✨✨
Burak, ameliyat oluşunun üzerinden haftalar geçmesine rağmen hastanede yaşananlar yüzünden hâlâ ona sinirli bakışlar fırlatan sevgilisine her zaman olduğu gibi tedirgin bir gülüşle karşılık verdi. Hastaneden çıkıp eve geldiklerinden beri Ahmet’in onun üzerine hem bu kadar nasıl titreyip hem de aynı zamanda kızıl felaket bakışları ve sözleriyle onu bu kadar korkutabildiğini anlamıyordu ki adam!
Aklı dolambaçlı işlere ermediğinden doktor kadının onunla flörtüz bir havayla konuştuğunu anlamamıştı. Dil alışkanlığıyla kadına ‘ciğerim’ demesi de kendi yangınını harlamak ister gibi sanki bir odun olmuş, yanındaki ateşlerin en parlağının bakışlarındaki alevlere düşüvermiş zavallı Burak ise durumu fark edememişti işte!
Ahmet yanındaysa tüm duyuları, duyguları çocuğa kayıyor, ondan önce belki de şıp diye anlayabileceği her duruma kapatıyordu kendisini Burak. Ama tüm bu açıklamaları kıskanç fıstığına yeterli gelmemiş olacak ki çocuk haftalardır aynı anda hem üzerine titriyor hem de fena halde çektiriyordu Burak’a.
Mustafa ve Ayaz’ın düğünü için Barselona’ya gittiklerindeyse Burak Ahmet’in aklını başından almış, haftalar boyunca daha yeni yeni tadını çıkarabildiği sevdiğinin, ‘Sevgilim ameliyat oldun, olmaz.’ sözleri yüzünden, vücudundaki kalbi hariç tüm organlarına bir bir savaş açan Burak, Barcelona’da maviliklere karşı Ahmet’in tenine yeniden kavuşmuş, onun da bir nevi gönlünü almıştı.
Hem kalbine nasıl savaş açabilirdi ki Burak ağzına kadar Ahmet’le doluyken? Ahmet varsa Burak gülüyordu, o etrafında kızıl bir kuğu gibi süzülürken onu hayranca izlemekten bıkmıyor, ömrünce kimselerden gelmeyen şefkatin kaynağından çağıl çağıl ona akmasını hayretle seyrederken yeniden mümkünmüş gibi bir kez daha aşık oluyordu, gözleri ömürlere bedel olan çocuğa.
Onlar birbirlerine alıştıkça hem duyguları hem bedenleri büyük bir harmoniyle karışıyor, ruhları yıllardır berabermişçesine zarifçe dans ediyordu sanki. Kısacası Burak için ömrünün yirmi altı yılı bir yana bu yaşında Ahmet’le yaşadığı ayları bir yanaydı, sorgusuz sualsiz.
Kendisine hiçbir zaman inanmayan bir adamı her şeye inandırmıştı Ahmet, hem de kandırmadan. Ondan öncesinde kendisi için doğru düzgün bir hayali olmayan Burak’ın geçen aylarda fark ettiği bir detaysa dudaklarının kenarında kızıl bir melek için sakladığı bir gülücük payı olduğuydu. Tüm somurtmalarının aksine o sakladığı pay sayesinde şimdilerde gülücükleri de kahkahaları da eksik olmuyordu, Ahmet’in öpüp de kutsadığı dudaklarından.
Sevgilisine masumca bakarak ortadaki sehpanın tozunu alırken, “Fıstığım biz alıp gelseydik Serpil annemleri yav,” dedi.
Ahmet ise sert yüzünün altında bir çocuğun saflığının saklandığına emin olduğu adama bakıp yeniden güzelliğine içini çekerken, “Ali araba kiraladı bebeğim havaalanından, onlar gelir,” dedi, bir yandan da küçük evlerinde ailesini ve arkadaşlarını ağırlayacağı için çokça heyecanlı şekilde yemeklerini kontrol ediyordu.
Burak maharetli sevgilisinin o güzel ellerinden çıkan yemeklere bakıp da gülümserken birden ciddileşip Ahmet’e döndü. Soran gözlerle birlikte çocuğa doğru, “Sence- Yani beni, severler mi Ahmet?” diye sordu.
Ahmet ise adamdan gelen cümledeki ‘Ahmet’ kelimesinin bile bu konuda şüphesini kanıtlar nitelikte olduğunu anlamıştı. Burak tanıştıkları günden bu yana onunla konuşurken sıra sıra güzel sıfatlarını ondan esirgemiyorken şimdi ona adıyla seslenince hem bunu hiç sevmediğini hem de sevgilisinin bu konuda ne kadar endişeli olduğunu öngörebiliyordu.
Elini önündeki kağıt havluya silerek birkaç adımda Burak’ın yanına ilerledi. Onu omzundan ittirerek arkasındaki koltuğa oturtup kendisi de dünya üzerinde favori yeri olan Burak’ın kucağına tırmanarak ona güzel bakışlar atan adamın saçlarına birkaç öpücük bahşetti.
“Seni sevmek çok kolay Burak aslında, sana bunun tam tersini öğretmiş baban olacak o sikik farkındayım ama inan bana sevilmek senin için çok kolay.”
“Yok be yavrum mal gibiydim ben, sana eski halimi anlatsam ohoo,” dedi kısıkça gülerek.
Ahmet ise Burak’ın gülüşüne dalıp gitmemek için kendisini zorlayarak adamın aralık dudaklarını öptü. Avuçlarının arasına aldığı yakışıklı yüzünü baş parmaklarıyla okşarken, “Her insanın öfkesine yenildiği zamanlar olur Burak, önemli olan bu anları geride bırakmak. Benim gözümde sen Mustafa’ya evlilik teklifi etmesi için canla başla yardım eden, Muzaffer’e duygularını anlaması için gerçekleri korkmadan söyleyen, Selim’i yalnız hissetmemesi için sürekli arayan, oğlum dediğinin Darin için kendi geleceğinden bile vazgeçebilen, annen için durmadan çabalayan birisin. Ama bunlardan da önemlisi beni yeniden sevilebileceğime bıkmadan usanmadan inandıransın, bu yüzden ailemin sana bayılacağından şüphem yok,” dedi.
Burak, sevgilisinin boynuna burnunu daldırıp hiçbir parfüm kokusunun layık olmadığı tenini koklarken, ondan gelen sözlerin yıllardır bir cesedi taşıyan kalbini nasıl da dirilttiğini hissetti. Ne de güzeldi insanın sevdiğiyle geçirdiği en ufak an…
“Çok seviyorum yavrum seni.”
“Ben de çok seviyorum. Ama sana asılan insanları anlayıp benim kızıl bir yarim var dersen daha iyi olur,” dedi Ahmet huysuzca.
“Kinci kızıl. Fark etmedim bile, sen varsan ben başkalarını görmem ki fıstığım,” dedi çocuğun tam gözlerinin içine bakarken.
“Biliyorum aşkım.”
Kucağında masmavi gözleriyle oturan sevgilisinden gelen aşkım kelimesiyle birden yutkunan Burak çocuğa doğru dalmışken, Ahmet altında hissettiği sertlikle gözlerini kocaman açtı.
“Burak! Şu anda sertleşmiş olamazsın!”
“Yok olabilirim yavrum, mavi mavi bakıp da aşkım diyen sensin,” diyerek Ahmet’e doğru sinsi bir gülümsemeyle hamle yapacaktı ki ikisinin de kulaklarını çalan kapının zil sesi doldurdu.
“Geldiler,” diyerek neşeyle Burak’ın kucağından kalkan Ahmet hızla kapıya doğru gidip otomata bastı. Sonra arkasına dönüp, “Doy adam doy!” dedi.
Burak acıyla bacaklarının arasına bakarken, “O dediğin imkansız,” diyerek mırıldanıp elindeki bezi mutfakta bir yere fırlatırken sonradan Ahmet’ten yiyeceği azarı göz ardı edip hızla üzerini düzeltmeye başladı.
“Parfüm sıkmadım!”
Ahmet, kocaman adamın parfüm sıkmak için banyoya koşturmasına kahkaha atmıştı ki dışarıdan gelen gürültüyle ailesinin geldiğini anladı. Yüzünde asılı kalan gülümsemesiyle kapıyı açınca, karşısında daha birkaç hafta önce görse de yine de özlemden burnunun ucunun titrediği ailesine bakıp, “Hoş geldiniz!’ dedi.
“Böyle trafiğin içine ot tıkarım ama ha ben,” diyerek ayakkabılarını sağa sola fırlatan Ali, Ahmet’i kucaklayıp söylenerek içeri geçti.
Ardından çatık kaşlarıyla giren Mahir, “Ali etrafı dağıtma!” dedikten sonra o da Ahmet’e sarıldı. “Özlemişim Ahmet seni.”
“Höst!”
“İkinizin de sevgilisi var Ali abi! Ben kaldım evde ben!”
“Dansöz olacağım dese daha az canım yanardı,” diyen Ali Bey ise oğlunun yüzünden akan mutluluğa bakıp da gülümserken, “Eğil de sarılayım lan. Hepiniz arpası fazla gelmiş at gibisiniz, bir tane normal boyda adam yok evde kolayca sarılıp sevgi falan gösterelim,” dedi.
Serpil Hanım ise kocasını kalçasıyla ittirip oğlunu gözyaşları içinde sararken, “Ah oğlum nerelere gelmişsin sen? Cehennem bu şehir, üstelik de nemli!” diyerek İstanbul’a açıkça geçirmeyi de ihmal etmedi. Kadın hiç sevmemişti bu şehri hiç!
Bu sırada parfümünü sıkıp da saçlarını özenle düzelten Burak kenardan gülümseyerek onları izliyordu ki Ilgın, “Esmer ve yakışıklı eniştem!” diyerek adamın yanına doğru seğirtti. Mustafa ve Ayaz’ın düğünü öncesinde ayak üstü tanışsalar da birbirleriyle vakit geçiremediklerinden bu kez üstün gözlem yeteneğiyle kenardan eniştesini tanıyacak olmanın verdiği heyecan vardı kızda.
“Ilgın hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk enişte, nasılsın?” diyerek çekingence duran kocaman boylu adama içinden kıs kıs gülen Ilgın zıplayarak sıcakkanlı bir biçimde sarıldı.
“İyidir.”
Ilgın, çaktırmadan kahkaha atıp sarıldığı Burak’ın kulağına doğru, “Böyle çekingen durursan Ali abim seni yer, kendine gel,” diyerek fısıldayıp abisinin yaptığı, o çok özlediği poğaçalardan ağzına atmak için mutfak masasına doğru ilerledi.
Burak, Ilgın’ın sözlerini duysa da içinden bir türlü atamadığı çekingenlikle önce Ali Bey’in daha sonra Serpil Hanım’ın ellerini öpüp ufak bir de sohbet ederek Ali ve Mahir’e yöneldi.
Ahmet’in demleyip hazırda beklettiği tavşan kanı çaylar içilirken Ali Bey ve Serpil Hanım gülümseyerek birbirlerine baktılar. Burak’ın küçük salonda ne olursa olsun Ahmet’in yanına oturma çabalarını kimseye fark ettirmeden yürüttüğünü sanmasının aksine ikisi de durumu şıp diye anlamışlar, oğullarından ayrı kalamayan bu yakışıklı gencin Ahmet’in yanına oturup da zaman zaman o konuşurken ona hayranca bakışlarını yakalayıp tebessümle izliyorlardı şimdi.
“Burak demek muhasebecisin oğlum?” diye sordu Ali Bey.
“Evet efendim.”
“Seviyor musun işini?”
“Seviyorum, yani bir arkadaşım vardı o varken daha eğlenceliydi tabii ama şimdi de fena değil,” dedi Burak, Mustafa’nın yokluğunda iş yerinin ne kadar da sıkıcılaştığını kendisine saklayarak.
Ahmet ise sevgilisinin birkaç haftadır Mustafa olmadan işe gidip gelişlerinde eskisi kadar da mutlu olmadığının çokça farkında şekilde Burak’ın koltuğun üzerinde duran elinin yanına kendi elini koyarak küçük parmağıyla çaktırmadan onun parmaklarını okşadı.
“Şimdi Ahmet’in işi daha belli değil ama yurt dışı çok isterdi o da her genç gibi. Gönül isterdi ki hepiniz burada vatanınızda kalın, burada üretin ama şartlar malum. Hem bu sizin bileceğiniz iş, yarın bir gün Ahmet gitmek isterse?” dedi tek kaşını kaldırıp da Burak’a sorarcasına bakarken.
Serpil Hanım ise kocasının sert olma çabalarına tip tip bakarken çayından bir yudum aldı. Hayır kocası ton ton sevimli bir tipti, bu sert adamım tavırları uymuyordu ki ona bir kere!
“O ne isterse öyle olur Ali Bey, ben dünyanın her yerinde iş bulurum gerekirse kendi işimi yapmam sorun değil. Ahmet nasıl mutlu olacaksa öyle olacak.”
Ahmet ve Serpil Hanım gözleri dolu dolu Burak’a bakarken Ali çaktırmadan Mahir’in kulağına eğilip, “Bak bak havalara bak, artist,” diyerek burun kıvırdı.
Mahir, sevgilisinin dedikodu yapıyor oluşuna hayret edip yemyeşil gözlerini kocaman açarak, “Çok ayıp Ali!” diye onu payladıktan sonra karşısındaki aşık ikiliye bakıp tebessüm etti.
Kendisi de gamzeli bir esmer için Burak ne derse onu derdi, emindi. Ali nereye Mahir orayaydı, aşık olduğu insandı onun da evi. Ondandı kendi doğduğu toprakları Ali orada olmadığından özlemeyişi, ondandı Ali neredeyse oraya memleketim deyişi… Vatan sözcüğü onun için de Ali’ydi yalnızca…
Ali, nazlı ceylanının dolu gözlerle önündeki sahneyi izleyişine bir iç çekiverdi. Yıl olmuştu da Ali de doyamamıştı hâlâ Mahir’e. Hiçbir resmi makam önünde evlenememişler, ikisinin de ailesi olmadığından doğru düzgün bir tören yapamamışlardı ama yine de ömürlük eşiydi işte yanındaki mor leylak kokulu çocuk…
Hayat herkese eşit gelmiyordu belki ama yarım kalan, ona gül bahçesi vadetmeyen hayat yemyeşil gözlü, leylak bahçesi misali kokulu bir çocukla çıkıp gelmişti ona da işte…
“Herkes Hint dizilerindeki oyuncular gibi uzun uzun birbirine mi bakacak? Hayır olan var olmayan var da,” dedi Ilgın burnunu kıvırarak.
On sekiz yıl olmuştu hayat yolculuğuna başlayalı, bırak aşkı küçük bir hoşlantıyla bile kıpırdamamıştı ki kızın kalbi bunca zaman! Neydi bu etrafındaki herkesin çift oluşu? Üstelik yalnızca çift de değillerdi, herkes birbirine ölürcesine bakıyordu ya da yaşarcasına…
Ali Bey, az önce Burak’tan duyduğu cümlelerle durumdan hoşnut şekilde çayını içerken kızına dönüp, “Daha küçüksün sen! Önce okul, meslek. Kolay mı benim kızımı almak?” dedi.
“O biraz sıkar işte.”
“Ali abi!”
“Haklı,” diyen Ahmet, Ilgın’a doğru bakıp da kafasını olumsuz anlamda sallayınca Ilgın bırak aşkı bu mağara adamlarıyla dolu hayatında biriyle çay çorba içmeye bile çıkamayacağını düşünüp içinden bu kadar abiyi ona gönderen kadere methiyeler dizdi.
“Ali Bey?” dedi sorar gibi Burak.
“Evladım baba desene, bey ne?”
“Kolay mı öyle yüzüne yüzüne baba demek Ali?” diyen Serpil Hanım kocasının da gençlerin halinden hiç anlamamasına bir bakış atıp yeniden Burak’a döndü. “Evladım önce amca teyze de sen bize, sonra dilin alışır zaten.”
“Tamam Serpil teyze,” dedi gülümseyerek Burak da. “Ben şey diyecektim, Ahmet size durumumuzu anlatmıştır az çok. Böyle sizi buraya çağırmamız uygun olmadı biliyorum ama annemin de durumu yolculuk için pek uygun değildi. Umarım size ayıp etmemişizdir,” diyerek mahcup bir şekilde karşısındaki beyaz tenli kadına baktı.
“O ne demek evladım öyle? Eskide kaldı öyle şeyler, aileden kim uygunsa neresi uygunsa orada toplanılır zaten. Kafana bir de bunları takıp da düşünüp üzülme, neler yaşamışsınız hem. Annene ben arkadaş olurum, benim bir de kankam var Ayaz oğlanın annesi biz üçümüz altın kızlar oluruz birlikte,” diyerek kahkaha attı Serpil Hanım. “Sizin gözlerinizin içi mutlulukla, aşkla parlasın bu bana yeter. Ali, nazlı Mahir’imi bulup getirdiğinde ona da dedim, ‘Üçüncü oğlum olur bu ay parçası gibi oğlan.’ diye, bak şimdi Ahmet’im de seni getirdi ailemize, sen de dördüncü oğlum olursun.”
Başta Burak olmak üzere herkes Serpil Hanım’ın anlayışlı haline minnetle bakarken, bir tek yıllardır yol arkadaşlığı yaptığı Ali Bey aşkla bakıyordu karısına. Yıllar önce ailesine karşı gelerek evlendiği kadın bir gün bile yanıltmamıştı adamı, iyi ki dedirtmişti çokça.
“Teşekkür ederim Serpil teyze, sizin rızanız olmadan da Ahmet’le bir yola çıkmak istemezdim zaten. Ahmet size çok düşkün.”
“Yağcı.”
“Ali!”
“Ne var nazlı ceylanım? Nasıl da kibar kibar konuşuyor, içini bilmesek.”
Burak sinsi sinsi gülüp de Ali’ye bakarken Ahmet sevgilisini dürtüp kaşlarını çattı. İkisiyle de işi vardı çocuğun resmen!
“Ev küçük olmasa burada kalırdınız annem ne güzel,” dedi Ahmet.
“Olsun oğlum Zeynep yabancı mı? Ahiretliğim o benim.”
“Ali, Mahir siz emin misiniz otel konusunda?”
Ali, Ali Bey’in kalkıp da banyoya doğru gittiğini görünce pişkince gülüp, “Üçüncü balayımızı yapacağız biz burada, anlarsın ya,” dedi.
“Ali! Sen-“
“Ha nazlı ceylanım çok yakışıklıyım değil mi?” diyerek gamzesini sevgilisine sundu Ali.
Mahir için Ali’nin gamzesini gösterip de gülümsemesi ömürlere bedeldi, “Öylesin,” dedi içini çekip de sevgilisinin güzel suratına dalarken.
“O zaman iki gün sonra istememiz var!” diyerek neşeyle ellerini çırpan Ilgın abisinin zaman zaman gözlerinin Burak’a hayranlıkla kaymasını fark ederek içinden şükretti. Ölesiye korkuyordu abisinin kalbinin zincirlerini hiç kimsenin kıramayacağından. Kaç gece yatmadan kendisinden önce abisine dualar ediyordu Allah bilirdi.
Öyle çok istiyordu ki onun gözlerinin eskisi gibi yıldızların parlaklığında ışıldamasını… Bir gecede yok olmuştu sanki o parıltılar. Ahmet ne kadar saklamaya çalışsa da biliyordu Ilgın onun aslında içten içe aşkı istediğini ama durumundan dolayı kimselere yük olmak istemez gibi hep kendisini sakladığını.
Sonunda Ahmet içinde saklı olan kızıl güneşin sıcaklığını bulmuş, şimdi korkmadan bakıyordu o güneşe hem de onu sıcacık saran tüm o sevgiye dayanarak.
“Ben sofrayı hazırlayım, yoldan geldiniz açsınızdır,” diyen Ahmet ayağa kalkmıştı ki birden kapı çaldı.
“Tek zil Mavi olamaz,” diyerek Ahmet’e bakan Burak kapıyı açmak için ayaklandı. Herkes kapıya doğru kimin geldiğine bakmak için merakla dikkat kesilmişken açılan kapının ardından Ayaz ve Mustafa yanık tenleri, bembeyaz dişlerini gösterdikleri gülümsemeleriyle “Hola!” diyerek ellerindeki paketlerle beliriverdiler.
“Siz? Hani gelemeyecektiniz!” dedi Burak şaşkınlıkla.
“Sürpriz böyle oluyor bebeğim,” diyen Mustafa, Burak’a sıkıca sarılmıştı ki Serpil Hanım gözleri dolu dolu Mustafa’ya doğru bakarak ayağa kalkmaya çalıştı. Dizlerinin bağı çözülen kadın şokla adamı incelerken onun afallayan halini gören Ahmet ona doğru, “Anne?” dedi sorar gibi.
“Bu o, Hızır!”
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙