✨✨
Ayaz, neredeyse yirmi bir yıl olacak ömründe uyandığı en güzel sabahlardan birine uyanmıştı. En güzel sabahı hangisiydi diye sorulursa da Mustafa’sının onun olduğu, onun sevgilisi olduğu günün sabahıydı ona göre.
Ama gözlerini açtığı bu sabahın da ömrünün en güzel sabahlarından biri olarak hatıralarında kalacağından emindi.
Nefesleri, soluna teslim adamın varlığı için söyleyecek hiçbir cümlesi yoktu. Bu kadar güzel bir adamın onun ömürlük yareni olacağı fikriyle bazen içi içine sığmıyordu Ayaz’ın.
Kim bilebilirdi ki ruhu ruhuna çarpan adamın mucizevi şekilde gözünde gözlükleri, elinde bilgisayarı öylece bir iş yerinde onu beklediğini?
O mu Mustafa’ya çarpmıştı, yoksa Mustafa mı onu beklemişti yıllarca bilinmez ama Ayaz’ın tek dileği arkalarında çokça beyhude cümleler bırakmadan sevdiğiyle sadece el ele, huzurla yaşamaktı.
Her daim solunda oluşu yetmez gibi bir de yatakta da soluna yatan adama baktı. Gece kalkıp çıplak göğsünü silip temizlediğinden de, sokak lambalarının yüzüne vuran ışığı sayesinde onun güzelliğini izlediğinden de habersiz öylece yatıyordu Mustafa.
Gece onu izlerken huzursuz bir uykuda olduğunu anladığında yanaklarından öperek sakinleştirmeye çalışan Ayaz’ı hissetmiş gibi sadece çocuğun tenine değmesi bile Mustafa’yı dinginleştirmeye yetmişti.
Kim bilir, ne saçma rüyalarda dolaşıyordu yeşil eriği?
Gece bir süre Mustafa’yı izlemek için vaktini feda ettiğinden tam uyuyamasa da, yine de sevgilisinin uyandığında belki canı acır diye korkarak kalkıp eczaneye gitmek için hazırlanmaya başladı.
Mustafa’nın yanında olduğu tüm zamanlardaki gibi adamın sevimliliğine dayanamadı, dişlerini sıktığından çenesinin hattı belirginleşti ama onu uyandırmaktan çekinir gibi sadece burnunun ucunu öptü. Bir adam bu kadar tatlı olabilir miydi? Kocaman adamlar nasıl tatlı oluyordu?
Üzerindeki örtü hafifçe sıyrıldığından sevgilisinin açığa çıkan gövdesini görüp yutkundu. Adamın meme uçlarından göbeğine kadar her yer mosmordu. Bir de bu da yetmez gibi piercingleri de gözlerine şölen gibi sunulmuşken Ayaz anında yattığı yerden doğruldu.
Biraz daha burada kalırsa bedeni Lilith, yüzü Havva olan adam onu yeniden baştan çıkaracaktı.
Üzerini hızlıca giyinip resmi tatil olması sebebiyle etrafta nöbetçi bir eczane bulabilmek umuduyla evden çıktı. Tam yarı yola gelmişti ki internetten sipariş verebileceği aklına geldi.
‘Dünyanın en zeki adamıyla sevgilisin ama sende sike sürülecek akıl yok koduğumun Ayaz’ı!’ diye düşündü. Mustafa’yla yatakta geçirebileceği vakti bomboş ve buz gibi sokaklarda eczane arayarak tüketiyordu ve bu duruma içinden çokça küfretti.
En sonunda aradığını sokak arasında bir eczanede buldu. ‘Yetmez.’ diyerek çeşit çeşit markalardan hem hap hem de krem alarak çıktı eczaneden. Daha sonra yol üzerindeki favori fırınına küçük, zeytinli ekmeklerden almak için uğradı. Bu güzel sabahı sevgilisine enfes bir kahvaltı hazırlayarak taçlandırma niyetiyle büyük adımlarla Mustafa’nın evinin yolunu tuttu.
Evinin anahtarını ortası dönen, kalpli, taşlı bir anahtar şeklindeki anahtarlığa takıp da ona verdiği gün aklına düştü.
Verirken kıpkırmızı olmuş, sağa sola utangaç bakışlar atmıştı bebeği. Önce doğrudan vermemek için popo cebine sıkıştırıyor gibi yapmış, Ayaz’ın onu yakalayıp da, ‘Kim elledi benim götümü? Sen mi elledin bebeğim? Feda olsun,’ demesiyle iyice utançtan içine kaçmıştı Mustafa.
Yüzünde gülümsemesi evin kapısını açtığı an daha ayakkabılarını çıkarma fırsatı bile bulamamışken biri kucağına doğru uçtu.
“Ayaz neredesin? Çok korktum!”
“Güzel bebeğim?” dedi sorar gibi Ayaz. Elindeki poşetleri yere bırakıp kendisine koala gibi yapışan Mustafa’yı kalçasından tutarak önce ayakkabılarını çıkardı, daha sonra salona doğru ilerleyerek koltuğa Mustafa’yla birlikte oturdu.
“Ekmek almaya çıktım sevgilim,” dedikten sonra adamın teninin buz gibi olduğunu fark etti. “Titriyorsun Mustafa sen, ne oldu?”
“Ben- Gittin sandım Ayaz. Yani- Bilmiyorum, çok korktum.”
Ayaz, bu kadar yaralı bir adamın onunla yaşadığı birkaç aylık aşkla mucizevi bir şekilde iyileşmeyeceğini elbette biliyordu. Ama onunla bir oldukları günün sabahında onu bırakıp gidecek kadar aşağılık biri olduğunu düşünebilmesiyle durumunun çok daha derin olduğunu da bu ana kadar fark etmemişti.
Ya Ayaz kördü ya Mustafa iyi bir yalancıydı. Bunca zaman, güvensizliklerini bir gece gibi örtüp üzerine güzelliğiyle Ayaz’ı bir sihrin etkisi altına almış, gündüz yanılsaması oluşturmuştu sanki gözünde.
“Mustafa’m,” dedi Ayaz, kocaman elleriyle adamın yüzünü tutup başını sahibi olduğu soluna yaslayarak.
“Ben seni böyle güzel bir gece sonrası bırakır mıyım hiç, hem de haber bile vermeden? Sadece seni utandırmamak için söylemek istememiştim ama sana krem aldım. Hani dün biraz yıprattık ya seni, anlarsın.”
Mustafa sevgilisinin kalbinin üzerinde sakinleşirken Ayaz’ın sözleriyle gülümsedi. “Utandırma.”
“Dün demiştim ama, ‘Kucağımda oturabileceksin yalnızca.’ diye, bak dediklerim çıkıyor bir bir.”
Mustafa, iyice yerine sinerek kendisini güldüren sevgilisinin kokusunu içine çekti sadece. Ayaz’sa yine konuşmadan konunun, yaşadığı korkunun üzerini kapatıp yok sayan Mustafa’yla ne yapacağını ilk kez bilemedi.
O da her zamanki gibi tek bildiği yol olan üzgün anlarda sevgilisini güldürme özelliğine sıkı sıkıya tutundu.
“Pişt, yaralı ceylan? Aç da krem süreyim sana kucağımda.”
“Ayaz!”
“Ha beyaz kuşum söyle?”
“Ben sürerim sevgilim,” dedikten sonra başını kaldırıp Ayaz’ın taptığı suratına baktı. “Şimdi sana çok güzel de kahvaltı hazırlarım, sen kalkma buradan. Sakın gitme bir yere, tamam mı?”
“Tamam bebeğim, o zaman ben de kovboy filmi mi izleyim n’apayım?”
Mustafa, az önce ilerlediği küçük holden salona doğru, “O ne alaka?” diye sordu, poşetleri karıştırıp tüm eczaneyi ayağına getiren sevgilisinin aldığı kremlere bakıyordu bir yandan da.
“Ne bileyim? Tatil ya bugün, evin erkeği kovboy filmi izler tatillerde hep.”
“Ben de bu evin erkeğiyim Ayaz!”
“Değilsin, araştırmanı öneririm.”
“Sen-” Ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi birkaç saniye sessizce olduğu yerde durdu. “Sen var ya bir götsün! Neyiyim ben bu evin?”
“Bu küfür var ya ellerimi titretti. Hayatımda bu kadar ağırını işitmemiştim, insan içine nasıl çıkarım ben!? Ayrıca sen bu evin küçük kuşu, yeşil eriği, bir de güzel bebeğisin.”
Mustafa, sevgilisinden gelen ayarsız romantizmle kendisine nefes aldırmayan sabahki kriz anlarını unutarak tekrar Ayaz’ın yanına gelip çocuğun dudaklarına, boynuna, ellerine öpücüklerini kondurduktan sonra seke seke banyoya doğru gitti.
Onun yürüyüşündeki komikliği fark eden Ayaz, “Bebeğim sekiyorsun sen,” diyerek ona takılmayı da ihmal etmedi.
“Ayaz!”
Gülümseyerek bu evin erkeği olduğuna inancına sıkı sıkıya tutunan Ayaz’sa televizyonda kovboy filmi aramaya başladı.
Sevgilisine yeni gelin sofrası kadar olmasa da güzel bir sofra kurdu Mustafa. Ayaz’ın getirdiği zeytinli ekmekleri de masasının baş köşesine yerleştirip bol kahkahalı bir kahvaltı yapmalarına neden oldu.
Hayatının en güzel sabahlarından birini yaşıyor gibiydi beyaz tenli adam. Aklına gelen düşünceleri itinayla bir bir geldikleri yere yolluyor, sabahlarını mahvedecek hiçbir şeye sabahki atağından sonra izin vermek istemiyordu.
Tam sofrayı topladıkları sırada Ayaz’ın telefonu çaldı. Kendisine meraklı gözlerle bakan Mustafa’ya, “Babam,” diyerek yanıtladı telefonu.
“Efendim baba.”
Birkaç saniyelik sessizlikten sonra, “Arkadaşımdayım hâlâ evet,” dedi.
Yüzü an be an düşerken sesinin tonu da sertleşti. “Bugün tatil, takılıyorum öyle. Ne oldu ki?”
“Ne diyorsun sen baba? O ne demek? Bekle geliyorum,” dedikten sonra telefonu kapattı.
Mustafa, telefon geldiğinden bu yana dikildiği yerden korkulu gözlerle Ayaz’a baktı. Titremeye başlayan ellerini sakinleşmek ümidiyle de güçsüzce sıktı. “N’oluyor Ayaz?”
Ayaz, anlamaz bakışlarını telefonundan sevgilisine çevirdi. “Stajı iptal ettirmiş. ‘Yarın gitmeyeceksin zaten,’ dedi.”
Dili, damağı kurudu Mustafa’nın. Dudaklarının arasından bir, “Nasıl?” sorusu çıkabildi yalnızca.
“Bilmiyorum bebeğim. Ben gidip derdini öğreneyim, seni ararım olur mu?”
“Ama çok merak ederim Ayaz ben.”
Ayaz, Mustafa’yı kendisine çekip alnını uzunca öptükten sonra dudaklarını adamın alnından çekmeden, “Merak edilecek bir şey yok sevgilim. Gidip anlayım durumu, sana haber veririm ben. Düşünme Mustafa olur mu? Sakın kötü bir şey düşünme ben seni arayana kadar. Dizi izle, kitap oku, bir şey yap ama n’olur düşünme, aklımı bir de sen de bırakma,” dedi.
Mustafa, bu kadar derdinin arasında bir de kendisini düşünen Ayaz’la yeniden olanca varlığından tiksindi. Yüktü, ağırdı işte birinin sevmelerine de, kalbine de. Parazit gibiydi Ayaz’ın benliğinde. Onu zamanla yiyip bitirecek, onun yaşam enerjisini de, cıvıltısını da sonsuza kadar emip yok edecekti.
‘Düşünme,’ sözünün aksine çoktan düşünmeye başlasa da söylediği yalanlara bir yenisini daha ekledi. “Tamam.”
Ayaz, adamın dudaklarından bir öpücük alarak hızla çıktı evden. Aklına gelen başına gelmişti anlaşılan. Aslında pek de umurunda değildi. Sevdasına da, yaşadıklarına da karışamazdı babası.
Dağ olurdu, deniz olurdu, fırtına olurdu yine de elinden Mustafa’yı almalarına müsaade etmezdi.
Tüm bunları düşünerek geldiği evin kapısından içeri girdiğinde annesinin gözleri kırmızı şekilde salonda her zamanki yerinde oturduğunu, babasınınsa salonda deli divane dolandığını gördü.
“Geldim,” dedi sertçe. “Ne demek stajı iptal ettirdim?”
“O adamın yanından mı geliyorsun yine?”
“O adam dediğin Mustafa’ysa eğer, evet.”
Rahmi, içindekileri tutmanın gereksiz olduğuna kanaat getirmiş olacak ki, “Ayaz oğlum, bak çok küçüksün sen. Belki gençlik hevesiyle yaşadığını aşk sanıyorsun şimdi. Otuz üç yaşındaki adamla ne işin var Ayaz senin!? Otuz üç!” diye bağırdı. Daha sonra bakışlarını oturan karısına indirdi. “Yahu delireceğim Zeynep! Sen nasıl müsaade edersin buna? Benden yıllardır sakladıkların yetmez gibi buna nasıl izin verebildin? Başından beni uyarsaydın, ta o zaman alırdım Ayaz’ı stajdan!”
“Ben yirmi bir yaşına gireceğim baba,” dedikten sonra tüm cesaretiyle adamın gözlerinin en derinine baktı. “Sana burada duygusal konuşma yapıp olayı drama falan bağlamak değil niyetim. Ben buyum, sevdiğim de o. Annemi boşuna suçlama, tek başına bu kadar geldi elinden onun da. Kimi seveceğimi de başkasına sormayayım bir zahmet.” diyerek annesinin yan tarafındaki üçlü koltuğa oturup kadının elini tuttu özür dilercesine.
Zeynep’se içinde bir yerlerde birikmeye başlayan öfkeyle daha da kötü şeylere mahal vermemek için susuyor, sadece, ‘Bir şey yok,’ demek istercesine kafasını sallıyordu Ayaz’a.
“Ben seni liseye başladığın günden beri biliyorum Ayaz. Liseden mezun olalı kaç yıl oldu da otuz üç yaşında eşek kadar herifle sevgili oluyorsun sen? Ben senin hangi cinsiyeti sevdiğini, neyi tercih ettiğini, bilmem neyi yargıladım mı? Benden saklamanıza rağmen? Ama bu olmaz Ayaz, ben oğlumun kazık kadar adamla beraber olmasına müsaade edemem. Adam annenden on iki yaş küçük. Seninle olan yaş farkı bile bundan daha fazla!”
“Yeter! Senin müsaadeni isteyen kim? Geleceğimde olacak olan o adam baba, ister kabul edersin ister etmezsin. Ben senin için kendi isteklerimden vazgeçmişken bunu da o vazgeçişlerin diyeti sayarsın artık.”
“Aklım almıyor,” dedi adam masanın en başındaki sandalyeye yığılıp kalarak. Gözleri boşluğa takıldı kaldı bir anlık. “Aklım gerçekten almıyor. Ben daha dün o adamı uyardım, güzelce konuştum. Ayaz’dan uzak dur dedim.”
Kahverengi gözlerinde beliren delice bir bakışla başını hızla babasına döndüren Ayaz, “Ne yaptın?” diye sordu anlamak ister gibi.
“Dün konuştum ama sanki konuşmamışım gibi, gözlerime anlayışla bakmamış gibi yeniden seninle geçirmiş geceyi.” Alnına yasladığı sağ eliyle bulunduğu kısmı rahatlatmak ister gibi masaj yapmaya başladı. “Boynuna, bağrına, orana burana bak Ayaz. Salak mıyım ben? Seni sıkmadan büyüttük diye mi bu kadar laubalilik? Pes! Staj da bitti, Mustafa da. Okulunu tamamlıyorsun, ben her şeyi ayarladım. İsveç, Norveç, Finlandiya seç birini, yüksek lisansa gidiyorsun. Benden daha iyi baba bulursan selam söyle, millet Avrupa diye yırtınırken ben sana tercih hakkı sunuyorum.”
Ayaz derince nefes aldı sadece. Neydi bu? Kötü senaryosu olan eski bir Türk filmi miydi de bu adam, ‘Seni yurt dışına yollayacağım,’ falan çekiyordu kendisine?
“Nah giderim.”
“Gerekirse elini kolunu bağlar uçağa öyle bindiririm seni.”
“Yirmi bir yaşındaki oğlunu hangi kanuna dayanarak zorla bağlıyorsun acaba sen? Üç beş hukuk gördük okulda biz de herhalde. Ayrıca medeni hukuktan da altmış iki aldım, dikkatini çekerim.”
Rahmi, “Ayaz! Beni hâlâ ciddiye almıyorsun sen,” dedi. Sonra oturduğu yerden kalkıp Ayaz’ın tam yanına oturarak oğlunun gözlerinin içine baktı.
“Oğlum, bana kızıyorsun şimdi biliyorum. O adama da söyledim ben. Sen otuz üçüne geldiğinde o adam neredeyse elli olmuş olacak. Sen gençliğinin baharında, kanın kaynarken elli yaşında biri benim gibi kahvesini içip tavla oynamak isteyecek. Bunları geçtim, hadi erkeklerden hoşlandığını sakladık, ‘Evlenmek istemiyor,’ dedik millete. Yanında kendinden on üç yaş büyük, yaşlı birini gezdirdiğinde insanlar ne diyecek? El alem açık aramaya bayılır oğlum.” Anlayış bekler gibi gözlerine durgun bir bakış yerleştirdi. “Evlenmemiş, yanında adamla gezen sana ne diyecekler peki? Kaldırabilecek misiniz? O adama sırtını dayıyorsun ya böyle koşulsuz şartsız, o adam senin yüklerini de taşıyabilecek mi? Seni, senden geleni, aldığınız darbeleri? Adamı gördüm, iki kelimeyi bir araya getiremiyor utançtan. Allah aşkına böyle biriyle olur mu? Bir şey desene Zeynep sen de.”
Zeynep, konuşmadan sadece kafasını salladı yine. Ayaz’ın yokluğunda birilerinin gerçekleri bu adamın suratına, daha da fazla, vurması gerekiyordu anlaşılan.
Yıllardır o şehir senin, bu ülke benim diyerek oğluyla kendisini bir başına bırakıp biraz kariyer, biraz para, biraz da güç hırsıyla kendilerine bir parça bile destek olmamış adam, şu an bilir kişi gibi rahatça konuşabiliyordu demek. Kocasının utanmazlığı karşısında öfkesini kusmamak için güçlükle durdu.
“Baba, ne söylersen söyle ben her şeyimi o adama dayadım artık. Ben diye bir şey kalmadı içimde ondan başka. Ne yaparsam yapayım güveniyorum ben ona, o beni yarı yolda bırakmaz. Ne yaşanırsa yaşansın dağ gibi durur yanımda, bak ne arkamda ne önümde. Belki güvensiz, belki sessiz, belki senin iş hayatında gördüğün canavarlardan değil ama kendi yolunda o kadar güzel bir adam ki. Ben yoluna çıktım onun, ben kendimi aklına soktum. Ben dedim, ‘Gel benimle ol.’ diye. Aklında bile yoktu. Sen bana diyorsun ki tam bunları yapıp adamı kendine almışken onu ıssız bir otoban kenarında indir, yolculuğuna öyle devam et. Ona olan aşkımı geçtim, annemin bana öğrettiklerinde birini yarı yolda bırakmak yok baba. Ne yaparsan yap, bir şekilde zorla yurt dışına da yolla istersen, ben yine bir yolunu bulur, onunla olurum.”
Rahmi, bir elini saçlarının arasına götürerek inatçılığını kendisinden alan oğluyla gurur duyduğu zamanlara içinden lanetler yağdırdı. Derin bir nefes aldı. “Ben elimden gelen her şekilde karşınızda duracağım Ayaz. Benden nefret de etsen ben oğlumu yaşlı başlı adamlarla olsun diye büyütmedim. Staj yok, o adamla görüşmek de yok. Okulu bitirip doğruca gidiyorsun.”
“Ben otuz üç yaşında olsaydım, karşına evleniyorum diyerek yirmi yaşında bir kadını getirseydim yine bu tepkiyi verir miydin?”
“Verirdim tabii.”
“Yalan söylüyorsun. O kadar iki yüzlüsünüz ki. ‘Genç kadın aldı oğlum,’ diye övünürdün hatta. Sana oturup da aşkın anlamını anlatmayacağım, anlasan zaten karşımda olmaz, bana hak verirdin. Otuz üç, elli üç fark etmez, ben o adama aşığım. Engel olacak kişi annem de olsaydı bu tepkiyi verirdim. Stajımı mı iptal ettin? Harika. Ben de okulu bırakıyorum o zaman. Madem iyiliğimi düşünüyorsun, biricik oğlunun sevmediği işi yapmasına da izin vermezsin, değil mi? Yarın ilk iş kaydımı sildiriyorum, bak dondurmuyorum bile.”
“Ayaz!” diyerek bağırdı adam. “Küçük çocuk gibi mızmızlanmayı ne zaman bırakacaksın? Ama suç sende değil, seni böyle yetiştiren ananda!”
“Evde durup sen yetiştirseydin beni o zaman, tüm sorumluluğu anneme yıkmak yerine. Hiçbir şeye karışmayıp sonradan gelip de hayatıma müdahale etmek daha tatlı geldi değil mi ama?”
Rahmi, içten içe haklı olduğunu bildiği sözlere rağmen yüreğinden kopan sinirle hayatında belki de en pişman olacağı şeyi yaparak birden Ayaz’a tokat attı.
Ayaz’ın başı, şiddetle gelen tokadın etkisiyle yanında oturan annesine doğru savrulunca kadının yüzündeki ifadeden ne kadar dehşete düştüğünü anlayabilirdi, şayet o saniyelerde beyni düzgün çalışabilseydi.
“Ayaz-“
“Sana bir şey söyleyim mi?” Sesi, fısıltı şeklindeydi şimdi. “Bırak tokadı beni evire çevire dövüp ağzımı burnumu da kırsan yine de vazgeçmem Mustafa’dan,” diyerek yanan yüzüne eş yanan göğsüyle çıkıp gitti evden, Mustafa’sına sığınabilmek için.
Zeynep’se oğluna zıt buz gibi yüzüyle adama bakıp, “Rahmi, yarın avukatını ara benden boşanmak istediğini söyle. Hiçbir şey istemediğimi de belirt lütfen. Ne nafaka ne mal paylaşımı, hiçbir şey istemiyorum,” dedi.
“Yirmi üç yıllık evliliğini oğlun bir adamla olsun diye harcıyorsun demek.”
“Yirmi üç yıllık evliliğimi oğlunun kararına saygı duymayan, kendince yanlış olduğunu düşündüğü şeyleri yirmi üç yıllık karısını suçlayarak vicdanını rahatlatan, yıllardır karısına bir çiçek almayı, iki güzel kelâm etmeyi çok gören, istediği olmayınca da oğlunu tokatlayan bir adam yüzünden bitiriyorum, harcamıyorum.”
Rahmi, karısının gözlerinde ilk kez bu kadar kırılmış bir ifade gördü. Her evlilikte olduğu gibi kavga ederlerdi, tartışırlardı belki ama Zeynep’i ona ne kin tutardı ne de tartışmalarını uzatırdı.
O kadar kolaydı ki Zeynep’le yaşamak bunun yalancı büyüsüne kapılmış olmalıydı adam.
“Ben ev bulana kadar burada kalacağız, sonra gideriz. Yıllardır oğlunun senin için hayalinden vazgeçtiğini anlamayacak kadar körsün, buna alışkınız. Ama senin için çocukluk hayalinden vazgeçen oğlunun sevdasına saygı duymayacak kadar vicdansız bir adamsın sen. Hiç Ayaz mutfaktayken onun gözlerindeki ışığı gördün mü? Göremezsin, sen varken mutfağa girmiyor bile. Oğlunun gözlerindeki ışık, o herif dediğin adamla tanıştığından beri sürekli artıyor. Bakmadın ki göresin Rahmi. Anlamsız sayılara takıldın durdun, ne ara böyle bir adam oldun sen? Dün ailesi hakkında sorduğun sorularla yüzünü eğen adamı fark etmeyecek, ne kadar güzel biri olduğunu, oğluna nasıl canı oymuş da o elinden alınırsa ölürmüş gibi baktığını göremeyecek kadar ne ara kalbini kararttın? Yazıklar olsun sana.”
Rahmi, gözlerinden akan bir damla yaşa dünyayı yakacağı karısının sicim gibi boşalan yaşlarla odadan ayrılışını izledi sadece.
Kendince haklı görüyordu belki kendisini hâlâ. On üç yaş büyük bir adamla oğlunun hayatı zindana dönerdi, emindi işte.
Sadece oğlunu tüm dünyaya karşı korumak, kanatları altına alıp pamuklara sarmak isterken çok yanlışlara sebep olduğunu bilmeden satranç oynuyormuş da her bir taşı yerle yeksan eden ölümcül bir hamle yapmış, tüm hayatları mahvetmiş gibi bomboş salona bakakaldı yalnızca.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
bölümün adını koma olarak değiştirebilir miyiz