Bölüm 27: İhtilal Melodisi

✨✨

Kafasını kaldırıp gözlerini kısarak gökyüzüne doğru baktığında atını tüm semada doludizgin koşturan bir süvari misali kızıllığın akşamüstü manzarasına çalındığını gördü. Hava da onun çaresiz halini anlarmışçasına tüm mavi pırıltılarını silip atmış bir de alay eder gibi altın-kızıl karışımı bir renge bürünmüştü. Tıpkı kızıl bir ölüm maskesi kuşanmış gibi yer gök hayatının en zor günlerinden birini unutturmamacasına onunla uğraşıyordu sanki. Sıradan bir günde olsa belki de kafasını kaldırıp bakmayacağı manzara şimdi hissettiği melankoli ile ona çok farklı şeyler anımsatıyordu.

Mesai bitiminde herkesin seri hareketlerle binadan çıkıp iyi hafta sonları dilediği ve sahte gülümsemelerin saçıldığı hengamenin arasından her zamanki gibi umursamazca sıyrıldı. Kimseyle konuşmadan dosdoğru motosikletine doğru ilerledi. Sert esen rüzgar saçlarını iyiden iyiye dağıtırken evde kendisini bekleyen adamı düşündü, daha doğrusu ona alacağı çiçekleri… Ömrü boyunca bir çiçekçinin kapısından içeri girmeyen Mert, şimdi her şey yolundaymış gibi yol üzerinde olan çiçekçilerin yerini hatırlamaya çalışıyordu. Hâlâ içinde bir yerlerde yeşeren normal bir akşam yaşayacağı umuduna sıkı sıkıya tutunuyor, dün söz verdiği gibi Barış’ı sinemaya götüreceğini düşlüyordu, bunun aslında ne kadar da sanrı dolu bir umut olduğunu bilse de…

Çiçekçileri düşünerek motoruna binmek üzereyken gelen adım seslerinin akabinde üzerine düşen gölgeyle birlikte kafasını kaldırdı. Tam dibinde biten genç kadının ona sertçe bakıyor olduğunu gördüğünde ise kaşlarını çattı. Bir yabancının ona bu kadar yaklaşmasından hoşnut olmayarak kaskına doğru uzandı. Bugün yeterince kişisel sınırları ihlal edilmişti, fazlasına gerek yoktu.

“Utanmıyorsun değil mi?” diye sordu yabancı kadın. Mert, duyduğu cümleyi zihninde anlamlandırmaya çalışırken sözleriyle ilgisini çekmeyi başaran kadını izledi birkaç saniye. Kadında fark ettiği ilk şey onun saçlarının bembeyaz oluşuydu. Suni bir beyazlıktı ama bu, kadın bile isteye saçlarını beyaza boyatmış olmalıydı.

“Ne?”

“O adam için çalışmaya, onun sahtekarlıklarına ortak olmaya utanmıyor musun?”

Mert, karşısında ona zırvalarıyla hesap soran kadının zamanlamasının ne kadar talihsiz olduğunu düşündü. Yaşadığı günün sonunda, en az yer çekimi kanunu kadar sağlam temele oturttuğu şey daha fazlasını kaldıramayacağıydı. Ölüm huzurdu, ölümü düşünmekse her türlü huzuru yok ederdi. Mert için de şu anlık düşüneceği tek şey kahverengi gözlü kumralıydı, daha fazlası değil. Ama işin sonunda tıpkı ölümü düşünmek gibi Barış’ı düşünmek de onun yüreğine tazece ekilmiş huzur başaklarını deriveriyordu, korkularıyla yüzleşmek zorunda bırakıldığından sebep…

Uzun boylu, ince yapılı, tıpkı kendisi gibi bir motor tutkunu olduğunu belli etmek istercesine motorcu ceketi giyinmiş, beyaz saçlarını at kuyruğu yapmış, yeşil gözlü kadının sert ifadesinden bir şeyler anlamaya çalışarak onu incelemeye devam etti. Zihninin en ücra köşelerinde bile kadınla ilgili tanıdık bir kırıntı bulamayınca onun, Volkan’ın müvekkillerinden birinin düşmanı olduğuna kanaat getirdi. Canı yanmış olmalıydı. Volkan’ın eline düşen herkes gibi adam ona da ucundan kıyısından bir şekilde dokunmuştu demek. Aynı anlarda kadının biraz da çatlak olduğu fikri geçti zihninden, çünkü iş çıkışında bekleyip insanları rahatsız ediyordu resmen, en başta da bir an önce eve gitmek isteyen kendisini.

Bıkkın bir tavırla, “Derdini Volkan Bey’le çöz,” dedikten sonra kaskını eline alıp kadına bakmadan başından geçirecekti ki kadın bir adım daha yaklaştı ona.

Tükürür gibi güldükten sonra, “Bey mi? Hiçbir değeri olmayan, servetini bile hırsızlıkla kazanan birine bey mi diyorsun sen?” dedi.

Mert, ne kadar evde bekleyen adam için acele etmek istiyorsa kadın da sanki bir o kadar sohbeti uzatmak derdindeydi. Şu an ne Volkan’la ne onun sikik servetiyle ne de canı yanan bir kadınla uğraşacak takati vardı. Acısına, ‘Git ve bit,’ demek istediği her saniye sanki saçma bir oyundaymış gibi başka bir bölüm sonu canavarıyla uğraşıyordu. “Hanımefendi ben sıradan bir stajyerim. Yarın ofise gelip Volkan’la paylaşın kozunuzu.”

O an Mert’in beklemediği bir şey oldu ve kadın onun boynunda asılı olan ID kartını tutup kendisine çekti aniden. Kartın askılarının ortasında yer alan metalin içinden çıkan ipler sayesinde daha Mert müdahale edemeden dikdörtgen ve kişisel bilgilerinin yazılı olduğu kısım kadının avucunun arasında kaldı. İsmi bir çırpıda okuyup kafasını salladıktan sonra, “Mert Yasin Ünal,” dedi. “Demek içerideki meşhur Metin Ünal’ın oğlu sensin. Eski bürokrat.”

Gelen ithamla dişlerini sıktı Mert. Oraya babasının nüfuzunu kullanarak girmemiş, hatta hayatının en büyük hatası saydığı o uğursuz planla şirkette kendisine bir yer edinmişti. Sanki dünya bir günde anlaşmış, yeryüzündeki tüm gizli kapılar Barış’a oynadığı oyuna çıksın istemiş gibi hissederken nefreti vücudundaki her organdan taştı. Yüzünden okunan sinirle kartı kadının ellerinden sertçe çekip tek hamlede boynundan çıkardı. “Kimsenin oğlu değilim ben.”

“Umay,” dedi kadın. “İsmim Umay. Gazeteciyim. İçeride neler olduğunu biliyor musun Mert? Bu adamın neler çevirdiğini mi demeliyim ya da?”

“Patronum hakkındaki yersiz ithamlarını dinlemeyeceğim. İşim var, sana iyi akşamlar.”

“Al bunu,” dedikten sonra motorcu ceketinin iç cebinden bir kartvizit çıkardı kadın. “Belki insafa gelirsin bir gün, o zaman beni ara Mert. O çok sevdiğin patronunun serveti de yıllar önce bir hiçken ülkenin en sağlam avukatı olmasını sağlayan davası da şaibeli. Eğer az da olsa vicdanın varsa söyleyeceklerimi dinlemek için beni ara.”

Mert hayretle, “Aptal mısın sen?” diye sordu. “Şimdi patronumu arayıp senin kim olduğunu söylersem ne olur biliyor musun? Meslek hayatın biter.”

Umay, at kuyruğu yaptığı beyaz saçlarını sol elinden toplayıp arkasına savurdu. Yüzündeki gülümsemeyle yeşil gözlerini Mert’e dikip, “Benim meslek hayatımı bitirecek kadar taşaklı değil senin o patronun,” diyerek birkaç adım geriye doğru adımladı. Uzun, siyah çizmelerinin çıkardığı tok sesler rüzgara karışırken, “Ha,” diye de ekledi. “İnsan sarrafı derler bana. Kimden ne kötülük geleceğini iyi kestiririm. Özel yetenek falan gibi düşün.”

Ellerini ceketinin cebine sokarak arkasını dönüp kendi motoruna doğru ilerlerken başını hafifçe çevirdi. “Çok geç olmadan beni ara Mert. Eğer gerçek bir kanun adamıysan çıkarlarından önce ahlaki değerlerin geliyordur. Bilmemek cehalet, bilip de susmak ahlaksızlıktır. Kaç kadının kaç insanın canını yaktı Volkan, yakanları da adaleti yanıltarak korudu.”

Mert, beyaz saçlı kadının arkasından bakarken Türk mitolojisinde elleri ceplerinde yürüyen Umay’la adaş, aynı şekilde betimlenen, gökyüzünün üçüncü katında yaşayan ama beyaz atıyla yeryüzüne indiği zamanlarda kadınları ve çocukları koruyan tanrıça ruhun varlığından habersizdi. Umay ana varsa hayat da var diyenleri de bilmiyordu Mert, ondan medet uman anneleri, savunmasız çocukları da… Annesini kaybettiği yaşı tam üçken Umay’ın da üç yaşındaki çocukları korumayı bıraktığını da elbette hiç duymamıştı. Tıpkı beyaz motoruna atlayıp da giden kadının ona en çaresiz anında yardım eli uzatarak hayatının gece nöbetini bitireceğini, aslolan, gerçek yaşamına adım atmasını sağlayacağını da pek çok şey gibi bilemezdi. Ama öğrenecekti, çok yakında…

✨✨

Sıkı sıkı tuttuğu limon ağacının uzaktan bakanlar tarafından kollarının arasında ne kadar da eğreti görüneceğini umursamadan evinin küçük bahçesinden geçip ilerledi Mert. Bir yanı Barış’ı görmek için yanıp kavrulurken diğer yanı ona ulaşana kadar geçirdiği süreyi adımlarını yavaşlatarak uzatmak istiyordu. Zihninden akıp giden düşünceleri tıpkı bir kıyafet gibi seçebilseydi eğer tüm gün bir girdap misali döneni çıkarıp atardı, acımadan. Boş girdabın içine sadece Barış’ı koyar, döne döne aklından başlayıp tüm benliğini ele geçirmesini isterdi, ona olan aşkının baki ve her ne olursa olsun kendisiyle kalmasını isteyerek.

Oysa Barış’a ait tüm düşünceleri ölümle ispatlanmış şiirler gibiydi şimdi. Mert de en az gökteki yıldızlar kadar hayattaydı ve yukarıdan yeryüzüne baktığında önüne sunulan manzara yalnızca bir çift kahverengi gözdü…

Eli tıpkı dün yaptığı gibi zile uzanmıştı ki bir anda zihni hareketlerini ele geçirerek cebindeki anahtarı çıkarması için ona komut verdi sanki. Mert, bu durumu çok ilginç buldu. Aklı yerinde değildi ama bir şekilde bedeni ile bağlantı kuruyor, ona kendisini korumaya alması için talimatlar bile veriyordu. ‘Alışman için,’ diye düşünürken kapıyı açıp içeri girdi. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu limon ağacını da beraberinde salona doğru sürükleyip etrafına bakındığı an Barış’ın yukarıdan indiğini gördü.

“Ağaç mı?” diyerek yüzündeki gülümsemeyle birlikte merdivenleri bir çırpıda aşıp onun yanında biten kumral adam kollarını Mert’in boynuna doladı. “Mis gibi de kokuyor.”

Mert, ona sarılan kumralı yüzünden aralarında kalan ağacı pat diye Barış’a doğru uzatıp, “Çiçek almak istemedim. Benden sana bir iz kalsın,” deyince kıkırdayan Barış, “Ne o? Bana veda mı ediyorsun?” diye sordu.

Barış’ın kıkırtısı kulaklarının son duyduğu şey olsun isterken zoraki bir gülüş kondurdu suratına Mert. Gözlerini kumralının üzerinden alıp balkon camının dışında kalan gökyüzüne çevirdi. Daha saatler önce aynı gökyüzü kendisine hayatının en büyük korkusunu yaşatmışken şimdi tüm kızıllık dağılmış pırıl pırıl bir mavi o kızıllığı tutuştukları kavgada yenmiş gibi görünüyordu. Göğün rengi değişse de yüreği aynı korkuyu yeniden duyumsadı. Avuçlarının içi tedirginlikle karıncalanırken bu kez de önündeki manzarayı izlemeye başladı. Barış’ın hızlı hareketlerle küçük ağacın üzerinde asılı olan limonları sevip kokladığını görünce aşina olduğu sızı her bir hücresine sindi. Oysa bu sızı ile yaşamaya alışıktı o. Ne ara ona acı veren ve orada olduğunu ömrü boyunca hissettiği ağrıyı çekip almıştı bu adam bilmiyordu ki.

“Sinemaya gidecektik ama-“

“Ama?”

“Seninle konuşmam gereken bir şey var Barış.”

“Güzelim yerine Barış dediğine göre meselemiz ciddi.”

Kafasını sallayan Mert, Barış’a oturması için işaret verdi. Kendisi de mutfağa doğru adımlayıp tıpkı kalbi gibi yanan boğazının acısını, pek mümkün olmayacağını bilse de, dindirmek için bir bardak su alarak gerisin geriye salona dönüp Barış’ın tam karşısındaki tekli koltuğa oturdu. Ellerinin titremesinden de geçmişti çoktan. Tam boğazıyla mide boşluğunun arasında binlerce karınca dolaşıyor gibi hissediyordu. Eğer bir annesi ya da babası olsaydı Mert, bu duyguyu akşam ezanından sonra, ailesinden azar işiteceğini bile bile oynamaya devam ettiği ama içindeki rahatsız edici hissin de bir türlü oyunundan keyif almasına izin vermediği, her çocuğun en az bir kez yaşamış olduğu durumla açıklayabilirdi soranlara. Oysa yine, ne birileri Mert’e bir şey soruyordu ne de Mert’in böyle bir anısı vardı…

Cümleye nasıl gireceğini bilemediği için zihninde düşüncelerini toparlamaya çalışırken kafasını kaldırıp da Barış’a bakamadı. Baksaydı, adamın o çok sevdiği kahverengi gözlerinden geçip giden duygu kırıntılarına şahit olurdu aslında.

“Ben-” diyerek söze başladı. Titreyen elleri yüzünden bardağındaki su damlaları etrafa saçılsa da Mert bunu önemsemedi.

“Sen?”

“Ben Volkan’ın yanına ona hayran olduğum ya da onunla çalışmak istediğim için girmedim. Sana böyle söyledim ama gerçek bu değildi.”

“Şu an aylardır benden sakladığın şeyleri mi anlatıyorsun sen?”

Mert, kafasını salladı. Barış’ın ondan bir şey sakladığını bildiğinden zaten emindi. Adam yalnızca kimselerin ona göstermediği toleransı sunmuştu Mert’e, her ne kadar o bunu hak etmese de.

“Benim annem-” diyerek gözlerinden akacak yaşları durdurmak ister gibi alt dudağını ısırdı. Oysa o, çocukken kendisini eğitmiş, o zamandan bu zamana kardeşi hariç kimselerin gözyaşlarını görmesine de izin vermemişti. Şimdi diğer pek çok şey gibi bu kuralını da karşısında ilgiyle kendisini izleyen adam yüzünden yıkmak üzere gibi görünüyordu.

“Anneme öz babası on iki yaşında- Anladın sanırım.”

Barış, duyduklarıyla Mert’in yanına gidip de ona sarılmak istedi. Oturduğu koltuktan kalkmak için bir hamle yaptığında Mert elini kaldırdı. “Önce anlatayım, sonra beni hâlâ sarılmaya değer bulursan seve seve.”

“Bununla da bitmemiş elbette, insanın mayası bozuk olunca… Annem- O çok güzel bir çocukmuş. Beyaz teni, iri siyah gözleri, uzunca saçlarıyla bir gören bir daha bakarmış. Kimse bir çocuğa güzelliğin lanetiyle birlikte geldiğini söylemez. Anneme de kimse söylememiş tabii. Babası olacak o şerefsiz annemi istismar ettikten sonra onu başka amaçları için de kullanmaya başlamış. Aslında çok klasik bir hikaye… Karısı ölünce çocuklarıyla yalnız kalan kumarbaz ve alkolik bir baba kumar borçlarını ödeyemeyince- Biliyorsun feda edeceklerini sen de. Zaten annemi önce kendi kusurlarına köle etmiş.”

Barış’ın göz pınarlarında biriken yaşlar yanaklarından aşağı süzülürken tanıdık ama bir o kadar da yabancı olan yüreğindeki sahici acı şimdi yüzünden okunuyordu. Hiçbir duygunun yalanla bu kadar iyi perdelenme ihtimali yoktu ya da zoraki sempatinin… Karşısında aşık olduğu adam ona en gizli yanını açarken Barış da hiç tanımadığı kız çocuğuna, dahası ilk gördüğü andan itibaren o sert ve duvar gibi suratına rağmen zihninde küskün bir çocuk olarak canlanan Mert’e yandı, bundan sonra hiçbir şeyin aynı kalmayacağını biliyorken hem de.

“Yaşadıkları şehirde ülke genelindeki zengin insanlara kadınları, erkekleri, kız ve oğlan çocuklarını pazarlayan bir grup varmış. Sen de bilirsin cehennem aslında başkalarıdır ve paran varsa, vicdanın artan paranla yok olduysa sınırları zorlayan, adına zevk dedikleri şeyleri talep edenlerin ne kadar ileri gidebileceğini. Annem de çok küçükken- Beni doğurduğunda da on beşindeymiş zaten, öldüğünde de on sekizdi. Beni doğurduğunda çok ağlamış, çok ağıt yakmış. Kendisine mi, yoksa devam ederse benim de aynı şekilde kullanılma ihtimalime mi bu kadar yanmış, bilmiyorum. Bir çocuğu bu şekilde görmek… Böyle görmektense dünyaya geliş biletimi iade etmek isterdim diyen ne kadar da haklı… On beşinde biri çocuktur. Bir çocuk ağıt nedir bilmemeli Barış. En fazla- Sikik oyunların adını da bilmiyorum ki örnek vereyim.”

“Seksek, ip atlama, yakan top, saklambaç?” dedi Barış.

Ağzından çıkan oyun isimleri o an sadece bir şey söylemiş olmak için can bulmuştu dudaklarının arasında. Öteki türlü bu durumda oturduğu koltukta, bir doksanlık boyuna rağmen küçücük kalmış adama ne söylenebilirdi ki? ‘Keşke tıp okusaydım… Psikoloji?’ diye düşündü, düşündüğü en boktan şeyin bu olduğunu bilirken. ‘Psikiyatr olsam yardım edebilirdim belki. Ya da psikolog…’ O an ne yaptığını fark bile etmiyordu Barış. Zaten hangi kelime onun durumunu anlatabilirdi ki? Peki Mert’e ne deseydi de onun acısını alabilseydi? Üstelik bir yandan da karşısında kanlı canlı anlattıklarını yaşamış biri varken üzülmeye haddinin olmadığını da seziyordu.

“Onlar işte, onları oynamalıydı annem.”

“Adı neydi?”

“Melek. Zaten melek gibi de güzeldi, hatırlıyorum. Yetimhanedeyken hatırlayamazsın diyorlardı ama ben hatırlıyorum. Bazen şarkı söylerdi bana.” Daha sonra yaştan parlayan gözlerini küçük bir çocuk gibi Barış’a dikti. “Hatırladığıma inanıyorsun değil mi?”

“İnanıyorum tabii. Anne karnında bebeklere müzik dinletirler ya. Hatırlasın, beyni gelişsin, hatta bebek rahatlasın diye. Hatırlıyorsun Mert, ben eminim.”

Mert, kafasını sallayarak yeniden bakışlarını elindeki su bardağına çevirdi. “Annemi kız kardeşiyle tehdit etmiş, o adam- Yani babası. ‘Sen yapmazsan onu alırım, hem senden küçük daha çok para getirir,’ demiş. Bir çocuk, hem de hayatı görmemiş bir çocuk ne yapabilirdi ki başka? Ülkenin en zenginlerine, aynı üniversiteden mezun oldukları için kendilerine ‘elit grup’ diyen bir avuç seçkin adama satıldı annem, yıllarca. Ama bir gece, sanırım artık dayanamamış. Beni de alıp polise gitmek istemiş, başarmış da.”

Sessizliğe gömülen Mert’e bakan Barış, “Sonra?” diye sordu. Hikâyenin iyi bitmeyeceğini bilse de ‘Belki bir umut,’ diye düşünerek onca acının içerisinde bir mutluluk kırıntısı aramak istedi, kendini kandırarak.

“Sonrası ölüm. Gölde bulmuşlar cesedini. Ben nasıl kurtuldum bilmiyorum ama sanırım beni evlat edinen adamın parmağı var bu işte. Emin değilim ama bence böyle.”

“O da mı?”

“O da. Pişman oldum zırvaları atsa da pişmanlık herkes için değildir. Dünyada bir çocuğa uzanan elin pişmanlığına beni inandıracak kimse olamaz. Evlatlık alındığımda ben bilmiyordum olanları tabii. Ama o biliyormuş. Utanmadan yıllarca izlemiş beni yetimhanede, evlat alma prosedürü uzun. O da beklerken beni izlemiş hep. Ben de, ‘Ulvi gelmezse bir yere gitmiyorum,’ deyince ikimizi de aldı. Kardeşimi de o adamla yaşamaya mahkum ettim, yıllarca. O zamanlar karısı vardı tabii, sonra öldü. Yaptığı işi bıraktı, kendisini yardımlara adadı, mükemmel bir insan oldu. Yanı başında onun aslında kim olduğunu bilen benden hiç haberi olmadı ama.”

“Volkan bu işin neresinde?”

“Annem bulununca bir gazeteci olayların peşini bırakmamış hiç. Küçük yer, duyulmuş tabii her şey. Ama kimi kime şikayet ediyorsun ki? Yine de adam son gününe kadar bu işi araştırmış. Hatta dava açılmasını bile sağlamış. Volkan da bu davayı alan avukat işte. Kimse karışmak istemese de o yükselme hırsıyla kabul etmiş davayı. Birkaç kişi şikayetçi olsa da Volkan bir şekilde annemin babası olacak o şerefsiz ve bir avuç ayak takımı hariç herkesi aklamış. Ondan başkaları sağlam olduğu için hepsi yırtmış tabii. Beni evlatlık alan da dahil.”

“Gazeteci?”

“Öldürüldü,” dedi Mert gülümseyerek.

“Annenin babası?”

“Onu da hapisanede öldürmüşler, yaşattığını da yaşadı. Ama bunu bilmek bile beni rahatlatmadı. Ben bu olayları bir gün eve geldiğimde beni evlat edinen adam biriyle telefonda konuşurken duyunca öğrendim, tesadüfen yani. Düşünsene o gün o adam eve erken gelmese ben ona belki hâlâ baba diyor olacaktım. O benim her şeyi bildiğimi hâlâ bilmiyor.”

Sol gözünün kenarından bir yaş daha aktı Mert’in. “Önce geçmesini bekliyor insan, yazgısından kaçamadığı için öylece duruyor… Ama ben yemin ettim, hepsinin cezasını çekmesi için ölsem bile her şeyi yapacağıma dair ant içtim. Felsefe okumak isiyordum aslında ama- Neyse. Volkan’ın yanında bu yüzden işe başladım. Görüntüler var elinde. Kızlarla- Onlarla beraber olurken herkes kayıt altına alınmış o zamanlar. İçlerinden biri pişman olup da polise gider diye önlem galiba. Volkan da bunu bir şekilde bulmuş. Hani sen bir keresinde bana sormuştun ya, ‘Bu adam nasıl bu kadar zengin?’ diye. Bu sayede işte. Vicdan olmadan, bilgi sahibi olmak çok tehlikelidir.”

“Artık sarılabilir miyim sana Mert? Dayanamıyorum uzakta oturmaya.”

Mert, ona masumca bakan adamla birlikte iyiden iyiye ezildiğini hissetti. Oysa birazdan ona anlatacaklarından sonra sarılmak şöyle dursun kendisine o güzel yüzünü bir daha göstermeyeceğinden de emindi. Amacı ne kadar iyiye hizmet ederse etsin onu kullanmış, ondan habersiz sayısız kez yüzüne karşı yalan söylemişti.

Eğer özünde Barış’ı kendisine saklamak isteyen bencil tarafı olmasaydı onu ilk saniyede uzaklaştırırdı. Kalbi bu düşünceyle dolup taştı, zihninin fısıldadıklarına inat… Şimdi aklından geçenlerle ona aşık kalbinin arasında bir uçurum vardı ve Mert, bir kez daha zihninin haklı olduğunu biliyordu. Karşısında tam anlamıyla yaşadıklarını anlamasa bile onu dinleyen, ona sıkıca sarılmak isteyen adamın aslında Mert’i geride bırakmaya ihtiyacı vardı.

Barış gibi güldüğünde yanındakileri tıpkı bir güneş misali ısıtan biriyle kendisi gibi özü boktan yapılma, yaşamayan, dahası güneşi içindeki çamuruyla sıvayarak yaşatamayan biri denk olamazdı, olmamalıydı. Bir yanı, ‘Gitme kal,’ diğer yanı, ‘Git de gelme,’ demek istiyordu gözlerinin kahverengisi ağladığı için daha da açık bir renge bürünen ve hâlâ kendisini izleyen adama…

“Şimdi sana seni anlatacağım Barış. Ondan sonra bana ne yapmak istersen yap.”

Barış, konunun nereye geldiğini anlayınca burukça gülümsedi. Mert’in itiraz etmesine fırsat vermeden hızlıca yerinden kalkıp onun yanına adımladı. Dizlerinin üzerinde yere çöküp onu kendisine yaklaştırarak Mert’e sıkıca sarıldı. O an ikisinin de aklından, ‘Sarılsam sana, kırılsa yalnızlığımın kemikleri,’ cümlesi geçerken Mert, ömrü boyunca yaşayan bir ölüyü ayakta tutmaya çalıştığı anların haricinde demirden yapılma saydığı kalbini attıran adamı yine aynı bencilliğiyle bırakmak istemedi.

Küçük bir çocuğun bayramlıklarını yastığının altına saklaması gibi sarıp saklasaydı o da Barış’ı göğsüne, ne olursa olsun kumralı gitmeseydi ondan…

“Parti akşamı-” diye başladı sözlerine. Barış hâlâ ona sarılıyorken onu hafifçe itip çenesini yukarı kaldırdı. Tam dudaklarını onun dudaklarına bastıracaktı ki aklına düşen saf günahlarıyla onun dudaklarını kirletmek istemedi. Aylardır teni tenine karışsa da sanki yaşadığı rüyadan uyanmış gibiydi şimdi.

“Sana davetiyeyi ayarlayan Ulvi’ydi, kardeşim. Partide gördüğün sarışın adam da oydu.”

Barış, derince bir nefes alarak oturduğu Mert’in dizlerinin dibinden kalktı. Tam yanındaki koltuğa geçip ifadesiz yüzüyle, “Devam et,” dedi.

“Volkan’ın yanında işe başlayabilmem için ona çok büyük bir şey götürmem gerekiyordu, onun dikkatini çekebilmek için. Şirketinde stajyer olarak işe girmek bile çok büyük bir mesele. Bana yardım edebilecek tek kişi sendin çünkü beni evlat edinen adamı da karıştırmak istemiyordum. Ama sana yazsam bunun yaptığın işe rağmen illegal olduğunu söyleyip beni reddedecektin.”

“Bunu biliyordun çünkü Dark Web‘te beni araştırdın öyle değil mi?”

Deep Web,” dedi Mert. “Oranın en iyisini ararken araştırmamı genişletince de kendimi Dark Web’te buldum ve seninle karşılaştım. Kimlik bilgilerini de yeterince saklamadığın için aslında kim olduğunu çok zorlanmadan bulduk. Ama- İşte senin her müşteriyi almadığını, işlerin konusunda çok seçici olduğunu söylediler. Ben de-“

“Sen de benimle yatarsan istediğini sana sorgusuz vereceğimi düşündün. Benim gibi çok da güzel olmayan birinin senin gibi bir yarı tanrıyla yatma fırsatını kaçırmayacağına inandın ki çok da yanılmadığını görüyoruz.”

“Başka şeyler de-“

“Biraz düşünelim o zaman. Gerçi çok da düşünmeye gerek yok da,” diyerek tebessüm etti Barış. “‘Sıradan, çirkin, bir daha ne zaman benimle olma şansı var ki?’ Hatta sana balıklama atladığım için sığ biri olduğumdan da emin olmuşsundur. Kelimelerin ya da zihninden geçirdiklerin bunlar olmasa da anlamları bunlara yakındır. İkinci kez bana gelmen de zorunluluktandı değil mi? Aslında beni aklından çıkaramadığın ya da söylediğin gibi o gece yeniden yaşansın isteğin falan da yoktu. O kadının davası için elinin altında hazır benim gibi bir aptal varken neden başkasıyla uğraşasın?”

“Sen?” diye sordu Mert. “Bunları biliyor muydun?”

“Aynı düşünceler, sadece kostüm farklı Mert,” dedi Barış. “Biliyordum tabii ki. Hayatımda iki adam oldu benim. İkisi de yalnızca etten kıyafetlerini değiştirdiler bana gelirken. Benden almak istedikleri hep aynıydı. Kırılacak bir kalbim olduğunu bile çok sonra fark ettin sen, hatırlasana. Sadece neden şimdi anlatıyorsun bunları bana, anlamıyorum?”

Mert, daha ‘iki adam’ sözü kulaklarına çalındığı ilk an yumruklarını sıktı. Haddi de hakkı da yoktu şu an diğer adamın bahsini duymaya tahammülsüzlüğe, kendisi de bunu biliyordu. Ama yine de içinde bir yerlerde kaynayan öfkesine engel olamadı. Sertleşen ifadesiyle, “İş yerimdeki kadın, beni seninle tehdit etti,” dedi.

Kaşları çatılan Barış, “Nasıl yani?” diye sordu.

“Yarın onunla birlikte olmazsam her şeyi sana anlatacağını söyledi bana,” dedikten sonra hafifçe dönerek Barış’ın ellerinden tuttu. Gözlerini kalbindeki umudu yeşerten, sızısını silip de yok eden, dallarına can suyu olan adamın gözlerine tüm samimiyetiyle kenetledi. “Sana annemi anlatırken sempatini kazanmak ya da, ‘Bak ben böyle zorlu yollardan geçtim, beni affet,’ demek için anlatmadım ben Barış. Sana- Çok aşığım. Kimseye olmadığım, olamayacağım kadar sana aşığım. O kadın beni tehdit ettiğinde aklımdan geçen tek düşünce ondan önce seni bulup olanları, yaptığım tüm boktan davranışları sana anlatmaktı, önce benden duy istedim. Fark etmeyecek biliyorum ama-“

“Neden öncesinde anlatmadın peki?”

Gözlerinden yaşlar akan Mert, görüş açısı bulanıklaşsa da yeniden Barış’ın gözlerinin tam içine baktı. “Çünkü anlatmazsam benimle görüşmeye devam edecektin. Ben seni görebilecek, senin güzel gözlerinde hiçbir zaman bu kadar mutlu olamamış kendi yansımamı izleyebilecektim. Bilmiyorum Barış, seni kaybetme korkusu her şeyden kötüydü. Ben çok kötü şeylere şahitlik ettim üstelik. Bana kızacaksın söyleyeceklerim için ama sen benden gitme diye-“

Barış, ellerini Mert’in ellerinin arasından çekip kurtardı. Önce bir kıkırtı koyverdi ince dudaklarının arasından. Daha sonra yanaklarının içini ısırdı, gözlerinden akan yaşları durdurmak ister gibi. Oysa az önce Mert’in annesine ağlarken utanmamıştı Barış. Şimdi, duyduklarından sonra ağlarsa yanı başında olmasına rağmen ona keskin bir hasretle bakan adamın karşısında daha da aciz görüneceğinden korkuyordu, düşüncelerinin saçmalık sınırlarını zorladığını bilse de.

“Duyunca bu kadar acıtmaz sanıyordum ama canım çok yanıyor…” dedi her zamanki dürüstlüğüyle. “Demek benim güvenlik duvarımı zorlayan kadın senin iş yerinde çalışan kadınmış.”

“Barış,” dedi Mert. “Güzelim.”

“Güzelim demesen? En azından bundan sonra? Hımm?” diyerek gülümsedi Barış. Göz pınarlarında biriken yaşları üzerindeki kazağın kollarını çekiştirip de sildi. “Ben de aramızdakileri zora sokmamak istedim. Sanki zora koşmadıkça iyiydik. Bazen bildiğin şeyleri bilmezden gelirsin, inkâr edersin. Olan olduğu gibi kalsın da belki o konuşma günü hiç gelmez diye ümit edersin ya, işte öyle bir şeyler. Ben de seninleyken öyle yapmak istedim. Belki aptala yatarsam- Ama kendini suçlama Mert, beni böyle görmene ben izin verdim.”

Mert’in içi buz keserken ayaklanan adamla birlikte ense köküne ağrı girdi sanki. Kaburgalarının kafes olduğu kalbini açık bir yaraya maruz bırakmak için yokluğuyla sıra sıra dizilmiş kemikleri kırar gibi, kalbini ortadan ikiye yarar gibi hissettirerek gidecek olan adamın önünde birden diz çöktü. İnsanın ancak onuru için yaşadığına inanan Mert’in birinin önünde diz çöküyor olması bile onu aciz hissettirmedi.

“Gidecek misin?”

“Mert ne yapıyorsun? Kalk yerden.”

“Yalvarırım Barış, gitme. Ne istersen, ne olmasını dilersen öyle olsun ama sen gitme.”

“Alacağın intikam için elimden ne gelirse yapacağım Mert. Ne zaman ararsan sana yardım için orada olacağım. Melek kadına ve daha nicesine bunları yapanlar cezasını çekecek. Lütfen yerden kalk. Şu an bunları değil başka şeyleri düşünüyor olmalısın, topla kendini.”

“Benden ayrılıyor musun?”

Barış burukça gülümseyerek, “Biz birlikte miydik?” diye sordu.

Yeniden Barış’ın dizlerine sarılıp gözlerinden akan yaşlarla çaresizce olduğu yerde kaldı Mert. “Ne olursun,” dedi başka ne diyeceğini, aşık olduğu adama yaptığı bu kötülüğü nasıl telafi edeceğini bilemiyordu ama daha dakikalar önce mantığının ‘Bırak senden gitsin,’ diyerek fısıldadığı sikik düşünceyi de kalbine saplanıp kalan ağrıyla silerek adama onunla kalması için yalvarmak istiyordu yalnızca.

Barış, “Sesli dile getirmeden önce belki daha kolaydı her şey ama şimdi-” dedikten sonra, “Güzelliğin bir lanetle geldiği fikri doğru ama sen bir de çirkin olmayı dene. Seni sen olduğun için değil de-” diyerek cümlesini tamamlayamadan tutamadığı gözyaşları ip gibi yanaklarından çenesine doğru süzüldü. “Vicdan azabı çekme Mert. Söylediğim gibi sana geçiş iznini veren bendim. Sen beni hiçbir şeye zorlamadın.” Mert’in sıkı sıkıya tutunduğu kollarından kurtulan Barış, limon ağacını da ardında bırakarak öylece çıkıp gitti.

Mert, tam her şey için pes ettiği vakitte, yalnızca nefes alan bir gece yarısı ölüsü olduğunu kabullenmişken bir kumralın hesapsız kitapsız çıkıp da gelmesiyle sanki hüzünlü yazılan tüm türküler yerini neşeli şarkılara bırakmış gibi hissetmeye başlamıştı. Bulmakta zorlandığı yönünü kolayca bulmuş, uyuyamadığı uykulara ilaç olacak adam dermanıyla birlikte gelmiş, ilk kez nefes almaya, vermeye odaklanmak yerine gerçekten yaşamaya başlamıştı, aynı kumralın ona bahşettiği gülüşleriyle…

Üstelik çıkarsız sevmenin ne demek olduğunu da onunla öğrenmişti. Ölümünü beklerken aslında ne kadar canlı olduğunu da onunla anlamıştı. Ruhu yıllarca cehennemi bir savaşa teslimken adı gibi ona gelen de Mert’in en derinlerine yaptığı devrimle elinde beyaz bayrak, dudaklarının arasında bir ihtilalin melodisi tüm benliğinde barışı sağlamıştı sanki…

Onun aşkına en çok Barış yakışmıştı, en çok da Barış yakışacaktı, hem de ölene kadar. Burnunun ucundaki küçük, aptal hızmasını o uyurken izlemeyi, ‘Acaba nefes alıyor mu?’ diye düşünerek uykularından uyanıp da onu kontrol etmeyi, gözlerinin güzelliğini görmek için gözleri açık uyuması gerektiğini söylemeyi bile onunla öğrenmişti Mert.

Şimdi, dizlerinin üzerindeyken dünyanın en güzel şehirlerinden birinin içinde yer alan en tekinsiz yer gibi hissediyordu kendisini. Yüzyıllar önce şehir o tekinsiz denilen küçük araziye kurulmuş, etrafına doğru genişleyerek neşeli kahkahalar atan insanlara senelerce yarenlik etmişti etmesine ama bugününde kimsenin yüzüne bakmadığı, ancak evsizlerin sığınacağı derme çatma bir çatı olabilen, gidenlerin yüzlerini buruşturup da kaçarcasına çıktığı o yerlerden yalnızca biriydi Mert artık.

Yeniden ihtişamlı, kimsenin değil yalnızca kahverengi gözlü bir adamın kahkahalarına ev sahipliği yapmayı dileyen o tekinsiz, uğursuz yer olmayı bile göze almayı dilerken ve bunun için her şeyini feda etmeye hazırken dizlerinin üzerinde kalakaldı Mert, giderken geride izlerini bırakan adam yüzünden demirden saydığı yüreğinin tam ortasında var olan açık yarayla birlikte…

✨✨

“Senelerce senelerce evveldi

Bir deniz ülkesinde

Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz

İsmi; Annabel Lee

Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten

Sevmekten başka beni

O çocuk ben çocuk, memleketimiz

O deniz ülkesiydi

Sevdalı değil kara sevdalıydık

Ben ve Annabel Lee

Göklerde uçan melekler

Kıskanırlardı bizi

Bir gün işte bu yüzden göze geldi

O deniz ülkesinde

Üşüdü bir rüzgarından bulutun

Güzelim Annabel Lee

Götürdüler el üstünde

Koyup gittiler beni

Mezarı oradadır şimdi

O deniz ülkesinde

Biz daha bahtiyardık meleklerden

Onlar kıskanırdı bizi

Evet! Bu yüzden ‘Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi’

Bir gece rüzgarından bulutun

Üşüdü gitti Annabel Lee

Sevdadan yana kim olursa olsun

Yaşca başça ileri

Geçemezlerdi bizi

Ne yedi kat göklerdeki melekler

Ne deniz dibi cinleri

Hiçbiri ayıramaz beni senden

Güzelim Annabel Lee

Ay gelir ışır, hayalin erişir

Güzelim Annabel Lee

Orada gecelerim uzanır beklerim

Sevgilim sevgilim hayatım gelinim

O azgın sahildeki

Yattığın yerde seni…”

Edgar Allan Poe

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 3 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top