Bölüm 28: Veritatis Simplex Oratio Est

✨✨

Gündüzün griliği, tıpkı ucuz parfüm kokusuyla bezenmiş o tanıdık huzurun özlemi gibi sarıyordu her yanını. Salonun geniş duvarları, hava dolan ama bir türlü bununla yetinmeyen ciğerleri misali daralıyor, sanki geçmişe doğru akan bir zaman tünelinde sıkıştığı hissediyordu. Sevdiği adamın ardında bıraktığı yürek boşluğunu, anne rahminin huzurlu kollarını arzulayan birinin özlemiyle dolduruyordu. Özlemi, onu karanlığın en derinliklerine çekiyor, yitip gitmesini umarak sımsıkı sarıyor, lekeli bir çığlık misali boğazını kupkuru yapıyordu.

Geçen zamanda, onun olduğunu bir türlü fark edemediği ütopyası şimdi, yalnızca yokluğunu daha da vurgulamak ister gibi izlerini bırakıp da karşı kıyıya geçmişti. Karmaşık düşüncelerinin kaynağı artık evi değilken elindeki açık kahverengi sıvıyla dolu şişeyi tepesine dikti. Önceleri bardakla tam ölçüsünde içiyorken daha sonra sıvının renginin bile bir çift kahverengi gözü hatırlattığını fark edince alışık olduğu heyecan ve haz hissinin yerini alan umutsuzluk ve çaresizlikle birlikte içki stoğunu bitirmeye yeminli gibi şişeden içmeye başlamıştı, birbirinin aynı geçip giden günlerde…

Mert’in söyleyebildiği tüm sözler içinde yanıyor, söyleyemedikleriyse sivri bir kanca misali yüreğine tutunup da olduğu yeri kanatıyordu. Evdeki ölümcül sessizlik sanki onu delirtmek isteyerek sonsuza kadar sürme niyetindeyken tüm hayatına sinmişti. Tepesinden sıkça geçip giden uçakların sesi bile kesilmişti. Şimdi cenaze evinde gibi hissediyordu kendisini. Cenaze sahibi kendisi olduğu için düşüncelerini terk edemiyor ama aynı düşüncelerle ne yapacağını da bilemiyordu. Oysa onun ihtiyaç duyduğu zalim bir sessizlik değildi, kumral bir adamın gülüşlerini duymaya her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı…

Duyamadığı kıkırtılarla zaten iyi olana çok da bir düşkünlüğü olmayan Mert’in ellerinde insan denilen acımasız canlıya olan nefreti baki kaldı yalnızca… En başta da kendisine olan nefretine sıkı sıkıya tutunuyordu… En güzel her daim nefret uyandırıyordu sikik insanoğlunda… Çok sevdiği çiçeği sadece güzel göründüğü için koparan da bu canavar ırk değil miydi zaten? Öldürdüğünü umursamadan, sorumsuzca her katlin vacip olduğuna kendisini inandırmıyor muydu aynı zamanda? O da hayatının güzelini önce elleriyle filizlendirmiş, tam çiçekler açtığı sırada koparıp atmamış mıydı büyük bir acımasızlıkla?

Hayallerle de yaşayabildiğini öğrendiği ilk anını tüm gerçekleri bir olmuş, sikip atmıştı. Aydınlıktayken karanlığı düşünmek istemeyen Mert, şimdi alacakaranlığın tam ortasında kalmış, rotası da feneri de kendisinden uzakta olduğu için yönünü yeniden kaybetmişti. Derin bir çukur kazıp da gömmek istediği düşünceleri güpegündüz onun yakasındayken çalan zille dudaklarına götürdüğü şişeyi hızla yere bıraktı. ‘Acaba?’ diye geçirdi içinden. Günlerdir arayıp yazdığı adam insafa gelmişti de şu an kapısında olabilir miydi?

Koşar adımlarla kapıyı açtığında Ulvi’yle yanındaki uzun boylu adamı görünce ebedi bir düş kırıklığı ile lanetlendiğine kanaat getirip ikiliyi de ardında açık bıraktığı kapıyı da sallamadan salona döndü. Kenardaki sigara paketi yığınından ağzı açık olanı eline aldı. İçinden bir sigara çekip dudaklarının arasına gevşekçe iliştirdikten sonra sanki içeride rüzgar varmış gibi bir elini sigarasına siper ederek yaktı. Salonun ortasında dikilen ve kendisini bir hayvanat bahçesinin en değişik türünü inceliyormuş gibi inceleyen adamları yeniden umursamadan içkisinden bir yudumu daha midesine yolladı. Günlerdir içki ve sigara hariç midesine doğru düzgün bir şey girmeyişi yüzünden titreyen elleriyle evin leş gibi olması da etrafın sigara dumanıyla kaplanması da sikinde değildi.

“Mert!” dedi Ulvi hayretle. “Halil burada, söndür o sigarayı.”

Duyduğu yakınmayla kafasını kaldırdı. Kendisini azarlayan kardeşinin yanında sessizce duran adama baktı önce. Onun hakkındaki ilk izlenimi, yüzündeki gülümsemesinden sebep sıcakkanlı oluşu oldu. Elinde tuttuğu sigarayı yanındaki küçük sehpanın üzerinde duran kül tablasına söndürüp havada asılı kalan dumanı yok etmek ister gibi ellerini anlamsızca sağa sola savurdu. İçindeki insanlığın hâlâ ölmediğini fark edince bu duruma kendisi de şaşırdı. Oysa Barış’tan sonraki hayatında kimseyi siklemeyi düşünmüyordu, hatta bunu düşündüğünün bilincinde bile değildi.

Dudaklarında asılı kalan bir tebessümle kendisini izleyen uzun boylu adam hakkında biraz daha fikir sahibi olabilmek için siyah gözlerini ona dikti. Buğday tenli, tam da Anadolulu kelimesinin karşılığı olabilecek bir tipti Halil denilen adam. Belki de bu klişe ve ön yargılı sayılabilecek tanımdan tek farkı saçlarının Ulvi kadar olmasa da açık renkli oluşuydu. Yeşil gözleri muzipçe kendi yüzünde dolanıyor, bir şey söyleyecekmiş gibi dursa da sanki Mert’in onu incelemesini bitirmesini bekliyordu. Çökük yanakları, keskin çene hattı ve orta kalınlıktaki dudaklarıyla Mert, Ulvi’nin neden bu adama aniden düştüğünü anladı. Karşısındaki herif gerçekten de çok yakışıklıydı.

Halil, Mert’in bakışlarının kendi suratından boşluğa doğru kaydığını görünce konuşma hakkını sonunda kazanmış gibi, “Selamünaleyküm Mert başkan,” dedi. “Rahat ol karşımda yav, bu sarı midemin değil ciğerlerimin alındığını sanıyor. Rahatsız olursam ben zaten anında uzamento.”

Mert, duyduğu ‘uzamento’ kelimesiyle günlerdir Barış’tan başka bir şey düşünmeyen zihninin bu acayip kelimenin anlamına takıldığını fark edince şaşkınca adama bakakaldı. “Halil ben, biliyorsun gerçi,” diyerek rahat tavırlarla üzerindeki montunu çıkaran adam, Mert’in tam karşısındaki koltuğa oturdu. Ulvi’nin hâlâ ayakta dikilip de kardeşini süzdüğünü görünce de, “Dikilme orada ciğerparem,” dedi. “Alırız başkanın gazını şimdi.”

Ulvi endişeyle, “Mert?” dedikten sonra hızlıca kardeşinin yanına gidip iki eliyle kafasını tutarak onu tam mide boşluğuna bastırdı. Mert’in de kollarının kendi beline sarıldığını hissedince gece karası saçlarının arasına birkaç öpücük kondurup, “Seni teselli etmeye gelmedik. Sana yardım edip eniştemizi tekrar kazanmanı sağlayacağız,” diyerek gözlerinin akları kıpkırmızı ve göz pınarları dolu dolu olan ama ağlamamak için kendisini sıkan adamın bu kez de yanaklarını avuçlarının içine alıp baş parmaklarıyla elmacık kemiklerini sevdi.

Mert, yokluğu yarası olan kumralına duyduğu özlemle derince bir nefesi içine çekip daha yeni tanıştığı adamın tüm zayıflıklarını görüyor olmasının verdiği rahatsızlık hissini bastırmak isteyerek kardeşinin ellerinden yüzünü kurtarıp kafasını salladı. Ulvi’nin tam arkasında kalan adama doğru bakıp kendisini mazur görmesini ister gibi, “Kusura bakma Halil. Zamanlama- Anlıyorsun,” dedi.

“Eyvallah. Anlarız tabii başkan,” diyen adam sağ elini tam kalbinin üzerine koyup başını da hafifçe eğdi. “Ulvi’nin kardeşi başımızla beraber ama sıkma kendini ciğerimin köşesi. Kırk kat elin yanında derdini anlatmak zordur, bilirim. Ağlayacaksan da ağla. Ağlamak da erkekliğin şanındandır.”

Mert, günlerdir ilk kez yüzünde oluşan gülümsemeye en yakın ifadesiyle adama bakıp, “Erkek adam ağlayabiliyor muydu?” diye sordu.

“Valla amına bile kor başkan. Hayat kısa, kuşlar falan uçuyor hesabı,” dedikten sonra tam yanına oturan Ulvi’nin ona uyarıcı bakışlar attığını görünce, “Kusura kalma Mert, benim ağzım bozuktur ama aha bu sarı tıklatıyor beni,” dedi alt dudağını ısırıp kafasını ‘eyvah’ anlamında sağa sola oynatarak.

“Sorun değil,” dedi Mert. “Rahat olun yanımda.”

Ulvi, derince bir nefes aldı. Sevgilisinin temiz konuşması için elinden geleni yapsa da adamı bir yere kadar durdurabiliyordu. Yılların alışkanlığını bir anda değiştirmek çok da kolay değildi elbette. “Barış’ı telefonla taciz etmek hariç bir şey yapıyor musun?”

“Kapısında yatıyorum, o sayılıyor mu?”

“Kaçırsak mı başkan?”

“Halil!” diyerek mavi gözlerini kocaman açtı Ulvi. “Sevgilim, güpegündüz adam mı kaçıracağız?”

“Gece kaçırırız ciğerparem biz de, ne var? Nazlanan sevgiliyi kaçırmak münasiptir.”

“Keşke nazlansa,” diyerek sıkıntıyla saçlarını karıştırdı Mert. “Bir ömür nazını çekerim ama- Anlattı mı Ulvi sana?”

“Yok başkan. Bizde derdi olanın derdini o kişiden dinlemek icap eder, racon budur. Öteki türlü dedikodu olur, yakışmaz. Sen anlatırsan dinlerim bak. Yapacak işim de yok. Bu sarı her şeyi yasakladı bana.”

“Halil, rakı içmek istedin! Hem de ameliyattan iki gün sonra.”

“Rakı getirin koklayım dedim, koklamakla içmek aynı şey mi?” Daha sonra karşısındaki bitik adamı güldürmek ister gibi, “Ben rakıyı çok severim Mert başkan. Hastalığımı da o meret yüzünden anlayamamıştım,” dedi.

Mert, günler sonra titreyen ellerinin bile sahibi olan adamdan başka bir şeyi merak etti duyduğu sözlerle. “Nasıl oluyor o?”

“Bir gün yine alemciyiz,” dediği an Ulvi’den korkarak ona doğru tedirgin bir bakış attı. “Ben de divane gibi zurna olmuşum ama bir görsen. Üzerine afiyet çıkardım. Önce gelen kanı mor lahana salatası sanmışım o kafayla.” Mert’in gülümseyerek kendisini izlediğini görünce adamın aklını biraz daha oyalayabilmek için sözlerine devam etti. “Sonra aynı hafta ikinci kez başıma gelince, ‘Lan!’ diye düşündüm, ‘Bu mor lahana zımbırtısı olmayabilir mi acaba?’ Öyle doktor falan derken öğrendim geç olmadan. Rakı sevdamız götümüzde patladı.”

O an Ulvi, kafasını olumsuz anlamda sallayarak, “Marifet sanki,” diye homurdanıp Halil’e baktı. Halil, Mert’e doğru gözleriyle Ulvi’yi işaret edince Mert de, “Bilirim, huysuzdur. Çok geçmiş olsun,” dedi.

“Geçti şükür. Kefeni yırttık, üzerine bir de aşkı bulduk. Yani başkan, demem o ki hayatta bir ölüme çare yok. Hallederiz senin meseleyi de tasalanma sen.”

Ulvi, birden aklına gelen şeyle yerinden kalkıp Mert’in köşede duran telefonunu eline aldı. Mesajlaşma uygulamasına, son aramalarına, hatta uygulama harici, eskide kalan ve artık hemen hemen kimsenin kullanmadığı SMS kısmına baktığında Mert’in Barış’a olan kendisini affettirmeye çalışma, beş dakika bile olsa onu görme, bir kez sesini duymak isteme içerikli yalvarma mesajlarını görüp şokla kardeşine bakakaldı. Aynı anlarda bir de Barış için içten içe üzüldüğünü hissetti, çünkü kardeşi resmen adamın telefon sapığı olmuş gibi her dakika adama yazmış, bu da yetmemiş üzerine defalarca aramıştı.

“Bu şekilde olmaz Mert,” dedi Ulvi. “Kendini affettirmek için başka yollar bulmalısın. İşe gidiyor musun peki?”

Aslında asıl öğrenmek istediği Mert’in bu durumunda bile giriştiği intikam planını düşünüp düşünmediğiydi. Kardeşinin hızlıca olumsuz anlamda kafasını salladığını görünce onun dünyasının eksenini kaydıran adama olan hislerinin aslında ne kadar derin olduğunu fark etti. Mert şu an üzülüyor olabilirdi belki ama Ulvi içten içe sevinirken buldu kendisini. Mert’in, aslında herkesten çok onun, sevmeyi, sevilmeyi hak ettiğine inanıyordu. Barış’ın kırgınlığı zamanla geçerse Ulvi’nin de gözü arkada kalmayacak, kardeşinin yüreğine düşen adamla birlikte bir ömür mutlu yaşadığına şahit olacaktı.

Ulvi, anlık aklından bunları geçirirken Mert kardeşinin düşüncelerinden habersiz yerde duran şişeyi eline alıp birkaç büyük yudumu açlıktan kıvranan midesine yolladı. “İzin aldım.”

“Andropozlu bir şey demedi mi?”

“Batırdığım davayı hallettim. O da zaten beni görmek istemiyor bu aralar, hemen iznimi onayladı.”

“Ben saksı değilim ciğerimin köşeleri. Alo, buradayım görüyonuz mu beni?” diyen Halil ellerini iki yana açtı. “Bana da anlatın olanları da kafa patlatalım.”

Mert, kardeşinin sevgilisi bile olsa hâlâ insanlara olan güven konusundaki tereddütleriyle birlikte sadece işe girmek için nasıl Barış’ı kullandığını, Mine’nin onu tehdit edişini ve kokusuyla sersem olan tenini üşüten adamın gittiği günü onu ilgiyle dinleyen adama bir bir anlatmaya başladı. O anlattıkça, yokluğuyla onun vurulan yerlerine tuz basan adamın adını andıkça özlemden sesinin başkası tarafından ödünç alınarak boğazından dudaklarına bir yol bulduğunu düşündü. Yoksa varlığı neşesinin kundakçısı olan adamın yokluğu, Mert’in boşluğunun içine yeni bir boşluk ekiyordu sanki.

Halil, Mert’in sözlerinin bittiğini adamın tepesine diktiği viski şişesiyle anlarken, “Çok kırılmıştır,” dedi. “Sağlam gönlünü alman lazım başkan. Kapıdan kovarsa bacadan gir, yüzsüz ol.”

“Beni affedeceğini bilsem neler neler yaparım da o kadar inatçı ki.” Daha sonra bakışlarını Ulvi’ye çevirdi. “Güney gelmiş dün, beni içeri bile almadı. Çocuğu kapıdan görebildim. Vicdansız.”

“Ama her yazdığını okumuş Mert,” dedi Ulvi. “O da senden umudu kesmemiştir, kestim diye kendini kandırıyordur ama eminim senin ona kendini affettirmeni bekliyordur.”

“He vallaha. Tecrübe konuşuyor, sen dinle kardeşini Mert.”

Mert, Halil’den gelen sözlerle utangaçça başını yere eğen Ulvi’ye baktı. Ulvi, o malum geceden sonra bir yük de kendisi bindirmek istemez gibi Mert’e pek bir şey anlatmıyordu ama Mert onun da Halil’le kolay yollardan geçmediğini Halil’in sözlerinden sonra anlayabiliyordu. Şu an aklını az da olsa oyalayabildikleri için bile karşısında birbirine aşkla bakan iki adama minnet duyarken ağrıyan başının acısını az da olsa dindirmek ister gibi alnını ovuşturarak, “Onun işi daha zor,” dedi.

“Tek başına. Üstelik zaten anlıyor olsa da bir de benim ağzımdan duydu bunca zaman olanları, arkasından söylediklerimi, tüm sikik şeyleri. İlk zamanlar- Ulvi biliyor işte bok gibi davrandım ona. Ama- Yani o hiç kin tutmadı bana. Kaç kez boktan şeylerle itham ettim onu. Barış yine de gülümseyerek bana işin doğrusunu anlatır, sonra unuturdu söylediklerimi, hemen de affederdi beni kendi içinde. Yılbaşı gecesi bile önce onu üzdüm, sonra gönlünü almak ister gibi yanına gittim. Aklıma geldikçe aslında bensiz daha iyi olacağını düşünüyorum ama asıl ben onsuz yapamıyorum. Bilmiyorum-“

“Yok başkan,” diyen Halil anlayışlı bir gülümsemeyle baktı karşısındaki siyah gözlü adama. “Sensiz daha iyi olacağı falan yok, hikâye bunlar, safsata. Senin ona gidip kendini affettirmeni bekliyor, aha da yazıyorum şuraya,” diyerek önündeki sehpanın üzerine işaret parmağıyla hayali bir çizgi çekti. “O işler o kadar kolay olmuyor. Bir kez birine yandın mı seni kırsa da üzse de yine de gelip onarmasını bekliyorsun. Madem sen kendine aşık diyorsun, al kumandayı eline.”

Ulvi, dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini yanında oturan sevgilisinden kaçırarak öylece durdu. Hatasını bilen, affedilen ama bahsi geçtiğinde utanan küçük bir çocuk gibi görünüyordu şimdi. “Aklında bir şey yok mu?” diye sordu Mert’e dönüp. Çaktırmadan da elini Halil’in elinin üzerine koyup sakince okşadı, ona teşekkür etmek ister gibi.

“Aslında aklımda bir şey var ama,” dedi Mert. “Sen bana yardım edebilirsin belki Ulvi. Sadece nasıl olacağını bilmiyorum.”

Aklındaki planı ikiliye anlatırken Halil de, “Başkan ben anlarım o işlerden,” dedi heyecanla. Onun da yasaklarla dolu hayatına Ulvi’den sonra yeni bir anlam gelmişti sanki. Sevdiği adamın kardeşi için gecelerce uyumadığına da şahitlik ettiğinden bir an önce yeni tanıştığı bu adamı sevgilisine kavuşturmak icap ederdi, Halil güzel şeylerin hızlı olduğuna inanan kalbiyle böyle düşünüyordu. “Büyük kısım benim sarıda ama ben küçükken çok çalıştım makine işinde. Hep birlikte hallederiz senin işi.”

Mert, karşısındaki adama öyle bir baktı ki Halil, o an, aylar önce elini tutmak istediği ama bir türlü cesaret edemediği sevdiğine bakan kendi gözlerinin içinde saklı olan umudu gördü onda sanki. İnsanın tutuklu bırakıldığı hücresinde birini nasıl da ışık bellediğini, karanlığın en derinindeyken ona nasıl da çaresizce tutunduğunu en iyi Halil bilirdi.

Parmaklarıyla sakince kendi elinin üzerini okşayan Ulvi’ye döndü. “Sen beyin kısmındasın ciğerparem,” dedikten sonra Mert’e bakıp, “Çok zeki ama çalışmıyor,” diyerek sevgilisini kardeşine şikâyet etmeye başladı. “Ama bana söz verdi, o okul bitecek. Değil mi?”

Ulvi’nin yanakları Mert’in çok da alışık olmadığı şekilde pembeleşirken, “Sözüm söz sevgilim,” dedi. “Bitecek.”

“Karşımda cilveleşmeniz ne kadar doğru?” diye sordu Mert muzipçe. “Sevgilim benimle konuşmuyor, farkında mısınız? Planımı siz oynaşın diye yapmadım ben, bana odaklanın.”

Halil, “Haklısın başkan,” dedikten sonra seri hareketlerle bakışlarını Ulvi’ye çevirerek, “Biz sonra cilveleşiriz yavrum,” diye sessizce ekledi. “Şimdi, vakit kaybetmeden detayları anlat bize Mert.”

Mert, kendisini pür dikkat dinleyen ikiliye aklındakileri daha kapsamlı şekilde anlatırken Barış’ın uğruna çabalamanın bile her şeyden daha yüce olduğunu hissetti, hem de iliklerine kadar. Kötü bir çareyle çaresizlik arasında seçim yapmak zorunda kalan Mert, kendisine bir yabancı gibi uzaktan baktığı tüm zaman dilimlerini silmeye, kumralı için elinden gelenin de fazlasını yapmaya kararlıydı. Kendisine acıyarak vaktini tüketmeyecek, elindeki içki şişesine Barış’ın yokluğunu onunla doldurmak ister gibi sarılmayacaktı elbette.

Belki kocaman bir yanılgının vücut bulmuş haliydi Barış’tan önce. Ama bir kez onun gülüşüne şahitlik etmiş, onun tenine dokunmuş, güzel gözleri onun yolunu aydınlatan bir çift lamba misali ona yön vermişti. Lamba sönerse hayatı da sönerdi. Onun nezdinde ölümün tek bir sureti yoktu ki. Bunu yeryüzünde Mert’ten daha iyi bilen insan sayısı da çok azdı… Kumralıyla geçirdiği vakitler çok uzun sayılmasa da onu tanımadan yaşamak sandığı nefes alış-verişlerinin aslında sadece kabuk bağlayan bir yürek yarası olduğunu o da biliyordu.

Her şey çok güzelken güzele odaklandığı ama her şeyinin avuçlarının arasından kayıp gidiyor olduğunun farkında olmadığı zamanların aksine Mert, bundan sonra sadece her şeyi olan güzeline kendisini affettirmek, dünyasını yeniden büyülü kılmak için dimdik ayağa kalktı.

Bir mutasavvıfın da dediği gibi, ‘Sevdiğin yüzünden deli oldun, dediler. Yaşamın tadını yalnız deliler bilir, dedim.’ sözünü cebine atan aşık adamların da yalansız hikayesi yeni başlıyordu aslında.

Mert’in yaşadığı ıssız ve başıbozuk kente getirdiği reformlardan en keskin olanını, Mert’in demirden saydığı yüreğini kendisine bağlayarak yapan, yüzyılda bir görülen nadide bir doğa olayı misali onu aşık birine çeviren adamınsa başına geleceklerden de gözlerinden akan yaşları mucizevi şekilde kahkahalarla yer değiştirecek olanın çok yakınında olduğundan da henüz haberi yoktu… Henüz…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 5 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top