Bölüm 28: Bayram Sabahları Yüzünde Saklı

✨✨

Hala gece olmasına rağmen bulutsuz havada parlak birer inci gibi dizilen yıldızları elinde sigarasıyla izleyen adam bu kez mutluluktan içine çektiği dumanı semaya doğru üflerken, zihnine dolan görüntülerle hala nasıl delirmediğini düşünüyordu.

Gökyüzü aynı gökyüzüydü, sigaraysa aynı sigara… Ama hissettikleri, aylar önce son kez bu hisle sarmalandığını bilmeden yaktığı sigaraların yarenlik ettiği içindeki tüm duygularına öylesine zıttı ki.

Bazı şeylerin son olduğunu bilmezdi insanoğlu, son kez bir ormanda yürüdüğünü, son kez bir sesi duyduğunu, son kez gözlerinden akan gözyaşlarını, son kez birini sevdiğini…

Burak da son kez birini seviyordu, tüm bayram sabahlarının birleşip de yüzünü süslediği bir çocuğu hem de. Evi olmadan avare dolaştığı zamanlardan bayram gününü yüzüne sığdıran birine sığınmıştı şimdi, onu yıllardır saran kimsesizliğini tam göğsünden yırtıp atarak.

Gece boyu durmadan, yorulmadan sevdiği sevgilisi suretiyle ışık saçıyordu, yolunu kaybettiği tüm günlerin sonunda ona gelen kızıl bir fener misali. Karanlık sokağında kendisine bile hayrı olmayan, sıra sıra dizili sönük fenerlerden değildi üstelik o. Sokağın bitiminde, tam denizin kenarında vurduğu kızıl yansımayla tüm geçtiği yerleri aydınlatıyordu Ahmet, Burak’ın elleri ceplerinde ona ulaşmasını bekler gibi.

Hayatında ilk kez en yakın arkadaşı sigarasına mutluluğunu bahşederken birden arkasından gelen sesle geriye doğru baktı. Ahmet, uykulu gözlerle üzerinde sadece Burak’ın tişörtüyle onun yanına gelirken yüzünde açtırdığı kızıl gonca misali gülümsemesiyle, “Sevgilim neden uyandın?” diye sordu.

“Heyecandan uyuyamadım.”

“Yorgunluktan değil yani?” diyerek arkasından sarılıp yüzünü Burak’ın geniş sırtına gömdü Ahmet.

“Ne yorulması canım ciğerim, sana on kaplan gücünde olduğumu söylemiştim,” dedikten sonra elindeki sigarayı hızla yanındaki kül tablasına bastırıp söndürdü, Ahmet’in tertemiz kokusunu kirletmek istemez gibi.

Daha sonra ona doğru dönerek çocuğun yüzünü ellerinin arasına alıp, “Üşüyeceksin yavrum,” dedi.

“Senin de üstün çıplak! Neden çıktın böyle? Ya biri görürse?” dedi Ahmet, Burak’ın yüzünü tutması nedeniyle büzüşen dudaklarının arasından.

“Kıskanç fıstığım.”

Ahmet utangaçça gülümseyerek bu kez de yüzünü Burak’ın göğsüne gömüp adamın o güzel kokusunu içine çekerek sarıldı. Yetmez gibi burnunu da onun boynuna doğru ilerleterek derince bir de öpücük kondurdu.

“Durmak yok devam diyorsun yavrum?” dedi Burak kısık bir gülüşle.

“Sadece boynunu öpüyorum sevgilim,” dese de olduğu yeri boydan boya yaladığından Burak sevgilisinin niyetini anlamış gibi birden çocuğu kucağına alarak içeri doğru adımladı.

İkisinin de her yeri mosmor olsa da birbirlerine doymak nedir bilmediklerinden Burak kucağındaki sevgilisinin anında dudaklarına kapandı, karanlık salondan küçük hole geçerken. Akşamdan sabaha kadar sevişmemiş gibi ilk anki heyecanıyla ilerleyip Ahmet’i yatak odasındaki demirlerin tam önünde kucağından indirdikten sonra sabırsızca altındaki eşofmanı iç çamaşırıyla birlikte çıkarıp kenara fırlattı.

Ahmet kıkırdayarak önündeki demirlere tutunurken, “Aşkım doyamamış mı bana?” diye sordu cilveli bir şekilde.

Tüpün dibinde az kalan kayganlaştırıcıdan avucuna döken Burak, kendisini yalnızca birkaç kez çekerek Ahmet’in ona naz yapmasına derince bir nefes verdi. “Boynumu öptüğün an kalktı, sence?”

Ahmet, “Burak! Her yerimiz mosmor, nasıl açıklayacağız biz insanlara?” diyerek sitem etse de sözlerine zıt uysalca demirlerden tutunup da sevgilisinin onu tamamlamasını bekledi.

Burak’sa Ahmet’in üzerindeki kendi tişörtünü yukarı sıyırıp çocuğun kalçasını açığa çıkardıktan sonra kendisini Ahmet’in girişine vakit kaybetmek istemez gibi hizaladı. “İnsanlara başlarım kitabıma şimdi, sevgilimle arama kimse giremez. Bundan sonra her gün böyle,” diyerek sevgilisinin içine doğru kendisini kaydırdı, tüm gece beraber olduklarından genişletmekle vakit bile kaybetmek istemeyerek.

O, sevgilisinin içinde yavaşça hareketlenirken Ahmet’in avuçları birden soğuk duvarla buluştu. Burak, kendi ellerini sevgilisinin ellerinin üzerine koyup parmaklarını onun parmaklarını bükerek içinden geçirdi. Bir yandan kışkırtıcı bir yavaşlıkla belini hareket ettirerek Ahmet’in içine girip çıkarken diğer yandan da ellerini onun ellerinden ayırmak istemez gibiydi adam şimdi.

Ahmet, aldığı hazla başını Burak’ın omzuna doğru yatırırken, “Burak hızlı!” diye inlemişti ki Burak Ahmet’in sözlerini emir saydığından hızla girip çıkmaya başladı sevgilisinin içine. Aynı anlarda ellerini Ahmet’in ellerinin üzerinden çekip, bir kolunu çocuğun göbeğine diğer kolunu da boynuna sararak onu kendisine daha fazla katmak ister gibi sıkıca her koldan işgal etti sevgilisini.

Burak, artık ezbere bildiği haz noktasına doğru vuruşlarını yaparken, Ahmet birden Burak’ın kolundan kurtulup demirlerden güç alarak kalçasını iyice dışarı çıkardıktan sonra belini arkaya doğru kırdı.

“Ahmet, sen nasıl bir şeysin yavrum?” dedi Burak, bir yandan da loş ışıklar arasında sevgilisiyle birleşme noktasına bakarken.

Güçlükle konuşan Ahmet’se, “Bilmem sen söyle?” diyerek yanıtladı sevgilisini.

“Tam bana göresin.”

Ahmet’in sırtına doğru yaslanan Burak, çocuğun tenine rastgele öpücükler kondururken iyiden iyiye hızlandığından Ahmet’in göbeğindeki piercinge elini attı. Çocuğun içine doğru yaptığı sert vuruşlar nedeniyle her girişinde piercingin öne doğru savrulduğunu anladığındaysa çenesini sıkarak, “Amına koyayım her şeyin güzel,” diyerek inledi.

Ahmet ise yerinde yeniden doğrulup kolunu arkasındaki Burak’ın saçlarına atıp çekiştirirken bir elini demirlerden çekip de yeniden duvara yasladı. Hayatında ilk kez yaşadığı duyguların bu kadar güzel hissettirmesinin sebebi Burak’la olduğu içindi, biliyordu. Şimdi elleri onun belinde, saniyede bir içinden tamamen çıkıp da yeniden en derinlerine kadar giren Burak olduğu için gözlerinden yaşlar akıyordu.

Burak elini Ahmet’in penisine sarıp çekerken Ahmet iki taraftan aldığı eşsiz zevkle yalnızca sevgilisinin saçlarını çekiştirerek inliyordu.

“Yavrum?” dedi Burak sona yaklaştığını anlayınca.

Ahmet ise sabaha kadar seviştiği adamın artık ne istediğini bildiğinden, önce Burak’ın bir parmağını ağzına alıp yaladıktan sonra, “Aşkım,” diye fısıldayarak dudaklarını ısırınca ikisi birden inlemeleri birbirine karışarak boşalmaya başladılar.

Burak, Ahmet’in içinden çıkmadan çocuğun omurga hizasına boydan boya öpücüklerini sıralarken Ahmet nefes alış-verişlerini düzene sokmak ister gibi yalnızca sevgilisinden gelen öpüşleri kabul ediyordu, büyük bir memnuniyetle.

Burak, çocuğun yüzünü kendisine döndürüp dudaklarını dudaklarına bastırmadan önce hayranca sevgilisinin güzelliğini izledi bir süre. Her anlamda bu çocuk onun muydu şimdi? Tanrısal bir çalışma gibi göz kapakları bile kendisinden renkli olan çocuğun büyüsüne iç çektikten sonra dudaklarını az önceki hırçınlığına zıt yumuşacık öptü.

“Her yerim ağrıyor,” dedi Ahmet gülümseyerek. Sevgilisinin penisini tutup içinden çıkardığında onun elini hisseden Burak’sa yeniden inledi. Ahmet adama doğru hayretle dönerek suratına inanamaz gibi baktı.

“Sana bir kahve yapayım, sonra devam edelim.”

“Burak!”

“Burak yok, aşkım var,” diyerek elindeki menileri çocuğun gözlerinin içine bakarak yalayan Burak bir de çapkınca göz kırptı.

“Sabah oldu sevgilim.”

“Tamam o zaman hadi duşa girelim, bir tur da orada atarız,” deyip Ahmet’i bir anda kucaklayan adam, çocuğun kahkahaları kulaklarını kutsarken bu kez protezini çıkarmak için içinden planlar yapmaya başladı, onu en saf haliyle göreceğinden çokça heyecanlı şekilde.

✨✨

Birkaç hafta sonra

“Yandım Allah!”

Ahmet, gözlerini zorlukla açarken neler olduğunu anlamak ister gibi yanında acı çektiği yüzünden bile belli olan adama endişeyle bakıp, “Sevgilim?” dedi sorar gibi.

“Yavrum telaşlanma ama karnım çok fena, imansız biri gibi cehennemde yanıyorum desem yanımda sen varsın, cennetteyim.”

“Burak şu anda bunu yapıyor olamazsın, beni bırak! Çok mu kötüsün?”

“Ağrıyor,” dedi adam kıvranarak.

Ahmet telaşlanarak hızla yataktan fırladı. Demirlere tutunup zıplayarak banyoya ulaştıktan sonra protezini taktı. Bir çırpıda banyodan çıkıp korkudan üzerini bile değiştirmeden hastaneye gitmeleri için Muzaffer’i uyandırmak adına Mavilerin kapısını çalmaya gitti.

Gecenin bir körü olmasını dahi umursamadan art arda zile bastı, onları da panikleteceğini biliyordu aslında ama korkusu her şeyin üzerindeydi şu anda. İçeriden gelen paldır küldür sesin hemen ardından uykulu gözlerle Mavi kapıyı açtı.

“Mavi, Burak çok kötü Muzaffer bizi hastaneye götürebilir mi?” dedi nefes nefese. Bir yandan da aklı içeride yatan adamda kalmıştı ve bir şey olmaması için içinden bildiği tüm duaları sıralıyordu çocuk.

Muzaffer üzerine tişörtünü geçirerek, “Geldim ciğerim,” dedikten sonra, “Neyi var?” diye sordu.

“Karnım ağrıyor diyor.”

“Kolera! Kolera olmuş kankam!” diyerek ortalığı velveleye veren Mavi’ye bakan ikili hayretle gözlerini kırpıştırdı.

“Güzelim sen daha iyi bilirsin ama kolera Türkiye’de bitmedi miydi?”

“Burak yeniden getirdi demek,” diyerek telaşla üzerini değiştirmeye giden Mavi’nin arkasından bu kez de anlamsızca bakan ikiliyse hızla Burak’a bakmak için adamın yanına ilerlediler.

Yatakta kıvranan Burak’ı gören Ahmet’in canı yanarken Muzaffer ise hızla adamı olduğu yerden kaldırıp, “Hadi ciğerim,” diyerek adamın vücudundaki morlukları görüp içinden kıs kıs güldü.

“Ahmet ciğerim, üzerine tişört neyin ver istersen, vampir saldırmış sanmasınlar.”

Ahmet’in utançla yanakları allanırken adamın gözlerine bakamayıp dolaptan temiz bir tişört bulmaya gittiğinde, Burak’ın bu halde bile pişkince ona bakarak sırıtmasını görünce içinden sabır çekti. Adamın ağrıdan rengi beyazlaşmıştı ama aklı hala fesata çalışıyordu!

Burak’ı bir koluna Muzaffer diğerine Ahmet girmiş şekilde yavaşça koridora çıkarttıklarında Mavi’nin maskesiyle beraber onları beklediğini gördüler.

“Kanka dünyaya yeniden kolera yayabilirsin, acele etmeliyiz,” diyerek hızla merdivenlerden inecekti ki Muzaffer’in asansöre binemediği aklına gelince durdu. Adama bakarak, “Sen git ben yardım ederim,” dedikten sonra hasta olan kişilere yaklaşmama kuralını ikinci kez, yeniden Muzaffer için bozan çocuk Burak’ın koluna girdi.

Muzaffer minnetle çocuğa doğru bir kez gözlerini açıp kapattı, sonra o hızla taksiyi kapının önüne getirmek için merdivenlere yönelirken diğerleri de asansöre binip aşağı indiler.

Burak’ın inlemeleri, Ahmet’in paniği, Mavi’nin ise kolera tarihini anlattığı bir yolculuğun ardından hastanenin acil kısmına ulaşan dörtlüden Mavi hastaneye girdiği an, “Koleralı hasta geldi, yardım edin ülke tehlikede!” diye bağırınca hastanedeki tüm görevliler, hatta içeride mayışmış şekilde patilerini yalayan kedi bile hayretle çocuğa bakakaldılar.

Burak’ın elini bir an bile bırakmayan Ahmet gözlerindeki endişeyi ona yansıtmak istemese de elinden bir şey gelmeyerek adama bakıp, “Sevgilim bir şey yok,” dedi ama daha çok kendisini teselli etmek ister gibiydi.

Burak, “Korkma yavrum, geçti bile buraya gelince,” dese de yüzü giderek beyazladığından çok da inandırıcı görünmüyordu şu anda.

Hızla acil servise götürülen Burak, apar topar ameliyata alınınca Ahmet bekleme salonunda dört dönerek sevgilisini beklemeye başladı. Gözlerinin pınarlarında biriken yaşları akıtmamak, güçlü kalmak için uğraşsa bile birden ne olduğunu anlamamıştı ki. Günlerdir hayatının en mutlu anlarını yaşıyor, çok sevip iliklerine kadar sevildiğini hissediyordu.

Melike ve Darin’e ev bulmuşlar, onları yerleştirmişler, aileleri ve arkadaşlarıyla birlikte harika vakitler geçiriyorlardı, baş başa kaldıkları zamanlarsa Ahmet’in tezahür edemeyeceği şekillerde tadı damağında kalır gibi geçiyordu. Şimdi sanki birileri onlara ah etmiş gibi nereden çıkmıştı bu durum?

Daha sonra panikten unuttuğu detay aklına gelince, “Mavi telefonun yanında mı?” diye sordu.

“Hım hım,” diyerek onu onayladı çocuk.

“Melike ablaya haber vermeyi unuttuk telaştan. Bir arar mısın?” dedi. Sonra telefonunu çıkaran çocuğa bakıp, “Kolera olmuş deme sakın ama,” diye de uyarmayı ihmal etmedi.

Bulunduğu yerdeki sandalyeye çökerken onu izleyen Muzaffer, “Ciğerim onun mayası sağlamdır korkma,” diyerek Ahmet’i yatıştırmaya çalışsa da Ahmet görmeyen gözlerle kafasını sallayabildi yalnızca.

Bu sırada elinde telefon yanlarına gelen Mavi, “Babamı da aradım, Melike’yi alıp getirecek,” dedi.

Ahmet içinde oluşan ve nihayet mutlu günlerini yaşadığı anların sonunda gelen berbat hisle sarmalanırken olduğu yerde telaşla bacağını sallamaya başladı. Kendi canının çokça yandığı anlar aklına düşerken o anların bile bunun yanında sönük kaldığını hissetti aniden. İnsanın canı tatlı derlerdi ama asıl tatlı olan canından çok sevdiğinin canıydı aslında, Ahmet’in sevgilisinin gözlerinde gördüğü acı parıltılarında canı parmak uçlarından çekiliyor gibi yanarken bir kez daha Burak olmadan hayatının ne de anlamsız olduğunu düşündü.

Bir süre sessizce içine kapansa da en sonunda dayanamayarak, “Neden kimse bir şey söylemiyor ki?” diyerek isyan etti.

“Acil bir durum demek ki ciğerim ama şu işe yaramayan organlardan biriyle ilgilidir kesin, tasalanma yav.”

“Muzaffer! İşe yaramayan organ yoktur, insan beyninin bile çözemediği derinlikte olan muhteşem bir uyumla yaratılmış, işlevini anlamlandırmaya gücümüzün yetmediği şeyler vardır,” diyerek bilmişçe kaşlarını çattı Mavi.

Mavi’nin sevimli sevimli kaş çatmasına bakıp da dişlerini sıkan Muzaffer, Burak ciğerinin bir an önce buradan çıkmasını ve Mavi’yi kucaklayıp eve hatta yatağa götürdüğü anları düşlemeye başladı. O da insandı sonuçta, Mavi’ye dayanmak kolay değildi.

Herkesin aklında başka başka dertler varken koridordan onların olduğu kısma doğru dönen uzun sarı saçlı, bakımlı bir doktor onlara bakarak, “Önemli bir şey yok. Safra kesesinde taş birikmiş. Bu tip durumlarda da keseyi almamız gerektiğinden apar topar ameliyata aldık. Yarın sabah çıkabilir. Geçmiş olsun,” dedi, alınan bir organ olmasına rağmen onun için bu durumun önemsiz olduğunu ve her gün yapıldığını belli eder bir tonda.

“Görebilir miyim?” diye sordu Ahmet panikle.

“Tabii, uyanır birazdan. Siz geçin ben de hastamıza bundan sonraki süreçle ilgili birkaç bilgi vermek için geleceğim zaten,” diyerek yanlarından ayrıldı kadın.

Danışmadan Burak’ın hangi odada olduğunu öğrendikten sonra hızla odaya doğru ilerleyecekleri sırada Melike ve Baysal’ın da telaşla yanlarına geldiklerini gördüler. Melike Ahmet’e doğru bakmıştı ki Ahmet, “Safra kesesini almışlar Melike abla, önemli bir durum yok dediler. Şimdi yanına gidiyoruz,” dedi.

Melike’nin gözündeki yaşlar sessizce düşerken Ahmet kadına doğru yaklaşıp sıkıca sarıldı. “Güçlüdür o Melike abla, sen yetiştirmişsin. Minicik bir safra kesesi ameliyatı ona ne yapabilir ki?”

“Çok korktum oğlum.”

“Melikeciğim çok basit bir ameliyat bu, şimdi ona çok yağlı yememesini falan söyleyecekler, eve yollayacaklar. Korkma, al şu maskeyi de tak ne olur ne olmaz,” diyerek Melike’nin yanına giden Mavi, onu yatıştırmak ümidiyle de kadının koluna giriverdi.

Burak’ın yattığı odayı bulup da içeri girdiklerinde adamın yeni yeni uyanmaya başladığını gören Ahmet hızlıca yanına gidip de elini tuttu.

“Sevgilim, nasılsın?”

“İyiyim yavrum, narkoz aldıktan sonra bildiğin nehir adlarını say dediler ama ben senin en sevdiğim özelliklerini saydım,” diyerek pişkince güldü.

“Burak!”

“Oğlum nasılsın?” diyerek telaşla bu kez de Melike adamın yanına gidip elini tuttu.

“Annem camış gibiyim yav, korkma. Normalde beş-altı gün kalmak gerekirmiş hastanede ama ben on kaplan gücünde olduğumdan evde dinlensem yetermiş,” diyerek, ‘on kaplan gücünde’ kısmını Ahmet’e bakarak imayla söylemeyi de ihmal etmedi elbette.

Ahmet, günden güne sapıklığı boyut atlayan sevgilisine doğru sinirli bir şekilde bakarken Mavi, “Geçmiş olsun, ülkeye kolera yaymadığın için neler hissediyorsun?” diye sordu merakla.

“Huzur, mutluluk, feraset, cesaret hissediyorum ciğerim.”

Muzaffer ve Baysal da Burak’a geçmiş olsun dileklerini iletirken içeri giren doktor herkese tek tek bakıp yüzünde geniş bir gülümsemeyle Burak’ı kontrol etti. Daha sonra adama doğru, “Bünyeniz çok sağlammış, kendinize iyi bakmış olmalısınız,” dedi.

“Öyle doktor hanım, makine gibidir benim vücudum,” diyerek Ahmet’e dönüp sessizce, “Sen iyi bilirsin,” dedi çapkınca gülümseyerek.

Ahmet, az önce sevgilisine bir şey olacak diye korkarken şimdi de arsız sevgilisinin doktorun onu beğenip de Burak’a resmen flörtöz bir havayla yaklaşıyor olduğunun farkında dahi olmadan kendisine mesaj göndermesine gülse mi ağlasa mı bilemedi. Adam doktor kadının hareketlerinden, cilveli gülümseyişinden, gözlerinden yansıyan beğeni pırıltılarından habersiz hala Ahmet’e üstü kapalı imalar yapıyordu, Ahmet’i delirtmek istercesine.

“Öylesiniz belli. Aslında birkaç gün daha hastanede kalsanız iyi olurdu ama istemediniz.”

Burak Ahmet’ten uzakta geçireceği birkaçı günü düşünüp telaşla, “Yok yok evde hallederiz biz, hiç gerek yok. Boşuna bir yatak işgal etmeyelim hocam şimdi,” dedi.

“Pekala,” dedi kadın gözlerine ulaşan bir gülümsemeyle. Burak’ı sevimli bulduğu her halinden belliydi kadının, gözleri çizgi olmuş şekilde içtenlikle gülümsemiş ve bunu odada bulunan Burak hariç herkes fark etmişti. Üstelik fark ettikleri bir diğer şey de Ahmet’in tarafından onlara doğru yansıyan kızıl bir auraydı ki Baysal gördüğü an çocuğun büyülü olduğunu ve kafasından ateş çıkarabildiğini düşünmüştü, bir anlık.

“Altı ila sekiz hafta gibi bir sürede tam iyileşme sağlanır Burak Bey. Safra kesesi ameliyatı sonrası genellikle ciddi bir şikayet beklenmez. Nadiren gaz, şişkinlik, mide yanması, ishal gibi şikayetler olabilir. Günde en az iki litre su içmelisiniz. Yumurta veya yumurta içeren gıdalardan uzak durmaya çalışın. Kahve az için, bir de sık sık asitli içecekler ve alkol tüketmeyin.”

“Naptın ciğerim hocam? Ben kahvesiz yaşayamam,” dedi Burak üzgünce.

Burak’ın kadına söylediği ciğerim lafını duyan Ahmet önce kafasını hızla kaldırdı, daha sonra masmavi gözleri koyu bir laciverte bürününce odadaki herkes ağzında bir şey geveleyerek geri geri odadan kaçarcasına çıktılar, Melike bile!

Hiçbir şeyden haberi olmayan Burak ve doktorsa rutin konuşmalarına devam ederken daha doğrusu Burak rutin konuşmalar yaptıklarını sanıp da kadının ona kur yaptığını fark etmezken kadın, “Ben size kahve ısmarlarım Burak Bey, benim kontrolümde içersiniz,” dedi gülümseyerek.

Her şeyden bihaber Burak ise, “Bizim evde patron bu kızıl,” diyerek yüzünde sevecen bir ifadeyle doktora Ahmet’i gösterdi. “O ne derse o hocanım. Kahve içme dersen boynumuz kıldan ince tabii,” diye de ekledi.

“Öyle mi? O zaman size anlatayım ben.”

“Tabii bana anlatın siz,” dedi Ahmet, Burak’tan tarafa bakmazken.

Kadın rutin dikkat edilmesi gereken durumları bir kez de Ahmet’e anlatıp uyarılarını yaptıktan sonra ikiliye gülümseyerek odadan çıkacaktı ki Burak’a doğru bakıp, “Burak Bey, isterseniz numaramı asistanlardan alın. Bir sıkıntı olursa bana yazarsınız,” diyerek, “Geçmiş olsun,” dileklerini de iletip odadan çıktı.

Burak, gülümseyerek kadına pişmiş kelle gibi kafasını salladıktan sonra Ahmet’e bulaşmak için onun tarafına dönmüştü ki Ahmet’in yüzünde gözlerine ulaşmayan şeytani bir gülümsemeyle kendisini izlediğini fark edince yutkundu, bir şeyleri yanlış yapmıştı ama neyi yanlış yaptığını anlamayarak yalnızca dudaklarını birbirine bastırıp da sevgilisinden gelecek gazabı beklemeye başladı, geçmiş sürünmesinden çokça tecrübeli şekilde…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top