Bölüm 3: Hayali Cennet Kahramanı Bir Başkası

✨✨

Selim’den…

Kolumun altındaki makro iktisat kitabına bakıp bir iç çektiğimde yiğitliğe bok sürdürmemek için kendime itiraf edemesem de mahalleden geçerken utançla yüzümün yere eğilmesine engel olamamıştım. Soktuğumun yerinde benim ne suçum vardı anlamasam da o itlerle karşılaşmamak dahası mahallelinin bana tiksinen bakışlarını görmemek için sanki böyle olması gerekiyormuş gibi başım kendiliğinden yere eğilmiş, gözlerimse alev alev yanan siyah asfaltı izlemişti okula gelene kadar.

Annemin babamdan gizli izlediği, sürekli acı mastürbasyonu yapılan sokuk kadın programlarına konu olacak bir aile dramasının içinden yeni çıktığımı zannederken aslında tam da ortasında debelendiğimi bir hafta geçmesine rağmen hâlâ çürük dolu vücudumdan parmak uçlarıma kadar yayılan sızıdan anlıyordum.

Aslında bunlara da katlanırdım, çocukluğumdan beri bir gülüşüne bir bakışına dünyayı yakacak kadar aşık olduğum adam yanımda olsaydı eğer. Oysa o her zamanki gibi benim yanımda olmak yerine yine sikinin derdine düşmüş, sonradan pişmanlığı gözlerinden okunsa bile boktan bir filmi sevgilisiyle izlemek uğruna beni umursamamıştı.

Çalışmadığım sınavların götümde patlamak üzere olduğunun bilincinde en azından kopya hazırlayabilmek için boş bir sınıf aranırken ne kadar küfür edersem edeyim içimin soğumayacağını hissettim. Sik sok kitaplarda yalnızlıkla dolu hayatı uzun uzadıya betimlenen boktan bir karakterdim sanki.

Hırçın dalgaların çarpıp durduğu, uçsuz bucaksız bir denizin tam ortasında dayanmaya çalışan bir gemiydim ben. En fenası da güvertem su almaya başlamıştı çoktan… Bense bir türlü masalların o meşhur karakteri korkak fare olup da kendimi denize atamıyor gibiydim… Bahsedilen fareden bile daha korkak olmalıydım ki ne dalgalara karşı gelebiliyordum ne de olduğum yerden kaçabilmek için içimde bir değişim başlatabiliyordum.

Boş sınıfın içine girip de bir yere oturduğumda hiçbir halt anlamayacağımdan emin olduğum kitabı karıştırmaya başladım. Tam o an cebimden çıkarmaya bile gerek görmediğim telefon çaldığında arayanın kim olduğundan emin olsam da önümdeki sayfalara boş boş bakmaya devam ettim.

Geçen haftadan bu yana bir saniye yanımdan ayrılmayan adam yalnızca iş için taksi durağına gidiyor, oradayken beş dakikada bir bana iyi olup olmadığımı soruyor, hatta adeti olmasa da bana sağdan soldan bulduğu notları getiriyordu ders çalışabilmem için.

En çok da bundan nefret ediyordum. Şerefsiz Ömer’in şerefsiz olmayışından… Ben dayak yerken yanımda olamadığı için götümde dört dönüyor oluşu bana çok da yabancı değildi aslında. Çocukluğumuzdan beri ne zaman hatalı olsa kendisini bana affettirmeyi başarmıştı, sanki ben onu affetmeye hazır değilmişim gibi yerli yersiz çabalarıyla.

Uyku uyuyamamamın getirisi yanan gözlerimi önümdeki kitaptan çekip çok ilginçmiş gibi çöp kovasını incelerken sınıfın kapısı birden açıldı. Ömer, “Şerefsiz,” diyerek kapıdan girip bana sinirli gözlerle bakarken kafamı hayırdır anlamında salladım.

“Ödüm koptu amına koduğumun yerinde, açsana o telefonu. Mal gibi yanında süs diye mi gezdiriyorsun?”

Kafamı kaldırıp da gözlerine baktığımda göz bebeklerindeki endişe pırıltılarının sahici olduğuna şahit oldum. Buydu galiba beni de bu hayata umutla tutan. Bu endişelerin kardeşi için değil belki bir gün sevdiği, aşık olduğu adam için ortaya çıkabileceğini uman yüreğimin ne kadar hayalperest olabileceğine bazen ben bile şaşırıyordum ya neyse.

“Duymamışım.”

Yanıma doğru sabır çekerek yaklaşıp, “Senin sokuk inadını da seni de üst üste koyar sikerim şimdi Selim. Yaptık bir eşeklik. Ya döv ya söv. Bir şey olmamış gibi okula gelme,” dedi.

“Sal beni Ömer. Sınav götüme girecek, senin boş işlerinle uğraşamam kardeşim.”

Birkaç büyük adımda yanıma gelip tişörtümün yakasından tek eliyle tutunca gözlerim hayretle açıldı. “Tam sekiz gündür it gibi dolanıyorum peşinde, kardeşinin de amına koyarım senin. Yabancı mı var lan senin karşında? Gerekirse ağzımı kır elime ver ama uzaktan bakma bana.”

Yıllardır ben seviyorum diye değiştirmediği parfümünün kokusu burnuma dolarken yalnızca gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Aldığım nefesin getirisi daha fazla onun kokusu olunca beynime kadar duyumsadığım kokunun sebebinden yine parmak uçlarıma kadar uyuşukluk hissiyle sarmalandım. Ne zaman yakınıma gelse bende bıraktığı hiçbir iz değişmiyor, zaten açık olan yarama avuç avuç tuz basıyordu.

“Ömer tamam amına koyayım uzatma. İki dakika trip de atamıyoruz. Hakkım değil mi lan?” dedim isyan eder gibi. Asıl amacımsa tişörtümdeki elini çekip de kokusuyla birlikte benden uzaklaşmasını sağlamaktı. Yoksa hüngür hüngür ağlayacak kıvama gelmiştim.

Bakışlarındaki sertlik anından kaybolurken tüm mimikleri yerini anlayışlı bir ifadeye bıraktı. Son bir kez tam gözlerimin içine bakıp yumruk olmuş elini yakamdan çekerek tam yanımdaki sandalyeye oturdu.

“Lan mavi boncuğum, her şey senin hakkın ama daha ne kadar sürüneceğim ben? Bir tarih verirsen ben de teskereyi ne zaman alacağımı bilirim. Belirsizlik sıçtı ağzıma da.”

“İstiyorsun ki sana hiç kırılmayım,” dedim yeniden sitem ederken.

Yüzüme daha rahat bakabilmek için yan döndüğü sırada bacağıma değen diziyle yalnızca yutkunabildim. Yıllar olmuştu onunla arkadaş olalı ama vücudumun da kalbimin de Ömer’e olan açlığı dinmemişti. Bir bilseydi onun hakkında düşündüklerimi o zaman da bana böyle güzel bakar mıydı?

“Tabii bana kırılma isterim lan. Ama ben seni kırmayım isterim. Yaptık bir eşeklik, ömür boyu kırgın kalsan hakkındır ama sen kalma. Sen bana kırılınca benim günlerim sik gibi geçiyor lan. Aha şu Gaynes’i bile saatlerce okurum ama sen bana kırgın bakma yeter ki.”

İktisat ekollerinden birinin yaratıcısı olan Keynes’in gay oluşunu keşfetmemiz ilk yıldan beri adama Gaynes dememizle sonuçlanmış, bir de üzerine yalnızca ikimizin anladığı espriye anıra anıra güldüğümüz tüm o dakikalar gözlerimin önünden geçerken hâlâ bunu söylüyor oluşuna yalnızca, “Geri zekalısın,” diyebildim.

“Beni böyle seviyorsun ama.”

“Maalesef.”

“İyiyiz değil mi mavi boncuğum? Bak Zeliha Sultan aradı, yemek yemeyip sadece kahve içiyormuşsun bu ara. Seni elime almam lazım acilen ama önce özrümü kabul et.”

“Salatalık alcan mı?” diye sordum hevesle.

“On kilo.”

“Bir daha beni yüz üstü bırakırsan ama?”

“Lan yeminim olsun bırakmam. O Kadir ve itlerinin ağzına Muzaffer abiyle Burak denen herif sıçmış, bana da iş kalmamış,” dedi memnuniyetsiz bir ifadeyle.

“Sağ olsunlar, özellikle Burak çok ilgilendi,” dedim gözlerinin içine bakarken. Ben de böyle bir maldım işte. Sevdiğim adam beni arkadaşça da olsa kıskanınca bunu onun hareketlerinden bile okumayı seviyor, ısrarla bu konunun üzerine gidiyordum.

“Burak’la çok samimisiniz son zamanlarda?”

“Evet,” dedim yalnızca. Derdimin çoğunu Burak ve arkadaşlarıyla çıktığımız birkaç gecede onlara anlattığımı bilmese de olurdu. Derdimin o olduğunu da bilmemeliydi.

“Geçen sana ulaşamayınca anneni aradım, çıktı dedi onla mıydın?” diyerek kaşlarını çattı.

“Meyhaneye gittiler, beni de aradılar.”

“Artık onlarla takılıyorsun yani?”

“Sen Aycan’laydın zaten. Sorun olacağını düşünmedim.”

“Aycan’la onlar bir mi amına koyayım? Aycan benim sevgilim.”

Anlamsız gözlerle yakışıklı yüzüne bakıp ne demek istediğini anlamayarak, “Ne alaka? Sen sevgilinle takılıyorsun ben de arkadaşlarımla. Hayatımıza aldığımız insanların sıfatlarını mı yarıştıralım? Mal mısın lan?” diye yanıtladım manasız cümlelerini.

“Benim aramalarımı görmezden geldiğin bir zamanda onlarla çıktın ama. Bilmiyorum Selim işte,” dedi, gerçekten ne anlatmak istediğini kendisi de anlamıyor gibi görünüyordu.

“Nurcihan’ın durumunu falan konuştuk hep. Burak’la evlendireceklerdi biliyorsun,” diyerek yalan söyledim. Konunun başını da sonunu da kaçırmış, şimdi yalnızca uzamasın istiyordum bu muhabbet.

“Benimle neden konuşmuyorsun peki?”

Kız kardeşimin daha reşit olmadan babası yaşında bir adamla birlikte olduğu, ben durumu öğrendiğimde beni Ömer’e olan duygularımı ona söylemekle tehdit ettiği ve birlikte olduğu herifin oğlu Burak’la kardeşimi evlendirip aslında ilişkilerine devam etmek için kılıf buldukları tüm o anlar gözümün önünden geçerken yeniden omuzlarımın düştüğünü hissettim.

Aile dramamı ona yalnızca bir kez baştan sona anlatmıştım. Daha sonra Nurcihan’ın, Burak’ın babasından hamile kaldığını ve o halde bir klinikte yatıyor oluşu gerçeğini ellerim titreyerek ona anlatmak istediğim bir gün bana heyecanla aşık olduğunu anlattığındaysa tüm kelimelerim boğazımda bir yumru gibi kalmıştı, yutkunsam da geçmeyecek şekilde hem de.

Bu kızın diğerlerinden farklı olduğunu, ona gerçek anlamda bir şeyler hissettiğini anlatan adama bakıp beni dinlememesini bile umursamadan ona duyduğum hisleri de kelimelerimle beraber zoraki yutmuş, sakladığım maskelerden biri olan en sahici gülümsememi yüzüme kondurup saatlerce onun Aycan’a olan aşkını dinlemiştim, bu savaştan nasıl sağ çıkacağımı bilmeden.

‘Sen beni dinledin mi?’ sözlerini de yuttuğum diğer cümlelerimin yanına yollayıp, “Bilmem, meşgul gibiydin. Sıkmak istemedim seni,” diyebildim yalnızca.

“Sana her zaman vaktim var Selim. Sen benim kardeşimsin lan. Boş konuşuyorsam da sustur beni, sen anlat. İçine atma ya da başkalarına gitme. Ne olursa olsun bana gel.”

Sağ elini kaldırıp kolumun üzerine koyarken birkaç kez olduğu yeri okşayarak iyice bana doğru yaklaştı. Kokusu yeniden burnuma dolarken yıllardır alışamadığım bu durumla, “Geri bas lan. Ne dibime dibime giriyon?” diye çirkefleştim. Kokun başımı döndürüyor diyemezdim ki.

“Lan geçen de kahvenden vermemiştin bana. Biz hâlâ birlikte yatıyoruz farkındasın değil mi? Ne bu sendeki haller?” dedi kızgınca. Bana dokunamadığı zaman ne kadar sinirli olduğunu bir kez daha görürken içimde bencilce bir duygu peydâ oldu, hayatında kim olursa olsun sanki hep en özel benmişim gibi…

“Yok bir hal bende, gel içime gir amına koyayım.”

Arsız arsız gülümseyip, “Cazip bir teklif mavi boncuğum ama sevgilim var,” dedi.

“Ne şerefsiz ne gevşek adamsın lan sen.”

“Teveccühünüz, sana layık olmaya çalışıyorum.”

“La havle. Hadi kopya hazırlamam lazım, hiç çalışmadım. Bu dönem de kalırsam dördüncü sınıfta anca vereceğim bu Allah’ın belası dersi,” dedim. Sonra aklıma gelen şeyle, “Şerefsiz, sen nasıl geçtin?” diye de tam ense köküne bir tokat çaktım.

“Lan acıdı, elin de ağır it. Yakışıklılığım sayesinde sınıftaki kızlardan yardım aldım diyelim.”

“Göt.”

“Sabahtan beri yemediğim küfür kalmadı ama boynumuz kıldan ince kardeşimize. Gel hadi, ben seni geçireceğim bu dersten.”

“O nasıl olacak?”

“Telefonunu ver,” diyerek elini uzattı. Anlamasam da ne derse yapmaya alışan vücudum sayesinde otomatik hareketlerle cebimdeki telefonu eline tutuşturdum.

“Şimdi Aycan’ın numarasını kaydediyorum. Sen sınavdayken görevliye benim telefonumu veriyorsun, kendi telefonunu da yanında tutuyorsun. Sınava girince bir ara Aycan’ın hattına soruların fotoğrafını çek, at. Ben sana hızlıca cevapları yollayacağım.”

“Lan şeytan diz çöker önünde. Ebu Cehil seni.”

“Ne bok yapsak yaranamıyoruz lan sana. Sen paniklersin şimdi, sakin kalmaya çalış. Kimse sana bakmaz sınavda, nasıl alttan dersin olduğunu anlamıyorlar zaten,” dedi bir yandan da telefonuma Aycan’ın numarasını kaydederken gülümseyerek. “Hadi Aycan’ı bulalım, kantinde bekleyecekti beni.”

Hayali bile beni cennete götürebilecek durumu gerçekte yaşayan kahramanın ismi geçince içimden bir dizi daha küfür sıralarken dışımdan yalnızca kafamı salladım. Önümdeki kitabı alıp da peşinden kantine doğru giderken aklımda ne birazdan gireceğim sınav vardı ne de sınavın sonucu…

Yalnızca kusursuz cennetimin az sonra bir başka teni gözlerimin önünde öpeceği düşüncesiyle iliklerime kadar titrerken kaybolmak istiyordum; kimselerin olmadığı, ışığımın çoktan benden çalındığı en ebedi karanlıkların ortasına…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top