Bölüm 3: Gökten Düşmüş Kızıl Melek

✨✨

“Yani sen şimdi bu tapir suratlıyı sevdin öyle mi?”

Ahmet, bıkkınlıkla onuncu kez, “Evet Ayaz, gerçekten iyi biri. Adam benden emlakçı komisyonu bile almadı diyorum sana,” dedi.

Ayaz, Ahmet’in yüzüne bakıp kendi kendine, “Yok ya düşündüğüm şey olamaz, mümkün değil.” diyerek gözlerini kapatıp kafasını iki yana salladı.

“Tam da düşündüğün şey bence,” dedi Mustafa bilmişçe kafasını sallayarak.

Ayaz Mustafa’ya, ‘Vay anasını avradını.’, Mustafa’ysa Ayaz’ına doğru, ‘Terbiyesizleşme!’ şeklinde telepati yoluyla yalnızca bakışarak anlaştılarsa da Ahmet ikisinin ne yaptığını anlamamıştı.

“Ne düşündün ki?” dedi Ahmet.

Ayaz tam ağzını açmıştı ki Mustafa atladı, “Yok ya acıktı o, onu düşünüyordu değil mi Ayaz!?” diyerek, ‘Sesini çıkarırsan nah sana bir daha hamak.’ iması yapıp gözlerini büyüttü.

Ayaz tehditin onu en can alıcı yerinden vurmasıyla, “Aynen acıktım,” dedi.

“Yarın sözleşme imzalıyorsun demek Ahmet. Çok heyecanlandım ben de, önce evini temizleriz, mis gibi yaparız sonra keyif çatarsın dersler başlayana kadar.”

Ahmet, içi içine sığmayarak kafasını salladı. “Evet Mustafa, sonra da eşya bakacağım. Burak yardımcı olacakmış, beyaz eşyacı tanıdıkları da varmış hatta indirimli alırız dedi. Sana ne kadar teşekkür etsem az Mustafa, sayende gelir gelmez iyi bir arkadaş daha kazanmış gibi hissediyorum kendimi.”

“O kadar keyiflendim ki ben gidip keyif sigarası içeceğim balkonda. Valla Allah’ın sopası yok,” dedi Ayaz sırıtarak.

“Deli mi bu? Neye keyiflendi bu kadar?”

“Okulunuzun başlamasına az kaldı ya onadır, sen onu boş ver şimdi. Eve baktıktan sonra ne yaptınız?”

“İşte bir yerde kahve içtik, tatlı yedik. Daha doğrusu ben yedim, o tatlı sevmezmiş bana aldık sadece.”

“Eee?”

“Sonra biraz ailesi hakkında konuştuk, sizin iş yeri hakkında falan. Tüm gün o bana soru sormuştu, kabalık ettim aslında hiç ona onun hakkında soru sormadığımı fark ettim. Kahve içerken ben sordum ama değişik biri biraz.”

“Nasıl değişik?”

“Yani bir kere çok sakar,” dedi Ahmet kıkırdayarak. “Sürekli bir şeyleri düşürüyor. Bir de çok az konuşuyor, tek kelimelik cevaplar veriyor. Uzun cümle kurmaz mı bu adam?”

“Çenesi çoktur normalde aslında, zamanında benim telefonuma eski demişti biliyor musun?” dedi Mustafa üzülerek.

“Ayıp ama, söylenir mi öyle? Patavatsız biraz, aklından geçeni sanki söyleyecekmiş gibi ama işte az konuştuğu için bana bir şey demedi.”

“Kötü değildir. Sen Ayaz’a bakma onlar anlaşamadı sadece, bence iyi biri.”

“Bence de,” diyerek bir dizini poposunun altına topladı Ahmet. “Hem benim durumumu öğrenince soru bile sormadı biliyor musun? Soru sormayı geç üzerine konuşmadı bile.”

Mustafa, Ahmet’in bu konuyu konuşmaktan hoşlanmadığına bir kez daha emin olup konuyu değiştirerek, “Yurt dışına gitmeyi çok istiyor, bildiğim kadarıyla ailesi biraz tutucu. İlk geldiğinde baya iyiydi sonradan hırslandı. Ben Ayaz’a da dedim suyun akışına kapıldı o,” dedi.

“Yurt dışına mı gitmek istiyor?”

“Bundan sonra ister mi bilmiyorum ama çok istiyordu. Neresi olursa olsun giderim diyordu.”

“Ya Nijerya’ya falan giderse? Yazık,” dedi Ahmet, gözlerini kocaman açarak.

“Bir otel odasında ya da bir konteynerda yaşamaya mahkum. Ama istemez bence artık.”

“Neden?” diye sordu Ahmet ilgiyle. Bu neden sözü de adamı hatırlatmıştı istemsiz çocuğa.

“Bilmem ki? Bana istemez gibi geliyor, gelsin soracağım zaten apar topar izin aldı.”

“Al işte. İşi vardı kesin, apar topar izin aldığına göre ben işini engelledim.”

“Allah muhabbetinizi artırsın, bol dedikodular da açım ben aç!” diyerek mutfağa gitti Ayaz.

“Ben sizin yalnız kalmanızı da engelliyorum değil mi Mustafa? Evi halledip hemen taşınsam iyi olacak, siz de benim yüzümden vakit geçiremiyorsunuz.”

“Olur mu öyle şey? Ben çok memnunum halimden, iyi ki geldin Ahmet bana da arkadaş oldun.” dedi adam gülümseyerek.

“Hadi!” diyerek içeriden gelen çığırtıyla ikisi de toplanıp dedikoduyu başka zamana erteleyerek Ayaz’a yardıma koştular.

Yemeklerini yedikten sonra Ayaz’la beraber evlerine dönen Ahmet, annesiyle konuşup bir köşeye attığı telefonuna baktı. İletişimde kaldığı çok insan olmadığından ailesiyle konuştuktan sonra telefonuna bakma ihtiyacı da hissetmemişti çocuk.

Yatağına oturup tüm gününü yorgunluğu vücudunu sarınca gözü ekrandaki mesajlara takıldı.

Burak: Selam, sözleşme işi tamam.

Burak: Yarın buluşunca imzalarsın. (19:13)

Burak: Bu arada ben baktım doğal gaz hariç internetten halledebiliyormuşsun, gitmene gerek yok. (21:47)

Burak: Yarın kaçta buluşalım? (23:00)

Ahmet: Merhaba Burak, kusura bakma Mustafa’daydık da görmemişim mesajlarını🥺

Ahmet: Sana da uygunsa sabah on diyelim mi?

Ahmet: Erken dersen öğleden sonra da olur.

Burak: Yok süper olur bana. Hemen halledip istersen doğal gaz için gideriz.

Ahmet: Sen zahmet etme ben gider, hallederim.

Burak: Zahmetlik bir durum yok, çıkınca gideriz beraber.

Burak: Sabah alayım mı seni?

Ahmet: Ben gelirim, hem yolları da öğrenmiş olurum.

Burak: Tamam. (23:23)

Burak: Mustafa nasıldı? (23:27)

Ahmet: İyiydi, telefonuna laf atmışsın üzülmüş. Çok ayıp.

Burak: O da bana cimri demişti, bunu anlatmamıştır kesin.

Ahmet: Ne yaptın da cimri dedirttin kendine kim bilir?

Burak: Cimri diyenin hiç mi suçu yok?

Ahmet: Söz konusu Mustafa’ysa sen de biliyorsun ki yoktur.

Burak: Doğru dedin. Sağlam adamdır, sevgilisi tapir ama.

Ahmet: Tapir ne?

Burak: (Fotoğraf)

Ahmet: Alemsin Burak, bir dakika o da sana tapir dedi bugün!

Burak: Dedikodumu yaptı değil mi? Beni çok sever.

Ahmet: Ayaz dedikodu yapmaz ki.

Burak: Ben de yapmam.

Ahmet: Çok tanımıyorum ama bence de yapmazsın.

Burak: Mustafa’yla yapılan sayılmaz ama.

Ahmet: E zaten.

Burak: Ben iyi geceler diyeyim sana, yoruldun bugün.

Burak: İyice dinlen, yarına da işimiz var.

Ahmet: Çok teşekkür ederim Burak. Her şey için yine, yeniden.

Burak: Halledilir, önemsiz.

Ahmet: Güzel rüyalar gör.

Burak: Şüphem yok.

Ahmet elinde telefonu gülümseyerek işlerini halletmeye gitti bu gece. Yeni şehir, yeni okul, arkadaşları ve Burak… İçinde ailesine olan hasret orada varlığını belli etse de buradakiler sayesinde kolay alışıyordu bu şehre.

✨✨

Sabah kalktığında saate bakmak için telefonu eline alır almaz gördüğü şey yine bir mesajdı. Belki de hayatı boyunca arkadaşları hariç, yeni tanıdığı biriyle bu kadar mesajlaşmamıştı Ahmet. Gelen konuma bakıp adamın onu ısrarcı şekilde evden almak istememesi hoşuna gitti sebepsizce.

Naz yapmak ya da ısrar edilsin diye hayır demek Ahmet’in kalemi değildi pek, ona göre genellikle hayır hayırdı, düzdü çocuk. Israr da onu kişilerden uzaklaştırırdı.

Nedense bugün yeni hayatının ilk günü gibi hissederek biraz özenle giyinmek istedi. Yeterince kızıl olmadığını düşünmüş olacak ki canlı kırmızı bir kazak giydi üzerine, çok kalın olmayan yarım boğazlı bir kazaktı.

Altına beyazlı grili kırçıllı dedikleri bir pantolon çekti. Kırmızı kazak, alnına dökülen saçları ve beyaz teniyle güzel durmuştu, hava değişimden çatlayıp kuruyan dudakları içinse en sevdiği kirazlı dudak koruyucusunu da sürüp evden çıktı.

Ayaz’a yakalanmadan çıktığı için çok şanslıydı, sabah sabah kafasını ütüleyebilirdi bu Ayaz oğlan.

Metrobüs çilesi bile bugün ona katlanılabilir gelmişti, yeni hayatının ilk günü olacaktı nihayetinde. Metrobüste dikilirken yeniden parmaklarını çaprazlayarak, ‘Her şey çok güzel olsun.’ diye içinden geçirdi.

Bu kez yeni nesil bir kahvecinin konumunu atan Burak’ı bulmak umuduyla şık mekanda gözleriyle etrafı tararken yine ondan önce gelen adama baktı. Hep bekletiyordu adamı!

“Günaydın,” dedi yanına gittiği adama.

Burak, kafasını telefonundan kaldırdığı an baştan aşağı süzdü çocuğu. Gri kabanının önü açık olduğundan kırmızı kazağında takılı kaldı önce gözleri, sonra biraz yukarı çıkardı bakışlarını. Ahmet anlamasa da aşağı yukarı oynayan belirgin Adem elması yüzünden adamın yutkunduğunu gördü.

Erkeklerin dudak koruyucu kullanmalarına acayip tepkiler veren adamlardan olsa dudaklarına bakıp yutkunmasını anlardı Ahmet ama adam hiç başkasının işine burnunu sokacak bir tipe de benzemiyordu ki.

Sonunda bir, “Günaydın,” aldığında gülümseyerek montunu çıkarıp yerine oturdu.

Burak, derin bir nefes alıp karşısındaki manzaraya baktı. Kağıt kesiği gibiydi bu çocuk, insanın işaret parmağını kesen dünyanın en tehlikesiz, belki de kullanım amacı en saf şeyi olabilecek kağıdın birden parmağını kesmesi gibiydi. Tehlikesiz, zararsız görünüyordu ama insanın eline gelen hançer yarasından daha çok acıtıyordu canını, günlerce geçmeyerek.

Ezber bozdurmuştu adama, aylar önce şimdi arkasından ‘Sağlam adam’ dediği Mustafa’ya kinini kustuğunu unutturmuş, eski zamanlarda insanları canından eden ‘kızıl’ gibi tehlikesiyle tüm kalıpları yerle bir etmiş, Burak’ın dünyasına kırmızı bir pazartesi günü girerek efsunlamıştı onu kızıl bir melek gibi.

Adam çekemedi gözlerini çocuktan, dudağına sürdüğü neydi bilmiyordu ama dudakları, boğazı kurumuştu. Aldığı nefes az geldi yetmedi Burak’a, kafasında ‘Senin sonun olur bu çocuk kaç!’ diyen sesle beraber, bu düşüncenin tam zıttıyla kalbi, ‘Kal, mucize o.’ diyordu.

Sadece bir kere kalbini dinlemeyi seçti Burak, hem de gülümseyerek. Onun nezdinde bu çocuk için her şeye gülümsenebilirdi, bu mavi gözler ona bakacaksa böyle tehlikeye bile.

“Aç mısın?”

“Biraz acıktım, sen?” dedi Ahmet. Adamın göz bebeklerinin büyüdüğünü fark etse de anlam veremedi, Ahmet Burak’a iki gündür anlam veremiyordu zaten.

“Ben de. Buranın antin kuntin kahvaltılıkları meşhur, yeni tatlarla aran nasıl?”

“Denemeyi severim tabii ki Burak! Aşçıyım ben.” dedi kıkırdayarak.

“Doğru ya, unuttum. İlk kez aşçı biriyle tanışıyorum da duyar kasman gerekmiyor mu senin aşçı değil falan fıstık diye?”

“Yoo, mis gibi aşçıyım işte.”

“Öylesin maşallah,” dedi adam.

“Eee neymiş bu antin kuntin dediğin kahvaltılıklar?”

“Kruvasan arasında avokado, somon füme falan ya da çırpılmış yumurta, avokado, peynir.”

“Of! Kırmızı soğan turşusuyla hem de! Bayılırım!”

“O zaman yumurtalı olandan alıyorum, yanında kahve ister misin?”

“Ben de geleyim dur.”

“Hallederim, kahve mi çay mı?”

“Çay.”

Kafasını sallayarak giden adama baktı Ahmet. İnsanın hayatı bu adamla ne de kolay olur diye düşündü. İki gündür adamla ilgili aklında beliren fikir buydu işte, hayatı kolaylaştırması.

Uzaktan şöyle bir süzdü adamı çaktırmayarak. Bir doksandan uzun ya da yaklaşık o civarlarda olmalıydı. Geniş omuzlu, gövdesine göre uzun olan bacakları kalındı. Gece karası saçları, kahve gözleri, kalın kaşları ve hafifçe uzun kemikli burnuyla yakışıklı adamdı.

Tam annesinin ve Zeynep ablasının bahsettiği kara yağız delikanlılardandı adam. Yakışıklı olmasının ötesinde az konuşması, sert yapısı, donuk bakışlarıyla da merak uyandırıyordu insanda.

Kitaplardaki kötü çocuklar gibi, esrarengiz diyerek içinden gülümsedi Ahmet. Tanımak istiyordu adamı, yaptığı onca iyilikle kesinlikle evinin ikinci misafiri bu adam olacaktı, Ayazlardan sonra tabii.

Güzel bir yemek yapmayı aklına yazdı, tam et seven tip vardı adam da. Hani şu Doğu kültürüyle büyümüş etsiz yapamayan, evde sebze pişince burun kıvıran adamlar, işte Burak onlardandı kesinlikle.

Elindeki tepsiyle kahvaltılıkları getiren adama teşekkür edip, varsayımının doğru olduğunu füme etli kruvasanından anladı Ahmet. İlk tahmini doğru çıkmıştı işte!

“Eti çok mu seviyorsun?” dedi seyrek kirpiklerinin üzerinden adama bakarak.

“Yaşayamam etsiz.”

“Belli,” dedi gülümseyerek.

“Neden?”

“Tipinde var, sebze pişince ağlayanlardansın bence,” diyerek kruvasanından bir ısırık aldı.

“Nefret ederim, ıspanak, pırasa, karnabahar, bir de şu küçük ağaçlar var ya adı neydi meredin?”

“Brokoli.”

“Heh o. Kimse yediremez bana, pişerken bile leş gibi kokusu.”

“Benim elimden yemedin de ondan. Ben sana bir brokoli pişireyim bayılırsın.”

“İddialısın bu konuda.”

“Öyle, Ayaz da sevmezdi ama ben yapınca hep istedi,” dedi gülümseyerek.

“Tap- yani Ayaz’la nereden tanışıyorsunuz?”

“Eski sevgilim,” diyerek kahkaha attı Ahmet.

Hâlâ yaşadıkları şey ona çok komik geliyor, insan kardeşi gibi gördüğü adamla o hale nasıl gelir aklı almıyordu. Ergenken bazen insan kendini kaybediyordu işte böyle!

Adamın tepkisine bakmak için kafasını kaldırdığında ağzındaki ekmeğin önündeki tabağa düştüğünü görüp muzipçe güldü. Kim olsa aynı tepkiyi verirdi nihayetinde, olayı tam bilmeyenler için durum gerçekten çok absürttü.

“Ne o eski sevgiliyle arkadaş kalınmaz mı sence?”

“Kalınmaz tabii, hiç olur mu öyle şey?” derken Ahmet’in bakışları adamın sıkılı dişlerine ilişti. Ne yani bu kadar mı karşıydı bu olaya?

“Şaka yapıyorum,” diyerek Ayaz’la tanışmasını anlattı. Oyunda nasıl saçmaladıklarını, ergenliklerini, sonrasında Ayaz’ın ona nasıl bir kardeş gibi iyi geldiğini…

“Ha, şöyle desene. Ödüm koptu.”

“Neden ödün koptu ki?”

“Yani Mustafa için, kim sevgilisinin eskisiyle arkadaş olmasını ister ki?”

“Bilmem bazıları arkadaş kalıyor aslında, kişisel bir tercih.”

Burak, yine konuyu uzatmadan büyük lokmalar halinde yediği kruvasanına dönüp çaktırmadan Ahmet’i izleme işine koyuldu. Yemekleri bitince kenardaki sözleşmeyi uzatıp, “Ev sahibi imzaladı, sen de imzalayınca konu kapanacak. Maddelere bak ama ben inceledim, klasik kira sözleşmesi,” dedi.

“Sen baktıysan tamamdır,” diyerek adamın uzattığı kalemle kendi kısmına imzayı atıp cıvıl cıvıl enerjisiyle sözleşmeye baktı. İlk kez tek başına yaşayacağı bir evin ilk adımını atmıştı Ahmet, hem de beklediğinden daha kolay olmuştu karşısındaki adam sayesinde.

“Teşekkür ederim tekrar, her şey için.”

“Eyvallah. Kalkalım geç olmadan doğal gaz işini de halledelim. Diğerlerini sen internetten halledersin. Yarın da eşya bakarız.”

“Burak tüm izin günlerini benimle harcıyorsun, bundan sonrasını ben hallederim.”

“Önemi yok, benim de işim var Ikea’da zaten izni de bu yüzden almıştım. Sen kafanda alacaklarını belirle yarın halledelim.”

“Sen ne alacaksın ki?”

“Kardeşim çalışma masası alacağım, başımın etini yiyip duruyordu zaten.”

“Kaç yaşında?”

“On yedi.”

“Kız mı erkek mi?”

“Erkek.

“Ağzından zorla laf alıyorum resmen ama adı ne?”

“Darin.*”

“Ne ilginç ismi var.”

“Öyle.”

“Burak! Tek kelimelik cevaplar vermesene be adam!”

“Nasıl uzatabilirim ki?” dedi Burak şaşkınca. Ahmet, karşısındaki adamın şaşırarak ona soru sormasını sevimli buldu. Oldum olası kocaman insanların böyle hareketleri ona tatlı gelirdi zaten, tıpkı Mahir’le yaptıkları yabancı dizi dedikodularında Ali’nin konuyu anlamayıp sürekli suratını asması gibi.

“İlginç ismi var dediğimde anlamını söylemelisin, çünkü ilginç kısmını anlamını bilmediğimden söyledim.”

“Niye direkt sormuyorsun o zaman?”

“Düz adamsın dümdüz. Kız arkadaşın falan var mı? Odunluğuna dayanması zordur,” dedi Ahmet gülümseyerek.

“Yok kız arkadaşım, bomboşum ben.”

“O zaman benden sana taktik olsun sevgilin olduğunda da böyle yapma, kendisiyle konuşmak istemediğini düşünür.”

“Sen öyle mi düşünüyorsun?”

“Hayır, ben benimle beraber evim için koşturduğundan beri sana minnettar hissediyorum. Konuşmak istemesen neden bana yardım edesin ki?” dedi bilmişçe.

“Doğru,” dedi Burak kafasını sallayarak, sonra tek kelimelik cevabı yeterli gelmemiş olacak ki, “Doğru söylediğini düşünüyorum,” dedi.

Ahmet kahkahalarla güldü adamın tavrına. Buz gibiydi, belki biraz da korkutucu ama Ahmet onunla ilgili yardımsever düşüncesinin yanına komik sıfatını da yapıştırmıştı bile. İlk telefonla konuştuğu andan beri sadece gülüyordu adama.

Birileriyse o gülerken, yerden kızıl bir tüy bulmuş gibi heyecanlandı. Neydi bu çocuk böyle? Gördüğü ilk andan beri düşündüğü tek şey olan bu çocuk kızıl bir melekti Burak’a göre. Peşinde sihirli olduğuna inandığı kanatları için koşuyor, o gülünce kanatlarından düşen bir tüy için bin cefaya eyvallah diyecek gibi hissediyordu.

Burak’ın Ahmet’i ilk gördüğü an kıvılcım düştü yüreğine, o olmadan onun hayalini düşlerken tutuştu, Ahmet’in ona güldüğü her ansa yandı.

Söner miydi ya da sönmek ister miydi bilmiyordu adam, tek bildiği bundan sonra balkonundan her gece düşlerle izlediği, ay ışığının vurduğu, ciğerlerini feda ettiği sigara içişlerine şahit sokağında tüm yaralarına merhem kızıl bir tüy gibi gözlerini kutsayan bu gülüştü.

✨✨

*Darin, Mavi Kelebek kitabımdan.

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top