Bölüm 25: Kişisel Bir İntihar

✨✨

Muzaffer, uykusundan uyanıp da Mavi’nin yıldızlı yastığının üzerine yerleştirdiği kitabını heyecanla okuduğunu görmüş, ses etmeden bir süre çocuğun güzelliğini izlemek için kendisine zaman vermişti ki her romantik anın katili olan Mavi, “Muzaffer uyandığını nefes alışverişlerinin düzensizliğinden anlayabiliyorum, rol yapma,” demişti.

Muzaffer, Mavi’yi izleme şansını yine onun yüzünden kaçırdığı için, “Her şeyi de anla artist,” diyerek huysuzlanmış, Mavi’ye baktığındaysa çocuktan gelen eşsiz gülümsemeyle kalbinin bembeyaz atlar gibi şahlanıp da göklere değdiğini hissetmişti sanki.

Şimdi sağ tarafında oturup da ona çayın Çinliler tarafından yanlışlıkla bulunduğunu ve aslında çayın değil de kahvenin Türk tarihinde daha eskiye dayandığını anlatan çocuğu sanki ölümsüzlüğü bulmuş da ondan bahsediyormuş gibi dinliyordu.

Hoş şu aralar Mavi ile geçireceği sonsuz bir zaman dilimine sahip olmak için Muzaffer birilerinin ölümsüzlüğü bulmasına minnettar kalabilirdi aslında.

“Yani gerçek çay Hint çayıdır. On sekizinci yüzyılda Japonya’dan tohumları getirilip de ekildi, sonra biz çayla tanıştık.”

“Ne alakası var iki gözüm? Çay tavşan kanıdır, bizimdir,” dedi Muzaffer yatmaktan ağrıyan belini düzeltmek için doğrulurken.

“Değildir. Tavşan kanı demek çayı nahoş yapar Muzaffer, yazık değil mi sevimli hayvanların kanına benzetiyorsun? Hem zencefilli çaydan yapacağım yine sana, boğazın nasıl?”

Muzaffer, iğrenç tadı olan ama Mavi’nin ısrarla şifa dediği çayı yeniden içeceğini duyunca panikle, “O çay bende bir maraza çıkaracak kitabıma ha, iğrenç! Hem ben koç gibiyim. İçmem!” diyerek yüzünü buruşturdu.

Mavi ise az da olsa iyileşen adamın hemen su koyvermesine kulaklarını tıkayarak, “Hayır Muzaffer içeceksin. Daha tam iyileşmedin, uykudan uyandığın için biraz dinç hissediyorsun yalnızca. Birkaç gün yatakta kalacaksın, dışarı çıkmak, sigara içmek, duştan sonra ıslak saçla dolaşmak da yok,” dedi sertçe.

“Bu evde benim hiç söz hakkım yok, iskele babasıyım dinime imanıma.”

Mavi çoktan ayaklanmış, çayı yeniden ısıtmak için odadan çıkmak üzereyken Muzaffer’in sözlerini duyunca, “Nasıl söz hakkın yok? Küçücük kuşa ‘Neşet babamın adını takacağım,’ dedin ben de sana saygı duydum, evimiz demokrasiyle yönetiliyor Muzaffer!” diyerek mutfağa doğru ilerledi.

Muzaffer kuşun bahsi geçtiğinde bile gülümserken, “Neşet n’apıyor?” diye seslendi içeri doğru.

“İyi iyi getiririm yanına sonra.”

Birkaç dakika sonra Mavi elindeki tepsiye düşmanca bakışlar atan Muzaffer’i tınlamadan odaya geri dönmüş, üzerinde dumanlar tüten kupayı da adamın başının ucuna bırakıp tehditkar bakışlarını da savurarak yatağın sağ tarafına geçmişti bile.

Muzaffer çayın kokusundan tiksinse de Mavi’nin korkusundan hemen eline aldığı kupanın üzerine doğru üflerken, “Eyvallahsın yavru ceylanım,” dedi.

“Önemli değil, birkaç gün işten izin al olur mu? Ben de alacağım, seni iyileştirelim tekrar hasta olma.”

“Benim yüzümden işinden kalma sen. Ben kendime bakarım, alışkınım.”

Mavi, Muzaffer’le birlikte tanımadığı ama içinde istikrarlı şekilde devinim gösteren tüm duygulara ad koymaya devam ediyordu. Genellikle sıkça yaşadığı şey heyecan olsa da zaman zaman kalbinde fiziki bir yanma hissediyordu sanki… Muzaffer ne zaman üzülse geçmişi ile ilgili kötü bir anıyı gülümseyerek anlatsa Mavi’nin canı acıyordu, tıpkı onu hasta gördüğü o an gibi…

Yeniden içinde bir burulma hissederken Muzaffer’i tanıdığından beri ‘Kimseye karışma,’ kuralını da yıktığından dayanamayarak, “Anlatmak istersen, yani ben seni dinlerim Muzaffer. Halan kötü biri miydi?” diye sordu.

Muzaffer, Mavi’den gelen sözleri anlamlandırsa da çocuğun o kocaman kahverengi gözlerini açarak göz bebeklerinin içinde titreşen parıltılara hayranca bakakalıp yutkundu. “Kötünün de derecesi vardır iki gözüm, benim halam Ebu Cehil’di,” dedi sessizce.

“Ebu Cehil İslam’da çok çok kötü biri değil mi?”

“Aynen.”

“Halan peki? Anlatmak istemezsen anlarım tabii ama istersen de dinlerim seni. Hem sen bana uyumadan önce ‘Sen dinlersen sana her şeyi anlatırım ben iki gözüm,’ demiştin,” dedi Mavi yine duysa babasını hayretler içinde bırakacak şekilde. Mavi’nin birileriyle ilgilendiğini görmeyen adam için bu cümleler çok yabancıydı, duyabilseydi eğer.

Muzaffer, elindeki kupadan bir yudum alıp derince içini çekti. Yanındaki ömürlük manitası olmasını istediği çocuk onun hayatıyla ilgili soru soracaktı da Muzaffer cevap vermeyecekti? Böyle bir dünya yoktu Muzaffer için son zamanlarda.

“Sen ne sorarsan cevaplarım ben sıkıntı değil.”

Mavi ‘Neden?’ demek isterdi, alacağı cevaptan korkmuyor olsaydı. İçinde ortalama zekalı insanlara bahşedilen duygular Muzaffer’e karşı her dakika artarken bir de buna adama duyduğu merak eklenmişti.

Zihninin her bir kıvrımını Flaubert‘in aşk tanımı doldurdu birden. ‘Merak. Birine karşı ansızın merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek istersiniz. Bu yüzden aşka en uzak cümle senden nefret ediyorum değil, artık bilmek istemiyorumdur.’

Salt merak ediyordu o da yanında duran ve içine derince nefes çeken adamı. Bunca yıl sonra kimselerin olmadığı ve olmayacağı hayatına gözlerindeki o tanıdık ay ışığının yansımasını gördüğü adamı alacağını hissediyor ama ölesiye de korkuyordu çocuk, aşk denilen illetin babasına neler yaptığını bildiğinden.

Üstelik aylar içinde ezberini bozdurmak ister gibi yalnızca filmlerde, şarkılarda romantize edilerek satılan ucuz aşk duygusunun gerçekliğini ona ispatlayan adamı saatler önce tüm ömrünce yapabileceği şekilde uykusunda izlemiş, onun kabus gördüğü her an ona doğru yaklaşıp da kokusunu soluyarak daldığı tüm o kabusları yok etmek ister gibi saçlarını da okşamıştı, parmak uçları karıncalanarak.

Aklındaki tüm düşüncelerden sıyrılıp beklentiyle baktı adama doğru. Muzaffer elindeki kupadan bir yudum daha alıp yatağın içerisinde Mavi’ye doğru dönerek, “Ben sana anlatacam ama bu gece de benimle uyuyacaksın, burada,” dedi onun yanında kalmasını ne kadar çok istediği gözlerinden bile belliydi adamın.

Mavi, günlerdir olduğu gibi yanakları al al olmuş şekilde adama doğru dönüp, “Zaten seninle uyuyacaktım Muzaffer, gece ateşini kontrol etmem gerekiyor,” dedi.

Muzaffer, anlatacağı şeylerin yaşarken daha da zor olduğunu ilk elden tecrübe etse de Mavi’nin bu gece de onunla uyuyacağını duyunca annesini, babasını, hatta o sikik halasını, ona yaşattıklarını bile gram umursamadan, yalnızca göğsünde açılan ve ardında cennet bahçelerinin vadedildiği o kapının verdiği heyecanla kafasını salladı.

“Benim annem dümdüz orospuydu,” dedi kaşlarını çatarak.

“Muzaffer!”

“Ne deyim mavi ceylan? Antin kuntin, kibar isim takınca yaptıkları hafifleyecek mi? Bedenini satıp da para kazanmıyordu ya da kimse onu zorlamadı, ruhunda vardı oynaklık. Babam evden gittiğinde mahallede kim varsa bizim eve gelirdi,” dedi gözlerini sıkıca kapatıp da yeniden açarken.

“Çok küçükken anlamadım ben, sürekli birileri geliyordu eve. Bakkal, manav, sütçü, banka memuru, aklına ne gelirse işte. Babam inşaatçıydı benim, demir ustası. Bazen başka şehire giderdi, bazen başka ülkeye. Her gittiği yerde bir sorun çıkardı ama. Ya parasını alamazdı ya da kavga ederdi… Hatta Arabistan’da yasak olmasına rağmen içki içip kaçarak zar zor kirişi kırmıştı oradan da.”

“Çok mu içerdi?” dedi Mavi gözlerinde hâlâ titreşen ışıkların farkında olmadan.

“Çok içerdi, olmadan içerdi ama. Para olmasa da borç bulur, kardeşi olacak o kaltaktan alır yine içerdi. Annem de evi birileriyle yatarak geçindiriyordu ya da seviyordu böyle olmayı, anlarsın ya. Bilmiyorum. Ama o bakkalla yatınca veresiye alınan da siliniyordu, manavdan alınanlar hediye ediliyordu falan fıstık. Ha bunları alıp da bana yemek yapıyordu sanıyorsan haşa, arada bir tarhana yapardı, senin yaptığından. Seninki daha güzeldi ama annem sulu yapardı,” diyerek Mavi’ye gülümsedi.

Mavi, yine tüm otokontrolünü kaybetmiş gibi kendisinden bağımsız kalkan elinin iki parmağının tersiyle Muzaffer’in yanağını sevdi, içindeki tüm şefkati ona vermek ister gibi. Muzaffer’in tıpkı öğleden sonra baktığı gibi kendisine baktığını görünce de utanarak, “Ara ara ateşini kontrol etmem lazım,” dedi gözlerini kaçırarak.

Muzaffer, gülümseyerek çocuğun bulduğu saçma bahanelerin bile ne kadar tatlı olduğunu düşündü. Bir gün kendisinin yapacaktı yanındaki çocuğu, o da onun olacak, belki korkmadan Mavi’yi kucaklayıp ona da kendi kırıklıklarını anlattıracaktı. Ne kadar zaman vardı bilmiyordu ama Mavi’nin gözlerinden taşan duyguları o anlamasa da Muzaffer anlardı, belki de aylardır aynı bakışlara kendisi de sahipti çünkü.

“Bir gün babam içerken yanındaki diğer tenekelilerden biri annem hakkında konuşmuş, babamın da erkek olacağı tutmuş işte. Bunca zaman eve alınanlar nasıl geliyor sormak aklına bile gelmemişken o gece yanındaki ırzını sevdiğim adamın sözleriyle aydınlanmış gibi zil zurna eve geldi işte. Sonrası da anlarsın; defalarca bıçaklanan annem, hapsi boylayan babam, babamın hapse girmesinin tek suçlusunu annem gören halama verilen ben. Bazen diyorum yurda verilsem daha mı iyi olurdu?”

“Muzaffer devam etmek istemezsen anlarım, üzülmeni istemiyorum daha fazla. O günleri sana hatırlattığım için kendime kızdım,” dedi Mavi her zamanki gibi filtresiz şekilde konuşurken.

“Yok be gülüm, ben her gece görüyorum kabusunu. Hem sen de bil, senden gizlim kalmasın. Ha bir de sana demiştim ya ben-” diyerek dudaklarını dişlemeye başladı. Ne söyleyecekse söylemek için zorlandığı her halinden belliydi adamın.

“Ne demiştin?” diye sordu Mavi merakla.

“Hani sana dediydim ya ben bu eve taşındığımdan beri Gonca’yla yatmadım diye.”

“Evet.”

“Bir kez yatmıştım, unuttum.”

Mavi, içinden yükselip de tam boğazını tıkayan bu duygunun ne olduğunu çözemiyordu işte. Hemen her duygunun artık adını da hissini de biliyordu ama Gonca adı geçince öfkesine eklenen bu hissi anlamıyordu çocuk.

“Anladım,” dedi sadece.

“Yani çok eskidendi ilk taşındığım zamanlar, unuttum. Ama sana yalan söylemek istemiyorum, bir şey de saklamak istemiyorum.”

Mavi kafasını sallarken Muzaffer çocuğun tam gözlerinin içine bakıp, “Kızdın mı?” diye sordu.

“Galiba kızdım. Hakkım yok ama bilmiyorum, kızgın hissediyorum. Bir de başka şeyler de ama devam et lütfen sen.”

Muzaffer, hayatında gördüğü en dolambaçsız en dürüst konuşan çocuğu nasıl bulduğuna bir kez daha hayret ederken sonradan onun gönlünü almayı aklına kazıyıp sözlerine devam etti. “Sonra hayatta olan bir yakınım olduğundan yetiştirme yurduna göndermediler beni, halamın yanında kaldım. Tabii tüm mahalle babasının annesini defalarca kez bıçakladığı bir orospu çocuğu olduğumla çalkanlandı. Evlerde ne konuşuluyorsa tüm çocuklar bana öyle davrandı. Buna da eyvallahtım ama okula gittiğimde sürekli bana küfür eden bebeleri dövdüğüm için sürekli şikayet gelince o kadın ya kemerle döverdi beni ya da banyoya kapatırdı, el kadar bebeydim aç susuz. Günlerce. Annemden girer benden çıkardı, hiç susmak istemezdi, susmadı da. Hep konuşurdu döverken, dayakların en beterini babam hapiste öldürülünce yedim ama. İlginç bir şekilde kardeşine takıntılıydı sanki. Melek gibiydi babam onun gözünde, öyle işte.”

“Peki sen ne zaman kurtuldun o kadından?” diye sordu Mavi duyduklarının dehşetini hazmetmeye çalışırken.

“Ortaokuldayken okulu bıraktım, aklına gelen ne iş varsa yaptım. Önce pazarda su sattım, sonra limon, sonra kıyafet falan. Bir süre uyanmadı bu okula gitmediğime. Bir gün galiba bunu okuldan aradılar, ben pazardan döndüğümde elinde kemerle bekliyordu. Bir yerden sonra yediğin dayaklara karşı da kaşarlanıyorsun, acıtıyor ama sana gelen hissi eskisi kadar can yakıcı olmuyor. Dayanamadım o gün, vazoyu geçirdim kafasına. Sonra kanlar içinde yerde yatarken suratına tükürüp çıktım evden. Öldü mü diye merak bile etmedim, ölmemiştir o piç karı zaten.”

“Sonra ne yaptın peki? Küçükmüşsün de.”

“Orada burada yattım, pazardakiler de yardım etti. Halde bile uyudum, soğanların arasında. Berbat kokar kitabıma,” dedi gülerek Muzaffer.

“Yok sana geçmemiştir koku ama kesin, sen çok güzel kokuyorsun.”

Muzaffer tebessüm ederek bitirdiği çayın kupasını yanındaki komodinin üzerine bıraktı. “Sonra da inşaatlarda çalıştım, Burak’la da orada tanıştık zaten. Bir o bir ben, it gibi çalışırdık. Benim kimsem yoktu, onun da pezevenk babası çalıştırırdı onu. Çok yardım etti bana, şerefsiz babasını bile bana ev vermeye ikna etti. İşte babasını yere fırlatınca da senin yanına geldim.”

“İyi ki de geldin,” dedi içten bir şekilde Mavi.

“He vallaha.”

Mavi birden dizlerinin üzerinde yükselip Muzaffer’in tam dibinde durdu. Babasının ‘Varmak istediğin yere korkusuzca git,’ sözleri kulaklarında çınlarken aniden Muzaffer’in boynuna kollarına dolayarak, “Sen çok güçlüsün Muzaffer. Tüm o yaşadıklarınla kötü biri de olabilirdin. Ama sen insanlarla kurduğun bağa, insanlığına zarar vermemişsin. İnsanlar arasında köprüler kurup, kibri değil, onuru içeren bir sevinç yolunu seçmişsin. En basitinden seni aldatan, kandıran kadına karşı bile insanlığını kaybetmemişsin. Böyle olduğun için mutluyum Muzaffer,” dedi.

Muzaffer, Mavi’nin kokusu burnunun ucundayken o da kollarını çocuğun beline dolayıp onu kucağına çekmek için duyduğu isteği bastırırken yalnızca ona sarılmakla yetindi. Şu an kendisi en hassas olduğu yerde de olsa Mavi’nin geçmişinde olanları aklına getirip ona karşı sabırlı davranması gerektiğini hatırına getirerek yalnızca çocuğa sıkıca sarıldı.

“Senin her şeye hakkın var.”

Mavi topuklarını kalçasına değdirip daha rahat bir pozisyonda Muzaffer’e sarılırken, başını adamın omzuyla boynunun arasına yerleştirip, “Anlamadım?” dedi.

“Demin dedin ya ‘Hakkım yok,’ diye senin her şeye hakkın var Mavi, kızmaya, sinirlenmeye, kıskanmaya, hatta anama sövmeye.”

“Ben kimsenin annesine kötü sözler söylemem Muzaffer!” diyerek adamdan gelen sözlerin derin anlamını yumuşatmaya çalıştı Mavi, duyduğu utanç ve kalbinin bir serçe gibi atmasını göz ardı ederken.

“Tamam söyleme ama kalanı için aha sana açık çek.”

Mavi, kaşlarını çatarak Muzaffer’in boynundan kafasını kaldırıp adamın gözlerine baktı. Ondan gelen sözlerin samimi olduğunu bildiğinden, “Ben- Eskiye karışamam Muzaffer, hakkım da yok haddim de. Ama-” dedi dudaklarını yalayıp alt dudağını dişlerken.

Muzaffer’in gözü bir anlık Mavi’nin parlayan dudaklarına kaysa da hemen bakışlarını çocuğun gözlerine çıkardı, “Ama?” diye sordu.

“Ama Gonca bir daha hayatımızda olmayacak dedin, söz verdin. Olursa çok üzülürüm, kırılırım hatta kızarım. Seninle de aynı evde olmak istemem.”

Muzaffer, Mavi’nin çıplak ayaklarıyla dolaştığı bir evin yokluğunu saliselik düşünürken seferi bir sefaletin can yakıcı akıntısını tam kaburgalarında hissetti. Omuzları düştü düşlediği şeyin korkusuyla. Sırtındaki tüm kemer izlerinin acısından daha fazlası birleşip kalbine doğru saldırıya geçerken Muzaffer panikle kafasını olumsuz anlamda salladı.

“Asla, bir daha asla.”

“Ben sana inanıyorum, güveniyorum da. Biliyorum yapmazsın. O kadına bağlılığının sebebinin de annen olduğu aşikar. Yalnızca ben varım bundan sonra, kendini yalnız hissedip daha büyük hatalar yapma olur mu? Ne olursa bana gel, bana anlat. Ben her zaman burada olacağım senin için.”

Muzaffer, cayır cayır yanan kalbine eş boğazını da rahatlatmak için yutkunurken bir anlık boşluğuna gelir gibi, “Mavi ben seni öpsem ya iki gözüm?” diye sordu.

Mavi, hayatı boyunca hep bir şeylerin olmasını beklemişti, heyecan verici bir şeylerin… Küçükken arkadaşı olmasını, biraz büyüyünce yıldızlara ulaşıp da annesiyle orada buluşmayı, üniversiteye adım atar atmaz günün birinde ödüllü bir gökbilimci olmayı…

Şimdi karşısında ona beklentiyle bakan adamı tanıyana kadar hayatındaki en heyecan verici şeyin bu adamın dudakları olduğunu bilmiyordu çocuk. Birini koşulsuzca sevmenin kişisel bir intihar olduğunu da babasından öğrenmişti Mavi, tüm kalbiyle aşkı reddetmesine rağmen.

Yine de bunca zaman savunduğu ve canlı olduğuna kendisini inandırdığı her şeyin en güzel ölümüydü belki karşısındaki adamı bile isteye öpmek. Dokunmadan da ona değerini hissettiren, daha onu doğru düzgün tanımadan bile ona şefkatle ‘güzelim’ diyerek onu tüm korkularından arındıran adamdı her bir fikrini yerle yeksan edecek olan.

Muzaffer’e doğru bakıp kalp atışlarını onun duymasından korkarken tedirgince kapıya baktı. Kaçsa ve Ahmet’in evine sığınsa?

Bunları düşünmesine rağmen tüm bedeni ona isyan etti bir anda, eh aşkın kendisi devrimdi ya zaten Mavi’nin de bedenine eş kalbinin o çok düşünen beynine darbe yapması gerekiyordu artık galiba.

Gözlerini kapattığı gibi Muzaffer’in dudaklarına kendi dudaklarını bastırdı. Elleri titrerken beyninin ‘Bilinçli bir intihar bu,’ dediğini işitse de kalbi beyninden gelen tüm olumsuz sözleri duymak istemez gibi birden aklının şartellerini kapattı.

Atladığı uçurumda kayaların üzerindeki bir dal parçasıydı dudaklarını yumuşacık öpen adam, intihar da etse onun yere çakılmasına asla izin vermeyecek olan…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top