✨✨
Barış, telefonundaki konuma bakarken yapay zekanın gerçekten korkutucu bir tarafı olduğunu düşünüyordu. Pekâla, aslında şu an için durum onun açısından korkutucu değildi. Lokasyon analizi, sihirli parmakları ve beyni birleşmiş, ortaya harikulade bir sonuç çıkmıştı. İşin diğer tarafında olduğundan tedirgin olmasına gerek yoktu, en azından bir de bu durum için canını sıkması gerekmiyordu. O izin vermediği sürece birileri, tıpkı şimdi kendisinin yaptığı gibi, onunla ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamazdı. Lokasyonun sahibi ise öznesinin Barış olduğu davetsiz misafiri kabullenmekle yükümlüydü, nihayetinde Barış’ın yaptığı bu, çok da etik olmayan şeyi deneyimlemeyi kesinlikle hak etmişti.
Çok yüksek olmayan binaların oluşturduğu lüks sitenin önüne gelince adımlarını yavaşlatıp kulübesindeki küçük televizyondan saçma bir mafya dizisini pür dikkat izleyen güvenlik görevlisine bir bakış attı. Adamın kuvvetle muhtemel dizinin akışına dalıp çok büyük bir sıkıntı olmadığı sürece kimseyle ilgilenmediğini fark edince hızlıca demir kapının kenarındaki tuşlu mekanizmaya daha saatler önce öğrendiği şifreyi girdi. Mekanik bir sesin ardından açılan ağır, demirden kapı nihayet tam istediği noktaya başarıyla geldiğinin kanıtıyken Barış, az öncekinin aksine bu kez hızlı adımlarla ilerleyerek sıra sıra dizilmiş blokların üzerinde C harfini aramaya başladı.
Aklında birazdan yaşayacağı karşılaşma esnasında söyleyeceklerine dair hiçbir fikir yoktu. Zaten Barış’ın son yirmi sekiz saattir herhangi bir konu hakkında bir fikri olduğu da söylenemezdi. Evde oturup viski içerek bedenindeki, zihnindeki ve bir yarı tanrının oluşturduğu kalbindeki çatlaklardan sızıp iradi olarak seçemediği şeylerden buharlaşarak kaçmak isterken bulmuştu kendisini. Birkaç kadehe kadar bu dediklerini yapmış olsa da daha sonra bir an kendisine yabancı kaldığını, akabinde saniyeler geçtikten sonra ise aynı kişi olduğunu, kaçamadığını fark edip göz kenarlarından akan yaşlarla uyuyakalmıştı.
Peki sonrası? Sonrasında bir daha uyanamayacak kadar acı hissederken yeniden uyanmış olmasının verdiği hayretle gününe devam etmişti. En ağır acıda bile insanın fizyolojisi otomatiğe bağlamış gibi çalışıyordu. Oysa günlerce uyanmamak tek dileğiydi onun. Bir an aklına, ‘Benimle beraber olmak istiyordu,’ sözleri düşene kadar öylece yatağında oturmuştu. Cümle kesinlikle böyle değildi. Barış’ın duyduklarını kolayca unutmayan beyni nedense bu cümleyi böyle hatırlıyordu. Ana fikrin o kadının Mert’le birlikte olmak için onu tehdit edişi olduğu cümlenin doğrusunu anımsayamadan aynı kadının bilgilerini bulabilmek için bilgisayarının başında almıştı soluğu.
O zamandan bu zamana çok da bir vakit geçmemiş, Barış da kendisine düşünme payı bırakmamıştı. Bir kez de o düşünmeden hareket etmek istemiş, kendisini şu an kapısının önünde ziline basmak üzere olduğu kadının muhitinde bulmuştu. Hâlâ ona ne söyleyeceğini bilemiyordu ama gelmişti, buradaydı işte. Eli istenci dışı zile gitti. Birkaç kez sertçe bastığı küçük düğmenin ardından kapının açılmasıyla karşısında gevşek bir gülüşle küt saçlı bir kadın belirdi.
Kadının yüzünden saniyelik geçip giden şaşkınlık yerini bu kez de arsız bir gülüşe bırakırken Barış, bir kişi olmanın bir kişiliğinin olması anlamına gelmediğini düşündü. Sırıtarak ona bakan kadının da bir kişiliği olmadığı aşikârdı. Üstelik kadının giydiği mini gecelik, üzerindeki satenden yapılma sabahlık onun niyetini açıkça belli ederken Barış, gözlerini onun kıyafetlerinde çok tutmak istemeyerek bakışlarını yüzüne çıkardı.
Mine, “İşte bu sürpriz oldu,” dedi. “Lütfen içeri gel Barış, bir içki ikram edeyim sana.”
“Çok mu yalnızsın?”
Mine, toprak tonlarında boyadığı göz kapaklarını sıkıca göz pınarlarına bastırıp yeniden açtı. Barış, onun bu hareketinden sonra yeniden alaycı bir ifadenin aldığı sarıya çalan irislerine bakarken Mine, “Bunu da nereden çıkardın?” diye sordu.
“Gelmeyeceğini bildiğin bir adam için fazlaca çabalamışsın.”
“Bu benim her zamanki halim Barış,” diyerek koridorda bir iki adım geriye giden Mine, onun içeri geçmesi için kapıyı açık bıraktı. Tereddüt bile etmeden içeri adımlayan Barış, kadını takip ederek büyükçe bir salonun köşesinde kalan modern büfeden ikisine şimdiden içecek bir şeyler hazırlayan Mine’ye baktı yeniden. Daha sonra kadının hâlâ sessizce bardaklarla uğraştığını görünce şöyle bir etrafını incelemeye başladı.
Kesinlikle zevkli bir kadındı. Oturduğu yeri de kendi zevkine göre döşemiş, belli bir maddi imkana sahip olanların bir örnek dizayn ettikleri evlerin aksine özellikle turuncu ve sarının bolca bulunduğu şekilde rengarenk, oryantal bir Akdeniz evi tasarlamıştı. Barış, onun yüzündeki renkli makyajla evinin uyumunu düşününce kadının da tutarlı biri olduğu sonucuna vardı.
“Güzel ev.”
Mine elindeki kadehlerle birlikte ona doğru dönüp, “Teşekkür ederim,” dedi. “Otursana.”
“Buraya akşam içkisine gelmedim.”
“Neden geldin peki?”
“‘Mert’in anlattığı kadar var mısın acaba?’ diye düşünerek seni bir de ben kontrol etmek istedim.”
Mine kıkırdayarak elindeki kadehleri ortadaki sehpanın üzerine bıraktı. “Koşarak sana geleceğini tahmin etmemiştim. Küçük bir çocuk gibi beni, sana mı şikâyet etti?”
Bu kez Barış’ın yüzünde alaylı bir gülümseme belirdi. “Duygusal açıdan çok yetersizsin değil mi?” diye sordu kadına. “Hatta belki de cahil?”
“Cahil olmadığım konusunda sana açık çek verebilirim.”
“Bahsettiğim mesleki yeterliliğin değil Emine. Her boku öğrenip insan duygularını okumayı öğrenememenden bahsediyorum. Hem kendin hem de başka insanlar konusunda kara cahilsin.”
“Bana Emine diyerek beni küçümsediğinizi düşünüyorsunuz. Bu çok zavallıca değil mi?”
“Sen isminle küçülmeyeceğine eminsen onu değiştirmezdin değil mi? Tıpkı kalbi başkası için atan bir adama ulaşmak için onu tehdit edişin gibi.”
Mine, dün farklı sözlerle aynı anlamı yüzüne vuran Mert’in, karşısındaki adama neyi ne kadar anlattığını merak ederken suretine bu merakını yansıtmak istemeyerek kafasını hızlıca olumsuz anlamda salladı. “Ben istediğimi alırım Barış. Sen de dahil olmak istersen bana uyar.”
“İstemiyorum ama,” dedi Barış. “İstemiyoruz. Başkasının hayatına zorla dahil olamazsın. Mert’i tehdit ederek istediğini alacağını düşünmen, senin için bile büyük bir sanrı. Onun bana aşık olduğunu bilerek yaptıkların nükleer bir patlama ve masum bir kıvılcım farkı gibi. Korku sana patlama olarak döner Mine, sen kıvılcımını söndürmeye uğraşmıyorsun çünkü. Kaybedecek bir şeylerin olduğuna eminim. Unutmuş olsan da insansın aslında.”
“Seni buraya Mert mi yolladı? Her şeyi bilmene rağmen onunla olmaya devam ediyor oluşunla ilgili fiyakalı bir benzetmen var mı peki? Ben tehditle istediğimi alıyorum, bu etik değil- Pekâla,” diyerek kısa geceliğinin üzerindeki saten sabahlığının kuşağını eline alıp ucuyla oynamaya başladı. “Peki ya sen? Senin arkandan söylediklerini bilirken hâlâ onunla birlikte olman ne? Acizlik skalasında sen neredesin, ben neredeyim Barış? Seni benden daha iyi yapan ne?”
Barış, kadından gelen sözleri sabırla dinledi. Buraya, onunla bir kavgaya tutuşmaya gelmemişti elbette. Neden geldiğini bilmese bile en iyi ve tek bildiği şey Mine ile bir tartışmanın içine çekilmeme isteğiydi. Cinsiyet fark etmeksizin biri için kavgaya tutuşmak Barış’ın kitabındaki silinmiş cümlelerin arasında bile yer almıyordu. Nitekim bu kararının arkasında durur gibi, “Beni senden iyi yapan şey, kimseyi yanımda zorla tutmuyor oluşum. Sana tek cevabım bu olurdu aslında ama bunu anlamayacağını bildiğimden anlayacağın cevabı vereyim sana,” diyerek kadına doğru birkaç adım attı. “Mert’in bana aşık oluşu,” dedi. “Asıl cevabımız bu.”
“Geride ne yaşandıysa bu benimle onun arasında. Skalandaki acziyetin sebebi de benimle kendimin arasına soktuğum mesafenin derinliğinde. Kısacası ne kadar zavallı olacağım benim bileceğim iş. Ama tekrar ediyorum, bana aşık olan adamın verdiği izinle bu hakkı kendimde görüyorum. Buraya Mert’i de, beni de rahat bırakman için geldim. Bundan sonra ikimizin arasında ne olursa olsun karışmayacaksın. Senin adını bir daha duymayacağım Mine.”
“Beni tehdit ediyor oluşun ne kadar mantıklı? Seninle ilgili bilgiler elimdeyken hem de?”
Sanki gülümseme hakkı bu kez de kendisine geçmiş gibi kıkırdayan Barış, “Benim kaybedecek bir şeyim yok ki,” dedi. “Benim önüm, arkam boş Mine. İtibarım, mesleğim, etik kurallara uymak ya da uyuyormuş gibi göstermek zorunda olduğum bir oluşuma da dahil değilim. Şairin de dediği gibi, ‘Bir ceketim var,’ benim. Ceketimi alır, yarın başka bir ülkede yeni bir hayata başlarım ama- Peki sen? Sen öyle misin? Bir gün Volkan’ın yanında çalışmazsan ne olur?”
Mine, duyduğu son cümleye kadar hâlâ sırıtıyorken Volkan’ın yanında çalışmıyor olduğu fikrini düşünürken bile duvar gibi bir suratla olduğu yerde dikilip kaldı. Sahnesi iyi bir kadındı o. Sahne dekorundan, çivisine, yaptığı gösteriden, performansını bitirdiği ana kadar her zerresi bu iş için yaratılmışçasına profesyoneldi. Yine de onun için var kalması, bu varlığının ezelden ebede var kalımı için çabalaması tek bir hedefe ulaşmak içindi sanki… Prestijli bir yerde, saygın biri olarak çalışmak… Doğduğu yere gittiğinde ailesinin, akrabalarının, tüm komşularının ona hayranca olan bakışları bile onun her şeyi yapabileceğine dair inancını körüklüyordu, geçmişte sadece kız çocuğu olduğu için ezildiği tüm o anların aksine…
Barış, onun yaşadıklarına en yakından tanıklık etmiş gibi sözlerine devam etti. “Buralara ne zorluklarla geldiğini tahmin edebiliyorum. Bu şahane evin taksidini ödemek için bile belli bir yerde, belli bir ücret karşılığında çalışman gerekiyordur şimdi senin. Hangimizin daha aciz olduğunu bilmem ama sen gözüme baya bir muhtaç göründün,” diyerek konuşmak için ağzını açan kadına doğru sözlerine devam edeceğini belirtmek ister gibi işaret parmağını kaldırdı.
“Kendi işine bakarsan bundan sonra sana kimse bulaşmaz. Ama sen, ‘Ben sapık bir takipçi gibi meslektaşımı ve sevgilisini izleyeceğim,’ dersen ve bu konuda ısrarcı olursan-” Sözlerini yarıda kesip meraklı bir yüz ifadesiyle kendisinden biraz kısa kadının gözlerinin içine baktı. “Benim nasıl biri olduğumu biliyor musun? Ya da kim? İstediğimde neler yapabildiğimi peki? Ben olsam beni karşıma almazdım Mine. En büyük kabuslarını bulmam çok kısa sürer, ben o güvenlik duvarımı zorlayan adam gibi değilim. İzimi bile bulamazsın benim.”
“Şimdi de sen mi beni tehdit ediyorsun? Ahlakın kendine kadarmış demek.”
“Seni tehdit etmiyorum,” dedi Barış. “Sana boş vaatte de bulunmuyorum. İşin olmayan konulara dahil olursan olacakları şimdiden sana söylüyorum ki ileride her şeyini kaybettiğinde, ‘Neden?’ diye düşünme.”
Mine, “Peki-” diyerek sağ elini alnına götürüp önüne düşmüş tutamları sertçe kenara çekti. “Makul isteklerinin arasında Mert’in davasını benim sabote ettiğimi Murat Bey’e söyleyip söylemeyeceği konusunu ne yapacağız? Şu anlık iyi gibiyiz değil mi? Murat Bey bunu öğrenirse- Aslında sorun etmezdi ama söz konusu Mert olunca o da ağzından akan salyaları durduramıyor. Zor bir adamla sevgilisin. Ben olsam her an tetikte olurdum.”
Barış, kadının strateji değiştirerek konuyu başka yere çektiğini fark edince bu küçük çabasına güldü içten içe. O, Mert’in kimselerin görmediği her anına şahitlik etmişti, tıpkı onun yanında kendisi fark etmese de aslında en başından beri gerçek olan adamı ilk sevişmelerinde anladığı gibi. Mert’in Barış’ı kandırdığını, hatta bizzat kendisini kandırdığını sandığı her saniyede Barış onu oynamayı çok sevdiği bilgisayar kodları gibi çözüvermişti, ondan habersiz.
Mert’in onda bulduğu anlam denizini Barış onun değişen bakışlarında çok öncesinde yakalamıştı zaten. Bir gece, kilitli, süslü bir sandık kapısının önüne bırakılmış ve Barış onu açtığında birden içinden çıkan adama aşık olmamıştı ki. Anbean, onu yaşayarak, onun aslında kim olduğunu gerçekten görerek eski sayfalarını tıpkı çocukluğundaki gibi kağıttan bir uçak yapmış, uzaklara fırlatıvermişti.
Onu kandırdığı yanılgısına düşen adamın kim olduğunu ondan önce Barış keşfetmişti. Şimdi kadının sözüm ona rakiplerinin olduğunu ya da Mert’in güzel bir adam oluşundan sebep ilişkilerinin pamuk ipliğine bağlı yaşanacağını ima etmesi Barış için bir mesele değildi. Onun mezar taşlarını itinayla dikerek içinde öldürdükleri çok başka kırgınlıklardı ve Barış emindi, bir mucize olsa ve Mine’ye bunları anlatsa kadın yine de onu anlamazdı.
Barış, ‘Ben onunla sevgili değilim,’ demedi. Ya da, ‘Başkaları için içimde duyduğum güvensizliğin sebebi Mert olamaz,’ cümlesini de içinde saklı tuttu. Bunun yerine, “Patronunuzla aranızda olan sizin meseleniz. Mert’in gidip bu saatten sonra Volkan’a bunu söylemeyeceğini biliyor olmasın, eline ne geçecek ki? Çok akıllı bir kadınsın sen Mine. Kimin ne yapacağını kestiriyorsundur diye düşünüyorum, özellikle de oldukça yakından izlediğin Mert’in. Bundan sonra bizim hayatımızda yoksun. Birlikte veya ayrı ayrı. Yoksa-” diyerek cümlesini yarıda kesti Barış, karşısındaki kadının boşlukları dolduracağından da oldukça emindi.
Konuşmayı uzatmak istemeyerek kadına bir kez daha bakmadan arkasını döndü. Tam salondan çıkacakken başını omuzunun üzerinden yana çevirip, “Senin yerinde olsam bu kocaman evde bana ait olmayan birini beklemezdim. Yalnızlığının sebebini bulmalısın, görüyorum ki arkadaşın da yok,” dedikten sonra arkasında bıraktığı kadının ne halde olduğunu umursamadan geldiği gibi çıkıp gitti, verdiği öğütlerin aksine kendisini de en az Mine kadar yalnız hissederek…
✨✨
‘Çünkü kendi zekasını ve koruyucu ruhunu ve onun erdeminin gerekliliklerini seçmiş biri trajik tavır takınmaz, yakınmaz, ıssız bir yere veya kalabalığa ihtiyacı yoktur. En önemlisi de bir şeyi kovalamadan veya bir şeyden kaçmadan yaşar.*’ Gözleri okuduğu satırlarda gezinen Barış oflayarak elindeki kitabı sertçe kapattı.
“Çok biliyorsan gel sen Barış’ın hayatını yaşa Aurelius!”
“Neden kızdın ki?”
Barış, geldiğinden beri elindeki kitabı büyük bir azimle okuyan Güney’e ve onun uzamış, mümkünmüş gibi onu daha da sevimli gösteren kıvırcık tutamlarına baktı. Taktığı saç bandı yüzünden tutamları tepesinden rastgele fırlamış, şimdi ilgili tavrını kitabından Barış’a yönlendirerek kocaman açtığı yeşil gözleriyle kendisini izliyordu.
“Çok bilge birine kızıyorum. Güzel öğüt veriyor ama söyledikleri pratikte hiç işime yaramıyor.”
Güney, bilmiş bir tavırla kafasını sallayarak, “Mert’i özledin,” dedi. “Huysuzluğun ondan. Geldiğinde eve alsaydın özlemin azıcık dinerdi.” Baş ve işaret parmakları arasında küçük bir boşluk bırakarak ‘az’ işareti yapmayı da ihmal etmemişti elbette.
“Sen ne ara büyüdün de bana akıl verir oldun?”
“Ben zaten genç bir erkeğim. Okumayı, yazmayı da iyice biliyorum artık. İstersen sana daha fazla akıl verebilirim,” dedikten sonra elindeki kitabı yanındaki koltuğa fırlatıp Barış’a doğru hevesle ilerlemeye başladı. Sesini alçaltıp, “Çok mu aşıksın?” diye sordu fısıldayarak.
“Neden sessiz konuşuyorsun?”
“Seni utandırmak istemiyorum. Okulda bir arkadaşımız, ismini vermeyeceğim çünkü ayıp olur, birine aşk mektubu yazdı. Sonra sınıfta seslice okudular ve o çok utandı. Senin de böyle bir duruma düşmeni istemem.”
“Demek öyle?” dedi Barış. Güney, kıvırcık tutamları tepesinde sallanırken yeniden başını olumlu anlamda oynattı. Barış’ın tam yanına oturup bir bacağını diğerinin altına alarak, “Üzdü mü Mert seni?” diye sordu.
Barış, sık sık ziyaretine gittiği Güney’in yardım aldığı uzmanlardan ona tam yaşıtı gibi davranması gerektiği bilgisini aldığından kendisine bakan ilgili gözlerin sahibine karşı dürüst olmaya karar vererek, “Çok,” dedi. “Onarılamaz gibi duruyor.”
Güney, düşünürken her zaman yaptığı gibi dudaklarını birbirine bastırıp dudak uçlarını da yanağına doğru çekti. “Hımm…” dedikten sonra Barış’ı izlemeye başladı. “Sanmıyorum.”
“Ne sanmıyorsun?”
“Mert günlerdir kapının önünde yatıyor. Aynı küçük bir kedi gibi değil mi?” diyerek kıkırdadı.
Daha sonra, tıpkı ona öğretildiği gibi düşüncelerini başka yerlere kaydırmadan konuya olan odağını kaybetmek istemeyerek sözlerine devam etti. “O ne zaman gelse sen de onunla birlikte uyumuyor, kapının küçük yerinden Mert’i izliyorsun. Bu da ne demek?” dedi. Sözlerinin hemen akabinde ellerini iki yanına açarak sorduğu sorunun cevabını Barış’ın kendisinin vermesini beklediğini belli etti.
“Ne demek?”
“Onun sana kendisini affettirmesini bekliyorsun.” Yeniden fısıldayarak, “Çünkü ona çok aşıksın,” dedi.
Barış, aylar içerisinde Güney’de meydana gelen değişikliklerin elbette farkındaydı. Çocuğun bıraktığı şekilde kalmayacağını da daha en başından öngörebiliyordu ama bu kadar hızlı gelişeceğini o bile düşünememişti. Günler öncesinde hem Güney’i özlediği hem de onun yanında aklının beyaz tenli bir adama kaymasını engelleyebileceği için onu ziyarete gitmişti. Geçirdikleri günün sonunda Güney birkaç gün izin alarak onda kalmayı istemiş, küçük bir çanta yapıp yeniden Barış’ın evine dönmüşlerdi. Barış, Güney’in onu üzgün gördüğü için kendisini yalnız bırakmak istemediğini de anlamış, tek arkadaşının bu şekilde bir ilerleme gösteriyor oluşuna da içten içe sevinmişti.
“Sen benim ona aşık olduğumu nasıl anladın bakalım?”
“Okuduğum kitaplarda senin Mert’e baktığın gibi bakıyorlar birbirlerine. Ama kitapların yazarı sadece yazıyor, ben de hayal ediyorum. Tıpkı hayal ettiğim gibi bakıyorsun Mert’e, o da sana tabii.”
“Aşk hakkında söyleyecek çok şeyin var gibi görünüyor,” dedi Barış muzipçe gülümseyerek.
“Benim henüz yok ama etrafımdakileri gözlemliyorum,” diyerek uzaklara daldı Güney. “İnsanlar hem aşık olmaktan korkuyor hem de aşksız yapamıyor. Küçük bir farenin tekerleğin içinde dönmesi gibi. Minik bir ekmek veriyorsun ve fare ekmeğin tümü için daha fazla çabalıyor. Çok ilginç değil mi?”
Barış, ondan gelen cevapların bile değiştiğini, hatta çocuğun bakışlarının dahi anlam kazandığını görünce içinde günlerdir olan sıkkınlığa küçük de olsa bir umut ekildiğini düşündü. Bir şeyler ölüyordu bu yeryüzünde belki ama yeniden doğuşlar da kaçınılmazdı. Tıpkı Güney’in kendisine yardım etmek için dünyasını açtığı bu zaman diliminde buna eş başkalarına, özellikle de Barış’a yardım ediyor oluşu gibi…
“Bence de çok ilginç,” dedi Barış. “Azla yetinmek kâfi zannederken aslında tümünün senin olmasını bekliyorsun. Sonra da yolunu kaybediyorsun işte, benim gibi.”
“Ama o zaman da Kuzey Yıldızı’na bakabiliriz. Kuzey’i kaybedersek dönüş yolunu kaybedermişiz biliyor muydun? Kaybolduğunda gökyüzüne bakmalısın, Kuzey Yıldızı neredeyse sen de yönünü kolayca bulursun,” diyerek çalan zille sözlerini bitirdi. Aslında söylemek istediği bir cümlesi daha vardı ve zil onun dikkatini kolayca dağıtmıştı. Ama Güney konuşmak istediği konuya sadık kalmak için kendisini zorlayarak, “Burada da Mert senin Kuzey Yıldızı’n Barış, yönünü kaybettiğinde ona bakmalısın,” dedi.
Barış, Güney’in ne kadar yol katettiğini bilse de daha çok küçük yaşlardan itibaren mücadele etmek zorunda kaldığı şeylere bir yenisini daha eklemek istemez gibi sadece gülümsedi. Kendi boktan aşk hayatını daha bebek adımlarla yaşamayı öğrenmeye çalışan çocuğa anlatıp da onun bu dünyaya olan hevesini de insanlara olan güvenini de kırmak istemedi. Güney için her daim yanında duracak bir abi gibi hissediyordu kendisini, düşse bile onu yeniden ayağa kaldıracak olan bir abi…
Aklını çelen zili kimin çaldığını merak eden Güney ise kendisine göre ağır sayılabilecek adımlarla kapıya doğru ilerledi. Birkaç kez daha çalan zilin sahibi kimse epeyce sabırsız biri olmalıydı. Kapıyı açtığında karşısında ona gülümseyerek bakan üç adamı görünce, “Merhaba!” diyerek gülümsedi.
“Barış,” diyerek arkasına doğru döndü. “Mert, prens adam ve bir de sesi güzel adam gelmiş.”
Halil, “Adımızı da mı unuttun delikanlı?” diye sordu. Daha sonra Ulvi’ye dönüp, “Acayip sevimli bu bebe,” dedi. Söylemekte fayda vardı ki Barış’ın sessiz sakin apartmanında Halil’in yüksek perdeden sesi yankılanıyor, az önce sabırsızca art arda zile basan Mert yüzündense karşı komşu şimdiden huysuzlanıyordu.
Nitekim Güney’in, “Bebe değil Güney,” dediği anda Halil sevimli bebe diyerek nitelediği çocuğa doğru bir kahkaha atınca Barış’ın karşı komşusu olan ve çok da geçimli biri sayılmayan kadın aniden kendi kapısını açtı.
“Asker ocağı mı burası?” diyen kadın huysuz şekilde karşısındaki adamlara baktı. “Barış Bey!? Neredesiniz? Bu ne gürültü? Ahır mı, apartman mı burası?”
Ulvi, Halil’in kadına doğru döndüğünü görünce sevgilisinin kolunu tutsa da artık çok geç olduğunun epeyce farkındaydı. “Hanım abla amma da osuruğu cinli birisin, saat öğlenin üçü. İngiltere prensiyle sütlü çay randevunuzu mu böldük?”
“Terbiyesiz. Sesin de borazan gibi,” diyerek Halil’e doğru burun kıvırdı kadın. “Barış Bey nerede? Nasıl müsaade ediyor bu şaklabanlığa?”
Mert, o sırada, kadını umursamadan kapının arkasında utangaçça duran adama dalmakla meşguldü. Çok özlediği kahverengi gözlerin yine gözlüklerin arkasına saklandığını görmüş, o gözlükleri çekip bir yere fırlatarak adamı kucağına alıp da doya doya öpme isteğiyle boğuşuyordu.
Mert’in düşüncelerinden habersiz olan Halil, “Barış taze bitti, Halil var. Her sabah çiğ yumurta içerim ben, borazan da babandır,” dedi. “Ayrıca saray soytarısı mıyız biz, şaklaban ne bayan?” dedikten sonra Güney’e dönüp, “Keloğlanın yanında cüce vardı, ‘amanın’ derdi, bildin mi sen onu?” diye sordu.
Ortalık iyice karışırken Güney kıkırdıyor, Ulvi Barış’a özür diler gibi bakıyor, Mert hâlâ kimseleri sallamadan Barış’a kitlenmiş öylece duruyor, Barış’sa kadından gelen aksi cevaplarla yerin dibine giriyordu. Herkes gittiğinde bu şirret kadınla yaşamak zorunda kalacak olan oydu ve onun ne kadar cadı olduğunu tüm mahalle biliyordu!
“Kazık kadar herifsin. Bana laf yetiştirmeye utanmıyor musun sen?” diyen kadın birkaç adım öne gelerek Halil’i incelemeye başladı. Daha sonra onun kim olduğunu anımsamış olacak ki, “Sen şu türkücü değil misin? Ünlü olduğun için apartmanlara gelip gürültü çıkarabileceğini kim söyledi sana? Halk yükselttiği gibi indirmesini de bilir, fazla artistlenme,” dedi.
Halil, konunun başını, sonunu, ana fikrini kaçırarak ünlü olmasıyla apartmanlara gelip gürültü yapması arasındaki bağı da kuramadı. Bir anda sessizleşen ortamda kadın zafer kazanmış gibi gülümsedi. “Magazin hesaplarına atacağım seni, rezil olacaksın.”
“Hanımefendi, tam anlamıyla manyak bir çingenesiniz.”
Ulvi, işin bambaşka bir yere taşınmak üzere olduğunu sevgilisinin sözlerinden anlarken Güney’e dönüp, “Güney, ayakkabılarını giy de dondurma yemeye çıkalım. Seni almaya gelmiştik biz zaten,” dedi. Daha sonra kadına en güzel gülümsemelerinden birini yollayıp, “Kusura bakmayın hanımefendi, şimdi gidiyoruz. Rahatsızlık vermek değildi amacımız,” diye de hızlıca ekledi.
“Barış Bey, apartmanda imza toplayacağım. Bu adamlar bir daha buraya gelemeyecek, bilginize,” diyen kadın kapısını sertçe arkasından kapatıp gözden kayboldu.
Halil, bu kez de bakışlarını karşısındaki Barış’a çevirip, “Üflüyor mu bu bayan?” diye sordu. “Müptezelse bokunun içinde badem araması normal.”
Güney, duyduğu sözlerle yeniden kıkırdarken Ulvi, diliyle damağına vurarak sevgilisini kınadı. Derince bir nefes aldıktan sonra, “Çocuğun yanında,” diyerek mırıldandı.
Daha sonra sessizce kendilerini izleyen kumral adama sıcacık bir gülümseme göndererek, “Merhaba Barış, ben Ulvi. Değişik bir tanışma oldu ama bu da Halil,” dedi.
“Selamlar enişte bey,” diyen Halil de kafasını hafifçe eğdi. “Kusura kalma ama manyak bir çingeneyle yaşamak zorundasın. Kopardı bayan beni.”
Barış, ortalığın yangın yeri olmasından sebep karşısında duran üçlüye ne diyeceğini bilemedi. Daha çok kendi yüzüne odaklanmış olan adama bakışlarını çevirmemek için tüm gücünü zihninde toplamaya çalışıyordu. Yine de şaşkınlığını atamamış gibi, “Merhaba, memnun oldum,” dedi. Bir an aklına gelen şeyle Ulvi’ye dönüp muzipçe gülümsedi. “Seni tanıyorum zaten. Hem iş yerimde de baya ünlüsün. Beni sorduğun gün epeyce bir hayran bıraktın arkanda.”
“O ne demek ciğerparem?” diye sordu Halil. “Hayırdır hayran falan?”
Ulvi, şaşı olma tehlikesini göze alarak göz bebeklerini bir Barış’a bir Halil’e doğru çevirirken, “Ya değil mi? Oldu öyle bir şeyler,” dedikten sonra elini tıpkı Mert’in utandığında yaptığı gibi ensesine attı. Saçlarının diplerini ovuşturarak, “Neyse biz konuşuruz daha uzun uzun. Şimdi Güney’i alalım da birer dondurma yiyelim biz,” dedi.
“Şey- Ben dondurma yemeye gitsem bana kırılır mısın Barış? Arkadaşlarım çağırıyor ya, ayıp olmasın onlara da şimdi.” Ses tonunu düşürerek Barış’a doğru eğildi. “Hem beni ziyarete geliyorlar hep, gitmezsem üzülebilirler.”
Barış gülümseyerek, “Hadi git bakalım o zaman,” deyince Güney, Ulvi ve Halil’e bakıp işaret parmağını kaldırdı. “Bir dakika, hemen ayakkabılarımı giyip geliyorum.”
Güney ayakkabılarını giyerken Barış, “Dondurmadan sonra ılık su içmeyi unutma tamam mı?” dedi.
Başındaki saç bandını çıkarıp saçlarını düzelten Güney kafasını olumlu anlamda sallarken Mert’e doğru dönüp, “Seni özledim,” diye fısıldadı. “Sen şimdi kendini Barış’a affettir, sonra ben de sana dondurma ısmarlarım.”
Mert, elindeki kutuyu yere bırakıp kollarını kocaman açtı. Güney ona sıkıca sarılıp yanağından da bir tane öpünce, “Bana da geleceksin değil mi?” diye sordu.
“Tabii gelirim. Benim burada evim yok ama siz varsınız.”
Onu izleyen dört adamın dudaklarında beliren gülümsemenin sebebi olduğundan habersiz kapıdan çıkan Güney, bıcır bıcır Ulvi ve Halil’e bir şeyler anlatırken üçlü yavaş yavaş gözden kayboldu. Bu sırada hâlâ kapının önünde dikilen Mert, Barış’a bakarak masum bir sesle, “Acaba içeri girsem? İzin var mıdır? Sana bir şey vermek istiyorum da,” dedi.
“Girmemen tercihim olurdu.”
Mert, siyah gözlerinde beliren çocuksu heyecanla birlikte, “Lütfen,” dedi.
Barış, kafasını olumsuz anlamda sallayarak yeniden içeri doğru gidince Mert de kapıyı açık bırakan adamdan aldığı cesaretle onun arkasından tanıdık salona doğru adımladı. Gözü arkada kalmak sözünü hep duyardı ama hiç birebir yaşamamıştı bunu. Şimdi girdiği salondan ciğerlerine dolan tanıdık kokuyla aslında her şeyinin bu adamda kaldığını hissediyordu, vakit varken kıymet bilemeyişinin getirdiği utançla birlikte elbette.
Mert’in suçlu bir çocuk gibi onu takip ettiğini görmezden gelen Barış, az önce sinirlenerek fırlattığı kitabı eline alıp okuyor gibi yaptı. O an Mert, “Şey-” deyince de umursamazca ona doğru bakıp, “Ne var?” dedi.
“Kitabı ters tutuyorsun.”
“Ben böyle okuyorum. Tersten de anlayabilecek miyim diye pratik yapıyorum. Ayrıca-” dedikten sonra kaşlarını kaldırdı. “Silik birinin evinde ne işin var yine?”
Mert, Barış’ın yanına ilerleyip tam dibine oturdu. “Ben konuşmayı pek bilmem Barış,” dedi. “Ama tüm cümlelerimi senin yoluna sermek istiyorum. Beni affetmen kolay olmayacak biliyorum- Ne olur affet ama.”
Elini kaldırıp Barış’ın yanağına değdirecekti ki onun izni olmadan bunu bile yapamayacağı aklına gelince yumruk yaptığı elini yeniden kucağına indirdi. Oysa günlerdir ona dokunamamış teni aylarca susuz kalmış gibi kuruyup da dökülüyor gibiydi. Onun yaşaması için ihtiyaç duyduğu şeylerin bütünü Barış’tı. Barış’ın sesi, kokusu, gözleri, teni…
Hepsi birleşip Mert’in yaşaması için gerekli olan kişisel oksijenini oluşturuyordu.
“Aynı şeyleri tekrar tekrar konuşmanın bir anlamı yok Mert. Bilmezden gelmek kolaydı ama biliyorken gerçekten çok zor. Beni de anla. Senin açından bakıldığında ilk gördüğü yakışıklı adamın yatağına giren gurursuz biri gibi görünüyor olabilirim. Hatta çok sığ biri olarak da nitelendirebilirsin beni. Ama bundan sonra ben varım sadece. Hak ver bana lütfen, daha fazla gurursuz olamayacağım.”
“Bunu sana yaptık,” diyerek elindeki kutuyu Barış’ın kucağına bıraktı Mert. “Fikir benimdi ama Ulvi ve Halil de yardım etti.”
Barış, gözlerini kucağındaki kutudan Mert’in gözlerine çıkarınca onun kanlanmış göz aklarını, hafifçe morarmış ve torbalanmış göz altlarını gördü. Kutudaki her neyse Mert bununla uğraşırken uyumamış olmalıydı. Zaten sık sık kapısında belirdiği için Barış onun çok uyumadığını düşünüyordu ama birkaç gündür eskisi kadar sık gelmediği için onun artık pes ettiğini düşünecekti ki Mert arayıp yazmaya devam ettiği için Barış, bunun çok da mümkün olmadığını anlayabilmişti. Kalbindeki ince sızı yeniden varlığını belli ederken, “Ne bu?” diye sordu.
“Ben gidince bakarsın,” dedi Mert. Barış’ın yanında olmak bile ona sanki bir kış günü sıcacık battaniyenin altında en sevdiği filmlerden birini elindeki kahvesiyle izliyormuş gibi hissettirirken derince bir nefes aldı.
“Bir kadın var,” dedi.
Barış, başını Mert’e doğru o kadar hızlı döndürdü ki birden gözlerinin önü karardı. O, çaktırmadan kendisini toparlayabilmek adına kucağındaki kutuya sıkıca sarılıyorken Mert de sözlerine devam etti. “Gazeteciymiş. Volkan’ın nasıl bir şerefsiz olduğunu da biliyor. Seninle- En son benim evime geldiğin gün beni buldu.”
“Bunları bana anlatıyorsun çünkü?”
“Senden bir şey saklamak istemiyorum,” diyen Mert verdiği kutuya sarılan adama gülümseyerek baktı. Şu an o kucağındayken anlatacaklarını anlatabilse dünyanın belki de en mutlu adamı addederdi kendisini ama Barış’ın onunla konuşacak kadar nazik olması bile onun için yeterliydi, şimdilik…
“O kadına gideceğim,” dedi. “Volkan bana güvenmiyor artık. Bir şekilde güvenini kazandıktan sonra işleri hızlandırıp bitirmem lazım.”
“Sonra?”
“Senden önce- Yurt dışına gitmeyi düşünüyordum. Bali’de küçük bir arazi de almıştım hatta. Ama şimdi sen ne istersen öyle olacak. Hatta bir ömür.”
Dudaklarının içlerini dişleyen Barış, onun uzakta olacağı fikrini zihninde tartarken fiziksel bir acının tam karın boşluğunda peydâ olduğunu hissetti. Oysa gidebilirdi öyle değil mi? Barış’a düşen bundan sonra onun alacağı intikama yardım etmek ve sonrasında bir daha onu görmemekti. Teoride mümkünmüş gibi görünen bu fikir pratikte dolu bir yalnızlık hissinin can yakıcılığıyla tezahür ediyordu Barış’ın aciz yüreğine…
“Sahip olduklarımı da yanımda götürmek isterdim aslında ama hiç sahip olamamışım, onu anladım,” dedi Mert. “Burada bahsettiğim yüreğini yüreğime ev sahipliği etmem aslında. Sana hem çok şey söylemek istiyorum hem de söyleyeceklerimden utanıyorum Barış. Ben hep çirkine alışmışım galiba, senin güzelliğin bana fazla gelmiş. Yine de en başta belki gözüm gözünü görmedi ama gönlüm gönlünü gördü, bunu da en çok sen gördün.”
Daha sonra dayanamaz gibi elini Barış’ın elinin üzerine attı. Avuçlarının arasına aldığı kumral teni baş parmaklarıyla okşayarak, “Görmedim deme, inanmam. Bana olan bakışlarından bile anlıyordum ben. Sana ne kadar aşık olduğumu da biliyorsun. Biliyorsun değil mi?” diye sordu.
Barış’tan gelen bir baş sallamasıyla cesaretlenerek sözlerine devam etti. “Sen bana gerçekten hayır diyene kadar kendimi sana adayacağım. Tek dileğim kalbinden gelen bir hayırın ağzından çıkmaması. Ben seninle var olmuş gibi hissediyorum. Sen seninle olmanın ne anlama geldiğini bilmiyorsun ama biliyorum. Nefes alıyormuşsun gibi ama öylesine değil. Sanki hayatım hiçten gelip hiçe giderken birden tüm anlamları çözdüğüm bir nefes alış bu. Sen şimdi iste- Ben yarın her şeyi unutup seninle dünyanın öbür ucuna bile taşınırım.”
“Peki planın? Onca verdiğin emek? Vazgeç desem şimdi, ne yaparsın?”
Mert tereddüt bile etmeden, “Vazgeçerim,” dedi. “Her şeyi bırakır, sen ne istersen onu yaparım.”
Barış, elini Mert’in avuçlarının arasından kurtarıp, “Delirdin sen iyice!” dedi. “O kadar şey boşa mı gitsin? Bu yola girdin bir kere, o şerefsizlere hak ettiklerini vermeden vazgeçmek yok.”
Mert, bakışlarını Barış’ın yüzünden başka bir yere çevirmeden onu izlemeye devam etti. Bir kumralın yokluğu yüzünden dünyasını aniden kaybeden Mert, şimdi günlerin özlemini çıkarmak ister gibi ruhunun derinliklerinin sahibinin güzel yüzünü seyrediyordu, doya doya. Barış, hipnotize olmuş gibi hâlâ kendisine bakan adamın bakışlarının ağırlığı altında ezilirken, “Başka yere bakar mısın artık?” dedi. “Yüzüm eskidi resmen. Ayrıca bana o kadının ismini söylersen bir araştırırım ben de. Kimdir, nedir bilmiyoruz. Belki de Volkan seni denemek için tuttu.”
“Sanmıyorum,” dedi Mert. Barış’ın başka yere bak sözlerini sallamadan inatla adamın gözlerinin içine dalmaya devam etti. “Sağlam bir kadına benziyordu.”
“Hemen de analiz etmişsin bakıyorum.”
Karşısında huysuzca konuşan adamın sevimliliğine dayanabilmek için alt dudağını ısırmak zorunda kalan Mert, “Yok analiz etmedim de-” dedi.
“Etmedin de?”
“Yani ben de insan sarrafı sayılırım güzelim. Belli ki Volkan’ın canını yaktıklarından biriydi.”
Barış, kucağındaki kutuyla birlikte kalkıp, “Ben senin güzelin değilim Mert,” dedi. “Önce bunu bir aklına sok. Ayrıca dediğim gibi bana bilgilerini getirirsen bir araştırırız. Bakalım kimmiş bu sağlam kadın?”
Mert, ‘araştırırız’ sözünü duyduğu gibi buraya yeniden gelmek ve Barış’ı görmek için bir bahane daha çıktığı fikrini aklından geçirdi. Kadının verdiği kartvizit yanında olsa da bir kez de akşam gelebilmek için, “O zaman ben evden kartı alıp geleyim akşam, beraber bakalım. İsmi soyismi falan yazıyordu da. Olur mu?” diye sordu.
“Olur.”
“Güzelimsin.”
Mutfakta kendisine kahve yapan ve Mert’e de içip içmeyeceğini sormamak için kendisiyle büyük bir mücadele veren Barış, “Ne?” dedi.
“Ne dersen de sen benim güzelimsin. Gözümün gördüğü, göreceği en güzel şey sensin. Sevgilimsin de aynı zamanda ama sen şimdilik inkâr ettiğin için uzaktan akıl hastası gibi görünüyorumdur muhtemelen.”
Barış gözlerini devirip, “Bana papağan gibi aynı şeyleri tekrarlatma Mert,” dedi.
Mert, daha fazla ondan ayrı kalamamış olacak ki hızlıca mutfağa doğru ilerleyip tam Barış’ın karşısında bitti. Kendisinden kısa adamın gözlerinin içine bakabilmek için biraz eğilip, “Şu an dudaklarını öpsem ne güzel olurdu değil mi?” diye sorduktan sonra ellerini de Barış’ın çok sevdiği ince beline attı.
Huysuzca, “Ama öpemezsin,” dedi Barış. Mert onun etrafındayken bulanan zihnini kontrol etmek zaten çok zorken şimdi her şeyiyle üzerine gelen beyaz tenli adamdan kaçmak için onun da her şeyini ortaya koyması gerekiyordu.
“Ama öpsem güzel olmaz mıydı?”
“Olmazdı. Seni öptüğüm zamanlarda bana çemkirdiğin anlara say, bak bu da bir fikir.”
Mert, hiç hak etmediği şeyleri yaşayan, uğruna tüm solan çiçeklerini yeniden filizlendirebileceği adama bakarken o güzel kahverengi gözlerinden geçip giden kırgınlık parıltılarına bir kez daha şahit oldu. Belki de onun yerinde bir başkası olsaydı Mert’e değerli iki kelâmını bile çok görürdü ama Barış baştan aşağı bir zarafet timsaliydi sanki. Hâlâ onu yaralayacak büyük sözler söylemiyor, kibarlığından ödün vermiyor, dahası onu kullanarak çıktığı yolculuğundan vazgeçmemesi için onu teşvik ediyordu.
Çok şey yaşamıştı Mert, çok şeye de şahitlik etmişti. Hatırlayabildiği kadar hatırlayamadıkları da vardı. Belki bilse, hatırlasa nefret ederdi yeniden herkesten ama kahverengi gözlerinin içindeki küçük, sarı çizgilerini ölene kadar izlemek istediği adam onunla olduktan sonra Mert insanlığa olan nefretini bile bir kenara bırakır sadece ömrünü Barış’a adardı, o eskisi gibi kendisine gülsün diye…
“Ben bir sabah seni gördüm Barış,” dedi. Adamın alnına dökülen saçlarını yana doğru parmaklarıyla taradıktan sonra dayanamayarak dudaklarını onun alnına bastırdı. “Sonra bir sabah daha gördüm, bir sabah daha… Hep gördüm, başka kimseyi de görmedi gözlerim.” Dudaklarını Barış’ın alnından kaldırmadan sözlerine devam etti. “Yeniden kalbin bana ısınana kadar durmayacağım. Seni ömürlük eşim yapacağım, sana sözüm olsun.”
Barış’ın sağ gözünden akan bir damla yaş Mert’in onun belinde dinlenen eline düşerken bu yaşın Anka kuşunun gözyaşı misali ikisini de iyileştirdiğinden haberi yoktu. Aynı anlarda Mert de onun kalbinin kendisine karşı aslında hiç soğumadığından habersizdi. Aynı hücrede müebbet yemiş iki mahkum kadar birbirine bağlı olan biri kumral biri beyaz tenli kimsesiz çocuklar yuva kelimesinin anlamını birbirlerinde bulmuşlardı, aylar önce. Bundan sonra birbirlerinde buldukları anlamı nereye giderlerse gitsinler yanlarında götüreceklerdi, gerçek mutluluğun varmak istedikleri yerde değil de aslında rastlaştıkları yolda saklı olduğunu bilerek…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙