✨✨
İnsanların kendilerini gizleme yetenekleri vardı. Kişi, karşısındaki onu dokuz ay karnında taşımış annesi bile olsa isterse eğer kendisini ondan bile gizleyebiliyordu. İnsanın en mahrem duyguları, zaafları, hatta ileri gidilecekse fantezileri sadece aklının içindeki dört duvarın arasında saklıydı, zaman zaman kendisinin bile iğrenç bulup da var olduğunu kabullenemediği şekilde hem de.
Mert’in yirmi beş yıllık hayatında ‘ev’ addettiği tam dört yer olmuştu. Birini o da tam hatırlamıyordu ama kendisini kandırmamak için orayı da saymak zorundaydı. Çünkü Mert ne olursa olsun kendisine dürüst olan adamlardandı. ‘Yuva’ nedir bilmezdi o. Ama ev ve yuva arasındaki farkı çok iyi bilirdi.
Onun ev saydığı dört yerden başka kimselerin ona ulaşamadığı bir beşinci evi vardı ki Mert orada herkesin aksine kendisini çırılçıplak bırakır, en yalın haliyle hiçbir duvar örmeden kendisine bakardı.
Onun beşinci evi zihniydi.
Yine kendisinden başka kimselerin görmediği ama çalışacağı yeri, o yerin sahibini kapsayan olayları en ince detayına kadar ilmek ilmek dokuduğu ve gerçek evi saydığı zihniyle birlikte ofise adım attığı andan beri Volkan’ı öven küt saçlı kadına baktı. Hayatının en önemli dakikalarından birkaçını alıp götüreceğinden emin olduğu kadından şimdiden sıkılmıştı.
“Bunun yanında ücretsiz pek çok davaya da bakar Murat Bey. Tabii onunla birlikte biz de,” dedi kadın. “Ah ben ona Murat Bey diyorum ama ismi Volkan Murat.”
“Şaşırtıcı bir bilgi benim için.”
Kadın, çalıştıkları yeri ve işleyişleri anlattığı genç adamı ilk gördüğünde yakışıklılığı ile mest olmuştu. Beyaz teni, tenine zıt gece karası saçları ve siyah gözleriyle birlikte mora çalan kalın dudakları, büyükçe burnu, uzun boyu ve yapılı gövdesiyle onu görür görmez heyecanlanmış, ofisindeki eciş bücüş, sıska tiplerden farklı olan bu adamı beğeniyle süzmüştü.
Ama adam görüntüsünün aksine kadının sadece patronunda gördüğü ve şimdiye kadar ona özel sandığı bir kibirle donanmıştı. Evet, Emine’nin onda fark ettiği ikinci şey Mert’in bakışlarındaki küçümser ifadesiydi. Yine de ona ulaşmak ister gibi, yardımcı olmak adına burada süregelen politikayı, firmadaki hiyerarşiyi ve Murat Bey’in davaları ile başarılarını anlatmaya başlamıştı. Şansı varsa bu adamla bir molada kahve bile içebilirdi.
Adamdan gelen alaylı sözleri duymazdan gelerek, “En çok kadınlar konusunda hassastır Murat Bey,” diye ekledi. “Ücretsiz davalarına mutlaka mağdur kadınları dahil eder. Uzaktan ulaşılamaz ve kibirli gibi dursa da yufka gibi bir yüreği vardır.”
“Sence de fazla alaturka bir söylem olmadı mı bu?”
Emine kıkırdayarak, “Doğrudur,” dedi. “Ama söz konusu Murat Bey olunca onu övmeden duramıyorum.” Daha sonra elindeki defterin sayfasında yazılı olan cümlelerden birinin yanına bir tik atıp, “Burası da senin masan,” diyerek geniş ofisin içindeki cam kenarında bulunan bir masayı gösterdi.
“Masanın üzerindeki hoş geldin hediyeleri senin.” Hediyelerin bulunduğu kutudaki termosu aldı. “Binlerce lira verip aldığın termoslardan bile daha kaliteli.”
Sikik termos umurunda bile olmayan Mert sadece, “Anladım,” demekle yetindi. Bu kadından çok sıkılmıştı ve acilen ondan kurtulmalıydı.
“Şimdi Murat Bey’le görüşeceksin. Gelen her elemanla mutlaka özel olarak bir saat kadar görüşür. Burada çalıştığın için çok şanslısın Mert ve yeniden aramıza hoş geldin.”
Mert umursamaz bir tavırla laptop çantasını masanın üzerine bırakıp kadına bakarak, “Adın neydi?” diye sordu.
Emine daha on beş dakika önce söylediği isminin hatırlanmamasına ufak da olsa bozulsa da çaktırmayarak, “Emine,” dedi. “Ama bana Mine derler.”
“Neden?”
Kadın gülümsedi. “Kısaltma işte. Sen de Mine de bana.” Karşısındaki adama bakarak bu konunun kendisi için önemli olduğunu vurgulamak ister gibi kaşlarını kaldırdı.
“Anladım,” dedi yeniden Mert. Kadının taşradan gelip de kişisel hırslarıyla sınıf atlamaya çalışanlardan olduğu belliydi zaten. Hani şu okumaktan başka şansı olmayan ama fiziksel bir çekiciliği olsa okumayacak, zengin bir koca avlayacak olan taşranın küçücük bir ilçesine sıkışıp kalan panterlerden yalnızca biri olmalıydı bu kadın. ‘Acınası’ diye düşünürken Emine ona Volkan’ın odasını göstererek, “Girebilirsin,” dedi.
Mert’se teşekkür etmek aklına bile gelmeden sert adımlarla birlikte Volkan’ın buzdan camekanlarla kaplı odasına doğru ilerledi. Kapıyı birkaç kez tıklatıp, “Gel,” yanıtını alınca söyleyeceklerini bir kez daha hatırına getirip de içeri girdi.
Z şeklinde ayağı olan, mermerden yapılma, kocaman modern bir masanın arkasında oturan adama kaydı önce bakışları. Daha sonra kulaklarına içeride çalan hafif melodi doldu. Az önce, hatta geceden itibaren onunla ilk karşılaştığında söyleyeceğini düşündüğü şeyleri bir bir silip yerine Wagner’in Ride of the Valkyries’in eşsiz ezgisini duyduğu an söyleyeceklerini yeniden zihninde tasarlayarak, “Merhaba,” dedi.
Karşısındaki ellilerinde olan adamın saçlarının arasında kalan tek tük aklar çekti önce dikkatini. Daha sonra uzun, karakteristik burnu ve kalın dudakları… O, ‘Merhaba’ dediği an kahverengi gözlerinde beliren muzip şimşekler de çakınca kendisiyle ilgili olumlu bir ön yargıya sahip olduğunu görüp iyice rahatladı Mert.
Uzun boyunu, fit vücudunu gözler önüne sermek ister gibi üzerine tam oturan beyaz gömleği ve kalçasını saran siyah pantolonuyla birlikte Volkan, yerinden kalkıp birkaç büyük adımda onun yanına geldi. “Hoş geldin Mert,” dedi. “Aramızda seni görmek ne büyük bir onur.”
Sözleri tevazu koksa da elini sıkarken kendi elini Mert’in elinin üzerine koyup da onu sıkıca kavrayınca Mert, onun tam bir aslan olduğuna emin oldu. Mütevazı görünüyordu belki ya da çok sevecen… Ama Mert onun el sıkışındaki üstünlük isteğini kendi olduğu taraftan bile görebiliyordu.
‘Buraların tek ve daimi kralı benim. Bana ayak uydurmaktan başka çareniz yok.’
“Mine detayları anlatmıştır,” diyerek eliyle masasının önünde bulunan tekli koltuklardan birini gösterip, “Otursana,” dedi. “Ne içersin?”
“Heyecanımı alacaksa bir viski ama bunun mümkün olduğunu sanmıyorum,” diyerek gülümsedi Mert. “Emine Hanım Nietzsche‘nin kız kardeşi gibiydi.”
Daha sonra adamın gözlerinde beliren heyecanlı bakışla birlikte onun zaafını bulduğuna emin oldu. Odada hafifçe çalan şarkının Nietzsche ile bağlantısını bildiği için öz güvenli şekilde, “Nietzsche‘nin kız kardeşi gibi övdü sizi. Dur durak bilmeden ama yanlış dolu cümlelerle,” diyerek dudaklarını yalayıp adamın tam gözlerinin içine baktı.
Volkan bir kahkaha attıktan sonra, “Sabah sabah viski istemene mi şaşırmalıyım yoksa Mine’ye ısrarla Emine demene mi? Duyarsa seni elinden alamayız. Mine de lütfen ona. Ayrıca umarım arkamdan biyolojik bir ırkçılık yaptığımı söylememiştir?” dedi sorar gibi.
“Üstün bir insan olduğunuzu düşünüyor. Sıradan insanların davalarına ücretsiz baktığınızı anlatırken sizin bir titan olduğunuza kendisi de inanmış gibiydi.”
Volkan, hoşnut bir gülümseme ile arkasına yaslandı. Gözlerini kısarak karşısında heyecanlı gibi görünen ama aslında içten içe çok rahat olduğuna emin olduğu genç adamı bir kez daha süzdü. Motosikletçilerin giydiği siyah postallarıyla birlikte bacaklarını açarak oturan adam tam da hatırladığı gibiydi, belki dün giydiği takım elbise olmadığından biraz daha asi… Siyah saçları beyaz tenini süslerken böylesi bir yüzün her anlamda işine yarayabileceğini hissetti. Tabii yapacağı testleri geçip yanında kalabilirse…
“Sen benim bir titan olduğumu düşünmüyorsun sanırım?” dedi sorar gibi.
“Ben sizin devrimci olduğunuzu düşünüyorum.”
“Öyle mi?” diyerek hafifçe oturduğu sandalyeden doğruldu Volkan. “Yine sana hayranım falan demeyeceksin değil mi? Bunun doğru olduğuna beni ikna etmen benim zekamı küçümsemek olur.”
“Çıkarımlarınız çok yanlış,” dedi Mert. “Size hayranım tabii ki. Sizin davalarınızı takip ederek büyüdüm ben.”
Volkan onun konuşmasını bölmek ister gibi hızlıca atılarak, “Çok da yaşlı değilim,” dedi. “Özellikle de söz konusu senin gibi biriyse.”
Mert dudaklarında beliren çapkın gülümsemeyle birlikte, “Sizin gibi birine yaşlı demek haksızlık olurdu,” diye o da hızlıca ekledi. “Yalnızca hayranlığımı kabullenmemeniz beni üzüyor. Tıpkı Nietzsche gibisiniz. Onun gibi kendinizden önce süregelen gelenekleri, hatta bir varoluşu yıktınız. Malevich‘in tablosu misali… Ama sizin sanatınızdan anlamayanlar, Emine gibilerden bahsediyorum, işte onlar sizi sıradan kelimelerle överek yeteneklerinizi basite indirgiyor. Oysa yıkıp yeniden yaratmak sizin işiniz. Siz bu kulaklara göre bir ağız değilsiniz, çok daha fazlasısınız.”
Volkan, gelen sözlerle uzun zaman sonra kendisini eğlendirebilecek biri gibi duran genç adama bakıp, “Dersini çalışmışsın,” dedi.
“Ben ders çalışmam Volkan Bey. Fakültede de çalışmazdım. Sizi sözlerimle ikna edemeyeceğimin farkındayım. Bırakın kendimi size göstereyim.”
“Sözlerinin anlamı farklı yerlere de çekilebilir Mert. Her şeyi benim ellerime mi bırakmak istiyorsun?”
Mert, kara gözlerini karşısındaki adamın dudaklarına dikti. “Bana uyar.”
Volkan, onunla aşık atabilen genç adamın ofisine getirdiği o enerji ile birlikte kendisini taptaze bir bahar sabahına uyanmış gibi dinç hissetti. Bu yüzden kurduğu ekip de genellikle gençlerden oluşurdu. Yaşlanıyor olmak onun bu hayatta saklı olan korkusuydu. Tıpkı kan emen bir vampir misali yanında yöresinde biriktirdiği gençlerle dinamizmine yakıtı olan enerjiyi katıyor, bu da ona başarı üzerine başarı olarak geri dönüyordu.
“O zaman şimdi sınav zamanı.”
“Bu da bana uyar.”
Volkan sesli bir nefes alıp önündeki ince dosyadan bir kağıt çıkardı. Kağıdı Mert’e uzatarak, “Yeni müvekkilimiz,” dedi. “Ama yalancı biri.”
“Yani?”
“Bana yalan söylüyor, eminim. Kocası ve ailesi çok güçlü. Kocasının kendisini dövdüğünü, ona çeşitli işkenceler çektirdiğini ve yatak odasında rızası olmadan ona sert davrandığını bu yüzden bebeğini düşürdüğünü iddia ediyor. Bunları söylerken de çok yüklü bir tazminatla kocasından kurtulmayı hedefliyor. Adam ondan vazgeçmek istemiyor çünkü.”
“Buraya kadar kadında bir sıkıntı göremedim ben. Klasik bir olay. Genç bir sevgilisi vardır mutlaka ya da kocasından sıkılmıştır. Ayrıca kadın neden size yalan söylesin ki? Davasını tehlikeye atmayı o da istemez.”
“İnsanların yolu ikiye ayrılır Mert. Huzur ve zevk diye didinip durmak istiyorsan inan ve?” dedi sorar gibi.
Mert, “Hakikatin tutkunu olmak istiyorsan sorgula,*” diyerek onu tamamladı.
“Benim başarı oranım neredeyse yüzde yüz. Şimdi şımarık birinin, ‘Vazgeçtim, oynamıyorum,’ diyerek bana yalan söyleyip de başarı oranımı düşürmesine izin veremem. Bu kadında bir şey var ve senin bunu bulmanı istiyorum. Benden önce karşı taraf bunu bulur da o kadının yalanı yakalanırsa bu benim de prestijime gölge düşürür değil mi? Ayrıca bana getirdiğin raporla hangi bilgilere erişebildiğini gördük. Onun yanında bu çok basit kalır.”
Mert sakince elindeki kağıda ve üzerindeki yazılara bakıp, “Kadınla yatarak alamadınız bilgileri sanırım?” dedi.
Volkan ise kafasını iki yana sallayarak, “Müvekkilimle böyle bir ilişki içine giremem. Bu doğru değil,” dediyse de Mert onun bu sözlerinin gerçek olmadığına adı kadar emindi. Volkan’ın böylesi güzel bir kadınla beraber olmaması bunca zamandır onu bir gölge misali izleyen bünyesine çok da inandırıcı gelmiyordu. Kadının sakladığı her neyse Volkan’la yatsa bile söyleyemeyeceği bir şey olmalıydı.
Karşısındaki adamın sözlerinin aksine ukalaca güldüğünü gören Mert ona inanmadığını göstermek ister gibi, “Siz yine de dikkat edin,” dedi. “Nietzsche genelevdeki bir kadından frengi kapmıştı. Frengi zihin bulanıklığı yapar.”
“Sen bunları düşünüp de istediğim bilgileri yarına kadar bana getiremezsen burada ilk ve son günün olacak. Benim yatak odamdan daha büyük dertlerin var şu an farkında mısın?”
“Benim için çocuk oyuncağı. Yarına masanızda bilin,” diyerek ayaklandı Mert. “O zaman ben bu işin peşindeyim. Çıkıyorum?” dedi sorar gibi.
“Aslında seni öğle yemeğine çıkaracaktı çalışma arkadaşların ama artık yarına kalsın. Tabii istediğimi getirebilirsen,” dedikten sonra Mert’e doğru bakıp, “Olmazsa da üzülme ama. Seninle Nietzsche okuması yapmak için buluşuruz bir gün. Belki avukat değil de filozof olursun sen de,” dedi üstten bakar bir tavırla.
“Aynı anda pek çok şeyi birlikte yapabilirim ben,” diyen Mert de kapıdan çıkmadan adamın gözlerinin içine baktı. “Spinoza veDarwin evriminin ilişkisi hakkında görüşlerimi duymadınız henüz. Yarın ben masanıza istediğiniz bilgileri bıraktığımda beni götürecekleri öğle yemeğine siz de gelirseniz orada konuşuruz. Şimdiden spoiler verip de heyecanını kaçırmayım.”
Volkan, kapıdan çıkan genç adamın arkasından bakarken yıllarca aradığı hazineyi birden yanı başında bulan bir hazine avcısı gibi hissetti kendisini. Üstelik hazinesi onu aramayı bıraktığı anda ona gelmiş, bu da Volkan’a ‘Hayatta çok istediğiniz şeyler, siz onları heyecanla beklerken olmaz. Bu, hayatın size, ‘Sen bakarken soyunamıyorum.’ deme şeklidir,’ sözlerini anımsatmıştı.
Genç adamın verdiği görevi başarıyla tamamlayıp tamamlayamayacağını düşündü. Kimselerin açmadığı, bu saklı hazine sayılan adamın içten içe başarılı olmasını istediğini de fark etti, yarın onunla bahsettiği konu hakkında konuşmak için ne kadar da sabırsızlandığını bilerek…
✨✨
Mert, Volkan’ın ona verdiği, kendisi için ancak bir çocuk oyuncağı sayılabilecek görevi yapmak için kimi araması gerektiğini biliyordu. Ulvi’nin kişilerin bilgisayarına kolaylıkla girebilme gibi bir yeteneği vardı. Birkaç gün önce gittiği partinin davetiyesine de onun bu özelliği sayesinde ulaşabilmişti. Yalnızca her alanın kademe kademe başarısı olduğu gibi Ulvi’nin de bu konuda yetenekleri sınırlıydı. Ama Volkan’ın bahsettiği konuyu onun kıvırabileceğinden emindi Mert.
Onun, Volkan’ın odasından çıktığı gibi masasından laptopunu alarak çıkışa yöneldiğini görenler şaşkınlıkla ona baksa da o sadece yanına doğru gelen Emine’yi fark ederek adımlarını daha da sıklaştırıp elindeki telefonuyla birlikte kartını önündeki turnikelerden birine okutarak aceleyle ofisten çıktı. Bu kendisine Mine dedirten kadına yeterince zaman ayırmıştı.
Aynı hızlı hareketlerle Ulvi’nin ismini rehberinden bulup onu aradığındaysa telefonunun kapalı olduğunu söyleyen o sikik cümleyle birlikte sinirleri iyiden iyiye tepesine çıktı.
‘Aptal herif,’ diye düşündü. Yine kendilerine ‘fenomen’ diyen asalak arkadaşlarıyla birlikte bir yerlerde sabahlamış olmalıydı. Bu yüzden saat sabahın on biri olmasına rağmen telefonu kapalıydı. Ulvi’nin telefonunu yalnızca gittiği partilerden sonra başkasının yanında kaldığında şarjı bittiği için kapattığını bildiğinden ona bugün ulaşamayacağını da anlayarak motosikletine binmeden önce ne yapması gerektiğini düşündü.
Elindeki kaskıyla birkaç saniye öylece durdu. Yeniden Barış denilen o ezik tipe gitmesi gerektiğine karar verince de cebinden bir dal sigara çıkarıp yaktı. Oysa Mert onun gibi bir elemana yeniden bulaşmak istemiyordu.
Daha birlikte oldukları o akşam adamın gözünde değişen şeylerle onun kendisine kolayca derin hisler besleyebileceğini anlamış, ondan uzak kalmaya karar vermişti. Ne olursa olsun ona değil Ulvi’ye gitmesi gerektiğini de bu yüzden düşünmüştü. Zaten etkilemesi gereken adama şovunu yapmış, o gözlüklü elemanla bir daha yollarının kesişmeyeceğine de emin olmuştu.
Şimdi hayat kendisiyle dalga geçmek ister gibi ondan başka bir çaresinin olmadığı bir duruma sokuyordu onu. Volkan’ın gözlerinde onun bu işi başarmasını istediğine dair pırıltıları yakalamış, ona bir adım daha yaklaşıyor oluşunun verdiği öz güvenle yarına her şeyi halledeceğini de söylemişti.
Birilerini bulsa? Şu an internetin karanlık yerlerinde dolanan birilerine güvenip de işini riske atma zamanı da değildi ki. Hiç arkadaşının olmadığına emin olduğu silik tip güvenilir oluşuyla bu iş için yine biçilmiş kaftandı. Kendisine tanıdığı bir sigara kadarlık zamanda Barış’a gitmesinin en doğru karar olduğuna kanaat getirip motoruna atladı.
Nasıl olsa yeniden tekrarlanmayacağından emin olduğu şekilde bir kez daha o ezikle vakit geçirebilirdi değil mi?
Hem onunla sevişmek de hoşuna gitmişti. O gece ikinci kez onu kucağına alırken teninin ona yeniden çekildiği anları sevmişti. Planının başarısını pekala da Barış’la kutlayabilir, aynı zamanda da ondan istediğini alıp Volkan’ın gözüne girebilirdi. Motorunu sürerken kendisini böyle bir duruma düşürmesine neden olan Ulvi’ye bir kez daha içinden sövüp telefon numarasının bile kayıtlı olmadığı adamın evine doğru ilerledi.
✨✨
*Nietzsche
* Kazimir Malevich-Siyah Kare
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
Barış’a giden yol