✨✨
“Ulvi beni bir daha ararsan kardeşim falan dinlemem senin o bacaklarını kırarım bak.”
Mert’in artık yeni bir sapığı vardı, kardeşi… Bunun bilincinde elindeki telefonu kırma isteği ile boğuşurken aynı anlarda istikrarını hiç bozmadan ona saçma sapan şeyler anlatan adamın bir türlü susmayışı yüzünden sinirle dişlerini sıktı. Motorundan indiği gibi cebinde titreyen telefonunu kendisinden beklenmeyecek bir küfür tamlaması ile yanıtlamış, Ulvi’nin kıkırdaması her ne kadar ona neşe bulaştırsa da bu durum Barış’la sakin bir akşam geçirme hayallerini aramaları ve mesajları ile bölen kardeşine olan sinirini de körüklemişti.
“Ört lan şu telefonu ört. Hatta söndür.”
Ulvi, sevgilisinin sözlerinin Mert’in ağzına da takılmasıyla yeniden sesli bir kahkaha attı. Sanki her gün kardeşini arayıp ona oradan buradan havadisleri verince Mert’in aklını oyaladığını düşünerek onu da kendisini de o malum konudan uzak tutuyor, kendince kardeşine olan desteğini biraz da bu şekilde göstermek istiyordu.
Yıllardır yanı başında olan olaylardan habersiz şekilde yaşadığı zamanlar için kendisine kızıyordu. Bundan sonra her saniye Mert’in yanında olduğunu onu hiçbir şekilde yalnız bırakmayarak ona göstermeyi diliyordu. Mert de anlıyordu onun ne hissettiğini aslında. Aynı zamanda kendisinin yıllardır alışamadığı durumu kardeşinin bir anda sindirmesini de beklemiyordu ama zaten çok zor geçen günün ardından evde onu bekleyen kumralın teninde kaybolmak istiyordu şimdilik sadece, her ne kadar kıt kafalı kardeşi bunu bir türlü anlamasa da…
“Tamam canım kardeşim, tamam ciğerimin köşesi, tamam yakışıklı bebeğim. Sonra konuşuruz. Sen de seninkiyle takıl, ben geleceğim yanına zaten.”
Ulvi, “Ben o evde kalmak istem-” dediği an Mert bu kez sertçe kardeşinin sözlerini böldü.
“Seninle bunu defalarca konuştuk Ulvi. Kimseye, Halil’e bile bu durumdan bahsetmemelisin. Biraz daha dayan, lütfen. Her konuşmamızda yalvartma lan beni.”
“Tamam tamam. Bir de seni Halil’le tanıştırmak istiyorum bir gün. Senin için sakıncası var mı?”
Mert, kardeşinin hayatının tam orta yerine giren adamla işlerinin ciddiye gidiyor oluşuna için için sevindi. Sanki Ulvi’nin yaşadığı, bir anlamı olmayan, manayı sikik şeylerde aradığı hayatı sonlanmış, kardeşine ikinci bir ömür bahşedilmişti. ‘Şanslı’ diye geçirdi içinden, ‘Hem de çok şanslı.’ Onun gibi hayatındaki adamdan bir şey saklamıyor, ona olanca dürüstlüğü ile gidiyor, üstelik onunla da tanışmasını istiyordu sevdiği adamın.
Oysa ona sorulsa belki Mert de isterdi Ulvi ve Barış’ı tanıştırmayı. Ama böyle bir gün geldiğinde Barış’ın bakmayı çok sevdiği, o ilk tanıştıkları günden beridir bin anlamın saklı olduğu güzel gözlerinden kendisine bir nefret akacağından da emindi. Mert dışından hiç söyleyemese de varsın ikisi bir ömür tanışmasın diye düşündü. Bunu düşündüğünü kendisi de bilmiyordu üstelik. Bilincinin dışında bir yerlerde tüm fikirlerine bu istek siniyordu sanki. Yeter ki Barış onun simsiyah hayatına kahverengi ışığını tutsun Mert için yeterdi aslında ama o en çok Barış’la ilgili bu kısımları düşünmüyordu. İlginçtir bu duruma tezat en çok da onu düşünüyordu parmak izlerinin değdiği yerlere bakarken bile…
“Orada mısın?”
“Buradayım,” dedi Mert gözü kendi evine dalmışken. “Çok isterim tabii.”
“Mert…” diyen kardeşi gözlerinin önünde belirdi birden. Muhtemelen şu an ağlamamak için alt dudağını ısırıyor, mavi gözlerini belli bir yere dikmiş öylece kendisini sıkıyordu. “Sen her şeyi tek başına yaşadıktan sonra hayatına bir yerden dahil olmak- Yani bu bok gibi biliyorum ama ben buradayım. Bunu unutma.”
“Biliyorum. Bırak artık şu dramayı, Barış’ın yanına gitmem gerek.”
“Son bir şey daha söyleyeceğim sana.”
“Söyle başımın belası, söyle.”
“Gözlerini ışıl ışıl yapan adam için savaşmazsan gördüğüm en büyük korkak sen olursun.”
Telefon yüzüne kapanır kapanmaz Mert’in aklında kardeşinin son cümlesi dolanırken evinin bahçesinden içeri girdi. O da biliyordu, bu zamana kadar uğruna savaşılacak en büyük şeyin içeride, muhtemelen oyun konsolunda saçma bir oyun oynayan kumralı olduğunu. Ama yaşadığı çaresizliği iliklerine kadar hissederken ne yapması gerektiğini çözemiyordu yalnızca. Ona söyleyemediği için korkak sayılacaksa o da dünyanın en büyük korkağı olabilirdi pekala da. Bencildi kelimenin tam anlamıyla. Barış’ı kaybetmemek için korkaklık yapacak kadar bencildi hem de…
Kapının önüne geldiğinde zihninde dolanan düşüncelerin yerini çocukça bir isteğin aldığını hissetti. Cebindeki anahtarla kapıyı açmayı pas geçip de ilk kez kendi evinin zilini çaldı, açılan kapının ardından uzun kirpiklerin çevrelediği kahverengi gözlerin yıldızlar gibi parlamasını görmek isteyerek.
“Kim o?”
“Kargonuzu getirdim. Dünyanın en yakışıklı erkeğini sipariş etmişsiniz. Kendisi yanımda ve gerçekten oldukça yakışıklı görünüyor,” dedi eğlenen ses tonuyla.
Barış yalancı bir huysuzlukla, “Böyle bir siparişim olmadı bir kere benim,” diyerek kapının arkasında dikilmeye devam etti. “Hem nereden bileceğim kötü biri olmadığınızı?”
“Açar mısın kapıyı? Baltalı bir katil değilim.”
Barış, yavaşça araladığı kapının küçük boşluğundan bakınca Mert gülümseyerek ona göz kırptı. “Şu yüze baksana. Benden daha masumunu gördün mü?”
“En tehlikeli insanlar senin gibi bir yüze sahiptir aslında ama hava soğuk. Kıyamıyorum sana. Gel hadi, üşüme,” diyerek kapıyı iyice açıp Mert’in içeri girmesini bekledi.
Mert, o an ilk kez yuvanın ne demek olduğunu anladı. Mekandan, hatta zamandan üstün bir hisle içinde kumralın olduğu her yer, her vakit Mert için yuva demekti sanki. Tıpkı bazen hatırlamakta zorlandığı ucuz parfüm kokusunu burnunun ucunda hissettiği anlar gibi bu anlar da ona çok doğru hissettiriyordu, kendisi ne kadar yanlış olsa da…
Elindeki dosyaları kapının tam yanındaki portmantonun üzerine bıraktı. Mine’nin ‘Senin için hazırladım,’ dediği bilgilere elbette güvenmeyecek, gece Barış uyuduğunda bir kez de sabahki dava için kendisi araştırma yapacaktı. Kadına zerrece itimat etmiyor, ondan gelecek her hamlenin kendi çıkarlarına zıt olacağını biliyordu. Buraya gelmeden önce dava için de gelişigüzel hazırlanmıştı zaten.
Volkan’ın da dediği gibi çok zor bir dava değildi. Yan parselin emsal gösterilmesi durumunda Mert için çocuk oyuncağıydı hatta ama kimselere güvenmeyen zihni yüzünden Mine’nin hazırladığı dosyaya da temkinli yaklaşmayı düşünüyordu.
Barış’ın muzip tavırlarla kendisini izlediğini görünce üzerindeki siyah beyaz motosikletçi ceketini çıkarıp dava işini ona az da olsa doyduktan sonra düşünmeye karar vererek adamın gözündeki gözlükleri yüzünden çekiverdi. Ondan gelen hamleyle yüzünü buruşturan Barış’ın hâlâ üzerinde kendi tişörtünden başka bir şey olmadan durduğunu görünce de her zaman olduğu gibi adamı bir hamlede belinden tutup kucağına aldı.
“Yürümeyi unutacağım bir gün! Ve bunun sorumlusu sensin.”
“Bana uyar güzelim. Ben seni her yere kucağımda taşırım,” dedi Mert. Salona doğru adımlarken gözleri Barış’ın hazırladığı akşam yemeğine takılınca da, “Sen mi yaptın her şeyi?” diye sordu.
“Yapay zeka hazırlayamayacağına göre? Henüz böyle bir işlevi olmadığı için işten yorgun dönen-” diyerek birkaç saniye sustu Barış. Aralarında konuşulmayan, ikisinin de kabullendikleri ama söylemeye cesaret edemedikleri tüm sessiz bağları yük oldu kumral olan adamın diline. Sevgilim diyemiyordu. Buna zıt arkadaşım da diyemiyordu. Barış, Mert’in tüm yorgunluklarına bir yorgunluk daha eklemek istemez gibi sadece onunla birlikte susuyordu, sabırla.
“Yani sana hazırladım. Sürekli birilerinin eşyalarını almaya gidiyorsun ya. Haciz midir nedir? Çok yoruluyorsun.”
Mert, onun anlık duraksamasının sebebinin ne olduğunu biliyordu elbette. Barış’a bu yüzden de minnet duyuyordu. Onunla hayat o kadar kolaydı ki… Bunca zaman bir savaşçı misali debelenip durduğu hayatına bu adam sanki ona nefes olmak için gelmişti. Üstelik onun göğsünde yarattığı küçük depremlere ad koymak Mert’in de haddine değildi ya da o öyle düşünüyordu. Ne dese, ne yapsa kestiremiyordu, o da en az Barış kadar bu iklime yabancıydı. Yalnızca onun ne kadar güzel, hatta gözlerinin gördüğü en güzel şey olduğunu sözleriyle kanıtlamak ister gibi ‘güzelim’ kelimesi dilinden kendi iradesinden bağımsız dökülüyordu.
“Neler yapmış benim güzelim?” diyerek kucağındaki Barış’ın tişörtünün yukarı toplanmasıyla açığa çıkan bel gamzelerini baş parmaklarıyla okşayıp yemek masasının yanında doğru ilerledi.
“Evde pek bir şey yoktu,” dedi Barış. Daha sonra sitem eder gibi, “Ne yiyorsun sen ben yokken?” diye de hızlıca ekledi. “Ben de dışarı çıkıp bir şeyler almaya üşendim.”
Daha sonra Mert’in dudaklarına bir öpücük kondurup, “Üzerimi değiştirmek istemediğim için malzemeleri dışarıdan da sipariş etmek istemedim. Evde makarna vardı, biraz da yeşillik. Öyle uyduruverdim bir şeyler,” diyerek cıvıl cıvıl konuşmaya devam edince Mert, kucağında adeta şakıyan adamı hayran hayran izlemeye başladı.
“Gözlerin açık uyumayı öğrenmelisin, çok güzeller.”
Barış’ın duyduğu sözlerle çok eskiden okuduğu saçma aşk kitabının birinde geçen cümle aklına düşüverdi, ansızın. Ne diyordu kitapta? ‘Göğüs boşluğuna tekme yemiş gibi.’ O zamanlar burun kıvırdığı ve çok basit bulduğu bu cümlenin yarattığı hissin aynısını şimdi yaşıyor olmasının verdiği heyecanla istemsizce Mert’e doğru gözlerini süzdü.
“Dikkat edin efendim, bana aşık oluyorsunuz.”
Mert, gelen sözlerle derince bir iç çekti. Bakışlarını Barış’tan kaçırarak, “Öyle mi dersin?” dedi.
Barış’ın sözlerinin karşılığında beklediği cümle kesinlikle bu değildi. O her zaman olduğu gibi Mert’in, ‘Ben sana hiçbir zaman aşık olmayacağım,’ demesini ve sonrasında onu öpücüklere boğmasını bekliyordu. Son zamanlarda ikisinin rutini haline gelen bu an kucağında oturduğu beyaz tenli adamın onu şaşırtmasıyla bozulmuştu.
Mert, masanın üzerindeki enfes görünen makarnanın manzarası olduğu sandalyeye kucağında Barış’la birlikte oturdu. ‘Onun için savaşmak.’ Bu cümle ne demekti Barış’a kadar bilmiyordu ama en azından bundan sonra, elinden geldiğince ona dürüst olmak konusundaki kararının da arkasındaydı. Üstelik Barış’ın duymak istediklerini, onun duyma isteğinden çok Mert söylemek istiyordu aslında. Kucağındaki adamın her şey gibi sevginin de en iyisini hak ettiğine inanıyordu.
Anlamadığı şeyse şu an yüzünü kaçamak bakışlarla izleyen kumralın ne ara bu kadar içine işlediğiydi. Aşık bir insanı son zamanlarda Ulvi ile deneyimlemişti. Genellikle nefret hariç hiçbir duygunun yüceliğine inanmazdı o. Ulvi ‘Anadolulu’ dediği adama bir anda tutulmuş, ona olan hislerini fark ettiği andan itibarense neredeyse tüm hayatını değiştirmişti. Adam onu kovsa da o bir şekilde ona ulaşmanın bir yolunu bulmuş, dokunmuş, büyük bir cesaretle sevdiği adamın elini tutmuştu.
Mert, kendisinin de uzaktan bakan biri için bu şekilde görünüp görünmediğini merak ediyordu. Barış’la birlikteyken hiç gülmeyen yüzü haddinden fazla gülüyor, çatmaya alışkın olduğu kaşları büyük bir zorlukla sabit kalıyor, içinde bir yerlerde onun tenine olan dokunma arzusunu bir türlü bastıramıyordu. Üstelik sadece bunlar da değildi hissettikleri… Onun ne yaptığından tut ne yediğine kadar merak ediyor, o iş yerindeyken gülüşünü kendisi gibi görecek biri olacak diye tedirgin oluyor, Barış’ı kendi göğsünde saklamak istiyordu, hem de sonsuza kadar…
“Her sabah uyandığımda aklıma gelen tek şey sensin,” dedi Mert birden. Barış’ın bacaklarını kendi oturduğu sandalyeden biraz öne kayıp beline bağladıktan sonra adamın burnunun ucuna bir öpücük kondurdu. “Sonra gözlerini düşünüyorum.”
“Bazen daha gözlerimi açmadan beynime giriyorsun. Seni görüp göremeyeceğim belli olmayan bir gündeysem de tedirgin oluyorum, ‘Ya bugün onunla hiç karşılaşamazsam?’ diye düşünüyorum.”
Barış, daha öncesinde sıktığı bileğini sürekli öpen adamın yeniden aynı yeri öpmesiyle heyecandan alt dudağını ısırdı. Ne diyeceğini bilemediği bir anı deneyimliyordu ve Mert’in kendisini hâlâ aynı hayranlıkla izlediği bakışlarının ağırlığı altında eziliyordu. Tanıştıkları günden bu yana adım adım değişen adamın sözleri, bakışı, dokunuşu Barış’ı ölesiye korkutuyordu. Kötü şeyler yaşamamak için düşünmeyen tarafıyla iyi şeylerin ona çok da dokunmayacağına inanan tarafı çatışıyor, geriye ne yapacağını bir türlü kestiremeyen, acemi biri gibi panikleyen kendisi kalıyordu.
“Ben-” dese de cümleyi nasıl tamamlayacağını bilemediği için susunca Mert onun bu heyecanına anlayışlı bir gülümsemeyle baktı.
“Bir şey söylemek zorunda değilsin. Anlıyorum.”
“Niyetin beni erkenden öldürmekse söyle. Kalbim dayanmıyor.”
“Sana da kalbine de bir ömür biçeceksem ikinizin de sonsuz olmasını isterdim.”
“Bu romantik tarafını ilk günler görememiştik avukat bey,” dedi Barış yeniden yalancı bir kızgınlıkla.
“Geç anlıyorum ben. Biraz salaklık var bünyede biliyor musun?”
Barış, kıkırdayarak kafasını olumsuz anlamda salladı. Her gün ayrı bir Mert keşfediyor oluşu öğrenmeye aç bünyesini çokça memnun etse de bu durum kalbine iyi gelmiyordu. Nihayetinde yumruk kadar bir kas yığınıydı kalbi de. Bu beyaz tenli, yakışıklı adamın varlığı bile fazla geliyordu ona neticede. Bir de Mert’in onu öldürmeye yeminli gibi davranmasıyla Barış iyiden iyiye acziyetin kollarına atıyordu kendisini, utandığını defaatle inkâr ederken…
Hızlıca Mert’in kucağından inip onun kaşlarını çatarak kendisine bakmasına, “Çatma şu kaşlarını,” dedi. “Hadi, yemeğini soğutma. Benimle oyun oynayacaksın daha.”
“Benim başka planlarım vardı ama yine oyun oynayacağız demek,” dedi Mert. Daha sonra önündeki makarnadan biraz çatalına dolayıp ağzına attığındaysa enfes yemeğin beynine yolladığı lezzet sinyallerine eş gözlerini kapattı. “Harika olmuş bu.”
Aynı anlarda onun yaptığı yemeği beğenip beğenmeyeceğini merak eden Barış ise gözlerini dikip onu izliyordu. Mert’ten gelen övgü dolu sözlerle yüzü ışıldar gibi bir gülümsemeye teslim olarak kendisi de yemeğini yemeye başladı.
“Bugün ne oynayacağız?”
“Crash Bandicoot tabii ki!”
“Yine mi?”
“Lütfen Mert,” dedi Barış. Daha sonra çaprazında kalan sandalyede yemek yiyen adamın bir süredir fabrika ayarlarındaki açığı bulduğu için onun kendisine dayanamadığından emin gözlerini kocaman açtı. “Lütfen lütfen lütfen.”
Mert, gün geçtikçe hayır demenin daha da zorlaştığı adama doğru dudaklarında kalan ve zaten çok çekici olan iki et parçasını parlaklığıyla daha da çekici hale getiren sosu yalayarak kumral adamın dudaklarına baktığını bilir gibi gözlerini kışkırtıcı bir şekilde kıstı. “Ama daha eğlenceli aktiviteler biliyorum ben. İçinde yine sen ve ben varız. Tek fark üzerimizde kıyafetler yok.”
Barış duyduklarıyla yutkunurken, “O zaman önce oyun oynarız, sonra-” diyerek utangaçça gülümsedi.
“Ya da sen oyun oynarken ben-“
“Mert! Yavrum sen doymaz mısın?”
“Cık!” diyerek dilini damağına vurarak laubali bir şekilde güldü Mert. “Ne kadar şanslısın düşünsene. Benim doyumsuz libidomla seksen yaşında da ben seni yatağa sürükleyeceğim. Ya da koltuğa. Hatta mutfak masasının üzeri de olabilir.”
Barış, Mert’in bu akşam ağzından çıkan sözlerin meftunu olmuş gibi hayranca adamın dudaklarına kaçamak bakışlar atmaya devam etti. Ne söylediğini, sözlerinin ne anlama geldiğini biliyor muydu acaba bu beyaz tenli adam? Öylesine söylemiyor olduğunu düşünse de bir ömür onunla olacağının iması bile Barış’ın tüm dikenli yollarını tertemiz hale getiren adamın kalbine yaptığı istilayı hafifletmiyordu sanki.
“Her neyse,” dedi yüreğinden taşan sözleri savuşturma dileğiyle. “Zaten Crash‘in eski versiyonu çok daha iyiydi. Yeni hali resmen çöp. Ayrıca tüm oyunları oynayabilmek için ayrı ayrı konsollar almak gerek. Sanki herkes çok zengin! Keşke mühendis olsaydım, hepsini tek bir konsolda birleştirirdim. Fikrim var aslında ama nasıl yapacağımı bilmiyorum ki.”
“O güzel beynin bir dakika boş durmuyor değil mi?”
“Asla.”
“O zaman yarın da burada kal, ben de seninle oyun oynayım. Ne dersin?”
Barış, yeniden gözlerini kocaman açarak, “Mert…” dedi hayretle. “Neredeyse hiç kendi evime uğramıyorum. Diğer işi de aksattım. Müşteriler bana ulaşamıyor.”
“Burada yap. Yukarıdaki odada kocaman bilgisayar var.”
“Ama-“
“Ama yok. Yarın da kal,” dedikten sonra masanın üzerinden uzanıp adamın yanağını soslu dudaklarını umursamadan şap diye öpüverdi.
“Ya!” diye bağırdı Barış. “Sos oldu hep yanağım işte!”
Hızlıca yanağını masanın üzerindeki peçeteyle silerken dudaklarını esir alan gülümsemesi bir türlü geçmiyordu, sanki Mert yanındayken hep gülmesi gerekiyormuş gibi… Yanağını sildiği peçeteyi masanın üzerine bırakmıştı ki Mert’in elini ensesine atmış kendisine bir şey söyleyecekmiş gibi durduğunu fark etti. Ona doğru bir göz kırparak, “Tamam tamam, yarın da kalırım. Kıvranma karşımda,” dedi.
Mert, gözleri Barış hariç her yeri turlarken küçük bir çocuk misali ensesini ovuşturdu. “Yarın-” derken dudaklarının içini ısırıp cümlenin devamını nasıl getireceğini bilemiyormuş gibi kıvranmaya devam etti. “Yarın benimle sinemaya gelmek ister misin peki?”
Barış kahkaha attı. “Sen bana çıkma mı teklif ettin az önce?” diye sordu. Tanıştıkları ilk gün, saçma bir partide yanında dikilen o adamla şimdikinin arasında dağlar kadar fark vardı ve Barış, Mert’in bu hallerinin kesinlikle sevimli bir oğlan çocuğu gibi olduğunu düşünüyordu.
“Ne alakası var be?”
Aniden çirkefleşen Mert’in yanına doğru yaklaşıp, “Elimi de tutacak mısın?” diye fısıldadı. “Peki kolunu omuzuma atmak için bahaneler üretecek misin? Hatta belki beni öpersin de sinemada?”
“Çoluk çocuğun maskarası olduk iyice,” diyerek homurdandı Mert. Oysa o Barış’la çok da deneyimlemediği şeyleri yaşamak, ona da yaşatmak istiyordu. Dışarıda yemek yemek, sinemaya gitmek, sahilde oturmak gibi herkes için sıradan sayılan ama Mert’e sorulsa yaşamasının imkansız olduğu bu basit şeyleri yapmayı diliyordu, hâlâ ona bilmişçe bakan kumralla birlikte…
“Yalnız ben senden iki yaş büyüğüm.”
Mert, yüzündeki sinsi gülümsemesiyle birlikte birden ayağa kalktı. Barış’ı tek hamlede omuzunun üzerine, adamın başı kalçasına bakacak şekilde atıp, “Demek benden iki yaş büyüksün,” dedi. “Birazdan altımda ağlarken ismimden başka bir şey çıkabilecek mi o güzel ağzından bakalım?”
“İndir beni dağ ayısı!” diyen adamın kalçasını sıkmasını bile sallamadan merdivenleri ağır ağır çıkan Mert, “Ayrıca seninle çıkarım ama bana çiçek de almak zorundasın!” cümlesi kulaklarına dolduğu anda yine kahkahasını koyverdi dudaklarının arasından.
Aklında yarın kumralına hangi çiçeği alması gerektiği düşüncesi şimdiden dolanırken asıl düşünmesi gereken şeyin çoktan zihninden uçup gittiğini fark bile etmedi, sabaha kadar adamın teninde kaybolma fikriyle yanıp tutuşurken…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
çok acı çekmeden…… mutlu olmalarını diliyorum ♥️💙
Merhabalar,aylardr kitaplarını arıyorum bulamadm, okuduklarm yarım kaldı ,herşy kötüye döndü 🙁