Bölüm 26: ‘Unut’ mu ‘Umut’ Mu?

✨✨

“Ayaz ellerim falan titriyor benim, göğsüm de sıkışıyor gibi. İçime hem soğuk hem ılık bir şeyler akıyor.”

“Ben bir şey akıtmadım içine daha bebeğim, ne akıyor olabilir?”

“Ayaz, şu an bunu yapıyor olamazsın değil mi?”

“Zaman, mekan fark etmez bana, her daim yürürüm sana.” diyen Ayaz heyecanla, “Bak kafiye bile yaptım!” dedi.

Mustafa, kulağıyla omzunun arasındaki telefonu düşürmemek için çabalarken duyduğu sözlerle kıkırdadı.

Hattın diğer ucundan sesli bir nefes alma sesi geldi. “Lan gülüşüne şiir yazsam, dünyada uygun kelime yok.”

“Sevgilim!” diyerek sitem eden Mustafa, Ayaz görmese de kaşlarını çattı. “Birkaç saat sonra babanla yemek yiyeceğiz. Hani zahmet olmazsa, birazcık diyorum, beni sallasan.”

“Ben sana kendin gibi gel demedim mi? O da büyülenecek eminim. Üzerinde ne var?”

“Ayaz!” diyerek bir bağırtı kopardı beyaz tenli adam, kendi tarzında elbette, sessizce.

“Yahu, ne giyeceksin anlamında dedim. Senin için fesat.”

“Bilmiyorum ki, sence ne giysem?”

“Hımm,” dedikten sonra biraz kendisine düşünmek için zaman veren Ayaz, aklına gelen şeyle gülümsedi. “Siyah yırtık kotunla, yeşil gömleğini giy bence.”

“‘Yırtık pırtık, ne biçim giyinmiş koca adam?’ demesin baban”

“Demez sevgilim, babam kimsenin kıyafetine karışmaz.”

“Tamam o zaman. Ben şimdi duşa giriyorum, sonra hazırlanıp size geliyorum sevgilim.”

“Ben de mi gelsem?”

“Nereye?”

“Duşa?”

Mustafa, sapıklığı evrenler arası boyuta ulaşmış sevgilisinin suratına telefonu kapatıverdi. Bir insan eş zamanlı hem romantik hem de sapık nasıl olabiliyordu, o da anlamıyordu ki.

Duşa girip yeni favorisi olan duş jelini güzelce tüm vücudunda gezdirdikten sonra her yanını temizledi. Öyle özel bir rutini yoktu ama bu gece, yemekten sonra Ayaz onu eve bırakıp onda kalmak isteyecekti, biliyordu. Mustafa da bu sefer bazı şeyler için ilk adımı atmak istiyordu. Ayaz’ı yormak, sürekli çabalayan tarafın o olmasına göz yummak istemiyordu.

Ayaz’ı pazartesiden pazara, sabahtan akşama, gündüzden geceye aralıksız seviyordu ama gözlerinden akan aşkı hariç hâlâ Ayaz’a cesur bir adım atıp da güzel sözler söyleyebilmiş bile değildi.

Mustafa, koca bir ömrünü beklemeye adamış biriyken Ayaz’ın daha ömrünün baharında olduğunun farkındaydı.

O, sarsıntı ve içinde yaşadığı devinimle ömrünün devrimini gerçekleştirirken Ayaz, daha yolun başında, sarsılarak devrim yaşamanın ne olduğundan habersiz renkli balonları elinde koşuyor, arkasına o güzel gülümsemesiyle bakıp Mustafa’ya elini uzatıyordu.

Biri yolunun baharında açan nisan güneşiyle ısınırken diğeri, kışının ortasında açan yalancı kış güneşiyle yüzüne değen ışıklarla oynuyordu.

Mustafa’nın cıvıl cıvıl, hayat dolu sevgilisiyle birlikte olmak, bir olmak son zamanlarda aklından çıkmayan tek şeydi. Bu kışına güneş açtıran çocuğu her anlamda tanımak istiyordu.

Şöyle bir vücuduna bakıp hoşuna gitmeyen yerlerdeki kıllarını bile temizlemiş, sonra kendi kendine yeni gelin hazırlığı yapmasına gülmüştü içten içe. Yakında hamama da giderdi Mustafa, hem de Zeynep’le!

Aklında Ayaz’la olacağı dakikalar, kalbinde heyecan duştan çıkıp sevgilisinin önerdiği kıyafetleri giydi. Bir de onu bu dertle uğraştırmadığı için içinden Ayaz’ın varlığına şükrederek saçlarını şöyle bir karıştırdı.

Saate baktığında artık evden çıkma vaktinin geldiğini fark etti. Ayaz’ın babasına aldığı eski ve pahalı şarapla birlikte Zeynep Hanım’a da yoldan bir çiçekçiden güzel bir demet çiçek bulmayı kafasında tasarlayarak kapısını kilitlerken karşı komşusu çıktı kapıdan.

Gülümseyerek, “Merhaba Derya Hanım.” dedi.

Kadın, Mustafa’nın yanından geçip giderken ona bakmaya tenezzül bile etmedi. Normalde az da olsa bir sohbeti paylaştığı kadının yüzündeki tiksinme ifadesini de yakalayan Mustafa, ‘Ne manyaklar var.’ diye düşünüp normal zamanda kafasına takacağı olayı, anın heyecanıyla fazla sallamadan yola koyuldu. Kendisiyle çok gurur duymuştu bu hareketinden ötürü.

Eskiden olsa kadının bu davranışının sebebini kafasında evirir çevirir, hatta uyuyamazdı bile. Ama şimdi her yeri Ayaz olmuş, ondan başka bir şeyi düşünemez gibi aklına bile getirmiyordu kadının bu hareketinin nedenini.

Elinde çiçeği ve şarabı, heyecanla Ayaz’ın evinin bahçesine girerken sevgilisinin çoktan kapıda onu beklediğini gördü. Tıpkı onu burada, ilk gördüğü zamanki gibi başını kapının kenarına yaslamış, kollarını da göğsünde birleştirmiş öylece, tebessümle ona bakıyordu.

“Üşüyeceksin.”

Ayaz, “Bunu konuşmuştuk,” diyerek adamı kendisine çekip sıkıca sarıldı. Boynundan bir kere öptükten sonra kokusunu içine çekerek özlemini az da olsa dindirip Mustafa’yla birlikte salona doğru yürüdü.

Geniş ve artık kendisi için tanıdık olan salona adım attığı an, “Merhaba,” dedi Mustafa çekinerek.

“Merhaba Muhammed. Nasılsın?”

Mustafa, karşısındaki fit vücutlu, orta boylu, kahverengi, iri gözlü, sanki Ayaz’ın yirmi beş yıl sonraki ama biraz daha kısa haliymiş gibi duran adama baktı.

“İyiyim, siz nasılsınız?” İsminin Muhammed olmadığını söylemek bile o an kabalık gibi gelmişti Mustafa’ya. Hâlâ ürkekti, hâlâ oldukça kırılgan… Birilerini düzeltmek şöyle dursun, bunu Ayaz’ın babasına asla yapamazdı ki.

Ayaz, sahte bir gülümsemeyle, “Mustafa, baba,” dedikten sonra sevgilisine dönüp, “Babamın isim hafızası zayıftır da,” diyerek ekledi.

“Mustafacığım, hoş geldin. Nasılsın?”

Tüm enerjisiyle ortamın anında havasını değiştiren Zeynep, elindekileri alıp sımsıkı sarıldı Mustafa’ya. “Nasıl da düşünceli, çiçekler bana değil mi? Ne kadar zarifsin.”

“Evet Zeynep Hanım size. Şarap da Rahmi Bey’e, naçizane.”

Cimri insanları oldum olası sevmeyen Rahmi, “Ooo en sevdiğim şaraplardan, valla sağ olasın,” dedi. Karşısındaki adamın eli açıklığı hoşuna gitmişti.

“Zeynep Hanım değil, Zeynep abla. Siz değil, sen,” diyen kadın gözlerini bir kez yatıştırıcı bir şekilde açıp kapattı. Daha sonra emin olmak ister gibi, “Tamam mı?” diye sordu.

“Tamam,” dedi Mustafa. İlginin üzerinde olduğu zamanlardaki gibi kendisini çokça gergin hissediyor, elleri hafifçe titriyor, yardım ümidiyle Ayaz’a bakıyordu şimdi.

Ayaz’ınsa o anda aklı çok başka yerlerde geziniyordu. Mustafa’nın gömleğinin ona ne kadar yakıştığına ve ilk iki düğmesinin açıklığıyla ortaya çıkan bembeyaz tenine bakıp iç geçiriyordu. Herkesin derdi başkaydı şu hayatta.

“Hadi oturalım, Mustafa acıkmışsındır sen de.”

Mustafa, gülümseyerek Ayaz’ın yanına oturup ellerini dizlerinin üzerinde gezdirdi çaktırmadan. Bu kadar heyecanla nasıl yemek yiyecekti o da bilmiyordu ki.

Rahmi, “Afiyet olsun o zaman,” dediği an herkes enfes yemeklerin tadını çıkarmaya başlamak için hareketlendi.

Çorbalarını kaşıklarlarken, “Demek finansçısın, üstelik de çok sağlammışsın. Bizim Mehmet seni anlatırken terledi korkudan,” diyerek kahkaha attı adam.

“Evet.” Sesinin tam çıkmadığını fark eden Mustafa, boğazını temizleyip yeniden, bu kez biraz daha gür bir şekilde, “Evet,” dedi. “On yıl olacak, o şirketteyim.”

“Hımm,” diyen adamın ilgisi içtiği çorbadaymış gibi görünse de sorularına devam etti. “Değişiklik düşünmedin mi hiç? Sizin alanda herkes oradan oraya hoplar. Neden aynı yerde kaldın?”

Mustafa, pek çok özelliğinin yanında gerçekten de dürüst biriydi. Kendisini ya da kariyerini süsleyerek anlatmaz, olan neyse onu söyler, lafı da dolandırmazdı. “Şirketi çok seviyorum, bu yüzden hiç düşünmedim.”

“Sağladığı imkanlar elbette güzel,” dedi Rahmi, kafasını kaldırıp da Mustafa’nın tam gözlerinin içine bakarak. “Ama tam özel bir şirkette kazandığın paranın çok daha fazlasını kazanabilirsin, sürekli seyahat etmen de yanına kâr.”

“Ben o kadar seyahat etmek istemezdim sanırım.”

“Bazı şeylerin bedeli var. Evli misin?”

“Değilim.”

“O zaman? Seyahat senin için engel olmamalı. Hatta bir gün Hindistan’da toplantıdayken ertesi gün Prag’ta olabilirsin, heyecan verici değil mi?”

Mustafa, adamın cümlelerini sıralarken bakışlarını bir kendi yakasından görünen teninde bir Ayaz’ın boynunda neden dolandırdığını anlamasa da damarlarından kan yerine gerginlik aktığı hissetti. İşe başlamadan önce ecel terleri döktüğü mülakatı bile bu andan daha kolay geçmişti ona göre.

“Kesinlikle heyecan verici, hatta büyüleyici. Ama bana uygun değil sadece.”

Konuya dahil olmaya karar veren Ayaz, “İki ay önce şirket Mustafa’yı Cape Town ofisine yolladı, denetim ve yardım için. Aslında çok da iyi yapar,” dedi.

Sadece, babasının gözünde Mustafa’nın yerini daha da yüceltmek istiyordu. Bu mütevazılıkla kuşanmış adam kendi özelliklerini anlatmaya gönüllü olmazsa Ayaz onun dili olup anlatırdı o zaman.

Mustafa’nın yüzü saniyelik düştü. O, Ayaz için seyahat etmek istemiyor, ondan bir saniye ayrı kalmanın fikri bile ödünü koparıyordu. Ayaz’ın bu dedikleri de neydi böyle? Demek ki gitse hiç üzülmeyecek, hiç özlemeyecekti onu. İçi burkuldu birden, kalbi acıdı.

Bu sırada Rahmi, ikisinin de yüzüne bakarken tabağını Zeynep’e uzattı sadece. Adam bunca yıldır kurtlar sofrasında şirket yönetiyor, çeşit çeşit insanla çalışıyordu. İnsan okumak onun işiydi bir yerde.

Zeynep, elindeki tabakla birlikte mutfağa doğru giderken Mustafa’ya neşeyle göz kırpıp öyle yoluna devam etti. Rahmi’yse bu sırada ellerini çenesinin altında birleştirip, “Dil falan biliyor musun?” diye sordu.

“Evet. Birkaç dil işte.”

Ayaz şaşkınlıkla, “Birkaç mı?” dedi. “İspanyolca, İngilizce, Fransızca akıcı, Almanca, İtalyanca orta diyor ama muhtemelen onlar da iyi seviye. Geçen Kore dizisi izleyip Korece’ye başlamaya karar verdin ya,” Söylemekte fayda vardı ki bebeğim dememek için dilini ısırmıştı.

Rahmi, hayretle kaşlarını kaldırdı. Bu adamın gencecik yaşında bu kadar dil bilmesi onu da şaşırtmıştı ama işin özünde dikkatini çeken başka şeyler de vardı.

İşaret parmağıyla çenesini kaşıyıp, “Nereden bileceğim sallamadığını? Bana verilen her CV‘de herkesin orta derece İngilizce bildiği ve harika ofis programları yetkinliğine sahip olduğu yazar ama hepsini sınava sokarım, başlangıç bile çıkmaz çoğu,” dedi.

Mustafa kendisini sıkıştıran adamın niyetinden habersiz kirpiklerinin üzerinden ona doğru baktı. “Konuşabilirim, yazabilirim, simültane çeviri yapabilirim. Şey- İsterseniz Fransızca’dan İspanyolca’ya ya da tam tersi şekilde çevirebilirim. Tabii Almanca biraz zor çeviri yaparken, hâlâ çok hızlanmış sayılmam.”

Ayaz, Mustafa’yı sırtına atıp odasına çıkarmamak için içindeki ilk insan ilkelliğindeki duygularını dişlerini sıkarak bastırmak zorunda kaldı. Hangi insan bu kadar yenilesi, bu kadar güzel olabilirdi kendi yeşil eriğinden başka? Sanki gözünü açtığında da yanında Mustafa vardı ve Ayaz başka birini tanımıyordu, tanımayacaktı, doğumundan ölümüne…

Şu an dudağının üzerindeki beni öpmemek için girdiği savaşın yanında babasının da bakışlarındaki saniyelik hayranlığı yakalayınca daha da bir keyiflendi Ayaz. Dünya üzerindeki en güzel, en tatlı, en zeki, en seksi adamı almıştı da saklayıvermişti göğsüne.

Üstelik günden güne cilvelenen adamla Ayaz kafaları yiyordu kendi kendine. Mustafa, onun nezdinde ilkokulda öğrendiği ve bir türlü unutmadığı dünyanın katmanları gibiydi.

Katmanların adlarının çoğunu hatırlamasa da ‘Troposfer‘ gibi bir şey anımsıyordu.

İşte Mustafa onun gönlünde kuşların kanat çırpışını, insanların yüzünde rüzgarı hissedişini, gökyüzündeki bulutları sağlayan bu katman gibiydi. Önce bu katman gibi düşmüştü gönlüne, sonra yavaş yavaş açılmıştı Mustafa’nın yaprakları da kendi içinde.

Her bir Mustafa’da Ayaz daha fazla şaşırıyordu, tıpkı dünyanın katmanlarını inceleyen bir bilim insanın her bir katmanda daha fazla şaşırışı gibi.

En ilginciyse adamın her yerinden fışkıran yeteneklerin bir meteor yağmuru gibi kendi üzerine yağmasıydı. Onun farkında olmamasına mı hayret etseydi, yoksa görsel şölene mi işte onu kestiremiyordu esmer.

Rahmi, “Hımm, demek simültane çeviri de yapabiliyorsun. Yaşın kaç senin?” dedikten sonra şöyle bir Mustafa’yı inceledi. “Anca yirmi beş-yirmi altı varsın, ne ara öğrendin tüm bunları?” diye sordu. Adamın daha az önce, ‘On yıldır bu şirkette çalışıyorum.’ dediğini unutmuşa benziyordu.

“Otuz üç yaşındayım.”

Rahmi, keskinleşen bakışlarını ikisinin yüzünde dolandırdıktan sonra derince bir nefes aldı. “Tüm bu başarılar için gençsin.”

Zeynep, elinde tabakla salona girip, “Hiç yaşını göstermiyor değil mi Rahmi? Aynı benim gibi,” diyerek kıkırdadı.

Zoraki bir şekilde gülümseyen adam karısının uzattığı tabağı aldı. “İlginç bir yaş otuz üç. Öldüğünde cennette otuz üç yaşında olacaksın der İslam’a inananlar, bilir misin?”

Mustafa sadece kafasını olumsuz anlamda salladı.

“Otuz üç yaş, insanın olup olabileceği en mükemmel yaşıdır derler, tabii dünya hayatında. Tırmandığın dağın zirvesinde, her şeyi başarmışlık hissiyle durup aşağı baktığını düşün. Otuz üç yaş budur işte.” Etinden küçük bir parça kesip ağzına attıktan sonra acele etmeden lokmasını çiğnedi.

Daha sonra dudaklarını peçeteyle silip yeniden Mustafa’ya baktı. “Ama bazı şeyler için mükemmel değildir bu yaş. Geç kalınmışlıkla beraber o yaşa yakışmaz da,” diyerek daha da sertleşen bakışlarını önce Mustafa’nın gözlerinin içinde, daha sonra tenine gezdirdi.

Mustafa, gömleğinin düğmelerini kapatma isteğiyle zorlukla mücadele ederken aklındaki onlarca düşünceyi geriye itmeye, ‘Her şey seninle ve Ayaz’la ilgili değil,’ diye düşünmeye çalışsa da pek başarılı olamadı.

“Yoo,” dedi art arda aldığı lokmaları hızlıca çiğneyen Ayaz. “Otuz üç yaş bence on numara yaş. Keşke ben de hemen otuz üç olsam. Bağımsızsın, okul bitmiş, hayalini gerçekleştirdiysen bir de valla fıstık gibi. Hemen otuzlarıma gelebilsem keşke.”

“Ay vallahi öyle,” diyen Zeynep, masanın üzerindeki tabaklardan birini yemesi için Mustafa’ya doğru uzattı. “Şimdi kırklı yaşlarıma da nankörlük edemem ama otuzlarım da çok güzeldi. Küçük de gösterdiğim için tabii herkes yirmi sanıyordu beni.”

Rahmi Bey’se çatalını ve bıçağını tabağının yanına zarifçe bırakarak, “İstediğin kadar yirmilerinde göster Zeynep, içinde bir yerlerde otuz olduğunu biliyordun,” dedi. “Bazı şeyler zamanında güzeldir. Şimdi sen o yaşlarda bekar olsaydın ben de elli yaşındayım diyelim, aramızda tam on beş yaş var. Yakışık alır mıydı Allah aşkına? Bir kere her yaşın kendine ait bir olgunlaşma süreci vardır. Konuşulan konular bile tutmazdı, birbirimizi anlamazdık.”

Zeynep içinden, ‘Ne alaka şimdi Rahmi?’ diye düşünse de sözlerinin arkasında durmak ister gibi konuşmaya devam etti. “Valla bana göre yaş bir sayıdır. İnsanlar yetmiş yaşında tıp bitiriyor, tutkularının peşinden gidiyor. Ne bileyim işte, içlerinde kalanı yapıyorlar. Ona bakarsan yirmi yaşında Ayaz’ın izlediği sihirbaz filmindeki gibi ruh emen insanlar var. Ayol daha yirmi yaşındasın, biraz fıkır fıkır ol değil mi? Ama yok, illa girdiği ortamın enerjisini sömürüp insanları mutsuz edecek. Ben bilmem, bana göre yaş sadece bir sayı.”

Mustafa, başını önüne eğmiş sadece alt dudağının içini kemiriyor, bu kadar hassas olmasına da, ailesinin onu böyle ‘ezik’ yetiştirmesine de, yaşına da, sayılara da lanetler yağdırıyordu içinden.

“Herkesin kendine özgü hareketleri, tavırları vardır tabii. İnsan olmanın doğası bu, hepimiz birbirimizden farklı ve özeliz. Ancak bazı toplumsal değerler vardır ki, hadi diyelim birinin zincirini kırdık, ya diğeri? Hadi diyelim ikisini de kırdık, şanslıyız ya. Peki ya insanların bizlere bakış açıları ne olacak? Kendimizi düşünmüyorsak bile sevdiklerimizi düşünmeliyiz. İşte otuz üç yaş bunların anlayışla karşılanıp olgunluğun zirvesinde bazı şeylerin özümseneceği bir yaş. Kendinden çok sevdiklerini düşünmek…” Yeniden Mustafa’nın gözlerini buldu adamın bakışları. “Sen de tam bu yaştasın işte Mustafa. Ben senin olgun, aklı başında, karar mekanizması güçlü bir adam olduğuna eminim. Yaşının kıymetini bil.”

Ayaz, anlamsızca yaş muhabbetine takılan babasına içten içe sinirlenerek güzel bebeğinin onun bu sözlerinden ötürü düşen yüzüne kalbi acıyarak baktı. Kimse onu kırmasın derken elleriyle getirip babasının önüne sunuvermişti Mustafa’yı.

Zaten yaş konusunda kendisini çokça rahatsız hisseden Mustafa, babasının sözlerinden sonra iyice üzülecekti, Ayaz emindi. Bu adam ne konuştuğunun farkında mıydı?

Zeynep de Mustafa’nın güzel yüzünün düştüğünü fark edince kendi sofrasında onu üzen kocasından daha sonra hesap sormayı aklına kazıyarak, “Ay ne bu saçma yaş meselesi canım? Bakın bana, yirmilerimde gösterirken ruhum da öyle. Mis gibiyim mis,” diyerek Mustafa’ya doğru sıcacık gülümsedi. “Mustafa, bilekliğe bayıldım. O kadar zevklisin ki uzun zamandır bu kadar güzel ve anlamlı bir hediye almamıştım.”

Kadın lafını soktuğu yeri biliyordu da laf sokulan yer anlar mıydı orası muammaydı.

Mustafa, yanan boğazını temizleyerek, “Sana layık değildi Zeynep abla ama hatıra, anı olsun diye getirmiştim. Baktıkça beni hatırlarsın,” dedi.

“Baksana hiç çıkarmıyorum bile kolumdan zaten.” Daha sonra fark ettiği şeyle kaşlarını çattı. “Aaa kuş kadar yiyorsun ama Mustafa, beğenmedin mi yoksa? Et sevmiyorsan sebzelerden ye oğlum.”

Gelen ‘oğlum’ sözüyle masadaki üç adamın da sırtı dikleşti. Birinin gözlerinde minnet, birinin ömründe doğru düzgün duymadığı hitapla kalbinde açan bir çiçek, diğerininse içinde yüzünden okunmayan gizli bir öfke belirdi, Zeynep fark etmese.

Mustafa, ne dese bilemiyordu ki… Yanındaki çocuk hem yaralarına derman olmuş hem de hayatında gördüğü en güzel kalpli kadını tanıştırmıştı onunla. Mustafa ağzına kadar Ayaz’la doluyken nasıl olacaktı şimdi?

“Yok Zeynep abla yiyorum, baksana,” diyerek gülümseyip ağzına bir lokma daha atıverdi.

“Ee anlat bakalım, ailen nerede? Yalnız mı yaşıyorsun?”

“Ailem Ankara’da,” dedi Mustafa. “Kardeşim Amerika’da mühendis. Ben burada yalnız yaşıyorum.” Ağzındaki et aile meselesi açılır açılmaz büyümüş, lokmanın kursağından rahatça geçebilmesi için bir yudum içeceğinden yardım almıştı elbette.

Adama da kızamazdı sonuçta. O da oğlunun iş arkadaşını tanımak istiyor, herkesin soracağı soruları soruyordu nihayetinde.

“Baban çalışıyor mu hâlâ?”

“Evet,” diyerek başıyla da onayladı Rahmi’yi. “Bakanlıkta müdür. Daire başkanlığı alacakmış sanırım, en son konuşmamızda böyle söylemişti.” En son konuşmalarının ömrünün son konuşması olduğunu düşünüp başını kimselere çaktırmadan hafifçe öne eğdi.

Ayaz, kaşlarını çatarak babasına baktı. Sanki bilerek sevgilisinin hassas yerlerine oynuyor, onu üzmek ister gibi davranıyordu. Elbette böyle bir şey olamazdı, babası hiçbir zaman bu kadar kötü biri olmamıştı ki. Aksine iş hayatında, kurtlarla boğuşmasına rağmen insanlığını yitirmeden hakkaniyetli davranmaya özen gösteren biriydi o.

‘Keşke Mustafa gelmeden onu uyarsaydım,’ diye geçirdi içinden, düşüncesizliğini sikerlerdi ama!

“Annen peki?”

“O evde. Ev hanımı yani.”

“Sık sık gelip gidiyordur o zaman. Ayaz başka şehirde yaşasa benim hanım oraya kamp kurardı.”

Mustafa, gülümseyerek ağzına bir lokma daha aldı. Neydi bu? İsa’nın olduğu Son Akşam Yemeği tablosu canlanmıştı da başrolde kendisi mi vardı? Birazdan Romalı askerler tarafından gammazcı bir havariden sebep tutuklanacak mıydı?

Hayatında yediği çok yemek boğazında kalmıştı Mustafa’nın, ailesi yüzünden. Ama bu yemek onlardan bile kötüye gidiyor, en olmadık yerde hatıraları çığlık çığlığa bağırıp, ‘Biz hep burada olacağız ve kendimizi sana unutturmayacağız!’ diyordu resmen.

“Annem yaptığımız tatlıyı getireyim mi?”

Rahmi çok da hoşnut olmayan bir tavırla, “Tatlı mı yaptınız? Beraber?” diye sordu.

“Evet Rahmi. Oğluşum da bana eşlik etti, öyle güzel yaptık ki parmaklarınızı yiyeceksiniz.”

“Hâlâ aynı sevda,” diyerek homurdandı adam.

Bu kez kaşlarını çatma sırası Mustafa’ya geçmişti. Terbiyesi belki bazı şeylere müsaade etmezdi ama sevgilisinin gözlerinin önünde gönlünün kırılmasına da izin veremezdi.

“Harika yapıyor,” dedi gururla. “Dün avokadodan bir tatlı yapmıştı, çoğu kişinin aklına bile gelmez. Yumuşacıktı, gerçekten çok yetenekli Ayaz bu konuda.”

Rahmi Bey, anlamak ister gibi kafasını sağ omzuna eğerek Mustafa’ya baktı. “Pikniğe beraber gittiniz demek?” Ayaz’ın bu huyunu kimden aldığı şimdi belli oluyordu işte.

Usta bir meydan okumayla babasının gözlerine kendi gözlerini cesurca kilitleyen Ayaz, “Evet baba,” dedi. Bir şeylerin sonuna geliyordu artık. Karşısındaki kim olursa olsun ortalığı yakıp viran edecek, Mustafa’yı herkesten sakınacaktı.

Adam sadece kafasını sallamakla yetindi. Ne yapmak istiyordu, Ayaz anlamıyordu ama gerçekten Mustafa’ya iş teklif edeceğini düşünerek biraz da annesinden aldığı destekle sevgilisini buraya getirmişti bu akşam. Oysa babası onun yaşından, ailesinden tut, konuyu gittikleri pikniğe bile getirerek yanındaki her şeyi kafasında kurmaya müsait adamı iyice geriyordu.

Ayaz, Mustafa’nın biraz cesaretinin olduğundan emin olsa elinden tutar onu hemen çıkarırdı bu evden. Mustafa’da bunu yapacak, Ayaz’da da onu kaybetmeyi göze alacak yürek yoktu ki.

Mustafa, tam o anda Ayaz’ı şaşırtarak masanın altından elini tuttu, güç almak istercesine. Belki de güç vermek istiyordu sevgilisine, kim bilir? Ayaz çaktırmadan ona baktığındaysa sadece gözlerini açıp kapatarak, ‘Her şey yolunda’ sinyalini verdi.

“Evet, enfes tatlılar geldi. Masada mı yiyeceksiniz, yoksa koltuklara geçelim mi? Yanında kahve de var hem,” dedi Zeynep. Koridordan konuşulanları duymuş, çocuklar gittiğinde kocasını iyi bir sorguya çekme vaktinin geldiğine emin olmuştu artık.

“Koltuklara geçelim,” diyen Rahmi masadan kalkarken Mustafa’ya, “Mustafa tavla biliyor musun sen?” dedi.

“Evet biliyorum. Çok da severim.”

“Gel o zaman, beraber tavla atalım tatlıları yerken.”

Mustafa, adamdan aldığı karışık sinyallerle kafası iyiden iyiye çorba olmuş şekilde önce Ayaz’ın elinin üzerini masanın altından okşadı, sonra Rahmi’nin peşine takıldı. Sofrayı toplamak için Zeynep’e şöyle bir bakınca da, “Bırak ayol, dokunmayacağım ben de,” diye yanıtladı onu kadın.

İkisi tavlalarına başladıklarında Ayaz, sanki zamkla Mustafa’ya yapıştırılmış gibi, belki de ona yakın olursa kendisinden cesaret alabilir düşüncesiyle, Mustafa’dan uzaklaşmadan onun dibine oturdu.

Enfes tatlılar ve tavla eşliğinde devam eden gecede Mustafa’nın yanakları kızarmış, karşısındaki adama yenilmemek için üstün bir çaba sarf ediyordu, üstelik başarıyordu da.

“Hanım fincan getir, birileri zar tutuyor.”

“Gerçekten tutmuyorum,” diyerek kendisini canhıraş şekilde savundu Mustafa. “Tutmuyorum Ayaz, sen de gördün!” Atılan iftira sonucu masum insanlara özgü kendini aklama peşine düşerek sevgilisine baktı.

Ayaz, zaten Mustafa’yı kucağına alıp odasına çıkarmamak için zor dururken bir de babasını yenip üzerine sevimli şekilde kendisini savunan adama bakarak yeniden dişlerini birbirine kenetledi.

Bu esnada bakışlarında nasıl bir ifade varsa babasının arkasındaki tekli koltukta oturan Zeynep, gözlerini kocaman açarak ayağındaki terliği gösterip ona doğru, ‘Evimi cenabet etme, anne terliği geliyor,’ sinyali gönderdi.

Mesajı alan Ayaz, sessizce ikiliyi izlerken Rahmi’yse kendisinden kaç yaş küçük adamın onu yeniyor oluşuyla boğazına kadar kızarmış, çirkefleştikçe çirkefleşiyordu. En sonunda getirilen fincan bile Rahmi’nin kazanmasına yetmeyince adam içten içe kudurarak tavlayı kapattı.

Gönülsüzce, “Tebrikler,” diye mırıldandı.

“Teşekkür ederim.”

Mustafa, soğuyan kahvesinden son yudumunu da alıp, “Ben artık kalkayım, geç oldu,” dedi.

“Oğlum yarın resmi tatil, iş de yok. Gitme bir yere,” diye karşı çıkan Zeynep’i zarifçe reddedip ayaklandı.

“Ben de seninle geleyim,” diyen Ayaz’la istemsizce Rahmi’ye kayan gözleri, adamın etrafına bakarak dudağının altını kaşıdığını seçebildi.

Bolca teşekkür eşliğinde kapının önünde Ayaz’ın arabayı getirmesini bekleyen Mustafa’nın koluna dokunan Rahmi, “Hadi Zeynep sen gir, ben de Ayaz’ın arabayı getireceği yere kadar eşlik edeyim misafirimize,” dedi.

Kadın, “Mustafacığım, her zaman gel. Bak çok sık gelmiyorsun, kırılıyorum,” diyerek Mustafa’ya sıkı sıkı sarılıp içeri girdi.

Bu sırada karanlık bahçeden dış kapının önüne doğru, zarif taşlık yolda yürümeye başlayan Mustafa, yanındaki adamın boğazını temizlediği duydu.

“Sevgilisiniz demek.”

Mustafa, dondu kaldı. Buz gibi bir ifadeyle mimikleri onun kontrolünden çıkmış şekilde sadece adama bakıyor, yüzündeki hiçbir kası hareket ettiremiyordu.

Rahmi, onun şaşkınlığını atmasına fırsat vermeden sözlerine devam etti. “Güzel kalpli bir adamsın, gözlerine bakan anlar bunu. Oğlumun gözlerindeki ışığın da sebebisin, belli. Yıllardır anne oğul onun bu durumunu benden sakladıklarını sandılar, insan evladını bilmez mi? Erkek olmanı geçtim Mustafa, bir şekilde bildiğime, gördüğüme ters de olsa oğlum için katlanacağım buna, ömrümün sonuna kadar belki.”

Sonra Mustafa’nın tam gözlerinin içine bakıp yumuşacık bir ifadeyle, “Ama on üç yaş Mustafa?” dedi ondan anlayış bekler gibi. Tüm akşam yaptığı imaların sebebini ağzından tam çıkarmak, üstü kapalı bırakmamak niyetindeydi belli ki.

Mustafa, hayatında ilk kez bir babanın çaresiz bakışlarına tanık oldu baktığı gözlerde… İlk kez birinin evladını düşündüğü gerçeğiyle yüzleşti. Ömrü boyunca bilememişti, bir babanın oğlunu bir şeylerden korumaya çalışmasının ne demek olduğunu.

Mustafa için bir ilk daha…

Tıpkı küçükken izlediği Pocahontas çizgi filminin fragmanında olduğu gibi kalbini canlı canlı söküp hâlâ atan, kanların aktığı organı zaferle havaya kaldıran cadı misali yüreğini yerle yeksan eden bir ilkti bu, acı verici…

“Ayaz daha yirmi yaşında, gencecik. Diyelim ki bir şeyleri ilerlettiniz ve o senin yaşına geldi, hâlâ da berabersiniz. Yani o, otuz üç yaşındayken, kanıyla canıyla gezmek isterken sen neredeyse elli olacaksın Mustafa. Sence bu ilişki yürür mü? Ne konuşacaksınız o zaman? Sen zaten ağır bir adamsın, Ayaz’sa hayat dolu, umut dolu. Hangi akla hizmet böyle bir şeye müsaade ettin ki? Ben oğlumu bilirim, o istediğini hep alır ama sen dur diyemedin mi ona?”

Mustafa sesinden akan çaresizlikle, “Ne yapmamı istiyorsunuz peki benden?” diye sordu. Kalbindeki korkuyu ömrünce yaşamamıştı, bu neydi böyle? Belki ölüm?

“O sana daha fazla bağlanmadan aranızdaki neyse sen bitir Mustafa. Ben oğlumu korumak için her şeyi ayarladım, onun bu özel durumunu öğrendikten sonra Avrupa’daki şirketlerden biriyle şirket birleşmesi yaptım. Burada başına neler geleceğini sen de, ben de biliyoruz. Belki şimdi cicim aylarındasınız, her şey size toz pembe ama gerçeklik çok fena çarpar Mustafa. O zaman elinizdeki aşk da zehirler sizi. Aranızdakiler çirkinleşmeden bırak oğlumu, ben onu stajdan da alacağım. Zaten okulunun bitmesine az kaldı, Kuzey ülkelerinden birine yüksek lisansa yollayıp Avrupa’ya taşıyacağım her şeyi. Lütfen, ona bu yaşında böyle bir sorumluluk yükleme. Kendine de yazık etme, ailen duysa kabullenir mi kendinden on üç yaş küçük bir erkekle olduğunu?”

“Kabullenmez.”

“Belki bana şimdi kızıyorsun, bilirim aşkı ben de. Yalnızca babanı düşün yerime, o öğrense böyle yapmaz mıydı? Çaresizce bir başkasına, oğlunun mutluluğu için ricacı olmaz mıydı?”

Mustafa, ‘Olmazdı,’ diyemedi. ‘Benim oğlundan başka kimsem yok,’ da diyemedi. Sadece kalbinin en derininden hak verdi adama. Belki bunları düşünecek zamanı Ayaz’ın onu kucaklayıp göğe çıkarması sebebiyle daha olmamıştı ama biliyordu içten içe Mustafa, Ayaz’a yakışmadığını.

Başı önündeyken, “Anladım sizi,” diyebildi sadece.

Rahmi, tam ağzını açmıştı ki Ayaz kornaya basarak sabırsızca Mustafa’yı gelmesi için çağırdı.

Minnetle, “Teşekkür ederim,” dedi adam elini uzatarak.

Mustafa, Rahmi’nin elini buruk bir gülümseme eşliğinde sıktıktan sonra ağır adımlarla Ayaz’ın yanına doğru ilerledi.

Göğsünde yanan çaresizliğiyle eve gidip yorganın altına girmek istedi. Bunu isterken bile bencilce yorganın altında Ayaz onunla birlikte olsun, kendisi de onun göğsünde yatsın diye dilemişti. Bir babanın ricasında bile Mustafa, Ayaz’ına sığınmakta bulmuştu çareyi.

Kızamıyordu adama. Kim kızabilirdi ki?

Kim bir babadan kendisinden on üç yaş büyük bir hemcinsiyle birlikte olan oğluna saygı göstermesini bekleyebilirdi ki? Dünya böylesi bir yer olsaydı şu an Mustafa Ayaz’la beraber el ele her yerde özgürce dolaşabiliyor olmaz mıydı? Aşklarını gizlemeden, saklamadan yaşamazlar mıydı?

Mustafa, bir babanın ricasına itaat etmekle, çöl gibi gezegeninin ortasına açtırdığı güneşle menekşeler yetiştiren çocuğa teslim olmak arasında kalarak öylece yürüdü arabaya doğru.

Bir kuru daldı Mustafa, sadece Ayaz’ın sıcacık gülüşüyle tomurcuklanan. ‘Tomurcuklarını kes.’ diyordu adam. ‘Yeniden kuru bir dal ol. Sıcakta, soğukta, yağmurda, çamurda tek başına bomboş bir tarlada kupkuru kal. Tomurcuklarına sebep çocuğu çıkar hayatından, yaşanmamış gibi unut.’

‘Güneşin olan çocuğun dallarını ısıtmasını unut.’

Arabanın kapısını açıp da yüzünde gülümsemeyle ona bakan çocuğun tanrıları kıskandıracak güzelliğini gördüğü an kafasında yanıp sönen ‘unut’ kelimesinin bir harfi yer değiştirmişti bile, çoktan. Şimdi aklında da, gönlünde de yalnızca bir kelime vardı Mustafa’nın.

‘Umut’…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim 🫶🏻✨

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
hewgeso
hewgeso
28 gün önce

mustafamı üzme pis adammmm😭😭😭😭😭

Scroll to Top