✨✨
Gözlerini yılların alışkanlığıyla tam saat altıda açan Mustafa saatinin neden çalmadığını düşündü. Bozulmuştu galiba telefon mereti. Eskinin telefonları bile daha güzel, kullanması daha bir kolaydı sanki. Şimdi telefonun her bir yerinden ayrı bir şifre isteniyor, her kullandığı uygulama için para ödüyordu resmen!
Bozulan telefonun saatini nasıl yaptıracaktı ki şimdi? Neyse kardeşi anlardı, arayıp ona sormalıydı gün içerisinde. Tabii o da telefonu açarsa…
Ama bir dakika! Anılar kanatlanıp zihninde uçuşmaya başlayıverdi birden. Hayır hayır alarmı bozulmamıştı ki! Bugün iş arkadaşı onu evinden alıp iş yerine bırakacaktı.
Yüzünde bir gülümseme beliriverdi, işe girdiği ilk gün haricinde o zamandan bu zaman dilimine gülümseyerek hiç yatağından kalkmamış, gözlerini heyecanla ovuşturmamıştı Mustafa.
Hemen banyoya gidip güzelce bir duş aldı. Eli geçen ay indirimden aldığı mis gibi vanilya aromalı duş jeline gitti. Kullanmak aklına bile gelmezdi ama sanki elinin kontrolünü bir başkası almıştı da parmakları karıncalanmıştı o duş jelini kullanabilmek için. Her yerine güzelce yedirdi güzel kokulu jeli.
Mis kokular eşliğinde duştan çıktı. Belinde havluyla mutfağa gidip mutfak dolabının en üst rafında, en arkada konuşlanan, yıllardır kullanılmamaktan tozlanmış termosunu aldı, iyice yıkadı, temizledi.
Bir kahve kendisine bir kahve de onu almaya gelecek iş arkadaşına yapıp sıcacık içip içini ısıtsın diye termosa koydu. Neler oluyordu?
Yıllar önce içinde patlak veren meydan muharebesinde yenilmiş, geriye çekilmiş askerler gibi pusuda bekleyen bir duygu saklandığı yerden çıkmış, akın akın cepheye saldırmaya geliyordu sanki, büyük bir sessizlikle, derinden.
Heyecan mıydı bu duygu? Yoksa yeniden yaşama isteği mi? Vazgeçtiğini sanan Mustafa’nın aslında vazgeçmediğini bir dokunuşla anlaması mıydı? Kendisi de anlam veremedi ama ilk kez bir sabah içtiği kahvesi ona mis kokusu kadar lezzetli gelmişti.
Yine gece mesaisinin getirisi pizza kutusunu alıp çöpe attı, ezberlenmiş hareketlerle bilgisayarını toplayıp çantasına yerleştirdi. Gece şirket içinde haberleşme aracı olarak kullanılan programdan Ayaz yazmıştı.
Saat on bire gelirken ona yatmasını, sabah uyuyakalıp onu bekletirse üzerine fingirdek Rojdan’ı salacağını söyleyerek tehdit edip, bir de kızgın emoji koyup gitmişti.
Gecenin on birinde Mustafa’nın yüzünde ‘Fingirdek Rojdan’ lakabını okuyunca açan gülümsemenin sebebi olduğunu bilmeyerek…
Mustafa içinden, ‘Ayıp, kadın hakkında böyle söylenmesine gülme.’ dese de bir yandan da sözcüklerin haklılık payı onu sinsi sinsi dürtmüyor değildi.
Rojdan, otuzlarının sonunda ama yirmilerinde gösteren çok hoş, minyon bir kadındı. Küçük sayılabilecek bir yaşta, liseyi bitirir bitirmez bu şirkete girmiş, henüz bir yılı dolmadan da kendisinden yirmi yaş büyük bir müdürü onun tabiriyle ‘kafalayıp’ evlenmişti, sırf maddi açıdan refah bir hayat sürebilmek için…
Sonrasında adamın ataması Almanya’ya müdür olarak çıkmış, Rojdan da tam on yıl ücretsiz izin alarak evinde oturup Almanya’da evden bile doğru düzgün çıkmadan çocuklarını büyütmüştü.
Kendisinden yaşça büyük, bir de Rojdan’la ortak payda da buluşmak gibi bir gayesi olmayan adamın yarattığı içsel huzursuzlukla kadın, evindeki ilgisizliği on yılın sonunda döndüğü iş yerinde başkalarından görmeyi beklercesine cilveli cilveli yaklaşımlar sergilemeye başlamıştı.
Yeni başlayan kadın çalışanlara kardeşini gösterir, beğenip beğenmediklerini sorar; erkeklereyse farkında olarak ya da olmayarak kur yapardı. Özellikle de kendisinden yaşça küçük erkeklere.
Yalnız daha üç günlük çalışan Ayaz’ın, Rojdan’ın huyunu suyunu çözüp bir de Mustafa’ya göre bir kadına yakıştırılmaması gereken bir lakap da takmasıyla Mustafa, Ayaz’ın inanılmaz derecede iyi bir gözlemci olduğuna emin olmuştu artık.
Bu sırada telefonun alarmı ötmeye başladı. Hay Allah kapatmamış mıydı? Keşke alarmın kurulu olduğu yediye kadar uyuyabilseydi ama insanın zihninde yer edinen sinsi alışkanlıkların tozlu sayfalara karışması da o kadar kolay değildi ki.
“Bu alarm ne kadar sıkıcı ya!” dedi kendi kendine. Saat daha çok erkendi, biraz telefonun ayarlarını kurcalayabilir, şu her sabah beynini kemiren alarmın sesini güzel bir müzikle değiştirebilirdi değil mi?
Sanıyordu ki telefonunu aldığından beri bu kadar karıştırmamıştı. Sağa girdi sola girdi, ayarlara bastı… İnsanoğlu yeter ki istesin bir çaresi bulunuyordu işte o da bulmuştu! Alarmını çok sevdiği bir Kore şarkısı olan Stay With Me yaparak bu ufacık şeyi tek başına başarmanın verdiği huzurla gülümsedi.
Sabahları hoş bir müzikle uyanacaktı artık. Kendisi fark etmese de üç günde hayatında yarattığı minik dokunuşlarıyla gri renkteki iç dünyasına minik bir delik açılmış o delikten içeri sarı, parlak güneş ışıkları sızıyordu kalbine doğru.
Çöllerle kaplanmış, dışardan gelen tehditlerle çorak arazilerin yayıldığı gezegenine bir küçük gül tohumu düşmüştü. Açılan delikten sızan parlak güneş ışıklarıyla o gül fidana dönüşecekti zamanla kim bilir? Yabani otlar gibi o güllerin yanına başka çiçekler gelecek, çorak arazi küsüp gidiverecek yerini çiçek bahçeleri alacaktı belki de.
Giyinme dolabına doğru gidip çarşamba günleri giydiği takım elbisesini aldı. Genellikle ceketsiz de olsa mutlaka kumaş pantolon, gömlek ve kravat giymeye özen gösterirdi. Neticesinde dünyanın tanıdığı bir markanın çalışanıydı.
Gel gelelim iş arkadaşları kanvaslarla, kotlarla, rahat ve bol kazaklarla, hatta kadınlar yazın terliklerle gelirdi işe. Bir tek Mustafa iki dirhem bir çekirdek her daim şık giyinir, ani bir müşteri geldiğinde her zaman karşılama işi de bu yüzden Mustafa’ya düşerdi. Eh yabancı dilinin de iyi olmasının gelen yabancı misafirleri karşılamak için bir numaralı tercihin Mustafa olmasında etkisi büyüktü elbette.
Lacivert pantolonunu giyip üzerine beyaz bir gömlek geçirdi. Lacivert bir de kravat takıp kenardan ‘Beni de sıksana bugün.’ diye adeta artık kullanılmak için yalvaran, yıllardır olduğu yerde duran parfümü aldı eline. Birkaç fıs sıkıp parfümün bozulmadığına emin olduktan sonra boynuna doğru sıktı.
Saatine baktığında arkadaşının almaya geleceği vaktin yaklaştığını gördü.
Arkadaşının mı?
‘Ne de çabuk arkadaş oldunuz?’ diye düşündü, iş arkadaşın diyerek kendisini düzeltti. Hatta çocuk, senden kaç yaş küçük olan bir çocuk.
Bazı insanların yaşı olmazdı ya aslında Ayaz’ın da yoktu. Yirmi yaş kimisine çok büyük kimisine küçük gelebilirdi belki ama Ayaz olgun tavırları, soğuk ve dik duruşu, üzerinde eğreti durmayan samimi hareketleriyle gerçekten Mustafa’nın nezdinde aralarında on üç yaş varmış gibi hissettirmiyordu hiç.
İnce, uzun kaşe siyah kabanını üzerine alıp laptop çantasını da omzuna astıktan sonra son anda aklına gelerek mutfağa yollanıp termosu aldı eline.
Kapısını kitlerken bu anahtarlığı artık sevmediğini fark etti. Renkli cıvıl cıvıl bir anahtarlığın takıldığı anahtarıyla kapısını açma fikri ışık ışık beyninde yandı söndü. Evet evet hafta sonu alışverişe çıkmalıydı, kendi kendine güldü anahtarlık alışverişine.
Merdivenleri hızla inerek kapısının önünde beklemeye başladı. Servisi gideli neredeyse kırk beş dakika olmuştu. Hasta olduğu nadir zamanlar hariç hiçbir vakit servisine binmemezlik yapmazdı, bu ilkti.
Gürültülü motor sesi sitelerin arasında duyulurken, Ayaz sağ taraftan motoruyla göründü. Yine siyah sade deri bir ceket gitmiş, siyah kot pantolonu, siyah gömleği, siyah yarım motorcu botlarıyla ölüm meleğini andırıyordu sanki, güzel bir melek ama bir anda nefesini kesip kalbinin kan akışını durdurabilecek cinsten…
Ayaz tam önünde durduktan sonra kaskını çıkarıp “Günaydın,” dedi.
“Günaydın. Bunu sana yaptım.”
“Ne o?” diyerek elini uzattı hemen esmer oğlan.
“Kahve. Sabah içer misin bilmiyorum ama termosa koydum, sıcacık tutar gün içerisinde ne zaman istersen içersin.”
Ayaz hemen termosun küçük tıpasını açıp bir yudum aldı. Mustafa yüzünde kocaman bir gülücükle onu izliyordu.
“Güzelmiş, ellerine sağlık. Devamını iş yerinde içeceğim de neden gülüyorsun?”
“Şey- Yani nasıl desem, birilerinin verdiğim şeyleri yiyip içmesi ya da aldığım hediyeyi hemen kullanması çok hoşuma gidiyor, öyle bir huy. Sen de hemen içince ondan şeyettim işte.”
“Ondan şeyettiysen başına bela aldın Mustafa, her sabah isterim çünkü.”
Mustafa’nın gezegeninin atmosferinde açılan delik biraz daha büyümüş, içeri biraz daha güneş ışıkları sızmıştı şimdi. İçinde yeşermeye başlayan tek gülü bir santim atmış, toprağı delip yeryüzüne ulaşmıştı.
Birileriyle her sabah birlikte bir şeyler yapmak… Hani arkadaşların rutinleri olurdu ya onun gibiydi bu değil mi? Mustafa, Ayaz’a her sabah kahve yapıp getirecek o da gık demeden içecekti yani.
“Ben her sabah yaparım sana, kahveyi beğenmezsen söyle başka çekirdek alırım.”
“Sen neyi seviyorsan bana da ondan yap.”
Sonra bu sabah unutmayıp yanına aldığı yedek kaskı, oturduğu koltuğun altındaki küçük bagajdan çıkarıp uzattı Mustafa’ya doğru.
“Pastırmadan bir kral olmaman için takmalısın.”
Mustafa kıkırdayarak kaskını taktı, sonra dünden aşina olduğu yerine geçti. Bugün kaskı olduğu için ona tutunmasına gerek yoktu değil mi? Şimdi çocuğu tutup da sapık muamelesi görmek istemezdi.
Yine kendi düşünce evrenindeki kara deliklere doğru çekilecekken Ayaz hissetmiş gibi ellerini arkaya uzatıp Mustafa’nın ellerini tıpkı dün olduğu gibi karnında birleştirdi.
“Sıkı tutun.”
Mustafa, sıkı sıkı tuttuğu çocuğun karnının ne kadar düz olduğunu düşündü. Üzerinde bir gömlek, bir ceket olmasına rağmen bir gram fazlalık yoktu, belliydi.
Dünkü pizza karnından ona ‘yu yuuu’ diye bağırırken Ayaz’ın neyle beslendiğini merak etti. Sürekli yulaf yiyen tiplerden olmalıydı? Ama dün simit yemişti demek ki sırrı yulaf değildi. Belki bir gün ondan beslenme tavsiyeleri de alırdı kim bilir?
Ayaz, verdiği sözleri de bir bir tutan biriydi galiba çünkü dün söylediği gibi, gerçekten de on beş dakikada gelmişlerdi iş yerine. Mustafa şöyle göz ucuyla Ayaz’a baktı. Kendi kaskını çıkarıp, Mustafa’dan aldığı kaskı da yerine yerleştirip kahvesini hızlıca aldı eline, bir de küçük iki kese kağıdının olduğu poşeti tuttu.
Mustafa sanki tuttuğu dileğin kabul olması için ağaca çaputlar bağlayan çaresiz insanların mucizevi şekilde dileklerinin kabul olduğunu duydukları o an gibi sevinçle dudaklarını birbirine bastırdı kahvenin unutulmamasına, birilerinin bu harekete yamukça güldüğünü fark etmeden.
“Tekrar teşekkür ederim.”
“Zor bir öğrencisin.”
“Neden ki?”
“Teşekkür etmemen gerektiğini üç kez söylettin bana, oysa zeki duruyorsun.”
Mustafa sessizce kafasını salladı yalnızca. Diyebilecek bir şeyi yoktu ki. Öğrenilmiş eylemlerin zehri detoks da yapsanız bünyenizden kolayca atılmıyordu işte.
Mustafa için fazla nezaketli olmak, birilerinin onun için yaptıklarına minnetini göstermek bu alışkanlıklardan biriydi yalnızca.
Turnikelerden geçip kocaman merdivenlerin olduğu sağ tarafa doğru yürüyüp sessizlik içerisinde merdivenleri tırmandılar.
“Ben simit almayı unuttum.”
“Sana sandviç aldım, çavdar ekmeğinden. Her sabah simit yiyorsun yakında miden yeter artık diyerek ayaklanıp kaçıverecek o karnının içinden.”
Mustafa ne demeliydi? Şu üç günde sarıvermişti tüm alışkanlıklarını Ayaz bir pelerin gibi. Öyle bir pelerindi ki bu kaldırdığınız anda altında ne varsa değişip, yenileniyordu resmen.
“Teşekkür etmemi istemiyorsun biliyorum ama teşekkür ederim, tüm kalbimle.”
“Ben de rica ederim, tüm kalbimle. Hem bak kahvemle mis gibi bir kahvaltı yapacağım, ödeştik say,” diyerek göz kırptı.
Gülerek, “Ben çay alacağım. Görüşürüz sonra o zaman Ayaz,” dedi.
“Görüşürüz,” diyerek termosunu kadeh kaldırır gibi kaldırıp bacaklarından birini diğerinin önüne çapraz şekilde getirerek reverans yapmış, karşısındaki adamı selamlamıştı Ayaz.
Çay ocağına gidip oyun oynayan Harun’a ağzının içinde “Günaydın,” diyerek çayını doldurdu. Harun oralı bile olmadı elbette.
Müdürlüğüne giderken ilk kez beyninde dünden kalan kötü bir an, yapacağı işlerin sıralaması ya da bir an önce eve gitme isteği yoktu. Boş zihninin yanı sıra yüzünde asılı kalan tebessümle girdi içeri.
“Günaydın,” diyerek yerine doğru ilerledi. Göz ucuyla Ayaz’a baktığında müdürlüğün genç çalışanlarından Gizem ve Burak’la koyu bir sohbette olduğunu gördü.
Elinde Mustafa’ya aldığı sandviçin aynısı ve kahvesi, yüzünde donuk bakışlarla sohbet ediyor ama yanındakileri de eğlendiriyordu belliydi. Diğer ikili onu dinlerken çokça kahkaha atıyordu çünkü.
Gülümseyerek her zamanki gibi bilgisayarını açtı, çayını yine sessizce karıştırdı, sandviçini kese kağıdından çıkardı. Merakla neli olduğuna baktı elindeki ekmeğin.
Hindi füme, beyaz peynir, domates, marul… Bir ısırık aldı. Çok lezzetliydi! Çayından da bir yudum alıp gözlüğünü takmış açılan bilgisayarından maillerine dalmıştı bile.
Öğle molasına kadar aralıksız işlerini halletmiş, kafasını kaldırıp bakmamıştı bile kimseye. Yediği sandviç nedendir bilinmez onu tok tutmuş, öğle yemeğini bile zoraki yiyip yerine hızlıca dönmüştü.
Yemeklerini de yalnız yerdi zaten. On ikide olan öğle arasına yemekhanenin on bir kırk beşte açılması sebebiyle insanlar erkenden iner, kalan vakitlerini bahçede ya da zemin kattaki rahat koltuklarda sohbet ederek geçirirlerdi.
Mustafa’ysa yemeğe on iki buçukta iner, neredeyse boş yemekhanede tek başına yemeğini yer, sonra yerine dönerdi. Herkesin bağlı olduğu bir grup varken Mustafa bağımsızdı, tekti. Kimse onu yemeğe çağırmaz o da kimseye gel beraber yiyelim diye teklif etmezdi zaten.
Öğleden sonra da yine işlerine daldığı bir vakitte yanına doğru çekilen sandalyenin sesiyle irkildi.
“Korkuttum mu?” dedi Ayaz, yanına her zamanki gibi bacaklarını açarak oturmuştu.
“Dalmışım da.”
“Gözlüklerin fiyakalıymış, olgun bir hava katmış sana. Küçük gösterdiğin için gözlükle bile otuz üç durmuyorsun.”
“Otuz üç yaş dede yaşıymış gibi konuşma. Gencim daha ben. Hem otuzlar yeni yirmiler bu çağda, bu sözü duymadın mı?” dedi gülümseyerek. Ah yine gülümsüyordu değil mi?
Ayaz, Mustafa’ya doğru yaklaşıp gözlüklerini gözünden çıkarıp aldı. Mustafa o yaklaştıkça nefesini tuttu, nefes nereden alınıyordu sahi?
Gözlükleri kendi gözüne takarak, “Yakıştı mı?” dedi.
“Yakıştı. Sana da ayrı bir hava kattı.”
“Sen bugün parfüm mü sıktın?”
“Şey- Evet, sabah gözüme ilişti de öyle sıkmıştım.”
Ayaz, gözünde gözlüklerle tekrar yaklaştı Mustafa’ya doğru. Çok hafifçe boynuna doğru eğildi, derince kokladı adamı.
“Vanilyalı galiba.”
“O duş jelimin kokusu, parfümümün değil.”
Birden bire yanakları kızardı, sanki çok mahrem bir şeyden bahsediyor, yatak odası sırrı veriyormuşçasına. Alt tarafı duş jelini anlatıyordu oysa.
“O zaman duş jelin kokuyor,” dedi kısıkça Ayaz, yutkunarak.
“Hım hım. Galiba.”
“Sevdim bu kokuyu sende. Sabah motora bindiğinde de gelmişti burnuma. Vanilyalı şeylere zaafım vardır, kahvede de çok severim.”
Mustafa ne diyeceğini bilemeyerek baktı sadece. Neden yanakları gül goncaları gibi kızarıyordu şimdi? Buz gibi bir su olsaydı da yanaklarına tutup biraz olsun ateşini dindirebilseydi keşke.
“Akşama bir ton işim var yine,” diyerek oturduğu koltuğa iyice yayıldı Ayaz. Yine dizi Mustafa’nın dizine değiyor, o yine farkında değilmiş gibi görünüyordu.
“Çok mu yoğunsun ki?”
“Bir arkadaşım var, adı Ali. Sevgilisine sürpriz yapacakmış onunla ilgili bir ton evrak kürek işleriyle uğraşmamız lazım işte.”
“Sürpriz mi? Ne güzel!” Severdi sürprizleri Mustafa. İnsanın bilmeden mutluluğa kucak açması kadar güzel bir şey olabilir miydi ki?
“Ben sevmem öyle sürpriz falan. Aptal aşık gibi zaten. Mahir de Mahir, sürekli Mahir dinliyoruz bu ara,” dedi gülerek.
Mustafa’dan ses çıkmayınca yüzüne yerleştirdiği bilmiş gülümsemeyle, “Ne o? Sesin çıkmıyor? Sevgilisinin erkek olmasını mı garipsedin yoksa?” diye sordu.
Mustafa bir anlık cesaretle, kendisinin de kendinden beklemeyeceği bir şekilde, “Ne o? Garipsememi mi isterdin yoksa? Ön yargı yapman ne kadar doğru?” dedi.
Kızmıştı içten içe. Her zamanki gibi karşısındakine değil kendisine kızmıştı ama. ‘Demek ki insanlara böyle bir imaj çiziyorum.’ diye düşündü.
Ayaz kahkaha atarak ellerini yukarı kaldırdı, “Kızmayın kralım. Fermanınız dilerim çok ağır olmaz bu günahıma. Affedin Türkiye’de yaşıyoruz, az çok siz de biliyorsunuz durumları. Hem takıldım sadece, öyle düşüneceğinizi bilsem size isimleri vermezdim değil mi?” dedi.
“Aşkı yaşayacak kadar şanslı kişileri ben kimim ki yargılayayım? Haddim değil ki. Kim kimin gönlüne düştüyse hoş gitmiş o gönle. Beni, bizi ilgilendirmez.”
“Beni hiç yanıltmıyorsun Mustafa, tahmin edilebilir tepkilerin var.”
Biliyordu bunu zaten Mustafa. Enteresan ya da ilginç hiçbir yanı olmamıştı ki bunca zaman. İnsanlar birbirlerini merak ederler, sorular sorarlarken Mustafa bunlardan mahrumdu hep. Kim silik birini merak etsin? Kim öngörülebilir birine sorular sorsun ki?
‘Merak. Birine karşı, ansızın, bir merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek tek amacınız haline gelir. Aşka en uzak cümle, senden nefret ediyorum değil, bilmek istemiyorumdur.’ İşte bu cümlelerle tanımlar aşkı Flaubert, bu cümlelere muktedir hiçbir özelliği yoktu Mustafa’nın, bırak aşkı arkadaş olarak bile kimse değerli görmemişti ki öğle yemeklerini yalnız yiyen bir tek o vardı.
Ayaz adamın daldığını fark edince ayaklandı, “Akşama aynı yerde bekliyorum seni. Beraber gidiyoruz yine. Bu da termosun, pardon benim termosum yarın sabahki kahvem için,” diyerek muzipçe gülüp gitti Aytül Hanım’ın yanına doğru.
Mustafa yeniden işlerine gömüldü, gözlüğünü Ayaz’da unuttuğunu fark etmeden. Sadece yine bir değişiklik vardı bünyesinde, sürekli saate bakıyordu. Kendisi farkında mıydı bilinmez ama yarım saatte bir hiç adeti olmayan şekilde saati kontrol etmeye başlamıştı bugün de.
Çıkışta aniden boşalan müdürlükte bir tek kendisinin kaldığını sanarak toparlamaya başladı eşyalarını. Eğildiği için kafası görünmüyordu oturduğu yerden.
Tam bu sırada şemsiyesini unutan Gizem telefonla konuşarak içeri daldı hızlıca. Hararetli konuşması yüzünden o da Mustafa’yı fark etmemişti.
“Evet kızım çok yakışıklı! Yok yok benden dört yaş küçük ama halledilir o. İsmi mi? Ayaz. İsmi gibi o kadar soğuk ki, acayip cool çocuk. Ne sandın!? Benden ne uçan kurtulur ne de kaçan. Düştü bile bana. Yarın çıkışta beraber gitmeyi teklif edeceğim eve, motoru var acayip havalı,” diye konuşarak geldiği gibi rüzgar hızıyla çıktı müdürlükten.
Mustafa’nın laptopun şarjını toplayan elleri duraksadı. İçinde yabancıladığı bir duygu peydâ oldu da ağzında acı bir tat bıraktı. Neden böyle hissetmişti ki şimdi? Gizem’in biraz kibirli oluşu canını sıkmıştı herhalde.
Sonra birden sinsi bir zehir gibi düşünce belirdi kafasında. Yarın beraber gitmeyeceklerdi demek ki. İki gün olmuştu gerçi, yine de hemen alışmış mıydı ki yarın beraber gitmeyecekleri içinde buruk bir his yaratmıştı böylesi?
Saatin geçtiğini fark edince hızlandırdı toparlanma işlerini. Hemen hızlıca çıktı binadan. Kapının tam önünde Ayaz bekliyordu onu simsiyah kıyafetleri, donuk bakışları, kafasını sağ omzuna eğmiş şekilde süzerek.
Ne güzel görüntüydü karşısındaki böyle. Gizem şanslı kızdı eğer dediğini yaparsa. Kadın erkek fark etmeksizin herkes Ayaz gibi biriyle olmak isterdi, şu geçen üç günde bunu anlamıştı.
“Neden üzgünsün?”
“Üzgün müyüm?”
“Evet üzgünsün. Üzüldüğünde istemsiz dudaklarını büzüyorsun şu an olduğu gibi. Bir şey mi oldu?”
“Hayır hayır, yoruldum galiba.”
“Al kaskını tak, hemen evine bırakalım o zaman seni. Bugün evden çalışmak yok ama, seni online görmeyeceğim. Güzelce dinlen hatta güzel bir yemek yap, keyifle ye.”
“Ben yemek yapmayı pek beceremem ama denerim,” dedi Mustafa. Evden çalışmayacaksın demek ne demekti? Yılların alışkanlığını bırakamazdı ki. Offline olup gizli gizli çalışmayı kafasında tasarlamıştı bile!
“Ben sana öğretirim. Güzel yemek yaparım ben.”
“Sahiden mi?”
“Sahiden. Aşçılık okumak isterdim ama aile durumları işte. Puanımın yettiği İİBF bölümlerinden birine gitmek zorundaydım.”
Mustafa sadece anladım dercesine kafasını sallamakla yetindi. Şimdi aile işlerini sorsa burnunu sokmak olacaktı, kimsenin özeline girmek istemezdi ki.
Beraber ışık hızıyla yola çıktılar. Mustafa’nın elleri yerini çabuk öğrenmiş gibi Ayaz’ın karnında birleşmişti yeniden. İçinden sebepsizce gözlerini kapatıp Ayaz’ın sırtına doğru yaslanma isteği gelse de bu isteğini bastırdı. Kocaman adam olacak iş değildi ki?
İçindeki sıkıntının yanı sıra düşüncelerinde evinin yakınlarındaki kahveciye gitme isteği belirdi birden. Vanilya aromalı çekirdek kahveleri çıkmıştı kahvecinin. Her daim koşarak evine giden Mustafa bu akşam da vanilya aromasının peşine takılacaktı belli ki…
✨✨
Bölümde bahsi geçen Ali ve Mahir, Mavi Kelebek kitabından. Kitap yeniden yazılacaktır, yeni okurlar için not düşmek isterim.
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙