Bölüm 29: Özünde Mavi Bir Melek

✨✨

Mavi, işten biraz erken çıktığı için Haydar’ın imalı bakışlarına dayanmak zorunda kalmış, yarın sabah beyninin ‘katlanılabilir’ kısmında yer alan Haydar’ın nasıl ‘katlanılamaz’ kısmına ışık hızında geçiş yapacağını da adamın ona attığı bakışlardan anlamıştı bile.

Zaten bu ara iş arkadaşları, yöneticileri, okuldaki diğer çalışanlar ve hatta öğrencilerden bazıları, Mavi’yi zaman zaman ziyarete gelenlerin kim olduğunu da Mavi’nin dikkatle bakıldığında çehresinde değişen tüm farklılıkları da merak ediyorlardı. Mavi yıllar sayılabilecek bir zaman diliminde o okuldaydı ve öğrenciliğinde bile yanında kimseler görülmemişti çocuğun.

Ahmet ve Mustafa geçtikleri hafta onu işten almaya gelmiş, Muzaffer zaman zaman sabahları okula bırakmış, hatta bir kez Burak, Mavi’nin çalıştığı yerin yakınından geçerken onun da yanına şöyle bir uğramış Mavi, “Neden geldin?” diye pat diye sorunca adam da çocuğa tip tip bakıp, “Ciğerim çayını içmeye geldik herhalde,” diyerek Mavi’nin odasındaki sandalyelerden birine kurulmuştu.

Mavi, kendisini küçükken okuduğu bir hikayedeki gibi hep yengeç sayardı. Tıpkı onlar gibi denizde yaşayan ama bir türlü yüzemeyen. O da bir şekilde yaşıyordu ancak adapte olamadığını kendisi de pekâlâ biliyordu.

Şimdilerdeyse değişen hayatındaki her bir devinim babasının da bahsettiği gibi o kadar doğal bir süreçle olmuştu ki Mavi bir yengeç de olsa sanki kalpten inandığı evrime uğramış, yüzmeyi öğrenebilsin diye çevresi de bedeni de farklılaşmış ve en nefret ettiği şeyden, değişimden korkmuyordu artık… Yani bazı konuların değişiminden elbette…

Yalnızca bu aralar canını sıkan tek konu araştırmasında bir adım bile ileri gidemediği için iş yerindeki baş düşmanı Abdullah’ın onu gördüğü her an çalışması hakkında inceden inceye laf dokunduruşlarıydı. Öyle ki bu laf çarpıtmalar artık haddini aşmıştı, yoksa Mavi ince dokundurmaları anlayabilecek birisi değildi.

Günden güne çocuğun odasına gelip gidişleri sıklaşıyor, Mavi’nin önündeki ekranlarda görülen ‘sıfır’ rakamlarıyla alay ediyordu adam açık açık.

Mavi, kafasının içinde Abdullah’ı kesip biçerken Muzaffer’in sürprizi için taksiyi durdurduğunu fark edince her şeyi bir anlık boş verip heyecanla adama baktı.

“Hadi bakalım, inelim yavru ceylanım,” diyen Muzaffer bir çırpıda arabadan inip bagaja doğru ilerledi. Mavi ‘Bagajdan ne alıyor acaba?’ diye merakla adamı incelerken Muzaffer, bagajdan iki naylon poşet çıkarıp da Mavi’ye gülümsedi.

“Piknik yapacaz!”

Tabii ki söz konusu Muzaffer olunca Mavi ondan filmlerde gördüğü hasır piknik sepetlerini bagajdan çıkarmasını beklememişti ama naylon poşet de neydi!?

Muzaffer, Mavi’yi tıpkı ilk kez rüyasında gördüğü gibi bir sahile doğru ilerletirken tenha, kayalıkların arkasına gizlenmiş, uçsuz bucaksız köpüklerin kıyıya vurduğu denizin manzarasıyla gözleri şenlendiren kumsala bakarak poşetlerini taşımaya devam etti.

“Mangal mı yakacağız?” dedi Mavi endişeyle kumlara doğru bakarken.

“Yok iki gözüm, sen de beni tümden öküz belledin ha. Fiyakalı bir şeyler hazırladım, gel hadi.”

Daha sonra Mavi’nin tereddütle kumsala doğru baktığını fark edince,” Ne oldu?” diye sordu.

“O kumlar hep ayakkabılarımıza girer Muzaffer. Evden günlerce çıkmaz ki.”

“Ayakkabılarınla çoraplarını çıkar,” dedi Muzaffer çocuğa doğru bakarken.

Mavi, adamın ‘Edebiyat doktorası yap!’ demesiyle eş değer cümleleri işitince gözlerini kocaman açtı. “Ne?”

“Yok ne falan. Dediğimi yap paçalarını da biraz sıva, abdest almaya hazırlanır gibi. Hadi, bakma,” dedi Mavi’ye doğru gülümserken. “Bugün benimsin, ben ne dersem o. Tamam mı güzelim?” dedi içinden ‘Bundan sonra hep benimle olsun,’ diye dilek dilerken.

Mavi, normalde sadece babasına gösterebileceği uysallığı bu kez de Muzaffer’e göstererek kafasını salladı.

Bakıldığında aşk bu kadar basitti aslında. Kendinden ödün vermeden yalnızca orta yolda buluşabilmek adına yapılan küçük fedakarlıklar… Elbette çocuk, Muzaffer’in onun için ne kadar taviz verdiğini görüyordu, o da adam için elinden geldiğince aynısını yapmak istiyor, dün geceden beri sürprizi için heyecanlanan adamın gözlerindeki çocuksu neşe pırıltılarını bir gece misali örtmek istemiyordu.

Muzaffer’in de dediği gibi önce spor ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarttı. Daha sonra paçalarını kıvırıp ayakkabılarını eline aldığında önünde duran küçük merdivenlerden inip kumsala ulaştı. Ayaklarının altındaki kumun yumuşacık dokusunu hissederken ilk kez ‘pis’ demeden çıplak ayakla bir yere basıyor oluşuna kendisi de şaşırdı.

Babası da onu çok kez tatile götürmek, yüzmeyi öğretmek ya da sahilde uzun bir yürüyüşe çıkarmak istemişti ama Mavi tüm bunları yapacağı yerlerin ne kadar pis olduğundan uzun uzun bahsedip babasını geri çevirmişti, Muzaffer’e kolayca evet demesinin aksine.

Muzaffer, kumların içine bata çıka ilerleyip tam denizi gören bir yere küçük örtüsünü serdikten sonra, “Bismillah!” diyerek bağdaş kurup da oturdu. Önce Mavi için oda sıcaklığına getirdiği maden suyunu poşetinden çıkardı, daha sonra Mavi’nin sevdiği ve neredeyse tüm öğleden sonrasını alan ama buna rağmen beceriksizce hazırladığı sebzeli sandviçlerini…

“Benim sevdiklerimden!”

“Evet, içinde ızgara kabak da var. Bir de senin şu zımbırtı sostan hazırladım. Yeşil, kusmuk gibi olandan.”

“Pesto o Muzaffer, eline sağlık. Sen işe gitmedin mi bugün?”

“Cık,” dedi Muzaffer, Mavi’nin maden suyuna birkaç damla limonu sıkarken. “Yarın fazladan çalışacam.”

Mavi’nin o an içini yeni bir duygu kapladı. Tam iki göğsünün arasında beliren sızıya anlam veremese de üzüntü kadar derin değildi bu duygu ama kesinlikle rahatsız ediciydi.

“Çok yorulursun ama.”

“Benim mayam sağlam yavru ceylanım. Tasalanma sen.”

Mavi, teşekkür ederek aldığı maden suyunu ve sandviçini önündeki manzaraya bakarak yemeye başlasa da bu aralar olduğu gibi gözü hep yanındaki adama kayıyordu, sanki hep ona bakmak ister gibi…

Hayatında kimse için yakışıklı dememişti Mavi, Hannibal dizisindeki adamı ‘hoş’ diye nitelendirse de karşısındaki adam ondan katbekat yakışıklıydı bir kere. Bu aralar biraz da olsa uzamış saçları yumuşacık görünüyordu. Hafif çıkmış kirli sakalları, güldüğünde gözlerinin kenarında oluşan kaz ayakları, bembeyaz dişleri ve sağ yanağındaki hafif belirgin gamzesiyle adamın uzun, yapılı vücudu birleşince Mavi’nin iç çekmesine neden oluyordu Muzaffer.

Üstelik sahte bilimci numerologların, hatta sahtekar bir yazarın tüm dünyaya yalan yanlış şekilde ‘Herkesin yüzü altın orana uygundur,’ sözlerini bile kabul edecekti çocuk bu adam yüzünden neredeyse!

İkisi denizi, çaktırmadan da birbirini izleyerek sandviçlerini yedikten sonra Muzaffer termosundan sıcacık bir kahveyi bardaklara döktü.

“Zehir!”

“Bir kereden bir şey olmaz iki gözüm, benim hatırım için.”

“Ama bağımlı olursam ya? Ya sonra bağımlılığım yasaklı madde kullanımına kadar gider de sokaklara düşersem Muzaffer? Ben yaşayamam sokakta!”

“Ben senin sokakta yaşamana izin verir miyim?”

“Doğru, vermezsin,” diyen Mavi söylediği sözlerin ucunun nereye dokunduğunu sonradan fark ederek dişleriyle alt dudağını ezip, “Özür dilerim,” dedi.

Muzaffer anlamazca çocuğa bakıp, “Ne oldu ki?” diye sordu.

“Sen yaşamıştın sokakta. Ben düşüncesizlik ettim sana karşı.”

“Eyvallahsın gülüm ama sıkılma yanımda. Onları yaşayan da bendim zaten, sen konuşunca canımı acıtmıyor. Hem ben bile isteye anlattım sana.”

“Ben sana bazı şeyleri anlatmadığım için bana sinirli misin peki?”

“Sinirli değilim ama bana güvenmeni isterdim mavi ceylanım. Ben sana içimi en derinine kadar açtım, isterdim ki sen de bana aynı şekilde gel. Ama bunun sorumlusu benim, sik sok hareketlerle zamanında güvenini tam kazanamadım tabii, kazanacam ama bekle.”

Mavi, adamın kendisinin aslında ona ne kadar güvendiğinin farkında olmayışına hayret etti. Her gece onunla uyuyor, o öpsün diye ona yanaklarını uzatıyor, o istedi diye şu an kumlara bile basıyordu. Hatta çorba tenceresinde patlıcan yemeği pişirmesine bile izin vermişti bir kere!

Birkaç dakika kendi içinde hesaplaşma yaptıktan sonra derince bir nefes alarak, “Ben lisedeyken biri vardı, adı Yiğit. Benden bir kaç yaş büyüktü. Ben o zamanlar da şimdiki gibiydim, yani hasta gibi,” diyerek sözlerine başladı.

Muzaffer, tam ağzını açmıştı ki Mavi gülümseyerek sağ elini kaldırdı. Eğer bir kere bölünürse bir daha anlatamayacaktı çünkü, kendisi de biliyordu. O zamanlar gittiği Nergis Hanım haricinde babasıyla bile bu durumu bir daha konuşmamış, babası zaman zaman, “Mavi bezelyem, sana istemediğin şeyleri yapan birileri var mı?” diyerek yalnızca ağzını aramıştı çocuğun.

“İlkokul, ortaokul kötüydü belki bilmiyorum ama lisede daha da kötüleşti sanki her şey. Ben bazı şeyleri anlamasam da sınıf atladığım için herkesten küçüktüm ama onlar bir şekilde dersler haricinde bana farklı olduğumu hissettiriyorlardı. Bu hep böyleydi ama. Aileler okul çıkışında çocuklarını almaya geldiklerinde, bana sataşan çocuklarına yanımdan geçerken, ‘Yapma, bak o hasta yazık,’ falan diyorlardı ama ben Mavi’ydim, onlara yazıktı asıl. Benim IQ‘um yüz altmış,” dedi gülümseyerek.

“Senden zekisi de güzeli de yok zaten yavru bebeğim. Onlara yazık tabii.”

“İşte teneffüslerde matematik ya da fizik çalıştığım için yine beni sıkıştırdıkları bir gün artık dayanamayıp okulda yalnız kalacağım yerleri aramaya başladım. Birkaç deneme sonrası spor salonuna öğle arasında da teneffüslerde de kimsenin gitmediği fark edince yemeğimi de orada yedim, dergilerimi de orada okudum, derslere de orada çalıştım. Sonra o geldi. Önce benimle fizik hakkında konuşmaya başladı, sonra matematik, sonra bilim insanları ve benim ne kadar zeki biri olduğum hakkında. Yavaş yavaş sınıfımda da beni ziyaret etmeye başladığı için herkes benim Yiğit’in kankası olduğumu düşündü ve kimse bana bulaşamadı. Sınıf tekrarı da yapmıştı, bir de dışarıda da ortamı kötüydü baya. Hatta beni de çağırdı çok kez evine ama ben gitmedim.”

Muzaffer, derin bir nefes alırken elindeki demirden yapılma kahve kupasının tam ağzına dişlerini hırsla geçirdi, duyduğu sözlerin etkisiyle.

“Sonra çok yakın arkadaş olduğumuzu söyledi bana. Ben de çok sevindim, yani o kadar ‘anormal’ olmaya alışmıştım ki ilk kez ‘normal’ birileri gibi arkadaşım olmuştu. Hem de arkadaşım çok güçlüydü, beni koruyordu ve kimsenin bana bulaşmasına izin vermiyordu. Birlikte vakit geçirdikçe bana arkadaşların yapmak zorunda olduğu şeylerin varlığından bahsetti. ‘Sevgimizi birbirimize göstermemiz lazım,’ dedi. Ben nereden bilebilirdim ki? Hiç arkadaşım olmadı. Hatta bir keresinde babam doğum günüm için sınıf arkadaşlarımı çağırmıştı, kimse gelmedi. Babam da ‘Yedikleri yemekten zehirlenmişler. Sen Demir Dağı’nda dövüldüğün için sana bir şey olmamış,’ demişti. Ben neden gelmediklerini içten içe biliyordum aslında ama sonradan tam olarak anladım. Ama anladığımı babama söyleme tamam mı Muzaffer? Babam onun yalanını öğrendiğimi bilirse çok üzülebilir,” diyerek adamı tembihledi Mavi.

“Söylemem iki gözüm, sen ne dersen bende kalacak. Muzo sözü.”

“Önce o bana dokunmaya başladı, daha sonra öpmeye. Ben istemedim aslında Muzaffer ama o ‘Yapmak zorundayız, arkadaşlar sevgilerini göstermeliler birbirlerine,’ dedi. İnsan sosyal rollere çabuk kanar, ben de kandım galiba. Dediği ne varsa yaptım, herkes gibi normal olabilmek için. Bir tek saçlarımdan öpmesine izin vermedim ama. Nedense onun sigara kokusu saçlarıma sinecek gibi hissediyordum. Sonra ben bir akşam babama arkadaşımın bana dokunduğunu anlatınca babam bana hissettirmedi ama ne yaptıysa bir daha Yiğit’i hiç görmedim. Başka bir okula başladım, bir daha kimseye dokunmadım tabii ki. Temas Yiğit gibi hastalık getirirdi çünkü. Babam hep kendisini suçladı ama hissetmesem de gördüm. Geceleri ağlarken bile yakaladım onu, tek başına beni büyüttüğü için zorlanıyordu. Bir de ben hasta gibi olunca üzerine çok yük bindi. Ben- ben de bunu görünce üniversiteyi bile başka şehirde okudum, istedim ki onun bir hayatı olsun. Belki birini bulur bensiz dedim.”

Muzaffer, Mavi’nin karşısından kalkıp tam yanına oturdu, çocuktan duydukları boğazını düğüm düğüm yapsa da Mavi onu dinleyip sakince yatıştırmıştı kendisini. Mavi yaptıysa bir bildiği vardı, o da aynısını yapmalıydı o zaman. İçinde yanan harlı alevlere kova kova su dökerek Mavi’yi korkutmamak adına çocuğa bakarak, “Şimdi kucağıma alacağım seni,” dedi.

Mavi heyecanla gözlerini kırpıştırırken, Muzaffer onun kendisini yanlış anlamasından korkar gibi hızlıca, “Daha sıkı sarılmak için,” diye de ekledi.

Kafasını sallayan çocuktan onay gelir gelmez Muzaffer, Mavi’yi kucağına çekerek sımsıkı sarıldı. Kendisi hariç kimsenin öpmesine izin vermediği saçlarına burnunu daldırdı önce, daha sonra yumuşacık öpücüklerini saçlarının arasına kondurdu.

“Sen hasta değilsin Mavi, önce burada bir anlaşalım. Bir şeylerin ‘normal’ ya da ‘anormal’ olduğunun kararını hangi merci veriyor misal? Velev ki hastasın, neden çok içen biri karaciğerinden hasta olunca olağan karşılanıyor da beyninde olan hastalığa anormal deniyor? Hani sen bana bir deney anlattıydın ya hanlı manlı?”

Mavi, anne kucağının nasıl olduğunu hiçbir zaman hatırlayamamıştı. Annesi onu kucağına almış mıydı onu da bilmiyordu çocuk. Ama Muzaffer’in boynunun girintisine yasladığı burnuyla adamdan gelen kokuyu solurken bir anlık ‘Ne kadar rahat,’ diye düşündü.

Birisi aylar önce ona birinin kucağında oturacağını, hem de bunu severek ve memnuniyetle yapacağını söylese Mavi onlara uzun uzun zırvaladıklarını anlatabilirdi ama şimdi burada kalmak istiyordu Mavi, gerekirse bütün gece.

Rosenhan deneyi.”

“Heh orada adamlar deli taklidi yapıp sonradan deli olmadıklarına kimseyi inandıramamıştı. İnsan aklı bilmek değil kandırılmak ister yavru ceylanım. Hasta olsan bu kadar çabalamazdın. Sen yalnızca kötü birileriyle karşılaşmışsın, talihsizliğin bu olmuş. Ona rağmen hâlâ kalbinin kristali pasparlak kalmış. Ben de senin kötü olmadığın, hâlâ böyle özünde mavi bir melek kaldığın için mutluyum.”

“Hasta değilim ben zaten, değil mi?”

“Değilsin. Olabilirdin de bu senin güzelliğinden hiçbir şey alıp götürmezdi ama değilsin. Gördüğüm en sağlıklı insansın. Bir kere korona zamanı herkes evde kalıp delirdi. Misal sen ekmek yaptın mı?” diye sordu Muzaffer tam boynunda dinlenen çocuğun saçlarının üzerine bir öpücük daha kondururken.

“Yapmadım.”

“Acayip uygulamalarda kameraya karşı dans edip ağzını şapırdatarak yemek yedin mi?”

“Tabii ki hayır!”

“Bak gördün mü? Sen bahar gibisin, kimin hayatına girsen ancak çiçekler açtırırsın. Müslüm Baba der ki, ‘Dikkatli yaşayacaksın hayatı, insandan çok şeytan var.’ Sen şeytanların arasında kalmış masmavi bir meleksin, hem boş ver iki gözüm hayat berbat biz yeniden başlayalım.”

“Başlayalım.”

Muzaffer, hâlâ boğazındaki düğüm oradayken konuşup da konuyu uzatmak istemedi. Uzatıp da hem Mavi’nin tadını kaçırmak hem de çocuğun aynı şeyleri tekrar tekrar hatırlamasını istemiyordu. Yalnızca bundan sonra tüm kötü dokunuşları, hatırları, izleri en güzelleriyle değiştirecekti adam, içinden buna binlerce kez yemin etti.

“Kucağımdasın ya yavru ceylanım, rahatsız ediyor muyum seni?”

“Muzaffer, ben senden rahatsız olmuyorum ki. Daha önce de söylemiştim ya hatırladın mı? Hem- Yani izin almak zorunda değilsin, beni istediğin zaman da öpebilirsin,” dedi Mavi yanakları yeniden elma gibi kızarırken.

Kimselere anlatmadığı, yıllardır hatırlamaktan bile imtina ettiği şeyleri kucağında oturduğu adama anlatırken Mavi için utanma duygusu az da olsa rafa kalkmış gibiydi sanki. En özel, ona göre en gizli anını bile paylaştığı adamdan saklanmak da nafileydi, utanmak da.

Muzaffer dişlerini göstererek gülümserken gözlerine daha rahat bakabilmek için Mavi’nin çenesini baş ve işaret parmağıyla tutup sakince başını kaldırdı.

“Ben şimdi sana bir şey diyecem iki gözüm ama benim katıksız bir odun olduğumu unutma olur mu? Kızma sakın bana.”

Mavi, kafasını heyecanla sallarken ağzının içindeki, alt dudağının altında kalan kısmın derisini dişlemeye başlamıştı bile çoktan.

“Ben seni gerçek anlamda gördüğümde dedim ki gözlerindeki bir şeyler çok tanıdık bu bebenin. Yani bebenin demedim tabii mavi ceylanımın dedim. Neyse.” Sonra bir şeylerden rahatsız olur gibi sağa sola bakıp, “Yani o zaman bebe demiştim, şimdi demiyorum. Yalan söylemeyim sana,” diyerek kendisini düzeltti adam.

Mavi, gülümseyerek kafasını sallayıp, “Sen bana yalan söylemezsin Muzaffer,” dedi.

“Söylemem iki gözüm, hani paralel evrende biz sarılıyorduk falan fıstık ya. İşte ben gerçek evrende de öyle olalım istiyorum. Hep sarılalım, hep beraber olalım.”

“Zaten sarılıyoruz Muzaffer, şu an kucağındayım ya.”

“Yani bir ömür yetmez ki, sana doymaya ah be sevgili gibisine anladın mı?”

“Hayır, bu arabesk şarkı sözünden ne anlayabilirim?”

“Ben sana çok aşığım be Mavi,” dedi pat diye Muzaffer. Bu kez utanma sırası sanki ondaymış gibi kucağındaki Mavi ona titreşen göz bebekleriyle bakarken Muzaffer ise yanındaki kumların arasında çıkmış asi iki üç dal otu çekiştiriyordu.

“Sen bana aşıksın?” diye sordu Mavi. “Hani filmlerdeki gibi?”

“Asıl benim sana aşkım film olur lan, bir anlatabilsem. Heyecanlandım şimdi. Aylardır kucağımda sana sarılmayı düşlüyordum da şimdi olunca kıçı başı dağıttık imanıma. Yani ben seni çok seviyorum be Mavi. Her şeyini çok seviyorum, bana öğrenmem için sabırla çamaşır katlama videosu çekmeni, her gün üşenmeden yemek hazırlamanı, artık ‘anladın mı?’ diye sormamanı, kokunu, gözlerini, saçlarını, dudaklarını, bel kolyeni takıp da evde dans ederek şarkı söylemeni, kimse hakkında kötü düşünmemeni, bana sürekli bir şeyler anlatmanı… İçinle dışınla senden gelen her güzelliği seviyorum işte. Süslü cümlelere pek aklım ermez, ben seni düzenli manitam yapmak istiyorum. Hani sen de kabul edersen tabii, bir ömür benle yaşa benle yaşlan istiyorum. Komple benim ol, ben de senin olayım istiyorum.”

Sözlerinin bitiminde yeniden utanarak yanındaki otlara dönen adama gülümseyerek bakan Mavi ellerinin titreyişini umursamadan kucağında oturduğu adamın yanaklarını iki eliyle kavradı. Yüzünü kendi yüzüne doğru döndürüp, “Şey- yani- işte… Ben de seni seviyorum Muzaffer,” diyerek kendisinden beklenmeyecek bir cesaretle Muzaffer’in dudaklarını bir kez tüy gibi, hafifçe öpüp yeniden bakışlarını adamın gözlerine çıkarıp gülümsedi. “O dediğinden olurum.”

Muzaffer, heyecanla yutkunurken Mavi’nin dudaklarının tadını alabilmek için önce dudaklarını yaladı. Daha sonra, “Sevgilimsin yani? Bak baya manitamsın bundan sonra ha,” dedi.

“Biliyorum anlamını Muzaffer, sevgilinim.”

Muzaffer, “İzin alma demiştin,” diyerek Mavi’nin dudaklarının üzerine kendi dudaklarını kapatıp ellerini de çocuğun yanaklarına koydu. Baş parmaklarıyla Mavi’nin ilk dokunduğu yerlerinden biri olan göz altılarını severken içinden geldiği gibi öpmek istedi bir kez çocuğu.

Onun hasta olmadığını ona kanıtlaması için belki de kendi düşüncelerinin celladı olmalı, Mavi’ye kırılacak bir porselen takımı gibi davranmak yerine sevgisini doya doya göstermeliydi çocuğa.

Dudaklarının altındaki dudakları birkaç kez yumuşacık öptükten sonra kendisinden beklemeyeceği bir cesaretle çocuğun alt dudağını iki dudağının arasına alıp hafifçe emdi. Daha sonra üst dudağının hatırı kalmasın ister gibi karşısında put gibi donmuş Mavi’nin üst dudağını da aynı şekilde dudaklarının arasına aldı.

Bu sırada Mavi, hâlâ heyecandan titreyen ellerini Muzaffer’in omuzlarına koyarak yavaşça dudaklarını aralayıp o da adamın alt dudağını emmeye başladı.

Muzaffer, Mavi’nin de onu öptüğünü hissettiği an sanki ömrüne geç kalmış tüm yağmurların kalbindeki kurumuş çiçeklerine hayat verdiğini düşündü. İki gözünün baharı olan çocuk gerçekten de bahar yağmuruyla gelmişti evine sanki, evinin kendisi olduğundan habersiz.

Bir süre daha yavaşça birbirlerinin dudaklarını keşfe çıkan ikili gün batımına kadar yalnızca soluklanmak için birbirlerinin dudaklarından ayrıldılar, sanki hayatları boyunca adını koyamadıkları şeyin özlemini çekmiş de birbirlerinin dudaklarında bu özlemi dindirmek ister gibi.

Muzaffer için her şeyini heyecanla anlattığı bir duvarı evi sandığı tüm anların son buluşuydu bugünü, yıldızların hizalanıp da üç adamın dileğini kabul ettiği günden sonra…

Mavi için ise evin ne olduğunu bile bilmediği, insanların evini tüm kalbiyle inkar ettiği karşı çıkışlarının son buluşuydu bu öpüşme sanki…

Tüm inkârlar, kandırılan zamanlar ve yalancı kelebekler… Hepsi birden toz olup da uçtu göğe doğru, hak ettikleri her şeyi bulacakları vaktin gelmesini ince ince işleyen kaderin planları için.

Geriye yalnızca dudaklarla mühürlenen aşkın izi, gerçek bir sevgi, iki saf kalbin tek bir kalbe dönüşmesi ve birinin elinde sıkı sıkı tuttuğu çakıl taşını çaktırmadan diğerinin cebine iliştirdiği o an kaldı, yıldızların şahitlik ettiği göğün altında…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top