Bölüm 28: Mavi Gökyüzünün Kanatları

✨✨

Dudaklarının altındaki etine dolgun, yumuşacık dudaklardan zorlukla ayrılan adam küçük küçük öptüğü çene hattından mis kokulu boyna doğru ilerlerken evini tuğla tuğla ören bir emekçi misali sadece kendisine özel olan cennetine giden yolu da öpücükleriyle örüyordu sanki…

Hiç kimseye anlatmaya cüret edemeyeceği boyundaki koku burnuna dolarken birkaç kez art arda öptü, dudaklarının altında kalan incecik deriyi. Elinden gelse başka şekillerde de öperdi belki ama kalbi bir defter misaliydi, sadece ‘incitme’ sözcüğünün dolu olduğu… Hissettiği ten yaprak yaprak sonsuzluk yazısıydı, tıpkı yazgısının da bu kokunun sahibi oluşu gibi.

“Çok seviyorum,” dedi adam. “Sen benim mavi gökyüzümdeki kanatlarımsın.”

Karşılığında sözcüklerden oluşan bir cevap alamasa da zarif parmakların süslediği el onun başını yeniden kendi boynuna bastırdı, oradan uzaklaşmasını istemez gibi.

Muzaffer, nefes nefese göz kapaklarını kırpıştırarak açtığında önce gözleri karanlıktan bir şey seçemedi. Odanın loş ışığına gözleri alışmadan önce burnunu dayadığı boyundan sevda trenine kaçak ama korkusuz bir şekilde atlamasına vesile olan kokuyu içine çekti derince.

Yanında sessizce uyuyan Mavi’nin dibine girmiş, çocuğun boyun boşluğuna kafasını yapıştırmış öylece yatarken günlerdir ardı arkası kesilmeden gördüğü rüyalardan birine tanıklık etmişti demek yine.

Oysa gerçeği tam da yanında yatarken, bindiği trenin vagonunda kaçak seyahat etmek Muzaffer’in işine gelmiyordu son zamanlarda, tahammülü de kalmamış gibiydi Mavi’den ayrı geçirdiği dakikalara…

Belki yanındaydı, yöresindeydi çocuk ama Muzaffer artık şairin de söylediği gibi şarkıyı dinlemek değil söylemek istiyordu, cesaretle, bağıra çağıra…

Mavi’ye çaktırmadan yataktan kalktığında onun arkasını dönüp de yıldızlı yastığına sarıldığını görünce bir kez daha nefret etti yastıktan. Oysa o sadece ona sarılsın istiyordu… Ona sarılsın, onu öpsün; ona ‘Seviyorum seni,’ desin, sadece onu yaşasın…

Pantolonunun cebinden aldığı sigara paketiyle birlikte balkona çıkıp sigara içmek için oraya bıraktığı küçük iskemleye oturdu. Yıldızların açık açık görüldüğü gecede her bir yıldız yine ona kolyesinin ucundan yıldızlar sarkan güzel gözlü çocuğu hatırlattı, daha az önce yanından kalkmamış gibi.

Saate baktığında daha gece yarısı olduğunu görünce bir umut mesajlaşma uygulamasını açıp Ilgın’ın konuşma penceresine tıkladı.

Muzo Abi: Uyudun mu?

Ilgın: Tehlikeli sorular abim bunlar, hayırdır?

Muzaffer, Ilgın’ın uyumadığını anlayınca zaten yavaş yazdığı mesajla uğraşmamak için kızı direkt aradı. İlk çalışta açılan telefonun diğer ucundan, “Abim?” sesini işittiği an Muzaffer’in tüm kaybolan sözcükleri kalbinde yeniden belirdi de karşısındaki kızdan akıl almak adına ağzından çıkmak için bir asker misali hazır ola geçti.

“Kardeşim ben çok kötüyüm lan.”

“Hayırdır?”

“Benim bu Mavi’yi ömürlük manitam yapmam lazım artık, dayanamıyorum öyle uzaktan bakıp da liseli gibi kaçak göçek horoz dövüştürmeye.”

“Konuşmadınız mı siz hâlâ?” dedi Ilgın esneyerek. Herkesi baş göz etmişti de bu ikisi için geç kalmıştı kız.

“Yok. Utanıyor, kaçıyor paso. İmanıma sürekli penaltı kaçıran forvet gibiyim. Ceza sahasında dolanıp duruyorum ama gol yok,” dedi sıkıntıyla.

“Mavi hassas biri Muzo abim, sen de biliyorsun. Bence güzel, fiyakalı bir sürpriz yap sonra bağla kendine onu.”

“Sürpriz derken? Kebapçıya falan götürmek gibisine mi?”

“Senin sürprizden anladığın bu mu cidden?”

“Evet. Biri beni kebapçıya götürse, bir de sınırsız ye dese işkembeyi doldururum kitabıma karışık kebapla.”

“Hayır odun abim. Diyorum ki romantik bir jest yap. Mavi en çok neyi sever mesela? Onunla alakalı bir şey yapabilirsin. Önce daha romantik bir ortama götür ama orada biraz konuşun, insanlar konuşa konuşa demişler.”

“Koklaşsak da olur, yeter ki bir şey olsun artık. Lan Neşet Baba ne güzel demiş, ‘Özü gülmeyenin yüzü güler mi?’ diye. Gülmeyi unuttuk be usta,” dedi sigarasını içmeyi unuttuğunu fark eden Muzaffer yeniden bir sigara daha yakarken.

“Bence açık açık konuş abi artık. Sen de rahatla Mavi de seni beyninde nereye koyacağını bilsin. Belirsizlik ikinizi de yoruyor böyle. Yankınız var ama sesiniz yok sanki, sen yarın ilk iş al Mavi’yi götür bir yere. Güzelce konuş. Hem aranız nasıl?” diye sordu kız merakla.

“Valla en son kıskandı gibi oldu ha beni bu. Ben soyunduydum inşaatta, geldi üzerimi giydirdi, çemkirdi baya bana. Küçük bir ceylan ne kadar çemkirebilirse o kadardı ama,” dedi Muzaffer o anlar aklına geldiğinde gülümseyerek.

“İnşaat ve soyunma kısmıyla, ceylan takıntınızı bir yere koyarsak onun da sana karşı boş olmadığı ona dokunmana izin vermesinden bile belli zaten abim.”

“He mi? Boş değildir bana?”

“Yok be, Mavi’den bahsediyoruz. Sana boş olsa kök söktürürdü, şimdi uysal baya.”

Muzaffer, Mavi’nin tanıştıkları günden bu yana geçirdiği değişimi düşünüp gülümserken her Mavi aklına geldiğinde yaptığı gibi alt dudağını ısırdı. Onun tatlılığı yüzünden sürekli dişlerini sıkan ya da dudaklarını ısıran adamı gören Mavi gece uyumadan önce, “Isırma isteği koca yanaklı ve büyük gözlü bireylere karşı daha fazladır. Aşırı pozitif ve yoğun duygular sonucu ortaya çıkar ve eylem gerçekleşmeden beynin başka merkezler tarafından uyarılması sonucu durur,” diyerek bilmiş bilmiş konuşup da gözlerini daha da irileştirirken Muzaffer’in onu daha fazla ısırmak istediğinden habersizdi!

O anlar aklında geldiğinde gülümsemesi daha da büyüyen Muzaffer sessiz kalınca hattın diğer ucundaki Ilgın, “Abim ben yatar. Yarın dediklerimi yap, beni de ara. Gazan mübarek olsun, yarın büyük gün,” dedi. Kısa bir hoşça kal merasimi sonrası kafasındaki planla telefonunu kapatan Muzaffer, sigarasından bir duman daha içine çekerek etrafa göz gezdiriyordu ki Mavi’nin salondan ona doğru bakan yansımasını gördü.

Çatık kaşlarıyla balkon kapısının ardından bakan çocuk kollarını birbirine dolayıp hiçbir şey demeden geldiği gibi odasına gidince Muzaffer yine ne yapıp da onu kızdırdığını anlamadı. Gece gece sigara içmesine bozulmuş olmalıydı bu yavru ceylanı.

Hızla sigarasını kültablasına yarım yamalak bastırarak söndürdü. Bu ara Mavi’nin korkusundan iyice çocuğun oyuncağı olmuştu ya zaten! Pek de şikayetçi olduğu söylenmezdi gerçi bu durumdan. Banyoya ilerleyip önce dişlerini fırçaladı, üzerine biraz parfüm sıktıktan sonra yeniden artık iyiden iyiye bahanesiz şekilde yerleştiği ve ikisinin odası olan Mavi’nin odasına döndü.

“Yavru ceylanım?”

“Ne var?” diyen Mavi sözlerinin kaba olduğunu ve babasının bunu duysa onu ayıplayacağını düşünerek, “Efendim?” diyerek kendisini düzeltti.

“Yine ne celallendin sen?” diyen Muzaffer kendisini yatağa, Mavi’nin tam dibine attı.

“Celallenmedim bir kere ben!”

“Bu sakin halin yani? Tanımasak inanacaz güzelim.”

Mavi, güç almak için sarıldığı yastığını kenara bırakıp Muzaffer’e doğru döndü. İçinde tutamazdı elbette, dürüstlüğü de onun zayıf noktasıydı.

“Kiminle konuşuyordun?” diye sordu dolambaçsız şekilde.

“Ilgın’la.”

Mavi kaşlarını kaldırarak, “Ne konuştunuz ki?” dedi merakla.

Muzaffer daha birkaç ay önce ona soru sorarken, ‘Sormamalıydım,’ diyerek kendisini düzelten çocukla bu duruma geldikleri için yüzüne memnun bir ifade takınarak, “Bizim forvetlerin ne kadar çok penaltı kaçırdığını,” dedi.

“Önemli mi ki sizin için?”

“Yok da uyku tutmadı, öyle çene çaldık biz de.”

“Anladım.”

“Sen kiminle konuştum sandıydın ki?” diyerek Mavi’nin suratına hayran hayran bakmaya başladı.

“Gonca’yla.”

“Bende söz şereftir Mavi. O kadının adı geçmeyecek dedim, iki üç lak lak ederken geçiyor elbet ismi ama Gonca Monca yok salla şunu.”

“Hiç olmayacak ama değil mi? O kadın bir daha hayatımıza girmeyecek?” dedi Mavi emin olmak ister gibi. Elinde değildi çocuğun, bir şeye takıldıysa tamamen izi silinene kadar kafasında o şeyi döndürüp duruyor, sürekli düşünüyordu.

Gonca da Mavi için tıpkı geçmişte ona hasta diyerek onda bir iz bırakan akranları gibiydi, tıpkı annesinin onu yıldız olmak için bırakması gibiydi, tıpkı onunla kimsenin bir ömür geçiremeyeceğini düşünen meslektaşları gibiydi… Çocuk ne yaparsa yapsın izlerini unutturmuyorlardı bir türlü, derisinin altına işlenmiş zehir misali.

Muzaffer, Mavi’nin tatlı tatlı soru sormasına da ondan onay beklemesine de dayanabilmek için içinden ona kadar saydı. Mavi’ye dayanabilmek için onun taktiklerini kullanması gerekiyorsa onu da yapacaktı adam, elinden geldiğince.

“Olmayacak iki gözüm. Bundan sonra sen, ben, bir de arkadaşlarımız. O kadın yok, iki gözüm önüme aksın ki,” dedi. Sonra kafasına dank eden şeyle, “Lan dur iki gözüm sensin, sen gitme bir yere, kal orada,” diye de panikle ekledi.

“Babam da var Muzaffer, onu unuttun.”

“Hee, baban da var.”

Mavi, ‘Hee’ diyen adamı düzeltmek yerine sadece çıkan sesin komikliğine kendisini tutamayarak kıkırdadı. Muzaffer’se Mavi’nin gülüşünü eski zaman simyacılarının tenekelerden altın yapmaya çalışmaları gibi mucizevi ama olması da imkansız bir olay gibi nadiren duyduğundan çocuğa doğru bakakaldı.

“Acayip güzel gülüyorsun sen.”

Mavi, utançla gülüşünü alt dudağını dişleyerek bastırmak isterken Muzaffer ona doğru yaklaşıp çocuğun alt dudağını baş parmağıyla dişlerinin arasından kurtardı. Daha sonra hafif de olsa diş izlerinin geçtiğini düşündüğü dudağı parmağıyla soldan sağa doğru okşayarak, “Saklama gülüşünü,” dedi.

“Utandım da.”

“Benden? Muzo’dan?”

“En çok da senden utanıyorum zaten Muzaffer!” dedi Mavi gözlerini kocaman açarak.

Ortalama zekalı insanların duyguları kolaylıkla anlamaları gerekmiyor muydu? Bu adam nasıl olurdu da Mavi’nin onun karşısında yüzünün kızardığını, öne eğilen başını, ondan kaçırdığı gözlerini ve hızlanan kalp atışını fark etmezdi? Mavi bile bu belirtilerin utanmak olduğunu çoktan anlamıştı!

“Neden?”

Mavi, yutkunarak kuruyan boğazını rahatlatmaya çalıştı. Hâlâ dudaklarını bir serçenin tüyü misali yumuşacık okşayan parmakla içinde bir yerlerde farklı duygular belirse de şu an ona ısrarla bakan ve ondan cevap bekleyen bir adam vardı karşısında. Üstelik bu kez kaçmasın ister gibi de tenine değiyordu teni.

“Bilmiyorum ama sen bana güzel sözler söyleyince utanıyorum işte.”

“Kötü mü bu peki? Yani senin için? Sana hissettirdikleri?” diye sordu Muzaffer.

“Yok. Yani kötü utanmak nasıl olur bilmiyorum. Çok küçükken yaşadım ama hissini hatırlamıyorum.”

Muzaffer kaşlarını çatarak elini Mavi’nin dudaklarından çekip, “Ne oldu ki?” diye sordu.

“Birinin doğum günü vardı, beni de çağırdılar ama söyledikleri yere gittiğimde kimse yoktu. O zaman kendimi çok kötü hissetmiştim galiba. Ama zamanla duygular tamamen yok oldu, yani yaşadığımı hatırlıyorum ama nasıl hissettirdiğini hatırlamıyorum.”

“O zaman yanında olsaydım hepsinin ağzına salıncak kurup da sallana sallana sıçardım ya neyse,” dedi Muzaffer sinirle.

“Ne kadar pis bir küfür bu? Nereden duydun bunu?” dedi Mavi hayretle. Muzaffer’in eve ilk taşındığında ağzı bozuk da olsa sonradan adam kendisini düzeltmiş, ‘Dürzü, gavat, göt boncuğu’ gibi görece daha basit küfürlerle hayatını idame ettiriyordu adam, Mavi için…

“Taksiye binen bir çift vardı ya hani, lacivert gözlü olanın valizine yardım ederken bize korna çalan bir bebeye söyledi. Ondan öğrendim.”

“Kullanma ayıp.”

“Tamam. Ama sen bu kötü hisleri hep unuttun değil mi?” dedi Muzaffer tereddütle. Mavi’nin ona açılmasını istese de ona karşı adım adım ilerlemek, onu ürkütmemek istiyordu adam.

“Bazıları hariç, evet.”

“Neymiş onlar?” dedi Muzaffer, dayanamayarak bu kez de elini Mavi’nin yanağına çıkarıp çocuğun pamuk gibi yanaklarını severken.

“Yatalım mı? Uyku saatim geçiyor da,” diyerek gülümsedi Mavi.

“Yatalım bakalım yavru ceylanım. Yarın akşama doğru seni bir yere götürmem lazım ama işten biraz erken çık tamam?” dedi Muzaffer. Çocuğun konuyu kapatmak istediğini fark etmiş, üzerine gitmemek adına uzatmayı da uygun bulmamıştı.

“Yine inşaata mı gideceğiz Muzaffer?”

“Yok başka yere. Yemek de yeme, benlen yiyecen.”

“Nereye peki?”

Muzaffer, “Mavi ceylanım,” dedikten sonra çocuğun yanağındaki elini alnına dökülen saçlarına çıkarıp yana doğru taradı. “Sürpriz olacak ama kitabıma Kuran’ıma güzel bir sürpriz.”

“Tamam o zaman.”

“Şimdi öpecem seni, kabus görmemek için öpmem lazım biliyon.”

Mavi, Muzaffer’in ufak tefek dokunuşlarını ondan izin almadan tenine sunmasına artık alışmıştı. Ama adamın onu öpmeden önce izin alması, sanki babasıyla kampa gittikleri zaman yolda olan tümseğe babasının arabanın hızını artırıp da Mavi’nin içinin gıcıklandığı o güzel hissi yaşamasına izin vermesi gibi hissettiriyordu. His aynıydı ama kesinlikle şiddeti çok daha fazlaydı.

“Öpebilirsin.”

Belki biraz daha az utansa öpmesi için de artık izne gerek olmadığını söyleyecekti ama şu an bunu söylerse kaçacak yeri yoktu ki çocuğun. Ertesi gün söyleyip sonra başka odaya kendisini kilitlemeyi kafasında tasarlarken Muzaffer, Mavi’ye doğru yüzünü yaklaştırıp az önce yana çektiği saçlarının açığa çıkardığı alnını öptü.

Gülümseyerek geriye doğru çekilmişti ki Mavi kaşlarını çatarak, “Yanaklarımı, şakaklarımı, gözlerimi ve saçlarımı öpmedin Muzaffer!” dedi.

Muzaffer, ‘Lan Muzo, Kadir gecesi doğurmuş anan olacak o kadın seni,’ diye düşünerek yeniden Mavi’ye doğru yaklaştı. Önce yumuşacık saçlarını öptü, öperken de çocuğun saçlarından gelen kokuyu içine çekmeyi ihmal etmemişti elbette.

Daha sonra dudaklarını şakaklarına birer kez bastırıp hemen akabinde önce sağ sonra sol gözünü öptü. Aklına gelen şeyle Mavi’ye bakıp, “Gözlerden öpmek ayrılık getirir derler,” dedi hüzünle.

Mavi, tam gelen öpücüklerle mayışmışken duyduğu bilim dışı zırvalıklarla kaşlarını çatarak, “Muzaffer! Böyle şeylere inanmamalısın! Yolda bir kara kedi gördüğünde de bu yalnızca siyah renkli bir kedi görmüş olduğuna işaret eder, uğursuzluğa değil!” dedi.

Muzaffer, gülümseyerek sona sakladığı yanaklara sıkıca birer öpücük kondurup içini çekerek geriye doğru çekildi.

“Neden içini çektin?”

Diyemezdi ki adam, ‘Dudaklarını da doya doya öpmek istiyorum artık,’ diye. Aklı Mavi’nin dudaklarında, boynunda kısacası rüyasında gördüğü her bir zerresinde kalırken yalnızca yutkundu.

“Yok, öylesine.”

Muzaffer için bir kez daha evren olmayan kayıp çocukluğunu yaşamasına müsaade etmeyişinin telafisini ona sunmak ister gibi yıldızları gökyüzünde birer inci gibi hizaladı.

Yanındaki çocuğu doya doya ömrünce yaşamak isteyen adamın içinden geçirerek dilediği dileklerin çok yakında kabul olduğunu ona gösterecek, tıpkı adamın ismi gibi Muzaffer Perseus misali bakışlarıyla onu taşa döndüren Medusa‘sına bir ayna tutarak onu da kendi silahıyla vuracaktı.

Hatta efsaneyi de muktedir olduğu güçle tam tersine döndürecekti, yalnızca büyülü bakışların arasında yaşanacak aşkın şevkiyle bir ömür geçireceği güzel günlerin arasında…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top