Bölüm 26: “Kahverengi de güzel.”

✨✨

Elindeki domates ekmeği minik ısırıklarla kemiren çocuk, bir yandan da ayakkabısının ucuyla önündeki küçük taşı gittiği yol boyunca sürüklüyor, kendince mahalledeki arkadaşlarının geleceğe vakte kadar kendisini oyalıyordu. Hep ilk önce o iniyordu zaten mahalleye. Arkadaşları geldiğinde onlara sağlam bir azar kayması gerektiğini düşünerek mahallenin çıkışına doğru ilerlemeye başladı.

Mahallenin bitimindeki kocaman konak gibi olan ev kendisini bildi bileli hem onda merak uyandırıyordu hem de onu korkutuyordu. Üstelik yaşı ondan daha büyük olan mahalledeki çocuklar oranın hayaletli olduğunu söylüyor, kahverengi gözlü çocuk erkekliğine yediremese de içten içe korkuyordu kocaman evden.

Şimdi gündüz vakti olduğundan arkadaşlarını beklerken yabani otların sardığı konağın bahçesine şöyle bir bakabilir, daha sonra nasıl da tek başına oraya gittiğini arkadaşlarına anlatıp hava atabilirdi. Elindeki ekmeğini yarılamışken kocaman evin önünde bir kamyon, kamyonun önünde de eşyaları taşıyan insanları seçti gözleri. Hayaletli eve birileri mi taşınıyordu yoksa?

Merakla oraya doğru adımlamaya başlamıştı ki siyah, son model bir araba dikkatini çekti. Nakliye kamyonunun tam paralel hizasına park edilmiş araba çok havalı olduğundan çocuk gözlerini bir süre çekemedi arabadan. Tam o anda arabanın arka kapısı açıldı. İçinden koyu sarı saçlı, beyaz tenli, kendi yaşlarında bir çocuk elinde tuttuğu sırt çantasıyla birlikte indi arabadan.

Ne olduysa tam o anda oldu. Kadir’in elindeki domates ekmek çene hizasında kaldı, ağzındaki lokmayı güçlükle yuttu. Kıvır kıvır saçlı, bembeyaz tenli, yeşil gözlü çocuk Kadir’in derme çatma penceresine yepyeni bir manzara sundu, olanca güzelliğiyle. Parmak uçları karıncalanan çocuk arabadan inip de etrafına meraklı gözlerle bakan yeşil gözlü çocuğa doğru hayranca bakmaya başladı, bundan sonra bu bakışların karşısındaki çocuğu ne zaman görse gözlerinde belireceğinden habersiz.

O sırada yeşil gözlü çocuk arabanın yanından uzaklaşıp da evine doğru giderken büyükçe kahverengi gözleri olan birinin elindeki yarılanmış olmasına rağmen hâlâ kocaman olan domates ekmeğiyle kendisine baktığını fark etti. Çocuk uzun boylu, yapılı, yakışıklı biriydi. Boynundaki üçgen, deriden yapılma cevşen kolyesi, sert bakışları, gülmeyen yüzüyle kendi geldiği yerde pek de görmediği cinstendi. Kendisine doğru gözlerini kırpmadan bakan kahverengi gözlü çocuğa doğru kocaman gülümsedi yeşil gözlü çocuk, tüm içtenliğiyle birlikte.

Kadir ise ona gülen çocuğun içinde yarattığı yabancı duyguların ne olduğunu bilemeden yalnızca kaşlarını çattı, küçücük yaşında bir anda hissettiği hisler onu korkuttuğundan sebep. Kendisine bir melek gibi gülümseyen çocuğa arkasını dönüp de hızla geldiği yerden geriye doğru dönerken Kadir hiçbir zaman bilemedi, o gün cesaret edip de yeşil gözlü çocuğa gülümseseydi tıpkı adı gibi melek olan çocuğun gönlünün sıradan olmadığını iddia ettiği maviye değil de onun dünyasının en güzel mucizesi olacak kahveye yanacağını…

✨✨

“Mavi bize gideceğiz değil mi bugün?”

Selim mavi gözlerini kırpıştırarak tam yanında oturduğu Mikail’e bakıp, “Kanka ben gelemeyeceğim. Ömer hastaymış ona bakmam lazım,” dedi.

Mikail üzgün gözlerle, “Peki,” dediğinde Selim karşısındaki sevimli çocuğun lüleler halinde alnına dökülen saçlarını şöyle bir karıştırıp, “Ama yarın sendeyim. Şelaleli kısmı geçeceğiz bence,” dedi. Oyunun en zor bölümünde kaldıklarından ikisinin de aklı bir an önce orayı geçip yeni açılan ve çok merak ettikleri daha zor kısımlardaydı.

Selim’in saçlarını karıştırdığı an yüzünü buruşturan Mikail burnunu yukarı doğru çekerek suratını değişik bir hale sokunca Selim arkadaşına bakıp da kahkaha attı. “Suratın böyle çok komik oldu.”

“Sen de saçımı karıştırma o zaman! Zaten kıvırcık sinir oluyorum!”

“Bir kere saçların çok güzel. Herkesin aynı renk baksana. Bir tek senin ve benimki farklı,” dedi arkadaşına doğru dostça gülümseyerek.

Mikail, Selim’in güzel gülüşüne doğru dalarken Selim çantasını hızlıca toparlayıp, “O zaman gidiyorum ben. Yarın sendeyim yeşil,” diyerek çocuğun omzuna bir kez dokunup tek kolunu omuzundan geçirdiği çantasıyla beraber çıkıp gitti sınıftan. Mikail, o kapıdan çıkana kadar hayran bakışlarının ev sahipliği yaptığı gözleriyle onu izleyip sonrasında eşyalarını çantasına tıkıştırarak eve gitmek için hazırlanmaya başladı.

Eve de gitmek istemiyordu ki. Ailesi yanında olmadığından sürekli tek başına ya da evdeki çalışanlarla yemeğini yiyordu. Annesini de babasını da özlemişti çocuk. Neden onu bırakıp gittiklerini de bilmiyordu. Tüm arkadaşlarının aileleri onlarla birlikte yaşarken bir tek Mikail tek başınaydı. Üstelik herkes ona özenirken o yalnız hayatından nefret ediyordu.

Zaten göçebe hayatında ilk kez bir arkadaşı olmuştu; Selim… Onu da arkadaş olarak görmüyor, Selim masmavi gözleriyle ona gülümserken Mikail’in kalbi ağzında atıyordu sanki. Çok seviyordu onu. Hem de evdeki yardımcı ablalarına öğle molalarında yiyecekleri yemekleri iki kişilik hazırlatacak kadar. Selim’in arkadaşı Ömer’in kendisinden hoşlanmadığını da biliyordu üstelik. Ömer olduğunda Selim arada kalıyor, Mikail’in yanına gelirken gözleri hep Ömer’i arar gibi etrafta dolanıyordu.

Bazen Kadir de yanlarına geldiğinde dördü misket oynuyordu ama bu anlar o kadar kısıtlıydı ki Mikail, Selim’den başka kimsenin yanında kendisini rahat hissedemiyordu. Kadir’in de onu sevmediğine emindi üstelik çocuk. Neden Selim’den başka kimse ondan hoşlanmıyordu anlamasa da Selim’in ona yetiyor olduğunu düşünüp kendisini avutuyordu.

Oysa mahalleye taşındığı ilk gün elindeki domates ekmeği kemirirken kocaman kahverengi gözleriyle ona bakan Kadir’in de çok sevimli olduğunu düşünmüştü. Kendisini izlediğini görünce belki arkadaş olurlar umuduyla ona doğru gülümsemiş, Kadir ise sertçe kendisine bakıp arkasını dönüp gitmişti. Bir daha da yanına yaklaşmamıştı Mikail çocuğun, onu rahatsız ettiğini ya da kendisini sevmediğini düşünerek.

Bazen arkadaşları mahalleye inmediğinde Kadir onların oyununa dahil oluyor, o zamanlar aslında ikisi çok da iyi anlaşıyordu. Ama kahverengi gözlü çocuk, Mikail’i ne zaman yalnız görse sadece uzaktan onu izliyor, yanına gelmiyor, hatta ona sert bakışlar atıyordu. Mikail onunla ‘Bir sorun mu var?’ diye konuşmak istese de Kadir’in iri cüssesi yüzünden korkuyordu çocuktan. Arkadaşları da mahallenin ipsiz sapsız tipleri olduğundan Mikail derdini anlayamadığı çocuktan uzak duruyordu yalnızca.

Selim’den onun babasının daha çok küçükken Kadir’i terk ettiğini duymuştu. Belki de bu yüzdendi etrafına bu kadar öfkeli oluşu. Ama onun da ailesi yanında değildi ki… Hem de onu sık sık aramazlar, sormazlar Mikail’i tamamen çalışanların insafına bırakırlardı.

Mikail, burnunun ucunda ölen babaannesinin hasretiyle birlikte çıktı sınıftan. O olsaydı şimdi böyle olmazdı ki. Babaannesinin yanına gider, ondan kendisine eski gençlik anılarını anlatmasını ister, hatta sesini incelte incelte söylediği İzmir Marşı’nı dinlerdi, kulakları bayram ederek…

Babaannesinin özlemi dört bir yanını sarmışken eve gitmek istemediği için mahallenin tam ortasındaki denizi gören banka doğru ilerledi. Gideceği yerle okul arasında çok mesafe olmadığından biraz banka oturup da masmavi denizi izleyebilir, belki çok sevdiği elmalı bisküvilerden alıp yanında meyve suyu da içebilirdi.

Sadece mahallenin bakkalında satılan bisküvilerden alıp bankına doğru ilerlerken üzerine düşen gölgeyle birlikte kafasını kaldırdı. Yaşıtlarına göre minyon sayıldığından kim gelse Mikail’in yanında deve gibi kalıyordu ya zaten.

“Selam.”

“Merhaba,” dedi Mikail mahalleye geldiğinden beri ısınamadığı kendisinden birkaç yaş büyük olan Emre’ye doğru.

Yanından geçip gidecekken Emre çocuğun kolunu tutup, “Nereye?” diye sordu.

“Şurada oturacağım Emre abi.”

“Abi demesen gülüm? Ne abisi? Kendimi yaşlı hissediyorum.”

Mikail, iyiden iyiye adamın hin bakışlarından rahatsız olurken kolunu onun ellerinin arasından silkeledi. “Dokunma lütfen bana.”

“Amma da nazlı çıktın.”

Mikail, duyduğu sözlerin ne anlama geldiğini bilmese de arkasını dönüp de sakince bisküvisini yiyeceği, babaannesiyle olan anılarını düşüneceği banka doğru ilerledi. Sessizce banka çöküp karşısındaki denizle aynı renkte gözleri olan arkadaşını düşünürken kendi kendine gülümsedi. Çok seviyordu Selim’i… Nasıl bir sevgiydi bilmese de Selim’den başka arkadaşının olmayışı belki de onu hisleri konusunda yanılgıya düşürüyordu ama Mikail her daim Selim’le olmak, onunla yalnızlığına yaptığı yamayı daha da sağlamlaştırarak o sökük kısmı tamamen onarmak istiyordu.

Elmalı bisküvisinden bir ısırık alıp da denizi izlerken yeniden üzerine düşen gölgeyle kaşlarını çatıp, “Yine ne var?” diye sordu sertçe.

Tam sol tarafında dikilen Kadir gözleri kocaman olmuş şekilde onun suratına bakarken, “Rahatsız mı ettim?” diye mırıldandı.

Mikail, yeşil gözlerindeki panikle Kadir’e doğru endişeyle, “Başkası sandım seni. Özür dilerim, lütfen otur,” dedi. “Tabii istersen,” diye de eklemeyi ihmal etmedi. Kadir’in de ondan hoşlanmadığı aşikârken Mikail çocuğu zorla yanına oturtmak istemezdi.

“Ne yiyorsun?”

“Elmalı bisküvi. Al, bak.”

Bisküviden bir tane alırken Kadir’in parmak uçları Mikail’in bembeyaz tenine değdi. Çocuk gelen temasla titreyen ellerini saklayabilmek için bütün bir bisküviyi ağzına atıp, “Çok güzel,” dedi başka ne diyeceğini bilemez gibi.

“Sadece bu mahallenin bakkalında var. Ben de buraya taşınınca keşfettim.”

“Hiç duymamıştım.”

Mikail alnına düşen tutamlarını oflayarak geriye doğru yatırırken gözlerini kırpmadan kendisini izleyen Kadir’e bakıp, “Benimle konuşmaya mı karar verdin?” diye sordu.

“O ne demek?”

“Beni pek sevmiyorsun ya?” dedi çocuk omuzlarını silkerken.

“Ben mi seni sevmiyorum?”

Mikail, yanında oturan çocuğun yüzünde bir anlık acı bir tebessüm gördüğünü düşündü. Kadir’i genellikle gülümserken görmediği için ‘Gülüşü bu şekilde herhalde,’ diye geçirdi içinden. Kadir’in hâlâ kendisinden bir cevap beklediğini anlayınca da, “Hım hım,” diyerek kafasını salladı. “Pek benimle konuşmak istemiyorsun.”

“Saçmalama. Bunu nereden çıkardın? Birlikte oynuyoruz ya bazen.”

“Ama beni tek görünce kaçıyorsun, konuşmuyorsun hiç.”

“Bilmem. Ama seni seviyorum ben. Yani tanıdığım kadarıyla kafa çocuksun.”

Mikail, Kadir’den gelen sözlerle kıkırdarken, “Kafa çocuk nasıl oluyor?” diye sordu.

“Sohbetin muhabbetin iyi, mesela en sevdiğin renk ne?”

Yeniden kıkırdayan yeşil gözlü çocuk, “Mavi tabii ki,” dedi. “Çok seviyorum mavi rengini. Deniz, gökyüzü, kocaman okyanuslar… Sanki gözlerim mavi rengini görünce sırtımda kanatlarım beliriyor, özgürce uçuyorum gökyüzüne doğru.”

Kadir kaşlarını çatarak, “Göründüğü gibi olsaydı, denizin suyunu eline aldığında da mavi kalırdı,” dedi çocukça bir hırsla.

“Ben ellerimdeki deniz suyunu mavi görüyorum ama. Tıpkı kanatlarımın da mavi oluşu gibi.”

“Başka renk peki? Sadece mavi mi?”

Elindeki bisküviden bir ısırık alan Mikail, “Her rengi seviyorum aslında ben. Ama mesela Selim’in gözlerinin rengi çok güzel. Bir tek onda var o renk, ona çok yakışıyor,” dedi.

“Kahverengi de güzel,” diye mırıldadı çocuk.

Mikail, yüzüne yayılan geniş gülümsemesiyle tam yanındaki kahverengi gözlü çocuğa bakıp da gülümsedi. “Evet, o da çok güzel.”

Kadir, mavi kanatlı meleğinin güzel gülüşünü gördüğü o gün damağında kalan elma tadıyla birlikte hiç tereddüt etmeden kendi elleriyle söküp çıkardı kalbini, tam göğsünü yarıp da… Oturduğu banka gömdü, bir daha alıp da yerine takamayacağını bilir gibi…

Aynı gün ilk kez gerçekten uzun uzun Kadir’le konuştu Mikail. Ona maviyi ne kadar sevdiğini anlattı, Kadir yalnızca hayran bakışlarıyla onu dinledi. Asıl acının gidenin değil de kalanın meselesi olduğunu bilmeden… Giden elbet başka yerde hikayesine devam ediyordu ama kalan, gidenin hatırasıyla bir ömür çıkarıp da bir banka gömdüğü kalbinden artakalan boş bir göğüsle yaşamaya mahkum oluyordu…

Yalnızca birkaç hafta sonra Kadir’in elinden Mikail’ini aldılar, hem de Mikail’in onun olduğunu yine ondan başka kimseler bilmiyorken… Mavi ve yeşilin olduğu fotoğrafta kahverengi yalnızca bir çerçeveydi, kırılıp düşene kadar kimselerin dönüp de bakmadığı… An kadardı insanların kaderinin yazıldığı zaman dilimi, insan ise aciz bir varlıktı bir gülüşle tüm hayatı değiştirebileceğini bilmeyen…

Herkes için ikinci bir şans varken Kadir yıllarca ellerinden kayıp giden, toza dönüşen meleğinin yasını tuttu kırık dökük bir bankta. Her sabah kalktı, tüm gününü takılıp kaldığı bir mart öğleden sonrasını düşünmek için akşam gideceği bankı hayal ederek geçirdi, orada doğdu, orada yaşadı Kadir… Yaşıyor sayılıyorduysa eğer…

Bir melek tozunun cennetten düşüp de evrende yolunu kaybederek yeniden onun omzuna konacağından da habersizdi adam şimdilerde. Söylenildiği gibi herkes için ikinci bir şans varken onun da görünür olmayan yarasının içine yeniden kalbinin konulacağı bir zaman gelecekti elbet başka bir yol ayrımında… Bu kez gülecekti Kadir karşısındaki yeşil gözlü çocuğa. Biri cennette, diğeri dünyada yaşadığı cehennemdeyken onların hikayesi başka bir evrende yazılacaktı, en güzel haliyle…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
hewgeso
hewgeso
7 gün önce

ben kadire de inanılmaz üzülüyorum maalesef ki

Scroll to Top