış’a evinin anahtarını verdiği anları hatırlarken yine yapmaması gereken bir şeyi yapmasından zerrece pişmanlık duymayışının hayretiyle kendisini gülümserken buldu. Bombaların atıldığı bir şehirde müthiş bir direniş örneği göstererek taştan filizlenen küçük bir çiçek gibiydi Barış. Bakması da koklaması da Mert’in harabeye dönmüş şehrine umut vadediyordu sanki.

“Murat Bey seni odasında bekliyor.”

Mine’den duyduğu sözlerle anın mutluluğundan sıyrılan Mert, kadına bakmadan elindeki dosyayı ve laptop çantasını masasına bırakmaya gitti. Bu kadın da burada çalışıyor olmak da ayakkabısına kaçan küçük bir taş gibi hissettiriyordu artık ona. Rahatsız ediciydi. Bir an önce bu taştan kurtulmazsa yürüdüğü güzel yol hissettiği bu rahatsızlıkla işkenceden farksız olacaktı, biliyordu.

Camekanlarla kaplı odanın kapısının önüne geldiğinde bunalmışlığın dört bir yanını sardığını hissetti. Çıktığı yolda böyle hissetmeye hakkı yoktu ama Mert, Barış’la olan anların getirdiği şifayla böyle hissetmekten kendisini alıkoyamıyordu. Yine de içeriden gelen, “Evet,” sesiyle birlikte zihnini tüm her şeyden, hatta zor bile olsa Barış’tan arındırmaya çalışarak odanın içerisine doğru adımladı.

“Hoş geldin Mert,” dedi Volkan samimi bir ifadeyle. “Yüzünü gören cennetlik, özledik seni.”

Mert, çalışma masasının ucunda duran adama doğru bakıp yüzüne sahteliğini ancak kendisinin anlayabileceği bir gülümseme kondurdu. “Ben de sizi özledim. Ama görev beklemez, patronum aksi bir adamdır. Emirlerinin dışına çıkmamalıyım.”

Karşısındaki yakışıklı gencin oyunbaz tavrıyla sıkıcı ve yoğun gününün tüm stresinin daha şimdiden uçup gittiğini hisseden Volkan, “Patronun iyi adamdır bence. Seni yoruyorsa vardır bir bildiği,” dedi.

“Patronumun koltuğunda gözüm var. Şimdilik onunla iyi geçinmek zorundayım. Sakın söylemeyin ama haberi yok.”

Volkan geniş perdeden bir kahkaha atıp, “Özlemişim seni,” diyerek önündeki çay kupasından bir yudum aldı. “Patronun da koltuğunu sana bırakmaya heveslidir belki, sen onu kızdırma yine de.”

“O ne derse öyle olacak, her zaman.”

“Öyleyse ilk davana hazırsın,” diyen Volkan, Mert’in yüzündeki değişimi görebilmek için ondan tarafa daha da dikkatli bakmaya başladı. Mert, onun kendisinin heyecanlandığını görmek istediğinden emin şekilde gözlerini kocaman açıp, “Sonunda,” dedi. “Sıra bana da geldi demek.”

“Tabii ki. Haftalardır, hatta aylardır seni icralarla yoruyoruz. Hakkını vermeliyim, çok iyisin Mert,” dedikten sonra alt dudağını ısırdı. “Her konuda.”

Mert’in duyduklarıyla gözlerinin önünde hayali bir kumral belirirken hızlıca bu görüntüyü kovmak ister gibi konuştu, düşünmeden. “Öyleyimdir. Bunu en çok da sizin görmenizi isterim.”

“Benden kaçar mı?” Önleyemediği bir kibirle bir kez daha Mert’e doğru gülümsedi. “Şimdi,” diyerek önündeki ince dosyanın sayfalarını çevirmeye başladı.

“Öncelikle müvekkilim çok önemli biri Mert. Her şeyi unut ama bunu unutma.” Mert’in yavaş yavaş yanına yaklaştığını görünce biraz kenara kayıp dosyayı onun görüş açısına doğru çevirdi. “İmar davası. Tekte almak zorundasın.”

Mert, “İmar davası?” dedi sorar gibi.

Volkan, kaşlarını kaldırarak kafasını salladı. “Arazinin imara açılmasını talep ediyoruz. Müvekkilimiz rezidans yapmak istiyor. Ama arazi-“

Mert, arazinin konumunu gördüğü an Volkan’ın sözünü kesti. “Rekreasyon alanı.”

“Aynen öyle. Belediye maalesef karşı çıkıyor ama yan parsel imara açılmış.”

“Benden o inşaat firmasının ya da müteahhitin her neyse onun imar iznini emsal göstermemi istiyorsunuz anladığım kadarıyla.”

“Evet,” dedi Volkan. “Bana zekanın sadece ezber cümlelerden oluşmadığını bu davayı ilk duruşmada bitirerek göstermelisin. Müvekkilime senden emin olduğumu açıkça ifade ettim. Beni utandırma. Bu da bir itibar meselesi Mert.”

Mert, onun ne demek istediğini anlayarak baş parmağı ile dudağının kenarını kaşıdı. Ücretsiz davaları, geleneksel medyada katıldığı tartışma programlarında kadınları savunması, herhangi bir toplumsal olayda başı çekmesi ve her daim ezilenin yanında olması…

Mert, tam yanında duran adamın kocaman bir paradokstan ibaret oluşuna gülümsedi. Görünüşte ahlaki değerleri taklit ederek toplumun beklentilerine uygun davranışlar sergilediğini ama kimseye göstermediği yüzünden nasıl da manipülatif ve çıkar odaklı olan maskenin döküldüğünü düşündü.

Adamın üzerine çok da gitmemeyi hatırına bir kez daha getirerek her zamanki sohbetlerinden zararsız bir tanesini başlatmak ister gibi, “Bu etik mi peki? Yani sizin nezdinizde?” diye sordu.

Volkan, “Bunu soracağını biliyordum,” diyerek Mert’in tam gözlerinin içine baktı. “Bakma bana öyle. Benden şüphelenmediğini biliyorum Mert. Sadece bir şeyleri daha iyi kavramak için sorduğunun farkındayım. Çekinme, düşüncelerine koyduğun sansürler benim yanımda kalksın lütfen.”

“Sizden, nasıl biri olduğunuzdan şüphe duyacak en son insan benim,” dedi Mert. “Bunu bana açıklatmadığınız için de ayrıca teşekkür ederim. Sadece izinizden yürümek isterken hata yapmaktan korkuyorum. Tecrübeleriniz benim için mesleğimin el kitabı niteliğinde, biliyorsunuz. Neyi neden yaptığınızı öğrenmek istiyorum.”

Ivan Karamazov* gibisin.”

“Ben kendimi daha çok Smerdyakov gibi görürüm ama.”

“Annenin bir sokak kadını olmadığını biliyorum Mert. Dahası akli dengesi yerinde olmayan, sakat annene babanın cinsel şiddette bulunmadığından da eminim. Babanı da rahmetli anneni de tanıyorum. Ayrıca Smerdyakov olmak için sence de fazla yakışıklı değil misin?”

Volkan, o an kibrinin perdelediği gözleri sebebinden Mert’in yüzünden geçip giden ifadeyi yakalayamadı. Aynı dakikalarda yanındaki yakışıklı gencin kendisine olan hayranlığını ve onun bu hayranlığının getirisiyle gelecekte birlikte neler yapabileceklerini zihninde tartıyordu. Mert’i son aylarda bilerek icra davalarına göndermiş, onun kendisine olan sadakatinin sarsılmazlığını ölçmek istemişti.

Ona göre Mert bu tip şeylerle uğraşmayacak kadar sabırsız biriydi. Ancak Volkan’a olan hayranlıkla karışık onun yanında olma isteğiyle angarya sayılan işlerin peşinden koştururdu. Üstelik babası ülkenin en zengin adamlarından biriyken Mert’in şehir şehir dolaştığı sikik işleri yapmasına da gerek yoktu. Bir an kafası atıp, ‘Ben yokum bundan sonra,’ diyecek mi diye merakla beklemişti Volkan.

Ama Mert bir kez daha onu yanıltmamış, aslında Volkan’ın yanında ne para ne de söylediği gibi koltuk sevdası için bulunmadığını ona ispatlamıştı. Volkan’ın son dönemlerde emin olduğu şey, Mert’in kendisine olan tutkusuydu ve bu da adamı ikisinin ortak geleceği için epeyce heyecanlandırıyordu.

Bu genç adamı hayat arkadaşı yapmayı düşünüyordu Volkan, hem de her anlamda. Zaman geçtikçe Mert onun gözünde daha da güzelleşiyor, temkinli olan tarafı bazı şeyler için henüz erken olduğunu zihnine fısıldasa da Volkan’ın sabırsız bünyesi siyah gözlü, Yunan tanrıları misali güzel genci kolundan tutup zevkten dört köşe olduğu sohbetlerinden birinin ardından yatağına sürüklemeye ve uzun saatler Mert’i oradan çıkarmamaya zorluyordu.

Yine de yılların tecrübesi olan onu biraz daha gözlemleme güdüsüyle işi ağrıdan almak isteyerek, “O zaman senin Ivan’ın kim?” diye sordu. Birazdan ondan gelecek akılcı bir cevapla gününün en güzel dakikalarını yaşayacağından emin Mert’in yüzüne gülümseyerek bakmaya devam etti.

Mert, kendisine yiyecekmiş gibi bakan adam yüzünden midesinde hissettiği bulantının yeniden varlığını duyumsarken, “Bence sizsiniz. Sizin ahlak hakkındaki konuşmalarınızı dinlemek beni eğlendiriyor,” dedi.

“Ama bu davayı almanızdaki amacı çözemedim açıkçası?”

Volkan, derince bir nefes alarak Mert’in yüzünde turlayan bakışlarını bu kez de direkt onun gözlerine çevirdi. “Repütasyon önemlidir Mert. Ama bundan da önemlisi, amiyane tabirle konuşacak olursam, bu Amazon misali herkesin kendi kuralını koyduğu dünyada güçtür. Güçlü adamlarla iyi ilişkiler kurmak zorundayız. Bu dava ne kadar benim de kişisel prensiplerime aykırı düşse de müvekkilimiz sağlam biri. İleride kimin ne kadar işine yarayacağını bilemezsin. Şimdilik kartlarını biriktir, zamanı gelince bir bakmışsın en işine yaramayan kart senin biletin olmuş.”

“Tanrım beni iffetli kıl ama henüz değil,” diye mırıldandı Mert.

Volkan, büyükçe bir kahkaha atıp iki parmağının tersiyle Mert’in yanağını okşadı. “Bu yaşta bu kadar bilge olman?” diyerek kafasını salladı.

Mert’in yanağındaki dokunuşla midesindeki bulantı iyiden iyiye artarken birkaç cümle daha sarf edebilmek için kendisini zorladı. “Peki bir gün sakladığınız kartlardan birisi sizi yanıltır da en dibe çekerse? Seçtiğiniz kart hayatınızın hatasıysa ya?”

“Hata diye bir şey yoktur Mert, yaptığın ya da yapmadığın şeyler vardır. Ben nerede ne yapacağımı bilirim. Sen bana güven. Gemi su alsa da sen benimle olduğun sürece batman imkânsız.”

“Ben de buna güveniyorum zaten.”

“O zaman…” diyerek birkaç adım atıp koltuğuna oturan Volkan, dosyayı Mert’e doğru ilerletti. “Bunu al. Mine gereken her şeyi senin için hazırladı. Fotoğraflarla, görsellerle destekledi davayı. Bilir kişi raporunu da halledecekti.”

“Daha o kadar da güvenmiyorsunuz demek ki bana.”

“Aksine,” diyen Volkan bacaklarını iki yana doğru açarak oturduğu koltuğunu hâlâ masasının yanında dikilen Mert’e doğru döndürdü. “Sadece son zamanlarda seni çok yorduk. Gerekenleri hazırlayacak vaktin de yoktu senin. Bu davadan sonra istersen birkaç gün dinlen.”

“Yorulmadım. Benden bu kadar çabuk mu sıkıldınız da başınızdan atmak istiyorsunuz?”

“Sen yokken ofisin de tadı yoktu. Hoş sohbetini de varlığını da özlemişim.”

“O zaman şimdilik iyi akşamlar diliyorum Volkan Bey. Davadan sonra kutlamamızı yaparız.”

“Sabırsızlıkla bekliyorum.”

Mert, ona sevecen bir ifadeyle bakan adama doğru kendisini son bir kez daha zorlayıp da gülümsedikten sonra odadan çıktı. Odanın köşesinden biri Mert’i izleyebilseydi, Volkan’ın görüş açısından çıktığı, arkasını döndüğü andaki yüzünde oluşan değişimi net bir şekilde görebilirdi. Elindeki rulo yapıp da tuttuğu dosyayı masasına bırakmadan hızlıca köşede kalan tuvalete doğru yöneldi. Bulanıklaşan görüşü yüzünden güçlükle seçebildiği kapının kolunu tutup da içeri girdiği an koşarak tuvaletlerden birine kendisini atıp kusmaya başladı.

Kolay olmayacağını elbette o da biliyordu. Ama adamın dokunuşunun midesinde yarattığı tanıdık his ilk kez onu kusma raddesine getirmişti. Sebebinin ona duyduğu nefretten çok kumral birine olan aidiyet duygusunun artmasından kaynaklandığını anlayarak lavabolara doğru yöneldi. Aynadaki aksine tiksinerek bakıp yüzünü buz gibi suyla yıkadı. Hissettiği köşeye sıkışmışlığının yanında, en az bu durum kadar onu zorlayan şey Barış’ın varlığı ve hatta onun suskunluğunun yankısıydı.

Bazı şeyleri olduğundan hızlı çözmeliydi bundan sonra. Nasıl kısmını düşünürken biraz daha kendine geldiğini hissederek bu kez de su içmek için mutfağa doğru adımladı. Tam içeri girdiği anda, “Dava dosyan,” diyen sesi işitti.

Bir değildi, iki değildi, bitmiyordu… Yolunu gösteren tüm yardımcı oklar onu sanki bir labirentin içerisine çekiyormuş gibi hissederken olanca tahammülsüzlüğüyle bu kadının sesine bile katlanamayacağını düşünerek konuşmayı kısa kesmeye karar verdi.

“Eyvallah.”

Mine, ondan duyduğu sözlerle kıkırdarken, “Kıro bir yanın olduğunu bilmiyordum,” dedi.

“Öğrenmiş oldun.”

“Senin için uyumadım tüm gece,” dedi kadın. “Davada işine yarayacak her şey hazır. Sence de bana daha ılımlı davranman gerekmiyor mu?”

“Diğer elemanı buradan yollamak için beni kullandığını unutmadım diyelim.”

“Sen güvendesin, merak ettiğin buysa. Senin burada olman benim de işime geliyor.”

Kadının sinsi gülümsemesinin ardındaki anlamı yakalayan Mert, ona üstten bir bakış attı. Bir an önce tıpkı patronundan kurtulduğu gibi Mine’den de kurtulmalı, Barış’ın yanına giderek tüm bunalmışlığına nefes olacak kokusunu solumalıydı. “Sağ ol.”

“Yarın,” dedi Mine. “Davadan sonra görüşürüz.”

Mert, kadının elindeki dosyayı ona bir şey söylemeden aldı. İçinde salyangoz kabuğu misali sarmal sarmal dolanan hislerle birlikte mutfaktan masanına doğru ilerlerken arkasında bıraktığı kadının hin gülümsemesini de kendisinden emin duruşunu da görmedi.

Her bir hücresine nüfuz eden adamı kollarına almak için sabırsızlanırken bunca zamandır katlanmak zorunda olduğu her şeyin basit bir hatayla üzerine devrilme riskiyle karşı karşıya olduğundan habersiz cebindeki telefonunun ekranından kumral adamın fotoğrafına bakmaya odaklandı yalnızca, sol tarafında çöller büyütürken sağ tarafının eski bir hatıra ile üşüdüğünü hissederek…

✨✨

Ne cherchez plus mon coeur: “Artık aramayın kalbimi.”

Charles Pierre Baudelaire

Ivan Karamazov ve Pavel Smerdyakov: Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler kitabının kahramanları. Ivan, rasyonel, zeki, araştırmacı ve ağzı iyi laf yapan bir ateisttir. Smerdyakov ise hayata ve etrafındakilere karşı hınç dolu biridir. Kitabın birkaç yerinde geçenler baz alınırsa babası Fyodor Karamazov sokakta yaşayan, engelli annesine cinsel saldırıda bulunmuştur. Daha fazlası spoiler olacağından kesiyorum ancak Smerdyakov, Ivan’ın ahlakla ilgili konuşmalarını dinlemeyi çok sever.

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 3 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top