✨✨
Ahmet, yüzünde bir türlü silemediği gülümsemesiyle birlikte derse girmeden bir kahve almak için civardaki kahvecilerden birinin kapısından içeri doğru adımlarken aklında sabah sabah ona bed sesiyle serenat yapan sevgilisi vardı.
Elleri ceplerinde mis gibi kahve kokusunu içine çekerken cüzdanını evde unuttuğunun da farkında değildi şaşkın aşık Ahmet. Burak’ın öpücüklerinden kaçarken öylece evden çıktığından masada kalan cüzdanından habersiz, aklının fikrinin tamamı Burak ve ona sunduğu sabah manzarasındayken kahve seçmeye çalışıyordu çocuk şimdi.
Sevgilisi uyanır uyanmaz Ahmet’i kucağına doğru çekmeye çalışmış, Ahmet kahkahalarla ondan kaçışırken de boynunu süsleyen zinciri hariç üzerinde bir de boxer bulunan adam çocuğa doğru,
“Bak sana bu defa
Kesin söylüyorum
Kuş uçtu uçacak Ahmet,” diye bir şarkı tutturmuştu.
Ahmet, sanki kendi küçük gölünde başıboş dolanan kızıl yalnız bir balıkken hayatın getirdiği tüm yükleri atmak istercesine etrafındaki yeşilliklere inat masmavi parlayan gölün üzerindeki iskelede tek başında balık tutmaya gelen esmer bir adamın misinasının ucuna takılıvermiş gibiydi aylardır.
Adam, onu oltasının ucundan canını yakmadan çekip almış, avuçlarının arasındaki ışıldayan suyun içinde yüzdürüyordu Ahmet’i, sıkmadan, yormadan. Öpüp de onunla vedalaşacağı sırada kızıl balık onu da kendisiyle büyülü göle çekivermişti, ikisinin yalnızlığının bir ruhun içine sığan kalabalık olması için. Göl müydü mucizenin sebebi yoksa altın sarısı-kızıl renkli balık mıydı sihrinin nedeni bilinmez ama göl ikisini de kabullenmiş, adam da küçük kara bir balık olmuştu kızıl balıkla beraber ahenkle yüzen.
İkisi büyük bir harmoniyle daha da derinlere ilerlerken göllerinde aslında yalnız olmadıklarını fark etmiş, rengarenk çeşit çeşit balıklarla yaşamaya başlamışlardı şimdilerde, suyun dışındaki kirli dünyayı umursamadan.
İşte bu yarattıkları kendi evrenlerinde, yanındayken bile aklında dolanan deli sevgilisinin şimdi yokluğunda tamamen beynini esir almasıyla sabah saatleri olduğundan kalabalık olan kahve sırasına üfleyerek girmişti ki aslında tanıdık ama uzunca zamandır da ona bir o kadar da yabancı olan ses, “Ahmet?” dedi sorar gibi.
Gülümseyerek sesin geldiği yöne bakıp sahibinin kim olduğunu anlamaya çalışacağı sırada gördüğü yüzle boş boş bakakaldı Ahmet. Bunca yıl sonra, ‘Dünya küçüktür.’ denilen sözü haklı çıkarmak ister gibi karşısına belirivermişti sanki adam.
“Merhaba Fırat,” dedi yüzündeki sahte tebessümle Ahmet.
“Merhaba, inanamıyorum senin ne işin var burada?” diyerek Ahmet’e doğru adım atam adam tam ona sarılacaktı ki Ahmet yalnızca elini uzatarak onu engelledi.
“Burs kazandım, MSA’da. Buradayım şimdilik,” dedi Ahmet.
Yalnızca birkaç yıl önce onun suratına, ‘Nasıl beraber olalım senin bu halinle Ahmet?’ diyen adamın şimdi, bir kahvecide onun suratına doğru gülümseyerek bakması, kaderin ateşte yanan birinin ateşe doymamasını ister gibi önüne durup dururken sermesiydi eski ve onun yaralı hatıralarının kaynağı adamı.
Yine de ona sarılmadığı için afallayarak kendisine bakan adamın suretini izlerken hiçbir şey hissedemedi içinde Ahmet. Ne olumlu ne olumsuz herhangi bir duygu arasa da bulamadı en derinlerinde. Sıradan, yanından geçip gideceği biri gibiydi sanki adam. Yıllar önce onu acısı taptazeyken acımasız sözleriyle biçare bırakıp da ölümü bile düşündürtmemiş gibiydi, bilindik kahvecideki artık yabancı olan adam.
“Çok sevindim Ahmet, hep hayalindi. Ee nerede kalıyorsun peki? Görüşelim bir gün,” dedi çocuğa, şimdi de hayranca bakışlarını atarken.
Ahmet hep güzel biriydi ama adamın onu görmediği zamanlar sanki Ahmet’e torpil geçmiş gibi birikip çocuğa olağanüstülükle tezahür etmişti. Bembeyaz teni, masmavi gözleri, yumuşacık kızıl saçları, yüzündeki çilleri ve dolgun dudaklarıyla melek gibi duruyordu karşısındaki çocuk, bunu bilir gibi de bembeyaz giyinmişti üstelik.
“Sevgilimle kalıyorum. Okula gitmeden kahve almak için uğramıştım, kendine dikkat et,” diyerek sözlerinin ehemmiyetini bilir de ona karşı israf etmek istemez gibi kısa kesti cümlelerini Ahmet.
Adam, Ahmet’in tavrı karşısında ukalaca gülümsedi. Yıllar önce söylediklerini sindiremeyerek sevgilisi olduğunu uydurduğuna emin olduğu çocuğa doğru bakıp tam ağzını açacaktı ki kapıdan giren Burak’la Ahmet’in tüm dikkati dağıldı birden. Burak varsa dünya dururdu Ahmet için, etrafındaki tüm suratlar silinir yalnızca onun esmer yakışıklı yüzü kalırdı etrafından geriye.
Yüzünde istemsizce oluşan gülümsemesiyle Burak’a bakan Ahmet, “Sevgilim?” dedi neden peşinden geldiğini anlamak ister gibi.
Burak, çapkınca gülümseyerek Ahmet’in yanındaki adamı fark bile etmeden, “Fıstığım bana çok aşık olduğunu biliyorum ama cüzdanını unutacak kadar mı yav?” diyerek hızla Ahmet’in yanına gelip çocuğu alnından öpüverdi.
Daha yirmi dakika olmuştu Ahmet’ten ayrılalı ama yine özlemişti adam. Evden çıkmadan da kahveciye uğrayacağını söyleyen Ahmet’in cüzdanını unuttuğunu görünce onu özleyen bünyesiyle cüzdanını götürmek için peşine takılıvermişti.
“Hiç farkında değilim Burak,” dedi şaşkınlıkla Ahmet.
Bu sırada varlığı unutulan adam boğazını gürültüyle temizleyerek, “Merhaba,” dedi Burak’a doğru.
Burak, adamın ülke şartları yüzünden deliren ve sokak röportajlarında izlediği, herkese ‘merhaba’ diyen bir manyak olduğunu düşünüp, “He ondan kardeş,” derken Ahmet, Burak’ın bu tavrıyla gülümsemesini güçlükle bastırarak, “Burak, bu Fırat. Ankara’da komşumuzdu. Fırat, Burak. Sevgilim,” dedi.
“Eyvallahsın kardeş,” diyerek adamın elini sıkan Burak, çocukluğundan beri türlü türlü işlerde çalıştığından artık insan sarrafı olmuş şekilde adamın gözlerindeki hin parıltıdan hoşlanmayarak dik dik adama doğru bakmaya başladı.
Adam da, “Ben de memnun oldum. Bir gün görüşelim Ahmet,” dedi ısrarcı bir biçimde. Yanındaki yakışıklı adama sevgilim diyen Ahmet’le içinde bir yerlerde nedensizce oluşan daha fazla vakit geçirme isteğini bastıramıyordu sanki.
Ahmet’se, “Fırat annemler gelecek yakında, pek müsait olamam ama seninle karşılaşmak- değişikti,” dedi, ‘güzeldi’ diyerek yalan söylemek istememişti nedense.
Adam kafasını sallayarak, “Peki. Hâlâ affedememişsin beni, kırgınsın galiba,” diyerek yanıtladı Ahmet’i.
Burak, adamın ne demek istediğini anlamasa da adamın ukala tavrından çok da memnun olmayarak kendisinden kısa adama tepeden bakarken, elini de refleksle bölgesini işaretlemek ister gibi Ahmet’in beline attı. Ahmet, sevgilisinden gelen hamleyle gülüşünü bastırmak için alt dudağını ısırırken, karşısındaki iç dünyasında kendi kendine bir şeyler yaşayan ve daha da fenası buna inanan adama doğru baktı yalnızca.
Bazı insanlar hayatlarında yer edinmedikleri insanlar için gülünç bir şekilde önemli olduklarını düşünüyor olmalılardı. Yalnızca aciz bir kulken kendilerini bu kadar önemli saymaları hayret vericiydi aslında. Oysa Ahmet için Burak’ın aşkını tanıdığı ilk gün bu adamın onda bıraktığı yalancı izler silinmiş, yerini Burak’ın gerçek olan ve tüm hücrelerine işleyen duyguları almıştı.
“Yani ne desem bilemiyorum ki Fırat? Açıkçası cümleni yalanlayacak kadar kelimem yok maalesef sana. Ne düşünmek istersen artık. İyi günler,” dedikten sonra adama tamamen arkasını dönüp, “Ne ısmarlayım aşkıma?” diye fısıldadı Burak’a doğru.
Uzun uzun adama, ‘Seni affettim ya da sana kırılmadım. Aslında yıllardır bilmeden bir esmerin beni tamamlamasını bekliyordum, iyi ki hayatıma girmedin.’ dese adam onu ne kadar anlardı? Veya Ahmet sevgilisiyle kahve içeceği beş dakikanın birkaç saniyesini bile bu adama bir şeyler söyleyerek geçirse Burak’la yaşayacağı saniyelerin ikamesi bu adamla olan sohbeti olur muydu? İmkansızdı bu Ahmet’e göre, Burak’ın boş boş maç izlemesini seyretmek bile dünyadaki en güzel manzaradan yeğdi artık onun evreninde.
Burak’sa Ahmet’in az önce yaşananları ona anlatacağından oldukça emin arkalarında kalan adamı sikine sallamayarak, “Şu mavi bulut gibi olandan alsana bana fıstığım, herkes ondan içiyor bu ara,” dedi merakla.
Ahmet, yanındaki bir doksandan uzun sevgilisinin bulutsu ve mavi içeceğe hevesle baktığını görüp kafasını onun sevimliliğiyle delirirmiş gibi sallarken Burak da Ahmet’e yardımcı olmayarak onun belindeki elinin baş parmağıyla olduğu yeri okşamaya başladı.
Ahmet kendisine sade bir kahve, sevgilisine de buluttan yapılma içeceğini alıp arkalarında onlara merakla kaşlarını çatarak bakan adamı fark bile etmeden Burak’ın arabasına attı kendisini. Şoför koltuğuna oturan Burak’ın içeceğini dudaklarını yalaya yalaya içmesine yutkunarak bakarken, “Burak düzgün iç şunu!” diye çıkıverdi dayanamayarak adama doğru.
“Ne yapıyorum canım ciğerim sanki?” dedi masumca Burak. Sözlerine zıt içeceğin plastik kapağını açıp üzerindeki kremaya işaret parmağını hafifçe daldırarak parmağını Ahmet’in gözlerinin içine bakarak yalamayı da ihmal etmedi tabii.
“Burak! Sen ne yaptığını iyi biliyorsun! Düzgün iç şunu.”
“Ama çok güzelmiş, bu böyle içilir raconu bu yavrum.”
Ahmet, burnundan derince bir nefes alıp, yanındaki koltukta oturan dünya yakışıklısı adama doğru kafasını olumsuzca iki yana sallarken Burak dayanamayarak, “Kimdi o dallama?” diye sordu.
“Eski komşumuz, benim de bir zamanlar aşık olduğumu sandığım biri.”
Burak, gelen sözlerle elindeki içeceği unutup da sevgilisine bakarken, “Aşık mı? Aşk değildir o gülüm, aşk bir bana yaraşır,” dedi bilmişçe kaşlarını aşağı yukarı oynatırken.
“Sandığım dedim zaten sevgilim. Bacağım kesildikten sonra benimle çok ilgilenmişti, ben de duygusal anımda kapıldım sanmıştım. Sonra bana ‘Bu halinle nasıl olacak?’ demişti,” dedi çocuk gülümseyerek.
“Mal yosma. İyi ki de öyle demiş Allah’ım korusun ya ben seni bulamasaydım?” dedi korkuyla. Daha sonra kulağının memesini çekiştirip üç kere direksiyonun arkasında kalan bölmeye vurdu.
“Biz bir şekilde birbirimizi bulurduk Burak, rüyalarını süslediğimi düşünürsek,” dedi Ahmet şımarıkça.
Burak, Ahmet kendisine alıştıkça ona şımarmasını sevimli bulurken, “Doğru, çok üzüldün mü peki? O zaman seni tanısaydım üzülmene izin vermezdim,” diyerek aklına gelen şeyle elindeki içeceğini kenara bırakıp, “Bak şimdi mal mal beni affedememişsin falan demesi geldi aklıma, bir tur dövüp geleyim mi ben bu götü?” dedi.
“Burak! O zaman çok üzüldüm sanıyordum aslında. Ama şimdi bakıyorum da asıl üzüntü senin benim evimden gittiğin o gün yaşadığımmış. Hani bizden olmaz dediğim gün. Bir hafta yaşadıklarımı ben bilirim. Sadece o zaman çok hassastım, bacağım yeni kesilmişti. Çok küçüktüm, yok yere bacağımı kaybedip isyan etmiştim falan.”
“Bana anlatmadın hiç,” dedi Burak mırıldanarak.
“Çok büyük bir olay değildi aslında sevgilim. Arkadaşlarımla ilk kez içmek için dışarı çıkacaktım, annemlerden gizli de arabayı yürüttüm. Sarhoş biri bana çarptı, işte sonuç,” dedi bacağını göstererek. “Hep ailemden gizli bir şeyler yaptığım için cezalandırıldığımı düşündüm sonra.”
“Peki şimdi de böyle mi düşünüyorsun?”
“Asla. Yine isterdim seninle denize girecek, kamp yapacak ne bileyim ben karşında iki bacağımın üzerinde duracak kadar sağlam olmayı ama belki o olay olmasa başka şeyler olacaktı. Bilmiyorum Burak, açıkçası uzun zamandır bacağım aklıma gelmiyor, daha çok seninle dolu zihnim,” dedi dürüstçe.
Burak, Ahmet’in alnına dökülen tutamlarını yavaşça okşayarak geriye çekip alnına bir öpücük kondurdu. “Sen yalnızca bir bacaktan ibaret değilsin fıstığım çünkü. Seni sen yapan her an tapmaya başlayacağım güzelliğin bile değil, emanet bunlar hep bir gün bizden alınabilecek. Sen kalbinin güzelliğiyle, herkesi öldürdüğün kibarlığınla, inadınla, bakışlarından geçen temizliğinle sensin. Ben de bunlara aşık oldum zaten. İş yerimdeki koridorda ‘Sen çocuk musun?’ iması yaptığımda benim gibi bir adama bile layık gördüğün o tertemiz gülümsenle verdiğin cevapla işledin içime.”
“Ya Burak! Unutmamışsın,” diyerek kıkırdadı Ahmet.
“Ne unutması yavrum, seninle geçirdiğim her dakika aklıma kazılı. Ama iyi ki de çıkmışsın o arabadan, ömrümce beni yarım bırakacaktın yoksa,” dedi korkuyla yeniden Ahmet’in alnını öperken.
“Bir adam kurtarmış beni. Annem geldiğinde anlatır, Hızır olduğunu düşünüyor. Böyle sislerin arasındaymış adam, sonra bir anda yok olmuş dediğine göre.”
“Sen görmedin mi?”
“Görmedim, öleceğim sandığım için çok korkmuştum açıkçası. Sonra acıdan sanırım, bayılmışım. Yalnızca kokusu çok tanıdık adamın, bilmiyorum sana nasıl anlatsam? Sanki hep bildiğim bir koku, belki de annemin dediği gibi bir melekti.”
“Senden daha başka bir melek de mi varmış yeryüzünde? İnanmam.”
Ahmet yeniden kıkırdayarak Burak’ın dudaklarından bir öpücük çalarken, “Bilmem, belki o da bir başkasının meleğidir sevgilim. Ama beni kurtardı, sonrası çok kötüydü işte bacağımın kesileceğini annemlerin öğrenmesi, kesildikten sonra üzerime titremeleri. Ilgın’ın korkusu. Ali vardı iyi ki, annemleri uyardı bence. Hem Ilgın için de büyük bir zarardı bu. Engelli bireylerin kardeşleri genellikle göz ardı ediliyor, bu çok kötü. Bir de üzerime titremeleri beni daha da eksik hissettirmişti. Ali bunu hiç yapmadı, tıpkı Mustafa gibi. Mustafa’yla tanıştığımdan beri olmayan abimmiş gibi hissediyorum. Hiç bana farklı davranmadı, hatta seni reddettiğimde yüzüme söyledi her şeyi acımadan. Kendime acımaktansa senin aşkına inanıp seninle yaşamak paha biçilemez benim için,” dedi.
“Bir hafta derbeder ettin beni yavrum yav. Ciğerimi siktim sigara içe içe. ‘Ya hiç seninle olmazsa?’ diye götüm üç buçuk attı kitabıma. Yaşadıkların herkesin kaldırabileceği şeyler değil, bizim şirkette de Emre diye bir var. Kolunda ve bacağında ne derlerse işte sıkıntı var deyim. İnsanlara tepeden bakar, kötü davranır, herkesi bozar. Geçenlerde işe yeni başlayan birini hüngür hüngür ağlattı. İşte acının yansıması da ona böyle biri olmayı sunmuş, o da bunu kabullenmiş. Sen bunun aksine gelene eyvallahını çekip, kendine acımadan, sevdiklerinle güzel bir hayat yaşamayı seçmişsin. Bana biraz çektirdin ama senin uğruna değerdi fıstığım. Hem zaten hemen kucağıma oturup dudaklarıma yapışmıştın. Gece boyu kucağımda uyuyup saçlarındaki palmiyenin ucu çeneme değmişti, imanıma daha güzel bir gün yoktur ha,” dedikten sonra, “Ya da vardır, yine seninledir ama,” diye ekleyiverdi.
“Bundan sonra hep benimle ama değil mi Burak?” diyerek o mercan mavisi gözlerini sevgilisine dikti Ahmet.
“Herhalde fıstığım, bundan sonra bir ömür beraberiz. Ananlardan da isteyecem seni, burada istesek ayıp olur mu?” diyerek Ahmet’e sorar gibi baktı.
Ahmet kahkaha atıp, “Sen ciddisin yani?” dedi.
“Aynensin. Seni hemen almam lazım, ailenden onaylı. Sonra okulunu bitir yolumuza bakalım biz de. Sen nerede olmak istersen oraya gideriz.”
“Senin işin?”
“Ben her yerde iş bulurum, sen neresi dersen eyvallah ona Ahmet. Sadece annem ve Darin biraz daha iyileşene kadar burada kalsak?”
“Bana sen ol da fark etmez sevgilim, sonsuza kadar bu şehirde de yaşarım. Önceliğimiz ailemiz olsun şimdi, sonra bakarız duruma. Hem İstanbul’da çok iyi oteller var, önce onlardan birine işe girer ustalaşırım olmaz mı? O zamana kadar Darin de okulunu kazanır, Melike abla çok istediği gibi işe başlar.”
“Çalışacam diyor, o da haklı,” dedi Burak sıkıntıyla.
“Haklı tabii. Boş durursa kafasında kurar, bırak çalışsın. Ömrünce birey gibi hissedememiş kendisini sevgilim, Melike ablanın kararlarına sakın karışma. Ne isterse onu yapsın, sonra o da hayatı çok sevecek hem belki karşısına biri çıkar,” dedi gülümseyerek.
“Recep gibi olmasın da ben de çok isterim kitabıma aşkı yaşasın.”
“O yediği müebbet hapisle derdine yansın, şerefsiz,” dedi Ahmet sinirle.
“Çıksa da yüzü olmaz ama ifşalayarak iyi mi ettik bilmem ki? Geçen mahallenin itleri toplanıp o bebeyi dövmüşler, Selim’i. Aralarında en günahsız olan da oydu.”
“Nasıl? Kimse yardım etmemiş mi?”
“Okuldan dönerken kıstırmışlar köşede. Kankasını aramış ama o da açmamış, işleri de karışık o ikisinin. Bilmem nasıl olacak ama o bebeye de yardım etmek lazım. Muzo’yu bulup mahalledekilerin ağzına sıçmak farz oldu, ilişmesinler bebeye.”
“Siz uyarınca inşallah bir şey yapmazlar bir daha,” dedi Ahmet korkuyla.
“Sıkıysa yapsınlar, senin sevgilin var ya on kaplan gücünde. Yatakta da öyle ama gösteremedik hâlâ nazlı sevgilimize,” diyerek başını acıyla salladı Burak.
“Hımm demek öyle.”
“Öyle, aldıklarını üstünde de göremedik daha. Çekmecede duruyorlar.”
“Birazdan göreceksin,” dedi Ahmet dudaklarını ısırarak.
“Valla hele o pierc- Ne?”
“Affedildin diyorum aşkım, dersi ekeyim de- Anlarsın ya?” dedi Ahmet sevgilisine göz kırparak.
Burak, önce sesli bir şekilde yutkunup sonrasında gözlerini bile kırpmayı unutarak Ahmet’e baktı.
“Burak?” diyerek adamı sarsan Ahmet, “Ani oldu herhalde,” diyerek üzüntüyle mırıldandı.
“Şimdi vuslata mı erecem ben yavrum?”
“He Kuranıma, bence oyalanma Darin bugün arkadaşında kalacaktı dün izin aldı ya bizden, unuttun mu? Yani ev yarına kadar boş.”
Burak anlamazca etrafına bakarken Ahmet ‘Ne oldu?’ anlamında kafasını salladı. “Araba nasıl sürülüyordu?” diye sordu Burak.
Ahmet, kahkaha atıp biraz işleri hızlandırmak adına hin bakışlarla sevgilisine doğru yaklaşıp önce belirgin olan kemikli çene hattına sırasıyla öpücükler kondurdu. Daha sonra elini Burak’ın kasıklarının tam üzerine koyup da hafifçe okşamaya başlamıştı ki araba birden çalışıp hızla ilerlediğinden Ahmet resmen yerinde savruldu.
Dudaklarını ısırarak yanında oturan adamdan gelen, “Ciğerim çekilsene!” cümlesine yeniden kahkaha atarken, Burak’ın az önce solladığı şimdiyse yanına gelen arabadaki adam anlamaz gözlerle bakıp sinirle onlara doğru el kol yaptı.
Burak camı açıp, “Kardeşim kusura kalma acil işimiz var, acayip hastayım. Hakkını helal et,” diyerek adama konuşma fırsatı vermeden yeniden gaza bastı.
“Burak, alemsin,” diyen Ahmet gözlerinin ışıltısıyla adama bakarken nazlanmasının yalnızca birkaç gün sürdüğünü düşünüp de kafasını salladı. Kim dayanabilirdi ki yanındaki adama zaten?
Onun olmadığı bir yoldan geçtiği tek bir an bile olmamasını umarak sevgilisinin teninde kaybolacağı zaman için içten içe sabırsızlanırken geldiğinden beri sevmediği şehrin bile havasının değiştiğini fark etti. O gelmişti ya bundan sonrası yalnızca kabuldü Ahmet için, kendisinden gelen her şeye eyvallah edecek kadar onu seven adam uğruna…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙