Bölüm 26: Kayıp Bir Şehirdi Ruhu

✨✨

Mavi, hareket eden bir şey donmaz diyerek ömrü boyunca her daim okumuş, öğrenmiş yeniden okumuş ve dur durak bilmeden yeniden öğrenmişti. Tek gözlü bir ev misali olan çocuk beyninin hemen her kıvrımını Demir Dağı’nda dövüldüğünden kullanabildiği için öğrenmek ona göre zor bir süreç olmamıştı hiçbir zaman.

Ona da tüm bu özelliklerinin arasında ismine kusur denilecekse bir kusur bahşedilmiş, Mavi duyguları öğrenememişti yalnızca… Bu yaşına kadar öğrenemediği, bir zaman sonra da umurunda olmadığından öğrenmek için çabalamadığı hislerin hepsi tek tek yine o duyguların her birinin fatihi olmak isteyen bir adamın sebebine üzerine yıkılıyordu, hem de nedeni, niçini olmadan…

Dudaklarının altındaki dudaklar sadece ona yumuşacık dokunuyor, sanki Mavi yüreğinin ölçüsünü çok bilirmiş gibi bildiği tüm metrik sistemlerde bu dokunuşla tavana vuruyordu kalp atışları.

Ona sorulduğunda ‘Sanki zaman bükülmüş gibiydi,’ diyeceği ve uzun sayılan ama Muzaffer’in ise doyamayacağı kadar kısa bir süre ikilinin dudakları birbirinin üzerinde dinlendi. Mavi bu aralar sıklıkla başına gelen yanaklarının kızarmasını bu kez teninin alev alev yanmasından hissederek gözlerini açıp geriye çekildi.

“Ben-” diyebildi çocuk yalnızca.

Karşısındaki adam sanki tüm hislerin tek bir eylem için olduğunu bilir ve kabullenir gibi gülümserken Mavi, paldır küldür yataktan atlayarak Muzaffer’in odasından kaçıp kendi odasına sığındı.

Eli tam göğsünün üzerinde, kalp atışlarının ritminin yavaşlaması için derin derin nefes alıp verirken ne yapacağını da ne diyeceğini de bilemedi çocuk. Aylar önce onu bir Beşiktaş maçında yanağından öptü diye odasına kadar sayı sayarak kaçmamış gibi son zamanlarda Muzaffer’in ona dokunmasına ses etmezken şimdi bir de adamı dudağından öpmek neydi?

Ev arkadaşıydı yalnızca bu adam, geldiği ilk andan itibaren Mavi’nin stabil hayatının ortasına çöreklenip hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasına izin vermemesi de kabullenilemezdi Mavi’ye göre.

Elini göğsünden çekip de buz tutmuş dudaklarının üzerine koyduğu an kapının tam arkasından, “Yavru ceylan?” diyen adamı işitti.

Hayatında ilk kez ne diyeceğini de ne yapacağını da bilemiyordu çocuk. Yalnızca put gibi duruyor, kaçıp saklanacak tek yeri olan odasında bile ona rahat vermeyen adamın büyülü sesini dinleyebiliyordu sadece.

“İki gözüm, çıksan da konuşsak hele bir?” dedi Muzaffer dudaklarını yalayıp Mavi’nin tadını almak isterken bir yandan da ona daha dakikalar önce parlayan göz bebekleriyle bakan çocukla arasına giren kapının sapından kulpuna her bir çivisini laciverte boyuyordu sövgüleriyle.

“Olmaz, çok utandım Muzaffer git.”

“Lan sesine kurban olurum, çık da yanımda utan. Hem yanaklarına bakardım.”

Mavi, cümlenin sonunda gelen iç çekişle birlikte Muzaffer’in az önceki öpücükten sonra artık durmayacağını anlamıştı. Eh dünyanın en zeki insanlarından biri olduğu hâlâ yadsınamaz bir gerçekti. Ama dünyanın en zeki insanlarından biri olan, koskoca Demir Dağı’nda dövülen, ileride bir yıldız keşfedecek Mavi nasıl olurdu da bir temasla bu hale gelebilirdi?

Karşısındaki adama olan hislerini zor da olsa kabullenmişken şimdi de sıradan insanlar gibi tenini mi arzulayacaktı? Yakında saliva alışverişi de yapardı, hem de en sulu öpücüklerin neden olduğu!

“Olmaz! Muzaffer doğru odana. Daha fazla utandırma beni. Zaten yalan söyledim, kalbimin kristali kararacak!”

“Ne zaman yalan söyledin? Vallaha dinime imanıma kitabıma inanmam.”

“Hani ateşini ölçüyorum dedim ya.”

Muzaffer, kapının ardındaki çocuğun zafer yıldızı olduğundan habersiz kendisi duyduğu sözlerle zafer kazanmış gibi kahkaha atarken yeniden kapıya vurdu.

“Yalan söyleyebildiğini sanıyorsan o iş tırt güzelim, hadi çık da konuşak iki dakika.”

Mavi en sonunda dayanamaz gibi kapıyı açıp Muzaffer’in suratına doğru, “Konuşak değil konuşalım!” diye çemkiriverdi.

“Heh hadi gel, bak zaten ayakta da duramıyor gibiyim hastayım ya ben.”

Endişeli gözlerle adama doğru bakan Mavi, elini Muzaffer’in alnına koyup ateşini kontrol ederken Muzaffer, “Bence dudaklarınla bakmalısın yavru ceylanım, elden ölçülmez,” diyerek çapkınca gülümsedi.

“Sen- Sen çok fenasın ama!”

“Lan sana fenayız sanki n’aptık? Hadi gel, söz öpücüğün konusunu açmayacağım ama yeter ki gel yanıma.”

Mavi gözlerini kırpıştırarak Muzaffer’e doğru bakınca Muzaffer, Mavi’nin tatlılığına dayanamayarak dişlerini sıktı. Günden güne gözüne dayanılmaz derecede büyülü gelen çocuğa nasıl karşı koyacağını o da bilmiyordu ki.

“Neden dişlerini sıktın? Canın mı yanıyor?”

“Yok, acayip tatlısın dayanamıyorum.”

“Muzaffer!”

“Adımı öyle güzel söylüyorsun ki Mavi sonsuza kadar dinleyebilirim.”

Mavi kendisine dalıp giden adamın ağzından çıkan sözlere de onun filtresiz konuşuyor oluşuna da diyecek bir şey bulamazken aklına gelen ilk bahaneyle, “Ben bir Neşet’e bakayım en iyisi, tek başına sıkılmıştır,” dedi.

“Günlerdir kuşa uzaktan merhaba demek hariç bir şey yapmıyordun, şimdi mi tuttu benzin motoruna mazot koyasın?”

“Muzaffer senin dilini yeni çözdüm, bir üst seviyeye geçme lütfen,” diyen Mavi hızla Muzaffer’in yanından ayrılıp Neşet’in yanına doğru seğirtti, arkasında dişlerini alt dudağına geçirip de kendi kendine gülümseyen bir adam bıraktığından habersiz…

✨✨

Geçen günlerde Muzaffer çokça nazlansa da sonunda iyileşmiş, azimle ve türlü bahanelerle Mavi’yi de yanında yatırmaktan vazgeçmemişti. Çocuğun, “Burnum mu akıyor ne?”, “Kesin senin yüzünden hasta oldum!”, “Babam da yok, doktora gidemem!” gibi yalancı serzenişlerini duymazdan gelmeye çalışsa da en sonunda öpücük kozunu kullanıp onu susturmak için, “Öpüştük diye oldu zaar,” diyerek Mavi’yi utandırıp susturmuştu.

Bu süreçte Mavi’nin peşinde dört dönüyor, zamanında yediği tüm hurmalar Muzaffer’in bir yerlerini tırmalıyordu çünkü Mavi ev arkadaşıyız diyordu da başka bir şey demiyordu.

Muzaffer, Mavi’yi ömürlük manitası yapmak için kollarını sıvasa da Mavi adama karşı duygularını kabullenmiş ama hâlâ bazı şeyler konusunda kaçak dövüşüyordu, korkarak.

Onun ne kadar hassas olduğunu bilen ve hâlâ geçmişte yaşadıklarını kendisine anlatmayan çocuğa temkinli şekilde yaklaşan Muzaffer için ise Mavi, önünde duran ama bir türlü uzanıp da alamadığı kocaman bir tabak pasta gibiydi. Lezzetli olduğundan emin, tadına varmak istediğinden çokça iştahlı ama üzerini örten o incecik, ince olduğu kadar da sağlam camdan fanusu geçemeyecek kadar da şanssızdı sanki adam.

Aynada kendisine baktığında tüm gençliğini ona ait olmayan şeyler için heba ettiğini düşünürken otuz ikisinde aslolanın daha onu yeni bulduğunu anlıyordu. Bu kelimesi az ama anlamı çok olan çiçekten hislerin peşinde hayal arısı olmak istiyordu Muzaffer, en nadide çiçeğe hissettiği derinden bağlılıkla.

Ne yaparsa onu o yapan, gözlerini açan çocuğa hasretinin dineceğini bilmediği bir gecede Burak’ın ve Ayaz’ın yanına içmeye gitmiş, meyhanede Burak’ın sevgilisi Ahmet’ten tırstığını görünce de yeni tanışsa da kanının hemen kaynadığı Ayaz’a dönerek, “Bu da amma beyci ciğerim ha,” demişti ki birden telefonu çalmayı başladı.

Ekranda beliren ‘Yavru Ceylan’ ismini görünce panikle yutkunarak, “Ben sessiz bir yerde açayım telefonu da gürültüden duyamam falan,” dedikten sonra kendisini meyhanenin dışına hızla atıverdi.

Birkaç kez öksürüp sesini bulduktan sonra, “Yavru ceylanım,” diyerek yumuşacık bir sesle telefonu açtı.

“Muzaffer, neredesin sen? Öldüm meraktan.”

“İki gözüm, dedim ya meyhaneye gidecem diye.”

“Ben sana gitme dememiş miydim?” diye yanıtladı adamı Mavi. Ona gitme dediğinde gitmeyeceğinden emin olduğu için şimdi daha da siniri tepesine çıkıyordu çocuğun. “Oraların ne kadar pis olduğunu biliyorsun Muzaffer, üstelik de yeni hastalık atlattın ve üzerinden çok da geçmedi! İnanamıyorum sana.”

“Bana bir şey olmaz ama sen beni mi düşünüyorsun?”

Muzaffer için hayatına Mavi’yle birlikte gelen en büyük hayreti de çocuğun en alakasız zamanlarda bile onu düşünüyor oluşuydu. Kocaman adam iliklerine kadar önemsenmenin nasıl bir his olduğunu bu yaşında öğrenmiş, bir lokma ekmek için yalvardığı kadından tut hayat arkadaşım dediği, ona mantı açarak onu sevdiğini, ilgilendiğini gösteren ve bunu marifet sanan Gonca’dan bile yalnızca üzerine yağan sağanakları görmüştü Muzaffer, Mavi’nin açtırdığı gökkuşağının aksine…

“Herhalde seni düşünüyorum. Herkesin içtiği, nasıl yıkandığı belli olmayan pis bardaklardan içki içiyorsun şu an resmen Muzaffer! Ne kadar hasta olduğunu hemen unutmuşsun bakıyorum da,” dedi hırsla telefonun diğer ucundan Mavi.

“Unutmadım da yani gülüm Burak’ın bir derdi vardı, ondan geldik demlenmeye.”

“Evimizde arkadaşınla sakince dertleşebilirdin Muzaffer değil mi? Eve gelip besleyici bir akşam yemeği yedikten sonra arkadaşını buraya çağırabilir ve derdini dinleyebilirdin!”

Muzaffer’den uzunca bir süre haber alamayan Mavi, önce onun taksi durağında işi çıktığını düşünmüş, sonra yeniden hasta olduğundan endişe etmiş, hiç dur durağı olmayan beyni yine hızla çalışmış ve adamın bir yerlerde bayılıp kaldığından bile korkmuştu.

Son zamanlarda kendisini Muzaffer’e karşı utangaç hissettiğinden son ana kadar dayanıp aramamış ama nihayetinde merakına yenik düşüp yanaklarını şişirerek oflayıp adamı arayıvermişti. Nereden bilebilirdi ki çocuk o izin vermediği halde Muzaffer’in içki içmeye gideceğini!?

“Haklısın mavi ceylanım, bundan sonra öyle yaparım,” dedi Muzaffer sakince.

“Bu gece koltukta yat da aklın başına gelsin!” diyen Mavi adamın suratına telefonu kapatsa da Muzaffer için suratına kapatılan telefon değildi o an önemli olan.

Zihninde bu gece Mavi’den ayrı yatacak olmasının verdiği çaresizlik dönüp dururken, “Yok lan kıyamaz bana herhalde,” dese de Mavi’nin de inadını bilerek oflayıp bembeyaz suratıyla yeniden arkadaşlarının yanına döndü.

İçi içini yiyerek birkaç saat daha ciğeri Burak’ın hatırı için meyhanede kalsa da en sonunda çakır keyif bir halde alkol kullandığından başkasının taksisine bindiği için söylenerek evine gitti. Mavi’nin gazabı yüzünden aklı da kalbi de birbirine karışmışken zorlukla anahtarı kapının kilidine takıp açtıktan sonra ayakkabılarını sağa sola fırlatarak endişeyle içeriye doğru baktı.

Mavi’yi salonda milyonuncu kez dört gözlü büyücü filmini izlerken buldu. Çocuğun ondan yana bakmadığını görse de onu beklediğini anladığından Mavi’nin tatlılığına karşı geliştirdiği yeni silahı olan dudaklarını ısırdı. Belki kendi canını yakarsa bir nebze de olsa çocuğa karşı dayanabilirdi her bir zerresi.

“Yavru ceylanım.”

“Ben senin yavru ceylanın değilim!”

“Lan yine mi?” dedi Muzaffer korkuyla.

“Ne yine mi?”

“Ben ceylan değilim, yavru da değilim diyecek misin?” diye sordu bu kez de Mavi’den gelecek olan cevaptan ödü kopsa da.

“Yoo, yavru bir ceylanım ama bu gece senin yavru ceylanın değilim,” dedi Mavi kafasını diğer tarafa ‘hıh’ nidasıyla çevirirken.

“Çok şükür Rabbime, ödüm götümden çıktı Kuran’ıma.”

“Terbiyesiz, ne diyorsun yine sen? Sarhoşsun bir de.”

Muzaffer, çaktırmadan iyi olup olmadığını kontrol eden Mavi’yi şöyle bir süzdü. Yine siyah şort takımını giymiş, ucundan yıldızların sarktığı altın sarısı bel kolyesini takmış ve ona doğru bakan çocuğa içini çekti, elinden başka bir şey gelmediğinden.

“Sarhoş değilim, iki kadehle kelle olacak biri miyim ben yavrum?”

“Ben senin yavrun da değilim Muzaffer, ayrıca bu gece koltukta yatıyorsun.”

Muzaffer, geçen günlerde süper zeka örneği göstererek kendi odasındaki yatağın yaylarının çıktığını ve beline battığını iddia ederek yatağı apar topar evden göndermiş, Mavi’nin olmadığı gizli köşelerde onunla yatmak için harika bir bahane bulduğunu düşünerek resmen odasını bir daha kullanmamak üzere boşaltmaya başlamıştı.

Şimdi kendi kurnazlığının ya da kurnazlık sandığı hareketinin bedelini ödeyecek, göt kadar kanepede yatacaktı demek! Mavi’nin ona kıyamayacak olmasına güvense de içinde bir yerlerde çocuğun ona çok da fena kıyacağını biliyordu adam aslında.

“Ama mavi ceylanım ben hastaydım, burada yatarsam kökten cartayı çekerim kitabıma,” diyerek çocuğa doğru yaklaşıp tam dibine oturdu.

Mavi, “Leş gibi içki kokuyorsun bir kere, carta ne demek bilmiyorum ama içki içerek kendini zehirlediğine göre onu çekmezsin diye düşünüyorum,” deyip tek kaşını kaldırdı.

Tam Mavi’nin dibindeyken çocuktan gelen kokuyla içtiği kadeh kadeh içkilerden daha fazla başı dönen Muzaffer Mavi’ye doğru bakıp, “Beni kimse senin kadar düşünmedi be Mavi,” dedi.

“Eee? Ben düşünüyorum, bundan sonra da düşüneceğim,” dedi çocuk dürüstçe. “Bu yüzden Pavlov’un köpeği gibi seni eğitmem gerekiyor, senin zilin de bu koltuk. Bu koltuğu unutma Muzafferciğim, bu geceyi de. Bundan sonra kendine ya da sağlığına zarar verir, çok içki içer, bana haber vermeden bir yerlere gidersen senin de salyaların bu koltuğa akar!”

“Güzel olduğunuz kadar acımasızsınız da beyfendi.”

Mavi’nin yanakları kendisine güzel diyen adamın sözleriyle yeniden pembeleşirken, “Öyle derler,” dedi yalnızca.

“Lan Mavi.”

“Ne!?”

“Sana için gidiyor kitabıma, ha bir de kalbim.”

Mavi, kim bilir hangi şairden çaldığı ve kendi dilinde ona romantik bir şey söylediğinden emin olduğu adamın sözlerini duyunca Muzaffer’e bakıp gülümsemesini bastırırken, “Ama ev arkadaşlarına iç gitmez lan Muzaffer, ha bir de kalp,” diyerek ayaklandı.

Karşısındaki televizyonu ortadaki küçük sehpanın üzerinde duran kumanda ile kapatıp, “Ben de yumuşacık yatağımda yatayım artık, mis gibi de kokuyordur,” diyerek ilerledi.

Muzaffer, arkasını dönüp ona bakmayan çocuğun ardından gözlerini kapatıp da başını koltuğun arka kısmına yaslayarak, “Bir kere öpseydim bari,” dedi.

“Çok beklersin. Çarşaf yastık falan bak şurada,” diyerek ne kadar kararlı olduğunu Muzaffer eve gelmeden önce yatacağı çarşafları bile hazırlayarak göstermiş oldu.

“Sen öpsen?”

Mavi, karşısında kocaman cüssesiyle ona bir çocuğun masumluğunda bakan adama bir bakış atıp ciğerlerine derin bir nefes çekti. Günlerdir kendi beyniyle çelişmiyor muydu eylemleri zaten? Bu gece yanında yatırmasa da bir küçük öpücükten de zarar gelmezdi bu cezalı olan ve cezasının sonunda Mavi’den izin almadan bir şey yapamayacağını anlaması gereken adam.

Hızlı adımlarla Muzaffer’e doğru yaklaşıp adamın kafasını yasladığı yerden kaldırmasına ve ne olduğunu anlamasına fırsat bile vermeden yanağından şap diye öpüverdi. Kendisi öpücüğünü verip kenara çekilmişti ki Muzaffer Mavi’nin onu öptüğünü zihninde anlamlandırmış çocuğu ürkütmeden bileğinden yakalayıvermişti bile.

Gözlerinde binlerce kayıp şehrin tezahürüne ev sahipliği yapan Muzaffer, ilk kez bir yere ait hissediyordu kendisini. Hem de öyle bir yerdi ki bu kıyıda yapayalnız ne yapacağını bilemeyen adam duyumsadığı eşsiz kokuyla kendi sandal ağacından yapılma parfümünün kokusunu bile artık alamıyor, masmavi kıyılarda, bembeyaz kumların üzerinde öylece bekliyordu, bu kendi çocukluğunda kimselerin ona anlatmadığı masalların diyarından çıkma sahilde…

Mavi’nin bileği kendi avucundayken gözlerini karşısındaki çocuğa dikip, “iki gözümün baharısın sen benim,” dedi.

Mavi duyduğu sözlerle yeniden utanç duygusunun tüm bedenini sardığını hissederken Muzaffer bu kez de Mavi’nin bileğinde olan elini çocuğun elinin üzerine koyup ters çevirerek kendi dudaklarını onun avucuna bastırdı.

Kendisine kafası karışmış halde bakan çocuğun öteki elini de ellerinin arasına alıp bir öpücük de diğer avucuna kondururken Mavi’nin mis kokulu, sade ama eşsiz bir Sakura ağacı olduğunu düşündü. Aylar önce bu ağaca tekme atmış, sözleriyle dallarını yaralamış, zarar vermişti. Ama ağaç Muzaffer ne yaparsa yapsın ne kendi nezaketinden vazgeçmiş ne de ona ‘Neden?’ diye sormuştu.

Yalnızca onu anlamaya çalışan pespembe çiçekli, güzelliğini görmeye herkesin muktedir olmadığı ağaç Muzaffer’i güzelliğiyle hem büyülemiş hem de utandırmıştı.

Ellerini onun ellerinin arasından utangaçça çekip odasına doğru koşan Mavi’nin ardından nasıl bir hayale daldığını yalnızca kendi bilen adamın bu güzeller güzeli çocuğu yarı ayık kafasıyla ömürlük manitası yapma planlarını hızlandırma vakti gelmişti de geçiyordu bile.

Muzaffer, Mavi’den ayrı yatacağı bu günü hatıralarında hep sancıyla hatırlayacak olsa da içten içe o da biliyordu, bundan sonra onsuz geçecek bir gecenin mavi renginden mahrum, kızıl alevlerle sarmalanmış bir cehennem olacağını…

✨✨

Muzaffer (%35 🪵 +%65 🌟)

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top