✨✨
Ayaz, kulağı ve omzunun arasındaki telefonuyla elindeki anahtarı kapının kilidine taktı. Gözlerinde tavizsiz kararlılık, gönlünde sevgilisinin göğsüne sığınma isteğiyle tam kapıyı açmak üzereyken Mustafa, anında küçük holde bitti, onu karşılamak umuduyla kapının demirden kulpunu indirdi.
Karşısında sevgilisinin telefonla konuştuğunu görünce bir adım geride durdu. Biraz olsun sakinleşebilmesi için Mustafa’nın tenine ihtiyaç duyan Ayaz’sa onu tek hamlede kendisine doğru çekti ve sıkıca sarılarak burnunu her daim mis gibi kokan saçlara dayadı.
Beraber, el ele içeri geçerlerken, “Emin misin anne? Ben kararına saygı duyarım sadece,” dedi Ayaz.
Ne yapacağını bilemez gibi öylece ayakta dikilen adama göz işaretiyle ‘otur’ komutu verip kendi bedenini de L şeklinde koltuğa bıraktı, üzerindeki ceketi bile çıkarmak aklına gelmiyordu ki.
Bu sırada sabahtan bu yana düşündüğü her şeyin bir bir çıkıyor oluşuyla içi boş bir koza misali, görmeyen gözlerle etrafına bakınan Mustafa, sessizce Ayaz’ı dinlemeye devam etti. Binlerce okçunun yayından çıkan sivri uçlu metaller tam kalbinin ortasına isabet etmiş gibi oturdu kaldı öylece, hâlâ üzerindekini çıkarmayan sevgilisinin yanında.
“Tamam ben yarın ilk iş ev bakarım annem, canını sıkma.” Sanki ‘canını sıkma’ sözlerini duyduğu an kadının üzerindeki tüm yük gidecekmiş gibi… Palavraydı işte.
“Annem istersen seni gelip alayım?” Beyninin aynı anda birkaç şeyi düşünebilen kısmının tüm fonksiyonlarını yitirdiğine içinden lanetler okudu. “O an sinirle aklıma gelmedi affet, otele gideriz.”
Mustafa, oturduğu yerde önündeki masaya doğru şokla bakakaldı. Durum, Ayaz’ın annesiyle babasına bile sıçramıştı belli ki.
“Tamam annem o zaman, ararım seni.”
Birkaç saniye sadece telefonun diğer ucundaki boğuk sesi dinledi. “Ben de çok seviyorum seni sultanım,” dedikten sonra telefonu kapatıp önündeki sikik masaya dalan adama baktı.
“Ayaz ne oldu? Aklım hep sende kaldı,” dedi Mustafa korkuyla. Yıllar önce bıraktığı tırnaklarının kenarındaki etleri koparma alışkanlığı bugün yeniden, hiç gitmemiş gibi ortaya çıkmıştı. Sol elinin bazı parmaklarının kenarları çekiştirdiği etler yüzünden kanamaya başlamıştı bile.
“Ellerini rahat bırak Mustafa.”
Mustafa, şu durumunda bile ellerinin halini fark eden sevgilisiyle uzun zamandır derin bir uykuda olduğunu, iyileştiğini sanıp da onun hayat kaynağı olan çocukla yalancı bir rüyada kendini kandırarak yaşadığını, aslında yaşananların hep tek taraflı olduğunu düşündü.
Mustafa, Ayaz’a ne vermişti bunca zaman?
‘Tek parlak yıldızını sen söndürüyorsun Mustafa.’
Sessizce sağ elini sol elinin üzerinden çekip tedirginlikle dolu bakışlarını Ayaz’a çevirdi.
“Seninle beni öğrenmiş işte, benim durumumu zaten biliyormuş. Ama bunları sana anlatmama gerek yok sen zaten biliyordun, değil mi Mustafa?”
Onun sesindeki ölüm gibi sakinliğini sezse de aslında durumun bundan çok başka olduğunu bilen Mustafa, “Ayaz, bak ben-” diye sözlerine başladı ama Ayaz, sertçe onu böldü.
“Sen ne?” diyen Ayaz’ın sesi perde perde yükselmeye başladı. “Babam seninle konuştuğunda arabada sus pus oturdun, ben sana sordum, ‘Ne oldu?’ dedim. Sen sikik ehliyet isteğini anlattın bana! Bu aşk iki kişilik Mustafa. Tek başına bu yükün altına girip benimle sevişince her şey hallolmadı. Ben seni sadece bunun için sevmedim!”
“Sevmedin mi?” Titreyen ellerinin az önce hunharca kopardığı parmaklarındaki acı bile canını yakmıyordu duyduğu sözler kadar. “Nasıl yani, artık beni sevmiyor musun Ayaz?”
Ayaz, sol elini kaldırıp önce alnına koydu. Daha sonra sinirle tüm yüzünde gezdirdi.
“Mustafa sen beni ne zaman göreceksin? Gerçek anlamda? Ben uğruna tüm gemileri yaktım, yakarım da. Sen hâlâ benim sevgimi mi sorguluyorsun? Sana, ‘Senin için elimden geleni yapacağım.’ dediğimde verdiğim söz öylesine değildi. Ama o gün sana ne dedim ben? ‘Biraz çabala, beni gör,’ dedim. ‘Ne olursa benimle konuş,’ dedim. Ben senden neyi sakladım bu zamana kadar Mustafa? Ahmet’i gelip aynı gün anlatmadım mı? Böyle olmaz, bu şekilde olmaz. Sen üzerine toprak atıyorsun diye zehirli sarmaşıkların ölmüyor, daha da güçlenerek sarıyor seni.” Bir anlık duraksasa da sözlerine, “Bizi,” diyerek devam etti.
“Ayaz, saklamak değildi niyetim. Sadece düşünmek istemedim, bir gün de olsa yaşamak istedim seninle.”
“O ne demek? Ondan mı sabah titriyordun beş dakika evden çıktım diye? Sen hâlâ bana inanmıyorsun ki Mustafa. Ben kendi kendime evcilik oynuyorum sadece.”
“Babanla arana giren ben olmak istemedim Ayaz!” Zihninde biriken, kendisinin bile haberdar olmadığı kelimeler bir bir dudaklarının arasından, kontrolsüzce dökülmeye başladı. “O da kendince haklı, kim benim gibi birini pırıl pırıl oğluna layık görür ki? Bak ne olduğunu anlatmıyorsun ama yanağın kıpkırmızı, aklıma korkunç şeyler geliyor. Zeynep ablayla da boşanacaklar, değil mi? Bunların hepsine sebep benim Ayaz. Benden önce iyiydin sen. Neden kendini aklıma soktun, neden?”
Ayaz, hayatının en zor gününü yaşadığından emin, bir anlık, her şeyi durdurma isteğiyle gözlerini kapattı. Kahve gözleri yeniden ortaya çıktığında, “Aşık oldum Mustafa,” dedi yorgun bir sesle. “Nedenini, niçinini düşünmeden dümdüz aşık oldum sana. Milyonda bir ihtimal sen de beni sevdin, karşılık verdin. Seninle bir ömür geçirmek istedim sadece.”
“Başka kimse yok muydu Ayaz? Kendi dengin, benim gibi hasta olmayan, hayat dolu, umut dolu.” En son cümleleri söylerken bu sözlerin asıl sahibi geldi aklına, adamın dudaklarının arasından çıktığı andan beri düşünmek istemediği o iki cümle…
‘Sen ağır bir adamsın, Ayaz hayat dolu, umut dolu…’
“Yoktu Mustafa, senden başka kimse yoktu. Amına koduğumun yerinde kime aşık olacağıma sevgilimden tut babam bile karışıyor. Size ne lan? Kalp benim, sevda benim. Senden başkası yok Mustafa, olmayacak da, sok o aklına.”
“Beraber olmaya devam ettik diyelim Ayaz… Ailenin yuvası dağılacak, sen babanla konuşmayacaksın. Ya Zeynep abla? Onun ne suçu var? Adamın biri gelip ailesini yerle bir ediyor, haksızlık bu Ayaz,” dedi kafasını olumsuz anlamda sallayarak.
Ayaz, daha az önce babasına, ‘Benim yanımda olur,’ diyerek savunduğu adama büyük bir düş kırıklığı ile baktı.
“Haksız mı adam? Benim halim ortada, kan emici gibiyim. Sen kıpır kıpır, ışıl ışılsın. Ben senden sürekli almak yerine ne verebilirim ki? Bomboş ellerim Ayaz, ailen benim yüzümden mahvolacak.”
“Sen çoktan mahkemeni kurup hükmünü vermişsin bile Mustafa,” dedi Ayaz. “Ben de babama, “O adam beni bırakmaz, dağ gibi yanımda durur,’ diyerek senin hükmünü yanlış vermişim. Benim sevgimi sorgulamadan önce sen beni seviyor musun, bunu o güzel aklınla bir düşün. Ben senin için dünyayı karşıma alırım, bırak babamı. Sende benimle olmaya yetecek cesaret bile yok. Cesaretin kaynağı sevgidir, sende bunu besleyecek sevgi de yok demek ki. Korkaksın sadece, sürekli düşünüp kendine acımak yerine elimi tutsan, yanımda dursan bundan sonrası başka olurdu Mustafa. Buna da eyvallah ama,” diyerek oturduğu koltuktan kalkıp dış kapıya doğru gitti.
Sevdiği adamın peşinden fırlayan Mustafa, onun kolunu tutsa da tek hamlede kolunu silkeleyen Ayaz’la avucu boşluğa düştü, tıpkı kalbi gibi. “Ayaz gitme bir dinle.”
Yalvarır gibi onun suratına bakarken sözleriyle de bu halini desteklemek ister gibi, “Ayaz ne olur bir dinle, konuşalım gitme,” dedi.
“Nefesini yorma Mustafa, sen cesur olmadığın sürece konuşacak hiçbir şey yok aramızda. Oturup kendine acımaya devam et.”
Çarpan kapıyla Mustafa, onu taşımayan bacakları yüzünden olduğu yere çöktü. Fısıldayarak, “N’olur gitme Ayaz,” diyebildi sadece. ‘Ben sensiz ölürüm,’ diyemedi. ‘Giderken beni yirmi bir gram eksik bırakıyorsun,’ da diyemedi… Sol gözünden düşen yaşa eklenen yeni yaşları yanaklarında hissederek dizlerini kendisine çekti. Kafasını da dizlerine gömüp sırtını buz gibi kapının ardına yasladı. Cesaretsiz, topal bir uçurtma avcısı olmasına ağladı.
Yeniden, güneşin girmediği karanlık kuyusunun dibinde, yeniden yalnız, yeniden rengarenk uçurtmanın ipleri elinden kayıp gitmiş şekilde gözyaşları kucağına döküldü Mustafa’nın.
‘Keşke,’ diye düşündü. ‘Keşke beni öldürseydi de gitmeseydi yanımdan, ölürken onun yüzüne bakardım hiç değilse.’
Ayaz’ı her zaman menekşe olarak gören Mustafa yine yanılmıştı. Ayaz, ne hercai bir menekşeydi ne de gezegeninin ortasında yeşeren bir gül. Ayaz karların ortasında buz gibi soğuğa inat açan cesur bir kardelendi aslında.
Tıpkı Ayaz’ın ona aşık olduğu gibi kardelen de menekşesine aşıktı, kör cesaretiyle. İki çiçek yalnızca kar altına girmedikleri baharlarda, sadece belli zamanlarda kavuşabilen aşıklarken bu aşkın sahte cesuru olanı menekşe artık saklanmak istemeyerek, ‘Gel,’ diyerek elini uzatmıştı kardelenine.
‘Gel, bu kış karların altına saklanmayalım. Üşüsek de, donsak da gizlenmeyelim. Aşkımız bizi ısıtır zaten.’
Kardelen, aşkından gelen bu teklifle zaten onun olmadığı zamanlarda başka çiçeklerin sevdiğinin etrafını donatmasından rahatsız memnuniyetle kabul etmişti teklifi. Aşkını sadece baharlarda değil dört mevsimde yaşamak istiyordu, her aşık gibi.
Kışın ortasında, başka çiçekler olmadan sevdiğiyle baş başa kalabilmek, ona olan aşkını gösterebilmek için karların ortasında açıverdi birden kardelen. Ama menekşesi verdiği sözü tutmadı, korktu o soğukta açmaya.
Karların arasında, yüzüne vuran ayazla açan kardelen günlerce bekledi sevgilisini. ‘Gelecek,’ dedi. ‘Bana söz verdi.’ Günlerin sonunda soğuktan değil ama gelmeyen menekşesi yüzünden hayal kırıklığıyla boynunu eğdi de gözlerini yumdu kardelen.
İşin özünde Mustafa, korkak bir menekşe olabilmişti bu hayatta. Ayaz’ın renkleri onun gözlerini büyülemiş, rengarenk çocuğu menekşe sanarak kendi korkaklığını perde gibi saklamıştı.
Karların, soğuğun arasında bir başına bırakmıştı onu, verdiği sözü tutmadan…
Saatlerce ağladı kapının girişinde, çöktüğü yerde… Aptallığına, korkaklığına, onun buz gibi iklimine sıcacık ışıklarıyla hayat olan çocuğun ellerinden kayıp gidişine ağladı.
Birden kapı çalınca sevgilisinin dayanamadığını, yeniden ona geldiğini düşünüp yüzünü ıslatan yaşları silerek hevesle kapıyı açtı. Ama kader bugün Mustafa’nın canını almadan bırakmayacaktı anlaşılan.
Elinde küçük valizi, duvar gibi suratıyla, “Çekil!” diyerek bir davet bile beklemeden annesi girdi içeri.
Mustafa, ağlamaktan tahriş olmuş boğazının çıkardığı hırıltılı sesiyle, “Anne?” dedi sorar gibi.
Çantasını, montunu gelişigüzel bir yere fırlatarak az önce Ayaz’ın oturduğu yere çöken kadın, Mustafa’nın alışık olduğu sert ses tonundan daha da beter bir şekilde, “Anne deme bana!” dedikten sonra sakinleşmek ister gibi derin derin soluklanmaya başladı.
“Her şeyi beklerdim senden ama bir ibne olmak?” Elini saçlarının arasına atıp tutamlarını çekiştirir gibi geriye doğru taradı. “Tövbe Estağfurullah. Yüzümü eğip de geldim buraya. Karşı komşun aradı. Ne dedi peki, biliyor musun?”
Mustafa, bedeninin herhangi bir uzvunda güç bulamadığından sessizce beklemeye devam etti.
“Benim oğlum erkeklerle düşüp kalkıyormuş!” Bu zamana kadar bakmadığı, baksa da görmediği oğlunun yüzüne nefretle baktı. “Bu ne demek, biliyor musun sen Mustafa?”
Daha sonra Mustafa’nın konuşmasına fırsat bile vermeden sözlerine devam etti. “Her şeyine tamam dedik. Bu zamana kadar sana karışmadık. İstanbul dedin, geldin. Bak kardeşin nerelerde neler yapıyor? Bir duyulsa, ‘Cem’in de abisi böyleymiş,’ diye. Çocuğumun kariyerini de mahvedeceksin. Evimde örgü örerken kadının biri arayıp, ‘Oğlun erkeklerle kapıların önünde öpüşüyor,’ dedi. Babana da, Cem’e de bir şey diyemedim. ‘Özledim,’ dedim, yalan söyledim de geldim.”
Mustafa, özledim kısmının yalan olduğunu kabul eden annesine bakakaldı yalnızca. Göğsüyle midesi arasındaki boşlukta beliren hissin ne olduğunu anlamadı. Boğazına kadar gelen acı safrayı zorlukla yuttu. Tüm düşünceleri birbirine geçmiş, ağzını açsa bile ne diyeceğini bilemiyordu ki.
“Konuşsana! Aptal gibi yüzüme ne bakıyorsun Mustafa!? Seni doğuracağıma taş doğursaydım keşke!”
Mustafa’dan buz gibi bir sakinlikle, “Çık dışarı,” diye bir ses yankılandı.
“Ne?”
“Çık dışarı,” diyerek omuzlarını düştüğü yerden kaldırdı. “Neyini anlamıyorsun? Git bu evden.”
Kadın, bunca zamandır ondan görmediği bu tavırla, “Sen annene ne dediğinin farkında mısın?” diye sordu. Genellikle sözlerini sakınmadan söyleyen Cem’di. İlk kez Mustafa’nın ağzından böylesi cümleler dökülüyordu.
“İbnenin annesi olmak istiyor musun ki?”
“Bir de kabul ediyor bak, çıldıracağım! Nerede hata yaptık seni yetiştirirken? İkinizi de ben yetiştirdim ama bir sana bak, bir de Cem’e bak!”
“Bugün can yoldaşımı kaybettim ben anne. Belki bilmezsin ama ilk kez ağladım,” Sonra bir an sözlerinin doğruluğundan şüphe etti. “Pardon ikinci kez,” diyerek düzeltti kendisini. “İlki yine onun kollarındaydı. Şu an bana ne dersen de canım daha fazla yanmayacak. Ben zaten hayattaki tek ailemi kaybettim, daha fazla yaralayamazsın beni.”
Ellerinden geri kalmak istemez gibi titreyen dizleriyle daha fazla ayakta kalamayacağını anladı, derin bir nefes alıp tam dibindeki koltuğa çöktü.
“Sen beni sevmedin ki hiç anne.”
Duyduğu sözlerden sonra kadın, yıllardır tanıdığı, bildiği oğlunun yüzüne ilk kez gerçekten baktı. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı, yaşların izi yanaklarında bir yol olmuş, parmaklarının kenarları koparılmaktan kan içinde…
“Bunca zaman, “Neden beni sevmedin?” diye sormadım ben de sana. Varın yoğun bir oğlundu. ‘Olsun,’ dedim, ‘Fazlasında gözüm yok, kalan sevgiyle de yetinirim ben,’ Ama sen ondan kalanı da vermedin ki anne. Ben düşündüm yıllarca, ‘Ne yaptım da annem benden bu kadar nefret ediyor?’ diye. ‘Katillerin bile anneleri bağırlarına basıyorlar da oğullarını, ben anneme ne kötülük yaptım? İkimiz de aynı karından çıktık. Ben de başarılı olmak için çabaladım, ben de mühendis olamasam da iyi bir iş sahibi oldum, ben de evladıyım onun.’ dedim. Yine de sevilmeye layık bulmadın beni sen.”
Gözyaşları yıldız misali gözlerinden akarken sorar gibi baktı annesine. “Bir insanı annesi sevmezse kim sever?”
“Ama biri geldi, sevdi beni işte. İnanmadım, konduramadım. ‘Ben de ne buldu da sevdi?’ dedim.” Bir an annesinin de gözlerinin dolduğunu görünce olanca yıkık hüznünün arasından küçük de olsa bir şaşkınlık peydâ oldu gönlünde. “O kadar da güzel biriydi ki… O beni sevmeye layık buldu. Bana, “Çok güzelsin,” dedi anne. Ben onun güzel bebeğiyken şimdi yeniden Mustafa oldum. Silik, cansız, renksiz…”
Ellerinin tersiyle yanaklarındaki yaşları silerek, “Ama yeter,” dedi kararlılıkla. “Bu silik Mustafa’nın da yaşamaya hakkı var. Nefes almaya, hatta inanır mısın gülüp eğlenmeye, aşık olmaya. Şimdi bu kapıdan çıkıyorsun, bir daha gelmemecesine. Soranlara da, ‘Benim bir tek oğlum var,’ de. ‘Öldü,’ de. ‘İbne oldu, evlatlıktan reddettik,’ de. Bundan sonra Cem’le kıyaslayacağın başka birini bulursun umarım, benim o evdeki tek görevim buydu sadece.”
Kadın ağzını açtığı an Mustafa, iki yana doğru kafasını olumsuz anlamda salladı. Kadının kolundan tutup eşyalarını kucağına vererek, “Senden önce ölürsem mezarıma bile gelme olur mu? Hoşça kal anne,” dedikten sonra evin kapısını kadının suratına doğru içi hiç acımadan kapattı.
Ne olursa olsun anneydi. Hiçbir emeği yoksa dokuz ay karnında taşımasının emeği vardı belki ama otuz üç yılını çalmışlardı ondan. Çalınan yıllarının hesabında değildi Mustafa, yitirdiği sevgilisinin derdindeydi aslında.
Onları suçladı. Belki kolaya kaçtı, belki de böyle olmasının asıl nedenini yıllar sonra çözdü bilemiyordu ama ailesini suçladı her şey için.
Sonra hızla telefonunu eline aldı ama ne arama vardı ne de tek bir mesaj… Burukça gülümsedi, eski Mustafa oluşuna. Aradan geçen saatlerde, normal bir günde olsalar, Ayaz şimdiye onu aramış, arayamıyorsa da mutlaka art arda mesajlarını sıralamış olurdu.
‘Ayaz’ın güzel bebeği.’
Tüm bu sıfatların oluşturduğu bahçesindeki camdan, yarı sağlam duvarları yerle yeksan olup üzerine doğru yığıldı Mustafa’nın.
Bir gülüşü, kapkara geceleri bahara boyayan çocuğun gönlü değildi artık Mustafa’nın evi. O, yalnızca korkak bir menekşeydi, kırık dökük, karanlık bir kuyunun dibinde, nefeslerini bile ağır aksak alabilen.
‘Gördüğünden geri kalma.’ sözleriyle temenni edilen dilek ilk kez can buldu zihninde. Gördüğünden geri kalmanın ne demek olduğunu elindeki telefonun bomboş bildirim ekranına baktığında anladı, yıllar sonra…
Elinde telefonuyla Ayaz’ın babasının yanına gittiğinde düşünmemek için değiştirdiği çarşafların üzerine bıraktı kendisini. O zaman da verdiği sözü tutamamış, bir aileyi yıkan asalak bir parazitten başka bir şey olmadığını düşünüp durmuştu, hırsla çarşafları çıkarırken.
Yana dönerek telefonunu komodinin üzerine koyduğu anda bakışları ellerine takıldı. Ellerini gördüğünde canı ne kadar sıkkın olursa olsun her bir detayını ezberlemiş gibi onları rahat bırakmasını söyleyen Ayaz düştü yeniden aklına.
Sonra, bu kez de, gözleri aynaya çevrildi. Daha dün akşam onun kucağında olduğu anı düşündü. Burnunu yastığa bastırdığındaysa onun kokusunu duyumsadı…
Böyle olacaktı demek bundan sonra. Bir hayaletle aynı evde yaşayan biri gibi sürekli her şey Ayaz’ı getirecekti aklına, sanki aklından çıktığı varmış gibi.
Her yanı onun kokusu, onun anısı, onun bıraktığı izlerle doluyken nasıl yaşayacaktı ki onsuz?
Önce gülüşü elinden gitti Mustafa’nın, sonra gülümsemesini çekip aldılar. Gözyaşlarının akmadığı ama içinde fırtınaların koptuğu o günlere inat gözyaşları akıyordu şimdi ama uykusuna doyamamış bir çocuk gibi doyamadan yitirmişti elindekini Mustafa, korkak bir menekşe gibi…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙