✨✨
Aynalar tüm çirkinliklerin zihinsel bir yanılsama ile gözlerimize sunulmasıdır aslında.
Onlara inanmak, zihnimizin kendimizi nasıl gördüğünün tezahürüdür bir nevi. Aynaya, tüm kusurlarımızı bize gösteren o kandırıkçı yansımaya bakıp da başka hiçbir dünyaya ait değilmişiz gibi düşünebiliriz.
Karşısına geçip de tam gözlerimizin içine baktığımızda aklımızda bizimle ilgili ne varsa yüzümüzün suretine o yansır. Kendimizle ilgili olanı büyük bir ön yargı ile bize yeniden çarptırır ki başkasının gözünden kendimizle ilgili söylenenlere inanmayalım, biz bizim gözümüzde ne kadarsak daha fazlası olmayalım diye.
Aynalar yalancıdır, onlara inanmamalı insan… En önce akıldaki kandırmacayı düzeltmeden, cesaret yeleğini kuşanarak aynanın karşısına geçip gözlerin tam içine baktıktan sonra, ‘Seni sevmedim ben, başka hayatta, başka biri olmak istiyorum.’ dememeli.
Aynalardan önce zihindeki tüm benliklerle uzlaşarak, ‘Buyum ben yalancı ayna, ne dersen de seviyorum kendimi’ sözlerinin olduğu anlaşmaya imza atıp sonrasında yenilmez şekilde, cesaretle bakmalı gözlere.
Mustafa, hâlâ aynaların önüne geçip de tam gözlerinin içine bakamasa da Ayaz’dan sonra en sevdiği şey kendi bedeninde Ayaz’ın bıraktığı izleri seyretmekti.
Omzuna dokunan meleğin el izi misali Mustafa da Ayaz’ın izleriyle hayatta olduğunu, kendisine eskiden yabancı ama sevgilisi sayesinde yeni yeni tanımaya başladığı ruhunu hissediyordu. Kısacası Mustafa mutlulukla yaşamaya çalışıyordu, başa çıkmaya, onu kabullenmeye…
Gözlerini, bedenindeki taze morluklardan yatağında bir eli az önce onun kalktığı tarafa doğru gitmiş, bacaklarından birini dizlerinden kırarak öne uzatmış, yüz üstü yatan esmere çevirdi. İçindeki heyecan sesli bir nefes almasına sebep oldu. Gözlerini kapatarak mutluluktan ağlayabilseydi tam şu an, normal şekilde uyandığı sıradan bu sabahında ağlayabileceğini sezinledi.
Bu hafta içinde Ayaz dayanamayarak sürekli ona gelmiş, hem bedenlerini, hem ruhlarını, hem de birbirlerini doya doya tanımaya devam etmişlerdi.
Mustafa için Ayaz’a doymak gibi bir imkan yoktu ama onunla vakit geçirip de onu yakından tanıdıkça ona daha da bağlanıyor, iş yerine gidecekleri her zaman diliminden nefret ediyordu.
Ayaz’a beş dakika da olsa dokunamamak, ondan uzak kalmak, o güzel tenini öpememek Mustafa için rengarenk akvaryumla dolu balıklara bakmak gibiydi. Balıklar çok güzeldi belki ama okyanustan haberleri olmadan, küçücük alanda sıkışıp kalmışlardı, tıpkı Ayaz’a dokunamayan bir Mustafa’nın aldığı eksik nefesler gibi…
Bakışlarını yeniden ısrarla belini sömürmeyi adet edinmiş sevgilisinin bıraktığı morluğa çevirdi. Üzerinde hiçbir şey olmamasından faydalanarak Ayaz’ın en başından beri bir türlü kopamadığı piercinglerin bulunduğu kısma baktı.
Ayaz, ona her zaman böyle hayran olacaksa Mustafa her yerine piercing yaptırabilirdi!
Yine her yeri mordu. Daha eskileri geçmeden yeni izlerle dolu bedenine bakıp dudağının içini ısırdı. Çok ileri gitmeden birbirlerinin bedenlerini tanıyorlar, Mustafa kaplumbağa misali başladığı bu yolculukta bir tavşan olamasa da yine de hızlandığını hissediyordu Ayaz’a karşı.
İçinde yetmeyen bir şeylerin farkında olan tarafını bastırmaya çalışsa da Ayaz’ın seviştikleri her an kulağına fısıldadığı edepsiz sözlerle Mustafa daha da yükseliyor, aklından geçip de ağzından firar etmek üzere olan kendi sözlerini çok zor tutuyordu.
Tek bildiği, Ayaz’a karşı hiçbir konuda sınırının olmayışıydı.
Elini vücudunda gezdirerek öpülmekten kızarıp şişmiş dudaklarına baktı. Dudakları bile artık ona güzel geliyordu. ‘Kadınların neden dolgu yaptırdığını şimdi anladım.’ diye geçirdi aklından. Biraz daha köfte dudaklı olmak ona da çok yakışmıştı.
Aslında Ayaz ona çok yakışmıştı. Karşısında kendisine bakan ve en büyük düşmanı saydığı yansımasıyla bile barış imzalamasına sebep çocuk onun yeni aynasıydı, bu zihninin en hastalıklı yerlerinden aldığı parçalarla kendisini ona kötü gösteren cam parçası değil.
Üzerine hızlıca bir tişört geçirdi. Bugün beraber alışveriş yapacaklardı. Aslında alışveriş sonrası randevu gibi birlikte yemek de yiyeceklerini düşünmüştü ama Ayaz, ‘Centilmenler sevgililerine Burger King‘te büyük boy yedirmezler bebeğim,’ diyerek edepsizce espriler yapıp ertesi gün Mustafa’yı evinden özel olarak alacağını söylemişti.
Mustafa, kapısının önünden onu bizzat alacağını söyleyen çocukla sabaha kadar bir uyuyup bir uyanmış, heyecanla yanındaki çocuğa bakıp onun o büyülü teninden birkaç da öpücük çalarak uykusuna devam etmeye çalışmıştı.
Giydiği tişörtün eteklerini aşağı indirirken yüzünü yıkayıp dişini fırçalamasının verdiği rahatlıkla hâlâ yatakta mışıl mışıl uyuyan Ayaz’ın yanına oturdu. Sevgilisinin yumuşacık saçlarını alnından geriye doğru taradı.
“Uyuyan güzel sabah oldu.”
Ayaz mızmızlandı. “Anne beş dakika daha!”
“Anne mi?”
“Uyuyan güzeli öperek uyandırmazsan elti de derim,” diyerek Mustafa’ya dönen çocuk, adamı bir hamlede yanına çekiştirip onu küçük kaşık yaparak arkadan sıkıca sarıldı. Burnunu ensesine dayayıp derin derin nefesler alırken elleri de adamın o çok sevdiği göbeğini çoktan bulmuştu bile.
Ayaz, Mustafa’nın göbeğini hafifçe okşarken, “Ayaz inanamıyorum sana!” diyerek hayretle söylenmeye başladı Mustafa.
Yaptığı harekete devam eden Ayaz sadece, “Hımm?” diye bir ses çıkardı dudaklarının arasından.
“Ayaz, çok özür dilerim ama bana dayıyorsun şu an. Bu yetmiyormuş gibi bir de sürtünüyorsun!”
“Sen beni öperek uyandırsan bunlar olmazdı, tabii şimdi neremden öpeceksin o da önemli,” Daha sonra bir kolunu gözlerinin üzerine örtüp, “Off!” dedi hayal ettiği şeylerin tezahürü olan bir sesle. “Ağzında ben uyanmam yok mu Mustafa? Var bir hayalimiz.”
“Ağzımda sen- Allah seni kahretmesin pis sapık! Sen bana, beni şeyle mi uyandır diyorsun?”
Sevgilisinin isteğini isimlendiremeyeceğinden çokça emin olan Ayaz, yine de içindeki küçük umuda tutundu. “Neyle? Söyle bakayım.”
“Hadi, Ayaz kalk. Her yerim mosmor zaten,” Ayaz’ın arsızca arkadan kendisine sürtünmeye devam etmesi üzerine beyaz tenli adam yavaşça ona doğru döndü. Alt dudağını dışarı doğru hafifçe büzerek, “Sevgilim hani bugün beraber bir şey alacaktık, sürprizdi? Sen demiştin, hatırladın mı? Kalkmazsan geç kalacağız, çok merak ediyorum ben ama,” dedi, bakışlarını masumca titretmeyi de ihmal etmemişti.
Ayaz, tamamen hipnoz olmuş şekilde, “Kim demiş geç kalacağız diye? Bak kalktım bile bebeğim. Hadi, hemen giyinelim,” diyerek yataktan zıplayıp banyoya doğru koştu.
Mustafa, yaptığı fenalığın çokça farkında, dudaklarını birbirine bastırarak Ayaz’ın açığını bulduğu için kendisini sessizce tebrik etti. Galiba bu yeni keşfinden sonra Ayaz gerçekten ona kesinlikle hayır diyemeyecekti.
Hızlıca kalkıp kendisine ve Ayaz’a kahve yaparak termoslara koydu, Ayaz’ın kahvesine vanilya şurubundan ekleyerek aklında tanıştıkları ilk zamanlar, yüzünde gülümseme sevgilisinin duştan çıkmasını bekledi.
“Geldim.”
“Kahvelerimizi yaptım, çıkalım mı hemen?”
“Arabayla gideceğiz, rahatça içeriz.”
“Neden? Büyük bir şey mi alacağız?”
“Evet bebeğim,” diyen Ayaz’ın gözlerinde yaramaz bir ifade belirdi. “Büyük şeyleri seviyorsun değil mi?”
Mustafa, kapısını kitlerken Ayaz’a tip tip bakıp sevgilisinin kapı önünde çaldığı milyonuncu öpücüğe kafasını olumsuz anlamda sallayarak apartmana doğru ilerledi. Yol boyunca, arabanın içinde ikisinin şakımaları duyuldu. Öyle ki Mustafa, sevgiliyle yapılan dedikodunun tadının bir başka olduğuna kesinlikle karar vermiş, konu dönmüş dolaşmış yarak kafalı Burak’ın derbeder haline bile gelmişti.
Alışveriş merkezinin otoparkına gelip de arabadan inince Ayaz, elini yine Mustafa’nın eline doğru uzatmış, Mustafa küçük bir baş hareketiyle etraftaki insanları göstererek üzgün gözlerle ona bakmıştı.
Sinirlenen esmer, “Ben böyle hatıranın hikayesini sikeyim,” diyerek altı üstü sevdiğinin elini tutma isteğini bile gerçekleştiremeyişine methiyeler dizdi.
“Ayaz!”
“Şiir okuyorum ne var?”
“Berbat bir şiir o, çok ayıp sevgilim.”
“Tamam tamam,” dedi Ayaz pes eder şekilde. “Gel, şuradan çıkalım.”
“İyi de orası alışveriş merkezinin girişi değil ki. Bahçe ürünleri falan satılıyor.”
“Bak sen. Bu çıkarımı yaparken çok yoruldun mu güzellik? Yorulduysan gel kucağıma, biraz dinlen.”
Mustafa, Ayaz’ın çenesine karşı kesinlikle kazanamayacağının farkındalığıyla sevgilisinin yanında sessizce yürümeye devam etti. Bu sırada mağazadan içeri girmişler, Ayaz gözlerini kısarak yardım isteyebileceği birilerini bulabilmek umuduyla etrafa bakınıyordu.
Tam o an diplerinde biten mağaza çalışanı enerjik bir sesle, “Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim?” dedi. Kızın gözleri Ayaz’ın üzerinde fazlaca oyalanmış, eski alışkanlığıyla insanları incelemeyi seven Mustafa’nınsa kalbi gördüğü bu hareketle yerinden oynamıştı adeta.
Ortamı okuyamayan, sadece hedefine odaklı olan Ayaz, “Merhaba,” diyerek kıza doğru gülümsedi. “Hamak bakıyorduk biz. Böyle armut gibi saçma şekilli olanlar var ya. Ama geniş olmalı, iki kişilik falan gibi.”
Kız, bakışlarını esmer adamın yakışıklı yüzünden bir saniye bile çekmeden, “Tabii,” dedi. Kızcağız da bulunduğu semtte her gün Ayaz kadar yakışıklısını görmüyordu ki, bakmakta pek de haksız sayılmazdı.
“Buyurun, şu tarafta ürünler.”
Mustafa, Ayaz’ın kulağına doğru fısıldadı. “Ayaz! Bana mı alacağız?” İçinde oluşan bu buruk, acı yeni duyguyla başa çıkmaya çalışırken bile hissettiği duygunun ortası delinmiş, Ayaz oradan da kendisine bir yol bulup kalbinde güneşler açtırmayı başarmıştı.
Ayaz, “Evet. Özel isteğin değil miydi? Hani-” diyerek sahte bir unutkanlıkla sevgilisinin güzel yüzüne baktı. “Ne demiştin ya unuttum?”
“Ayaz!”
Çalışan kız, ortamda dönen sessiz sohbetten habersiz Mustafa’ya doğru gülümseyerek, “Bakın bu modeller var, zaten çok çeşit yok. Olanlar da genelde tek kişilik,” dedi.
“Teşekkür ederiz.”
“Rica ederim. Bahçe için mi istiyorsunuz teras için mi?”
Ayaz kıza doğru bir göz kırptı. “Eve alıyoruz biz ya,” Kırptığı gözünü, yanında ayak uçlarından saçlarının tepesine kadar alevler içinde yanan adamın oymak istediğinden habersizdi elbette.
Kız yanakları pembeleşerek, “Evet,” dedi. “İçinde kitap okumak güzel olurdu.”
Mustafa’nın tam gözlerinin içine bakıp da, “Çok aktivite var içinde yapılacak, kullanışlı baya. Bebeğim şu nasıl?” diyen esmerin sözlerini çalışan kız duyunca önce gözlerini kocaman açtı, sonra dilini ısırıp, ‘Bütün yakışıklılar kapılmış, Allah belanı,’ diye içinden geçirerek kaderine küfretti.
O sırada Ayaz’ın bebeğim hitabıyla siyahi rapçilerin çirkeflikliğine bulanan Mustafa, karşısındaki kıza, ‘Bakma güzelim tapusu bende!’ imajı vererek sevgilisinin gösterdiği hamağa doğru ilerlemişti bile.
Baktığı hamak Ayaz’ın odasındakine benzese de Mustafa, onu değil yanındaki daha geniş olan hamağı göstererek, “Bu daha güzel bence, sen ne dersin?” diye sordu.
Hasırdan yapılma hamağın tam tepesindeki demire iple değil de iki kalın zincirle bağlandığını gören Ayaz yutkundu, zincirler epeyce sağlam görünüyordu. Üstelik hamağın etrafını çevreleyen hasır kalın, kare boşluklardan oluşuyordu. Yani biri, herhangi bir eylem sırasında hasırların boşluklarına tutunabilirdi. Arkasındaki kişi de sağlam zincirlerden destek alsa…
Kuruyan boğazını rahatlatabilmek ümidiyle bir kez daha yutkunmaya çalışarak, “Güzelmiş,” diyebildi sadece.
“Hem okuma odama koyarız tam olur!”
“Olur bebeğim, nasıl istersen.”
Mağazadaki kız, karşısındaki adamın her dediğini onaylayıp bir de onun gözlerinin içine aşkla bakan çocuğa ne büyüsü yapıldığını anlamaya çalışsa da başarılı olamadı. Ayaz’sa kızın onlara baktığından habersiz, gözleri ışıl ışıl hamaklara dalan adamın diğer tarafa gitmesini fırsat bilerek gizlice mağazanın kasalarının olduğu yere ilerleyip ödemeyi yaptı.
Mustafa’yı her ne olursa olsun mutlu etme fikri, onun aciz bünyesinde ilk kek yaptığı günü çağrıştırıyordu. Annesiyle yaptığı, dümdüz, kakaolu olan kek… İlk kez mutfağa girip bir şeyler pişirdiği gün gibi hissettiriyordu Mustafa’yı mutlu etmek. Kimselere söylemezdi mutfak sevdasını zaten. Babası bile onu ciddiye almamışken kolay pes etmişti Ayaz, kolay vazgeçmişti tutkusundan. Babası ne söylediyse, ‘Tamam’ demiş, üstelememişti bile.
Babasından sakladığı çok büyük bir sırrı varken sessizce dilediği özürdü belki de hayalinden vazgeçip, ‘Bari bu yönden onun istediği gibi bir adam olayım,’ demek, kim bilir?
Mustafa’nın az önceki kızla neşeyle sohbet edişini görüp onu uzaktan izledi. Çok değişmişti adam, kısacık zamanda çok yol kat etmişti. O ilk tanıdığı çekimser Mustafa hâlâ orada bir yerlerde olsa da Ayaz görüyordu onun attığı kocaman adımları.
Havadan sudan konuştuğu çalışan kıza yardımları için teşekkür eden Mustafa, biraz da havalı şekilde Ayaz’a doğru yürüdü. Onunla kibar kibar konuşsa da Ayaz’ın onun olduğunu bir şekilde çaktırması çok hoşuna gitmişti çok!
“Hadi ödeyelim.”
“Sizin için ödendi kralım. Böyle basit şeylerle siz uğraşmamalısınız.”
“Ayaz! Çok pahalıydı. Ben alabilirdim sevgilim, neden yaptın böyle bir şey?”
“En çok benim işime yarayacak da ondan. Ayrıca sevgilime hediye almak hakkım değil mi? Böyle şeylerin hesabını tutmayalım bebeğim olur mu?”
Mustafa, şöyle bir etrafına bakınıp tenha bir yerde olmalarından faydalanarak Ayaz’ın eline hafifçe dokundu. “Teşekkür ederim sevgilim, kesene bereket. Baş başa olsak uzunca bir teşekkür öpücüğü verirdim sana.”
“Çabuk! Hamağı alıp arabaya gidelim, çabuk!”
✨✨
“Hazır mı her şey?”
“Evet sultanım, bak mum bile aldım. Mum ışığında yemek istiyormuş da benim bebeğim.”
Zeynep, boyu neredeyse bir doksan olan oğlunu izlemeye başladı. Şu an çocuk gibi bıcır bıcır konuşuyor, heyecanı gözlerinden okunuyordu. Mutluluğun bir yandan da sevdiğini sevindirmekten geçtiğini erken yaşta fark etmesine şükrediyordu kadın da içinden. Ona göre aşksız insan eksikti. Herkes, yaşamında bir kere aşkı tatmalı, sonu iyi veya kötü de olsa aşık olmalıydı. Tabii anne yüreğiyle bu aşkın iki adam için de güzel devam etmesini diliyordu.
“Peçete de alayım,” dedikten sonra piknik sepetine özenle peçete yerleştiren oğlunun önünde duran açık, şık sepete baktı Zeynep.
“O sepeti nereden buldun sen?”
“İnternetten aldım ne var?”
“Benim linkimden mi aldın?”
“Senin linkin mi var? Ayrıca yoo, kendi kendime aldım.”
“Kaç yaşına kadar altını temizle, büyüt, uykusuz kal. Ama o, ‘Annemin linkinden alayım,’ demesin! Nankör!”
“Söz sultanım, linkinden daha neler alacak bu oğlun.”
“Nereye yine?”
Ayaz da, Zeynep de bakışlarını bu ara iş seyahati az olduğu için akşamları genellikle evde olan adama çevirdiler. Rahmi, sık seyahat eder, ailesine vakit ayırmaya özen gösterse de bulunduğu pozisyon gereği aldığı sorumluluklar sebebiyle çok da çalışmak zorunda kalırdı.
Bu durum da geçen yıllar içinde Zeynep’le Ayaz’ın daha çok vakit geçirmesine, Ayaz’ın babasıyla arasında görünmez bir duvar örülmesine sebep olmuştu. Herkes bunun farkındaydı farkında olmasına ama kimse sesli şekilde dillendirmiyordu bu meseleyi.
“Arkadaşımla dışarı çıkacağım.”
“Özel biri sanırım oğlum,” dedi gülümseyen adam. “Piknik sepeti hazırlayıp eski şaraplardan yürüttüğüne göre?”
Ayaz, bakışlarını babasından başka her yerde gezdirdi. “Arkadaş işte baba.”
Çaktırmadan Ayaz’ın sepetini de kontrol etmeyi ihmal etmeyen Rahmi, “Bu hafta neredeyse hiç eve gelmedin,” dedi. “Senin için bu kadar önemliyse tanıştır bizimle de oğlum, adam mı yiyoruz?”
“Aa Rahmi, utandırma oğlumu,” diyen Zeynep’e minnetle baktı Ayaz. “Çocuk kızardı bile. Hadi oğlum sen çık artık, bekletme arkadaşlarını.”
“Utandırmadım hanım. Sanki Erol Taş’ım ben. Siz de sürekli benden bir şeyler saklıyorsunuz. Merak ediyorum.”
“Ne saklayacağız senden Rahmi? Oğluşumu nasıl doğurmuşsam hem yakışıklı hem iyi huylu. Saklayacak hiçbir şeyi yok benim esmer kuşumun.”
“Anne!”
İkilinin atışmasını bölen Rahmi, “Neyse,” diyerek oğluna baktı. “Ayaz, şu enfes dediğin Münir’i çağır yarın yemeğe, Mehmet’i bu kadar korkuttuysa hakikaten sağlam bir personel olmalı. Mehmet geçen geldiğinde ağlayacaktı, boynu kızardı sinirden,” Sözlerinin akabinde keyifle gülmeyi de ihmal etmemişti.
“Mustafa, adı Mustafa,” Birinin adını öğrenmek bu kadar zor değildi ki! Üstelik babasının sürekli başka başka isimler uydurduğu adam tüm dünyasıydı Ayaz’ın. “Hem gelemez, diyorum ya kendi kendine mesaiye falan kalıyor.”
“Ben bilmem, güvenilir bir danışman lazım bana Ayaz. Dediğiniz kadar varsa finans başkanı kadrosuna da alabilirim. Bu işleri sana bırakacağım oğlum. Küçük değilsin ki artık, sen de ilgilen. Yarın akşam gelsin,” diyerek Ayaz’a itiraz istemediğini belirten son bir bakış atıp mutfaktan dışarı çıktı.
“Anne?”
“Neden panikliyorsun oğlum?” dedi Zeynep yatıştırıcı bir ses tonuyla. “Çağır gelsin, dediği gibi adam yemiyor ya baban. Mehmet kerkenezi hırsıyla atıp tutmasa, sen de o kadar korumasan konu kapanıp gidecekti. Şimdi taktı adama. Çağır yarın, güzelce yemek yiyelim beraber.”
“Ya Mustafa’yı üzerse? Anlaması falan umurumda değil. Benim derdim Mustafa kırılmasın, zaten ailesinden yaralı. Bir de ben üzemem onu.”
“Alnınızda mı yazıyor sevgili olduğunuz Ayaz?” diyerek fısıldadı Zeynep. “Sen rahat durursan anlamaz. Elini, kolunu adamın üzerinden çekersen normal bir akşam yemeği olarak kapanır konu. Ama sen elleşmeden duramıyorsun ki!”
“Bu iftiraları layık gördün ya öz oğluna, ne diyeyim?”
“Ondan her yanın mor değil mi oğlum? Konuşturma beni edepsiz edepsiz. Ben malımı bilirim, hadi yallah şimdi. Bekletme Mustafa’yı.”
Ayaz, annesinin pamuk gibi yanaklarından birer öpücük kaparak elinde sepeti, dudaklarında ıslığı Mustafa’yı almak için hızlıca yola koyuldu. Artık kendi evinden çok geldiği tanıdık apartmanın önüne arabayı park ettiğinde Mustafa’nın çoktan aşağı inmiş, onu beklediğini görünce kornaya basarak, “Pişt, yavru atayım mı gideceğin yere?” dedi.
Mustafa, içinde dün gece onu uyutmayan heyecanıyla Ayaz’ın küçük oyununa ayak uydurup, “Sevgilim var benim! Sapık!” diyerek arabaya bindi.
“Ne demek sevgilim var?”
“Baya. Hem de çok kaslı. Döver seni, demedi deme.”
Ayaz, direksiyonu çevirip sapaktan dönerken, “Çok da yakışıklıymış öyle mi?” diye sordu.
“Off!” diye Mustafa, kızaran yanaklarına eş muzipçe dudaklarını birbirine bastırdı. “Taş gibi taş.”
Gidecekleri yere kadar atışarak yolculuklarını sürdürmelerinin yanı sıra İstanbul’un trafiğine yakalandıkları için Ayaz’ın çokça küfürlerine maruz kalmıştı yedi tepeli şehir. En sonunda kararan havaya inat loş ışıklarla aydınlanmış bir deniz kenarında durdular. Ayaz, bilerek Fenerbahçe Sahili’ni seçmişti. Ortamın hem güzel bebeğiyle mum ışığında yemek yemeye müsait hem de Mustafa’sının insan içine karışıp da içindeki cıvıltısını besleyecek kadar canlı olmasını dilemişti.
Arabadan indikleri an elini uzatıp Mustafa’nın elini sıkı sıkıya tuttu. Görece insan kalabalığından uzakta, yapraklarını dökmüş kocaman bir ağacın altında güzel bir yer seçip sepetinden örtüsünü çıkardı.
Elleriyle hazırlayıp getirdiği yiyecekleri Mustafa’nın şaşkınlığı misafir eden bakışlarıyla örtünün üzerine yerleştirerek iki orta boy mumu da aralarına koyduktan sonra yaktı.
Mustafa, Ayaz’la yoluna gözü hiç arkada kalmadan devam ediyordu. Hiçbir şeyin pişmanlığı ya da keşkesi yoktu içinde, belki biraz daha genç olabilmeyi dilerdi, biraz da hayat dolu.
Ama her hareketi zarafet dolu bu çocuğu hak etmek için ne yaptığını bilmiyordu Mustafa. Yetim mi sevindirmişti, birinin canını mı kurtarmıştı*, birinin mutluluğuna mı sebep olmuştu? Kimden dua almıştı da kader alnının yazısına kocaman Ayaz yazmıştı bilmiyordu ama ne yapmalıydı da içindeki bu tüm yorgunluklara ilaç, ağrılara derman çocuğu daha fazla sevindirmeliydi?
Ayaz’ın tam karşısına dizlerini altına alıp otururken, “Ayaz, çok uğraşmışsın,” dedi minnetle. “Bu nasıl güzel bir şey böyle?”
“Özel olsun istedim. Sonuçta ilk kez dışarıda baş başa yemek yiyeceğiz. Öylesine bir restoranda, tedirgin şekilde yemeni istemedim bebeğim. Burada rahatız.”
“Her şey o kadar güzel ki,” diyerek hayatında ilk kez çıktığı randevuyu daha sonra bin kere düşünmek için her bir karesini aklına kazıdı.
“Daha beraber Barcelona‘da Paella yiyeceğiz. Hemen gördüklerine kanma.”
Mustafa, “Dünyanın hiçbir yerini görmesem de fark etmez bana Ayaz, yanımda sen olduktan sonra,” dedi mahcubiyetle. Hâlâ karşısındaki çocuğa güzel sözler söylerken utanıyor, içindeki çekingenliği bir türlü atamıyordu.
“Her şeyi ben yaptım,” diyen Ayaz gururla örtünün üzerindeki tatlıyı gösterdi. “Bak şu tatlıyı avokadodan yaptım, tadını bile almazsın ama.”
“Eline sağlık. Klişe olacak ama simit de yesek fark etmezdi, çok yorulmuşsundur. Kıyamam sana hiç.”
Ayaz, başını sol omzuna doğru eğdi. “Sana demiştim, kıyacağın başka yerler olur.”
“Arsız sapık,” diye sahte bir şekilde söylenerek Ayaz’ın düşünüp de getirdiği şarap kadehinden bir yudum aldı. “Benim sarhoş olmama izin verme olur mu? En son neler olduğunu biliyorsun.”
“Balın peteklisi erkeğin eteklisiydi, değil mi?”
Mustafa, kendisi için yapılan güzel yemeklerin tadını çıkarırken etrafındaki cıvıl cıvıl gençlere baktı. Kimi sevgilisiyle, kimi arkadaşıyla gelmiş, sandalye atanlar, çimenlere öylece yayılanlar, müzik dinleyenler, kısacası tüm sahil sadece yaşamın keyfini sürüyordu o dakikalarda.
Hiç istanbul’un bu yanını bilmezdi Mustafa. Şimdiye çoktan evinde olur, ya iş yapar ya da kitap okuyarak uyuyakalırdı. Kendisini birine teslim etmenin yakıcı büyüsünün bu kadar güzel olduğunu nereden bilebilirdi ki?
Kek ve brownie karışımı gibi görünen tatlıdan bir çatal aldığı an yüzü mutlulukla ışıldadı. “Bu tatlı enfes!” Kim derdi ki avokadodan böylesi bir lezzet çıksın? Ayaz gerçekten de çok yetenekliydi.
“Söylemiştim.”
“Hep isterim ama, başına bela aldın.”
“Bela demişken,” dedikten sonra bir nefes kadar duraksadı Ayaz. “Babam seni yarın akşam yemeğe çağırıyor.”
Mustafa, şarabından aldığı yudumla eş zamanlı gelen sözler yüzünden öksürmeye başladı. Bu sırada Ayaz koşarak yanına gelip, “Helal bebeğim. Yukarı bak, kuş geçiyor,” diyerek sevgilisinin boğazına takılan içeceği annesinden öğrendiği taktikle geçirmeye çalıştı.
Az da olsa kendine gelen Mustafa, “Anlamadım Ayaz? Ne demek yemeğe çağırıyor?” diye sordu. Kalbi heyecan ve panikten dört nala şahlanmış, bu duyguların korkuya evrilmesinden tedirginlik duyuyordu şimdi.
“Mehmet tapiri bize geldiğinde senin ne kadar çalışkan olduğunu duydu. Seninle tanışıp uygun bir bonservisle seni bizim şirkete transfer etmek istiyor. Bonservis olarak da ben kendimi teklif ediyorum. Al bedenim de, ruhum da, kalbim de feda olsun. Bedenimi hor kullanabilirsin,” diyerek sevgilisinin dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu.
“Ayaz biri görecek.”
“Şurada iki kız birbirini yedi Mustafa!”
“Bana ne hanımefendilerden? Şu an ne dediğinin farkında mısın? Ya bizi anlarsa Ayaz? Başına bela alacaksın.”
“Güzelim, bebeğim, Mustafa’m-” diyen Ayaz, beyaz tenli, ahu gözlü adamı rahatlatmak ister gibi konuşmasına devam etti. “Neden bela olsun? Anlarsa anlasın. Bir tek senin üzülme ihtimalin beni korkutuyor. Yoksa sikimden aşağı her şey, isterse dünya yansın.”
“Ama anlarsa? Sana zarar gelirse ya?”
“Bir şey olmaz bebeğim. Çok düşünüyorsun yine. Annem var hem, sen yarın her zamanki güzelliğinle gel bize olur mu? Babamı da zekanla büyüleyeceğinden hiç şüphem yok.”
Mustafa, yıllardır bileğine bağlı olan kocaman kayanın ipini Ayaz’la kestiğini zannetse de içinde oluşan yeni korkuyla kayanın üzerine bir kaya daha eklenmiş, bileğindeki ip daha da sıkılaşmıştı sanki. Elindeki kadehi tepesine dikerek etrafa boş boş bakmaya başladı.
Biliyordu elbette, Ayaz’la olmanın sorumlulukları olacaktı. Kendi ailesinden yana kabul görme durumu zaten imkansızdı. Öyle ki bu durumu annesi duysa, ‘Başımızı öne eğdirdin!’ diyecek kadar çirkinleşecekti kadın, Mustafa emindi.
Önemli değildi ama. Hiçbir kötülük Ayaz’la olan camdan küresinden içeri geçmemeliydi. Mustafa’nın hayalinde o camdan kürenin içerisinde Ayaz’la ikisi el ele, bir deniz kenarında oturuyor, üzerlerine kar yağıyordu sadece. Bir tek onlar vardı o fanusta, kimselere izin yoktu başka.
Şimdilik sadece kürenin içindeki kar durmuştu, o yine Ayaz’la yan yanaydı. Yine onları koruyan bir cam vardı, yine denizin kokusuna karışan Ayaz’ın kokusu burnunun ucundaydı. Ama ya bunlar da elinden alınırsa? Mustafa, bu kadar yükselmişken yere çakılırsa ne olacaktı? Sağ kalamazdı ki. Ölmezdi de her yanı harabe, bomboş bir kabuk olurdu.
Ayaz, sırtını arkasındaki ağaca yaslayıp Mustafa’yı kucağına doğru çekti. Kulağına doğru, “Düşünme Mustafa, bu gece bunları düşünme,” diye fısıldadı.
Kafasını sallayan Mustafa’nın kulağına sessizce kelimelerini akıtmaya devam ederek, “Sana hiç seni seviyorum demedim ben,” dedi.
“Ömrün boyunca söylemesen de önemli değil sevgilim, hissettirdiklerin iki cılız sözcükten daha yüce bende.”
Şarabın etkisiyle cesareti diline vuran Mustafa, böyle söylese de, Ayaz’ın onu çok sevdiğini bilse de yine de kalbinin hızlıca atmasına engel olamadı.
“Ama bu gece söylemek istiyorum Mustafa. Bu gece ve bundan sonraki her gece, seni bıktırana kadar.”
“Bıkmam ki.”
“Çok seviyorum seni Mustafa. Seni gördüğüm ilk gün o dudağının üzerindeki beninle, ışıklarla dolu bakışlarını benden sakınmanla, büyülü teninle ezber bozdurdun bana. Seni kim yaraladıysa önce onları tek tek bulup hesap sormak, sonra yaraladıkları yerlerden öpmek istedim. Benim olmayacaksın diye çok korktum, kaç gece korkuyla, ‘Ya bu adam benim olmazsa?’ diye kendimi yedim bitirdim. ‘Geceme sızacak ışığım olmazsa? Ya ben ömrümün sonuna kadar bu adama aç kalırsam?’ diye düşündüm. Şimdi kollarımdasın, bazen inat ediyor beynim, inanmıyor. Hâlâ, ‘Senin mi bu adam?’ diyorum. Çok seviyorum seni Mustafa.”
Mustafa, otuz üç yıllık hayatında yaşamadığı kadar mucizeyi Ayaz’la yaşamıştı şu kısacık zamanda. Pek çok ilki ona sarılan çocuğa feda gitmiş, pek çok kahkahasının kaynağı yine bu çocuk olmuş, onun bakir ruhuna dokunmuştu Ayaz.
Ama sağ gözünden akan ufacık bir damla gözyaşının sebebini ömrü boyunca anlamayacaktı. Çok kez, ‘Neden?’ diye sorsa da cevabını alamayacaktı bu sorunun. Yıllardır ağlamaya çalışan Mustafa’yı yine Ayaz ağlatmıştı, hem de mutluluktan.
Bir ilki daha onun yoluna viran gitmişti.
Hiç bilemeyecekti Ayaz, Mustafa’nın ilk kez onun kollarında ağladığını.
İlk ağlayışı mutluluktan olan Mustafa, bundan sonra sayılı kez ağlayacaktı ahir ömründe. Bu gözyaşlarından yalnızca biri sol gözünden düşecekti, ilk ve son kez çaresizliğine, aptallığına, yitirdiklerine ağlayacaktı Mustafa.
Ikarus gibi bal mumundan ona bahşedilen kanatlarıyla güneşe doğru yükseldikçe yükselen Mustafa, gelen ışıklarla birlikte eriyen kanatlarıyla tepetaklak olacaktı, Ege Denizi’ne doğru… Sol gözünden akan yaşla aşağı düşerken kulaklarında şu dizeler yankı bulacaktı:
“Düşüşünden asla pişman olma,
Ey uçmanın korkusuz Ikarus‘u,
Çünkü en büyük trajedi
Yanan ışığı asla hissetmemektir.*”
Alev alev yanan kanatlarıyla masmavi denize karışacak olan adamı kurtaracak, kanatlarını buz gibi esen ayazla söndürdükten sonra kendi kanatlarını onun bedenine siper edip yaralı bedenine sarılacak olan kurtarıcı meleğinden habersiz gözyaşları denizlere karışacaktı Mustafa’nın…
✨✨
*Aurora okuyanlar anladı 🤭
*Oscar Wilde’a ithafen
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙