✨✨
“Kas yığını bedenimi oynatamıyorum bile, Allah’ın yok senin yavru ceylan,” dedi Muzaffer mutfakta neşeyle eskilerden kalma bir pop şarkısı söyleyerek kahvaltı çizelgesini kontrol eden Mavi’ye doğru.
Mavi, “Kas yığını bir miktar abartı oldu,” diyerek adamı süzüp bir de burnunu kıvırdı.
Muzaffer, duyduğu cümleyle gözlerini fal taşı misali açarak onun taş gibi kallavi bedenini küçümseyen çocuğa, “Abartı mı?” dedikten sonra ayağa kalktı. İnleyerek belini tutup ağır adımlarla mutfağa doğru ilerledi. “Sen bu mabet gibi tapılası bedene mi abartı dedin? Gözlerin bozuk kitabıma.”
“Babam küçükken bana çok havuç yedirdi, yani gözlerimin bozuk olma ihtimali yok!”
“Yaramamış demek ki. Yediklerin hep boya gitmiş, göze değil.”
“Boyumun uzaması için gece yatmadan önce süt içerdim ben Muzaffer. Somatotropin yani büyüme hormonunu salgılamada süt en büyük yardımcılardan biridir.”
“Ben de bu vücudu inşaatlarda çalışarak yaptım, dokun,” diyerek sağ kolunu dirsekten itibaren kırıp kol kasını ortaya çıkararak Mavi’ye doğru yaklaştı.
Mavi, adamın kısa kollu tişörtünün altından belli olan pazularına doğru bakıp da yutkunurken işaret ve orta parmağıyla sert kısmı dürtüp, “Yani,” dedi. Aslında o da biliyordu Muzaffer’in ne olduğunu ama dün geceden sonra yine de onu övmek istememişti.
“Sen yalana iyi alıştın kitabıma güzelim, dikkat et çarpılma.”
“Ben neden çarpılayım? Hurafelere inanıp da bana altı dolu olmayan savlarla gelmemelisin.”
“He he, hadi hazırlan çıkıyoruz.”
“Daha kahvaltımızı yapmadık. Kahvaltı günün en önemli öğünüdür ve asla atlanmamalıdır.”
“Yolda simit neyin alırız, hadi. Sana sürprizim var,” diyerek Mavi’ye bakıp da gülümsedi adam.
“Neymiş? Sürprizlerden hiç hoşlanmam. İyi mi kötü mü? Söyle de kendimi hazırlayım.”
“Lan o zaman sürpriz olmaz adı, hadi. Amma inat yavru ceylansın sen imanıma ama benim yavru ceylanımsın değil mi? Dün öyle ‘Yok senin yavru ceylanın değilim,’ falan fıstık dedin gece uyuyamadım vallaha korkudan gülüm.”
Mavi, umutla gözlerinin içine bakan adama doğru utangaç bir ifadeyle gülümseyip kafasını sol tarafına çevirdi. Daha sonra dudaklarını birbirine bastırıp da gülüşünü sakladığını zannederek, “Evet, cezan bitti,” dedi adamın içine su serpmek ister gibi.
Muzaffer ise Mavi’nin yanaklarını elleriyle tutup baş parmaklarıyla çocuğun allanan elmacık kemiklerini sevdikten sonra, “O kadar coşkulandım ki, yani o kadar keyiflendim ki öpecem şimdi seni. Bak öpüyom ha,” dedi.
Mavi, kafasını olumlu anlamda sallayınca Muzaffer çocuğun elmacık kemiklerine hafifçe baskı yaparak yanaklarının tombullaşmasına neden olup önce sağ sonra sol yanağına birer öpücük kondurdu. Sonra karşısında uysalca onu öpmesine izin verip de yalnızca ondan gelecek öpücükleri kabul eden çocuğun tatlılığına dayanamayıp bir öpücük de alnına iliştirdi.
“Buralar için izin almıştık, hep öpebilirsin demiştin. Ondan yani.”
“Biliyorum Muzaffer,” dedi Mavi yine utanarak.
Bunca zaman kimselerden utanıp da çekinmemişti Mavi. İlkokuldan itibaren tüm öğrencilerin önünde öğretmenlerinin hatalarını yüzlerine vururken de kapı komşuları çöpü onların evinin önüne atıp da inkar ettiğinde kadının yüzüne yüzüne, ‘Şimdi neden yalan söylüyorsunuz ki?’ derken de üniversitede çalıntı tezle ona hocalık yapmaya kalkan profesöre tüm gerçekleri söylerken de…
Mavi, hiçbir zaman hayatının herhangi bir evresinde kimseden çekinmezdi. Genellikle girdiği ortamlarda o konuşur, o dinlenir; Mavi ise karşıdakileri dinliyor gibi yapıp sosyalleşmenin açığını bularak kısıtlı sosyal becerilerini kendi öz güven eksikliği gibi göstermeyecek şekillerde kapatmasını da bilirdi. Koskoca Mavi’ydi bir kere o, birileri onunla aynı yerde bulunduğu için bile şanslı saymalıydı kendisini.
Ancak söz konusu şimdi küçük mutfaklarında karşısında ona bir şeyler anlatan adam olunca Mavi sanki bunca zaman bir aldatmanın içinde yaşıyor gibi hissediyordu. İnsanları ‘katlanılabilir’ ve ‘katlanılamaz’ şeklinde ikiye ayırıp onlarla sosyal kurallar gereği için bile konuşması gerekiyorsa en azından ‘katlanılabilir’ bulması gereken çocuk şimdi ‘geliyom’ diyen bir adamın karşısında kızarıp bozarıyordu!
En fenası Muzaffer onu öptüğünde yüzünü etil alkolle silmek istemiyor, aksine içten içe kendisi yeni yeni fark etse de öpücüklerin devamının gelmesini diliyordu. Kısacası Mavi ortalama bir insan olmuştu ve bundan hiç de şikayetçi değildi!
“Hadi yavru ceylan, daldın yine Agop’un kazı gibi.”
“Agop’un kazı dalmaz Muzaffer! Yutar!” dedikten sonra kafasını da olumsuz anlamda sallayıp, ‘Bunu da nasıl bilmezsin?’ diye düşünerek odasına hazırlanmaya gitti.
“Artist her şeyi de bil.”
“Duyuyorum seni! Kulaklarımı orada bırakmıştım,” dedi odasında cumartesi günleri giydiği beyaz tişörtünü üzerine geçirirken.
“Lan başka şeyleri bırak bir kere de anasını satayım,” dedi Muzaffer daha sonra sesini alçaltıp, “Misal kalbini,” diye de kendi kendisine söylenip içini çekti.
Mavi, hazırlanmış şekilde odasından çıkıp Muzaffer’in yanına doğru ilerledikten sonra, “Ne söyleniyorsun sen kendi kendine? Bu kadar söylenmek zihin sağlığın için iyi değil,” dedi.
Muzaffer, karşısında beyaz, askılı tişörtünün üzerine geçirdiği soluk gri renkli kazağının altından esmer teni görünen ve sıradan bir kazakla bile nasıl bu kadar yenilesi olduğunu anlamadığı çocuğa yalnızca bir bakış atıp, “Hadi,” dedi yutkunarak.
“Saçlarım nasıl? Yapamadım bile senin yüzünden!”
“Yavru ceylanım saçına bok sürülse yine güzelsin, sanki bilmiyorsun.”
Mavi, daha sabahın körü olmasına rağmen sayısını unuttuğu utangaç anlarından birini yaşarken hızla ayakkabılarını giyip merdivenlerden garaja doğru indi. Muzaffer’se bunca zaman zihnine zehir pompalayan kalbinin şimdilerde yalnızca mavi renkli yıldız tozlarıyla kaplandığını düşünerek hızla Mavi’nin peşinden o da merdivenlere ilerledi.
Yol boyunca Mavi’nin sürprizi öğrenmeye çalışması, Muzaffer’inse ağzını bile açmamasıyla en sonunda Mavi istediğinde kendisinden bile inat olan adama iyiden iyiye gıcıklanıp sürekli onun konuşmasındaki hataları düzelterek kendisi nasıl gıcık olduysa onu da delirtmek istemişti. Çocuğun bilmediği şeyse Muzaffer’in bu durumdan ne kadar hoşnut olduğuydu…
En sonunda taksi bir inşaatın önünde durunca Mavi anlamazca etrafına bakınıp arabadan indi. Dağ başı gibi bir yerde önündeki arazinin üzerinde yedi sekiz katlı, sadece duvarları ve kiremitleri tamamlanmış bir binadan başka bir şey yoktu ki.
Mavi neden geldiklerini anlamadığı yere bir kez daha bakıp, “Bu ne Muzaffer?” diye sordu.
Muzaffer ismini söyleyiş biçimine bile aşık olduğu çocuğa, “Sen dememiş miydin ‘İnşaat, iş makinesi falan fıstık seviyorum,’ diye? Usta ciğerimdir, inşaat bugün senin, ne izlemek istiyorsan izle akşama kadar,” dedi.
Mavi, tüm varlığı itinayla varlığına sinen adamın sözlerini duyunca sevinçle gözlerini kocaman açtı. Küçüklüğünden beri bayılırdı inşaatlara, iş makinelerine! Eğer bir gök bilimci olmasaydı kesinlikle bir vinç operatörü olmak isterdi. Bunu babasından başka bir tek Muzaffer’e söylemişti ama adamın da onu dinlediğinden emin değildi ki.
“Sen? Ben anlatırken dinliyor muydun?” diye sordu sessizce.
“Ne anlattıysan aha burada,” diyerek işaret parmağıyla sağ şakağına vurdu Muzaffer.
“Dinlediğini düşünmemiştim.”
“Çivilerin tarihini bile ezberledim.”
Mavi, ne diyeceğini bilemez halde Muzaffer’e doğru bakmıştı ki içeriden uzun boylu, esmer, otuzlarının ortasında bir adam onlara doğru yaklaşıp, “Ciğerim hoş gelmişsin. Sofra da hazır, de haydi gelin ne dikilip duruyonuz?” diyerek Muzaffer’e sarıldı.
Muzaffer adamın sırtını iki kez patpatladıktan sonra, “Kardeşim bu Mavi. Mavi bu da bizim Seyfo,” dedi.
“Merhaba Seyfo Bey tanıştığımıza memnun oldum.”
“Merhaba ciğerim, adın ne asortikmiş senin. Benimki de Seyfullah işte, dedemin adı. Bizim oralarda adet böyle illa dedenin adı konur. Hadi içeri, ekmek var taze,” diyerek art arda cümlelerini sıcakkanlı bir şekilde sıraladı.
Mavi, adamın ona nezaket kurallarının gerektirdiği şekilde elini uzatmamasına müteşekkir şekilde gülümseyerek içeri girip hayran hayran etrafını izlemeye başladı, birilerinin yanındaki adamı dinlemeyip de onu gözlerindeki hayranlık pırıltılarıyla izlediğinden habersiz.
Biraz daha içeriye doğru ilerlediklerinde kiremitleri dik şekilde, gazete kağıtlarının serili olduğu yer sofrasının yanına dizmiş olan çalışanları görüp merhabalaştıktan sonra birer kiremitte Muzaffer ve Mavi’nin altına veren Seyfo, “Hadi bakalım, karnınızı doyurun. Tüm gün bizlesiniz, bir işin ucundan da siz tutarsınız. Aç açına olmaz ama,” diyerek kocaman bir domatesi eliyle ikiye yarıp Mavi’ye doğru uzattı.
Mavi, ortamın güzelliğinin büyüsüne kapılsa da o domatesi alıp da yiyemeyeceğini biliyor ama ömründe ilk kez de hayır demek isterken tereddüte düşüyordu. Adam Muzaffer’in arkadaşıydı ve Mavi içten içe Muzaffer’i utandırmaktan çekiniyordu, kendince insanların alışkın olmadığı tüm davranışlarının sebebinden.
“Ciğerim ver hele bana sen onu,” dedi Muzaffer.
“Lan bebenin rızkına göz dikme, o da yesin.”
“Onun domatese alerjisi var, yemez,” diyerek adamın elindeki domatesi alan Muzaffer önce domatesi tuzladı, daha sonra üç ısırıkta midesine yolladı. Herkes kendi arasında sohbete başlamışken çaktırmadan cebindeki peçeteyi çıkarıp kenardaki poşette duran kütür kütür salatalıklardan birkaç tanesini eline alıp güzelce sildi.
Aynı şekilde birkaç biberi de sildikten sonra tam yanındaki kiremitte oturup çalışanların sohbetlerini keyifle dinleyen ama az önceki Muzaffer’in ‘Domatese alerjisi var,’ yalanı yüzünden de içi içini kemiren Mavi’ye elindeki sebzeleri uzattı.
Kulağına doğru, “Bak şuradaki peynir kapalı, ondan ye. Ekmek ya da simit-” demişti ki Mavi adamın elindeki salatalıkları ve biberleri alıp, “Ben hepsini yerim, simit de yerim,” diyerek Muzaffer’in şimdiye kadar hiç görmediği şekilde, iştahla elindeki salatalığı hart diye ısırıp ona doğru gözlerini bir çizgi haline getirerek gülümsedi.
Muzaffer’in gördüğü görüntüyle denizin yeşilinden göğün mavisine her şey yerle yeksan oldu sanki içinde bir yerlerde. Deniz ve göğün birleştiği ufuk çizgisini bile yerinden oynattı yanındaki çocuğun gülüşü, geriye yalnız mavi rengi kaldı tüm içindeki renklerden.
O Mavi’ye dalmıştı ki çalışanlardan biri, “Kardeş sen ne iş yaparsın?” diye sordu.
“Gökbilimciyim ben.”
“Bilim adamı gibisine mi?” dedi elli yaşlarında olduğu saçlarındaki aklardan bile belli olan bir adam.
“Evet, yıldızlar üzerine çalışıyorum.”
“Deme lan. Uzaylı felan feşmekan var mı peki? Hani siz dürbünle bakıyonuz ya uzaya?”
“Şey- Felan değil falan, dürbün değil teleskop,” diyen Mavi cümle ağzından çıktığı gibi hayatında yeni bir duyguyu daha tattı, pişmanlık… Muzaffer’in arkadaşına böyle söyleyip de onu utandırmamalıydı. Babasına anlatsa babası kesinlikle bunun hoş bir davranış olmadığını söylerdi ama alışkanlıkları da Mavi’nin peşindeki hayaletti, ona dadanmış ve Mavi’nin bir türlü kurtulamadığı…
Kafasını kaldırıp da endişeli gözlerle adama bakmıştı ki adam kahkahalarla gülmeye başladı. “Çok yaşa e mi sen? Benim kız da aha senin gibi, ‘Baba felan deme!’ der durur ama alışmışız gözüm n’apak? Çok özledim onu da, bak aklıma getirdin bir arayım,” diyerek elindeki simidin son parçasını da ağzına atıp oturduğu kiremitten kalktı.
Adamın ona gözüm demesini düzeltme fırsatı bile bulmasına izin vermeden sigarasını yakıp da inşaatın dışına doğru giden adama bakan çocuk, kendisine ‘İki gözüm’ diyen Muzaffer yüzünden başkalarının ona böyle hitap etmesini istememişti. Yine de adamı düzelttiği için kimselerin onu ayıplamadığını görüp elindeki salatalığı neşeyle kemirmeye devam etti.
Muzaffer’se Mavi’nin sürekli tekrarlayan eylemlerinin zincirinin bir halkasını bir daha birleşmemecesine kırıp onu buraya getirdiği için çok mutluydu o dakikalarda. Uzun zamandır aklında olan planı hasta olmadan önce Seyfullah ile konuşmuş, en sonunda ayarlayabilmişti.
Mavi’nin her hafta sonunu evde geçirdiğinin farkında, biraz da olsa farklı ama onun hayır diyemeyeceği bir şeylere çocuğu dahil etmeyi tasarlıyordu epeydir. Mavi’nin de kırılması gereken yönleri vardı, yirmi altısında gencecik biriyken evde oturmasın istiyor, en azından Mavi’nin durumu el verdiği şekilde onunla doya doya bu hayatı yaşamayı diliyordu adam. Bundan sonra da bunun için elinden ne gelirse onu ardına koymayacaktı da zaten.
“Hadi bakalım, başlayalım. Mavi gel senle biz duvarlara sıva çekelim,” dedi Seyfo.
“Olur!” diyerek heyecanla elindeki biberi de ağzına sokuşturan Mavi yanındaki Muzaffer’e de bakmayı ihmal etmedi. Güvenli alanına hemen hızlıca birilerini alamasa da biraz da olsa vakit geçireceği insanlar için beynindeki güvenilir kısımda olan sayılı insanların onayına ihtiyaç duyuyordu elbette çocuk.
Muzaffer gülümseyerek gözlerini açıp kapayınca Mavi hızla Seyfo’nun peşine takılıp inşaatın diğer tarafına gitti.
“Sıva için ince kumla temiz kireci bire üç oranında karıştırdıktan sonra su ekleyerek harç hazırlayıp şuradaki harç paletine koymalıyız. Paleti duvara altmış dereceye yakın bir açıyla yapıştırıp çekmeli sonra da duvarın yüzeyini mala yardımıyla düzeltmeliyiz,” dedi kirli bir kovanın yanında eğilen ustaya doğru.
Seyfo bir kahkaha atıp, “Ee sen zaten ustaymışsın ciğerim, gel o zaman başlayalım,” dedi.
Mavi’ni anlattığı şekilde ince harcı hazırlayıp onun eline de bir palet ve mala veren adam, “Açı maçı bilmem ben ama. Yılların alışkanlığı aha da şöyle yapıyorum,” diyerek alçıyı duvara yedirmeye başladı.
“Anlat bakalım, normalde İbo’dan türkü söylerim ben sıva çekerken ama şimdi sen varsın.”
“Ne anlatayım?” dedi Mavi önündeki duvarda zarifçe malasını gezdirirken.
“Kime oy verdin? Onu de hele.”
“Din ve siyaset konuşmamalıyız, hassas noktalarımıza dokunup birbirimizi kırabiliriz.”
Seyfo, sabahtan beri attığı kahkahalara bir yenisini daha eklerken hem yanındaki çocukla sohbet etmeye başladı hem de kendileriyle alakası bile olmayan çocuğa ne kadar kanının kaynadığını düşündü.
Dışarıdan bakıldığında çoluk çocuk sayılabilecek, velet gibi görünen bebe gelip onlarla sıva yapıyor hem de heyecanla, “Oldu mu?” diye arada da ondan onay alıyordu. Muzaffer’in arkadaşı da kendi gibiydi demek, sağlamdı.
Saatlerce su molası hariç işlerine devam ederlerken Mavi’nin bakışları işe başladığından beri sık sık olduğu gibi yeniden Muzaffer’e ilişti. İliştiği gibi de elindeki mala duvarın üzerinde kalakaldı. Muzaffer üzerindeki tişörtü çıkartmış, başından aşağı su dökmüş olacak ki vücudundan aşağı damlalar halinde sular süzülüyordu.
Esmer, sabah onun yalan söylediğini kanıtlamak istercesine ortaya dökülen kaslı vücudu inşaatın ortasında parlıyor, bir yandan da yanındaki diğer çalışanla gülüşerek sohbet ettiğinden sağ yanağındaki hafif gamzesi bir görünüp bir kayboluyordu.
Muzaffer’le birlikte çoğu duyguyu hisseden çocuk ilk kez iki duyguyu aynı anda hissetti. Birine daha önce Gonca’nın önünde havluyla duran Muzaffer yüzünden aşinaydı ancak içinde oluşan, boğazının kurumasına sebep ve tüm vücudundan başlayıp da yüzüne kadar çıkan ateşin neden olduğu bu yeni duyguyu tanımlayamadı çocuk.
Gözlerini adamdan çekmek istese de bir türlü başaramıyordu ki. Sanki tüm bedeni ona düşmanmış gibi kontrolü zihninin elinden almış, bağımsızlığını ilan etmiş gibiydi. Tam pantolonuyla belinin arasına sıkıştırdığı tişörtüyle birlikte eğilip yerdeki çimento torbasını alan adamın bu kez de belirginleşen kol kaslarına, ağır taşıdığı için ortaya çıkan damarlarına bakakaldı bu kez de Mavi.
Daha sabah dokunduğu kol kaslarına yeniden dokunmak isterken buldu kendisini. IQ‘su yüz altmış olan Mavi, Darwin‘in doğal seçilim sürecinin belki en üstlerinde yer almasına rağmen gelişimini tamamlamamış, atalarından bile daha ilkel şekilde Muzaffer’in vücudunu süzüyordu, her bir zerresini bilmek isteyerek.
Kafasını sallayarak zor da olsa kendine gelmeye çalıştı. Önce derin bir nefes aldı daha sonra yanındaki Seyfo’ya bakıp, “Ben bir Muzaffer’e bakacağım,” dedi.
“Tamamdır aslan.”
Adamın ne dediğini bile duymadan, Muzaffer’e doğru, burun kıvırdığı ilkel canlıların birleşimi göğsünde zuhur etmiş şekilde ilerledi.
Ondan tarafa yönünü kaybetmiş bir gemi misali gelen Mavi’yi gören Muzaffer elindeki çimento torbasını olduğu yere bırakıp, “Yavru ceylan?” dedi.
“Üzerini neden çıkardın!?”
“Hava ateş gibi, sen o kazakla nasıl duruyorsun bu cehennem provasında?”
“Üzerini giymelisin, başkaları var. Burası evimiz değil Muzaffer!”
Muzaffer, karşısında gözlerinde deli fişeklerin çakıştığı çocuğa doğru korkuyla bakıp, “Tamam giyeriz yav. Sıcak oldu iki su dökündük sanki n’aptık? Senin de tersin amma pis güzelim,” dedi.
“Tamam ama sakın çıkarma üzerini olur mu? Sıcaklarsan ben sana su dökerim.”
“Herkes çıkarmış ama,” dedi Muzaffer çocuksu bir tavırla.
“Beni onlar ilgilendirmez Muzaffer, sen ilgilendirirsin,” dedi pat diye Mavi.
Muzaffer, kaşlarını kaldırarak fazla sıcaktan pelte olmuş beyninin daha öncesinde algılayamadığı durumu birden anlayınca dudağının sağ kısmı yukarı kıvrılmış şekilde gülüp üzerini giyinmeden Mavi’ye doğru yaklaştı. Çocuğu kolundan tutup büyük bir duvarın arkasına doğru ilerlettikten sonra tam Mavi’nin yüz hizasına doğru hafifçe eğildi.
“Ben seni ilgilendiriyorum demek.”
“Evet,” diyerek kaşlarını çattı Mavi.
“Neden ki? Ben üzerimi giymesem şimdi ne olacak?”
“Ne demek ne olacak? Giymelisin.”
“Kaçak dövüşme iki gözüm, ben neden seni ilgilendiriyorum? Aha Seyfo da çıkarmış üzerini sabahtandır yanında kıllı göbeğiyle mala yapıyor.”
“Sen-” dedi Mavi, Muzaffer’in yüzü tam yüz hizasındayken konuşma yetisini kaybetmiş gibi ağzından kelimeler dökülmüyordu, sanki en iyi yaptığı şey konuşmak değildi çocuğun.
“Senin vücudun çok güzel, bakarlar. Bakmamalılar Muzaffer.”
“Peki sen?”
“Ne ben?”
“Sen bakmak istiyor musun?”
Mavi’nin kalbi şairlerin zarif kelamlarının bile tasvir edemeyeceği şekilde boğazında atmaya başladı. Dizleri titredi, nefes alışverişleri hızlandı, midesindeki tüm kelebekler birden tüm vücuduna yayıldı da her bir yanında, her bir zerresinde kanat çırptı.
Heyecanla Muzaffer’in çıplak göğüslerini buz tutmuş elleriyle hafifçe iterek, “Evet, ben bakmak istiyorum! Oldu mu?” diyerek adamın yanından hızla uzaklaştı.
Muzaffer derin bir nefes alıp da çocuğun arkasından yüzünü ovuşturarak, “Sabır Allah’ım, güç kuvvet ver bana,” derken duvarın diğer tarafından çıkan Mavi yeniden belirdi.
“O tişörtü giymezsen bu gece de koltuktasın!”
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙