✨✨
Muzaffer, cumartesileri gececi olduğundan gündüz horul horul uyumuş, ev arkadaşının da tıpkı iki hafta önce taşındığı günkü gibi yalnızca salonda kendi halinde büyücü filmi izlediğinden ilk kez sessiz bir mahallede oturmanın ve Mavi’nin çok da gürültülü olmayan biri oluşunun sebebinden iyi bir uyku çekmişti.
İki haftadır birlikte yaşadığı çocuğa yavaş yavaş ısınırken gün geçtikçe çocuğun garip davranışlarına bile alıştığını hissediyordu. Çamaşırlarını bile belli günler hariç yıkamayan çocuk, onun da çamaşırlarını yıkıyor, kendi çamaşırlarıyla birlikte makineye atmasa da Muzaffer’in sağa sola fırlattığı kıyafetlerini, yemek yiyip de ardında bıraktığı bulaşıklarını hatta aldığı duş sonrası insanlara yakışır biçimde bırakmadığı ve şırıl şırıl penguen desenli duş perdesinden bile taşıp, banyo zeminini küçük bir gölete çeviren sulara varıncaya kadar adamın arkasını topluyor, temizliyordu.
Kendi evliliğinde bile bu kadar düzenli bir hayatı olmayan Muzaffer önceleri çocuğa şaşkınlıkla bakıp, “Hacım bırak ben sonra halledecem yav,” diye çıkışsa da iki saat Mavi’den onun hacı olmadığını ve düzenli olmanın önemini dinlediği bir konuşma sonrası şimdilerde salmıştı adam da her şeyi gelişine.
Her sabah bıkmadan iş yerine götüreceği atıştırmalıklarına kadar hazırlayan çocuk birkaç kez artan yemeklerinden ona da vermiş, Muzaffer’in taksi durağından arkadaşlarının, “Başkan beslenme saati mi?” diye adamla dalga geçmelerine bile sebep olmuştu.
Mavi’ye göre dışarıda yenilen yemek pislik yuvasıydı ve onun gibi bir dehanın erkenden ölmesine bile neden olabilirdi. Her hazırlanan besini kendi gözleriyle görmeli, mutlaka elleriyle pişirmeliydi.
Muzaffer’in, “Eee o sütle kemirdiğin zamazingoların nasıl yapıldığını biliyor musun da yiyorsun?” sözleriyle çocuk dumura uğramış, birkaç saniye Muzaffer’in suratına tip tip bakıp ağzını açamayarak kıpkırmızı olmuş şekilde odasına gitmişti. Mavi için karşı argümanının olmadığı çok az konu vardı ve bu konuda kendisini nedense bir türlü açıklayamamıştı adama.
İyiydi Muzaffer de şimdilik, çocukla evin içinde çok karşılaşmıyorlar, Mavi’nin gündüz iş yerinde olması ve geceleri de ya kalın kalın entel kitapları okuması ya da saçma sapan dizileri izlemesi yüzünden odasında takılmasıyla birbirlerinin yüzlerini iki haftada sayılı zamanlarda görebilmişlerdi.
Bunun haricinde geçen haftada birkaç da Arap turist yakalamış, yolunu bulmuştu Muzaffer. Kadınlar taksi durağının bulunduğu lokasyondan lüks bir çanta mağazasından alışveriş yapabilmek için Nişantaşı’na gitmek istemişler, Muzaffer’in de elini yüzünü düzgün görünce kıkırtılar eşliğinde bir yolculuk geçirmişler ve Muzaffer’e ellerinde olan Türk lirasından fazla fazla vererek yolculukları boyunca adamın onlara sunduğu seyir zevkini ödüllendirmişlerdi bir nevi.
Muzaffer, bu bonkör bahşişle eve ortalama bir kahve makinesi almış, Mavi’nin yargılayıcı bakışları arasında kana kana kahvesini yudumlamıştı bir sabah. Elinde kalan parayı da hemen Gonca’nın yanına giderek kadının eline tutuşturmuş, karşılığında Gonca’nın cilveli tavırlarıyla konu yatakta bitmişti her zamanki gibi.
Ne yaparsa yapsın bir türlü uzak kalamıyordu kadından. Ona olan alışkanlığı mıydı kadına sürekli yenilişleri, yoksa ondan da koparsa yönünü kaybettiği bir yalnızlığın içine düşme korkusu muydu bilinmez ama masallardaki kibirli karga gibiydi Muzaffer. Gül Gonca’m diyerek sevdiği kadın, kurnaz bir tilki gibi ona duymak istediği sözleri söyleyerek ağzındaki peyniri her seferinde kapıveriyordu, hem de Muzaffer’i hiç işkillendirmeden.
Adamın şişkin erkeklik egosunu da bir türlü ayrı kalamadığı penisi gibi okşuyor, ondan alacaklarının bitip tükeneceği güne kadar adamın sırtında ona dadanmış ama Muzaffer’in göremediği bir hayalet gibi omuzlarını çökertiyordu, bile isteye. Muzaffer, her ona gidişinde, ‘Bu kez onunla yatmayacağım, boşandık biz,’ diye düşünse de olayın sonu her daim kadınla ikisinin soluğu yatak odasında almasıyla sonuçlanıyordu.
Üstelik her sevişmeleri sonrası kadın onunla eski mutlu günlerinin bahsini açıyor; konu onun Muzaffer’i aldatmasına geliyor, Gonca’nın sıraladığı bahanelerle devam eden konuşma Muzaffer’in ‘Bir daha gelmeyeceğim,’ diyerek kapıyı çarpıp çıkmasıyla sona eriyordu.
Kısacası Muzaffer, bet sesiyle tilki tarafından sürekli kandırılan ve sesinin güzel olduğuna inandırılan masal kahramanı karga gibi kadının labirentinde dönüp duruyordu, çıkışı bir türlü bulamadan.
Yatakta debelenirken saatin gece on olduğunu görüp duş almak için kalktı adam. Sabaha kadar direksiyon sallaması sorun değildi de gececiliği uğraştığı sarhoş tipler yüzünden sevmiyordu pek. Şahit olduğu olaylarla bunca zaman ‘Tamam bu son daha fazla şaşırmam,’ dediği her günün ertesi daha başka bir olayla karşılaşıyor, Muzaffer’in tüm okuyamadığı çocukluk gençlik zamanlarına da, halası olacak o kaltak kadına da sövgüleriyle bir selam çakmasına neden oluyordu.
Duşa gideceği sırada tam yanındaki odadan Mavi’nin çıktığını gördü. Mavi, adamın üzerinin çıplak olduğunu fark edince kaşlarını çatarak ayaklarına bakmaya başlarken Muzaffer de çocuğun elindeki kocaman alete bakmaya başladı.
“Ne bu?”
“Teleskop, bugün kanlı dolunay var.”
“Af buyur ne var?” dedi Muzaffer, üzerinin çıplak oluşunu zerre sikine takmadan koridorda çocukla sohbet ederken.
“Yani ayın kısmen veya tamamen dünya ve güneşin arasına girmesi. Ayın yüzeyi kırmızı olacak bu gece, babam da arayacak ritüel yapacakmış. Onun için çok önemli bir zaman.”
“Baban için neden önemli olsun?”
“Babam Şaman demiştim ya, doğa olayları onun için çok önemlidir. Bugün manevi açıdan çok önemli bir günmüş, iyilikleri çağırıp dua etmeliymişiz ki dileklerimiz kabul olsun,” dedi Mavi.
“Aya mı tapıyor baban? Putperest mi?”
“Hayır, onun inancı doğadaki her şeyle iletişim kurup onları hissederek şifa ve bilgeliğe ulaşmaktır. Putperestlik dersen sana kırılabilir, lütfen böyle şeyler söyleme.”
Muzaffer, ‘Putperestlik işte bu amına koyayım,’ diye düşündü, halasının zamanında zorla gönderdiği Kuran kurslarında öğrendiği gibi eski zamanlarda helvadan heykel yapıp sonra da onları yiyenlerdendi herif işte.
İnandıkları şeyin adını Şamanizm koyarak şekilli şüküllü hale getirmişlerdi, tek gerçek din İslam’dı ve bunlar kesinlikle cehennemin kör kuyularında yanacaklardı. Muzaffer bu malın babasıyla fazla muhatap olmamaya karar verdi, yoksa mazallah o da cehennemi boylayabilirdi.
“Aynı şeyin laciverti kardeş işte, İslam iyidir,” dedi Muzaffer.
“Sana göre öyledir, başkasına göre de kendi inandıkları ya da inanmadıkları doğrudur. Esas olan saygıyla yaşayabilmek,” dedi Mavi. Babası çocukluğundan beri ona bunları öğütlemişti, okuldaki arkadaşları yılın bir ayında bütün bir gün yemek yemez, su içmezlerdi. Mavi bunu anlamamış, okulda lıkır lıkır suyunu içmeye devam etmişti ki arkadaşlarından biri, “Biz oruç tutuyoruz! Saygı duymak zorundasın gerizekalı!” diyerek onu omzundan ittirmişti bir teneffüste.
Mavi, neden saygı duyması gerektiğini anlamayarak akşamında babasına koşmuş ve durumu anlamak için adama art arda sorular sormuştu. Adam ona dili döndüğünce durumu anlatsa da Mavi o zaman bile kendisinden çokça büyük aklıyla neden saygı duyması gerektiğini anlayamamıştı bir türlü.
Tamam onların ağzına zorla yemek ya da su vermesi yanlıştı ama kendisinin su içmesinde ne gibi bir problem vardı? Madem yaratıcılarının yoluna iyi bir kul olmak, ona yakınlaşmak için oruç tutuyorlardı o zaman Mavi’yi oruç tuttukları bir gün neden gerizekalı diyerek itmişlerdi?
Mavi’nin daha sonra da tüm dinleri dinmek bilmeyen merakıyla araştırması sonucunda da insanların ibadet ettikleri zamanlarda başkalarına yaptıkları davranışları aklı almamıştı bir türlü. Eğer o çok sevdiği biri için bir fedakarlık yapacaksa başkasını kırmadan yapardı, çünkü babası aslolanın bir insanı kırmaması ve tüm duygularla kalbin temiz kalması gerektiğini öğretmişti ona.
“Ben bilmem, ben bir İslam’ı bilirim,” dedi Muzaffer. O an karşısında Mavi değil de bir başkası olsaydı, ‘Madem öyle dininin yasaklarından olan zina ne iş hacı dayı?’ diye sorar, Muzaffer’in de götünü alev alev yakardı belki ama şansına ahkam keserken karşısında Mavi vardı bugünlük.
Yeniden Mavi’ye bakarak, “Ay şimdi kırmızı mı olacak harbiden?” dedi çocuksu bir merakla. Kırmızı bir ay hiç görmemişti adam, küçükken evdeki röntgen filmleriyle güneş tutulmasına bakardı yine de bir sikim göremezdi, şimdi kırmızı bir ay fikri nedense onu çok meraklandırmıştı.
“Evet, kıpkırmızı olacak,” dedi Mavi.
“Çok afili lan, ben göremez miyim aşağıdan?”
“Bu teleskopla daha iyi görürsün, çatıya çıkıyorum. Gelmek ister misin? Bakarsın sen de. Yüzyılda bir oluyor bu olay.”
“Vallaha gelirim,” dedi heyecanla gözleri parlayarak. Böyle şeyleri bilmezdi Muzaffer, ona bir şeyleri öğretecek, doğru yanlış ayrımı konusunda da onu uyaracak kimsesi olmadığından o bir tek çalışmayı bilirdi. Bir de Beşiktaş’ının maçlarını…
“Kokla bakayım beni bir.”
Mavi gözlerini kocaman açarak adama baktı. “Neden?”
“Lan kokla, bok gibi kokuyorsam duşa gireyim, yoksa seninle geleceğim çatıya,” diyerek Mavi’ye doğru eğildi.
Mavi, adamın boynuna doğru burnunu yaklaştırıp iki kez koku var mı diye nefesini art arda içine çekti. Sonra adama doğru bakıp, “Hayır güzel kokuyorsun, hatta sandal ağacı gibi,” diyerek adamın parfümünün içeriğini şıp diye tahmin etti.
“Zaten dün duş almıştım ama işte alışkanlık. O zaman ben tişörtümü giyip geleyim beni bekle.”
“Ben çıkıp teleskopu kuracağım, sen gelirsin,” diyerek adama başka bir şey söylemeden çıkıp gitti Mavi.
Muzaffer, hızla üzerine kalın bir kazak geçirip, altına da koyu renk kot pantolonunu çektikten sonra deri montunu da eline alarak cebine sigarasını ve taksisinin anahtarını koydu. Saçları uzun olmadığından şöyle bir boştaki eliyle düzeltip hızla ayakkabılarını giyerek heyecanla merdivenleri ikişer ikişer çıkarak çatı katının demirden ağır kapısını açtı.
Nedense göreceği görüntü için içi içine sığmamıştı kocaman adamın. Kırmızı bir ay görme fikri onu da heyecanlandırmış, dilek zımbırtısına inanmasa da en azından ömürde bir kere denk gelen bu doğa olayını izlemek istemişti.
“Yettim yavru ceylan.”
Mavi teleskopunu ayarlarken gelen hitapla kafasını salladı. Oysa adamı sürekli bir ceylan, özellikle de yavru bir ceylan olmadığı konusunda uyarıyordu ama eğitim seviyesi ve zeka kapasitesi belli olan adamı bu konuda ikna edemiyordu. Herkes onun kadar mükemmel özelliklerle doğmadığından onu uyararak incitmemeye karar vermişti şimdilerde.
“Biz konuşurken başlamış bile, gel bak,” diyerek teleskopunu gösterdi Mavi.
Muzaffer heyecanla çocuğun yanına ilerleyip, “Nasıl bakacam şimdi ben? Bu aleti filmlerde görürdüm bir gözümü kapatayım mı?” diye sordu.
“İstersen kapat ama baktığın gözünü kapatma, o zaman göremezsin.”
“Sen de beni tümden mal belledin avradıma lan.”
“Avradın mı var senin? Varsa da böyle konularda onun bahsini geçirmemelisin, kırılabilir.”
“Yok lan avradım benim, lafın gelişi,” diyerek teleskoptan gökyüzüne doğru bakınca gerçekten de çıplak gözle görülemeyecek kırmızılıkta olan ayı fark ederek nefesini tuttu Muzaffer.
“Oha amına koyayım acayip faça.”
“Güzel mi yani?” diye sordu Mavi, adamın ettiği küfürü duymazdan gelerek.
“Evet, renge bak çok kırmızı değil ama kırmızı,” diyerek doyamaz gibi bakmaya devam etti Muzaffer.
Bir süre daha baktıktan sonra doyamadığı seyir keyfine yaklaşan iş saati sebebiyle veda etmek zorunda kaldığını anlayan Muzaffer içini çekti. “Acayip bir şeymiş yalnız, iyi ki bana da gösterdin. Dalağımı alsan ayıkamazdım ben bu olaya.”
“Dalağını neden alacaktım ki ben? Biyolog değilim, gök bilimciyim.”
“Senin işin ne oluyor şimdi tam olarak?”
Mavi, yaptığı işi basitçe anlatmaya karar verdi, karşısındaki adam bu kadar komplike bir işi anlayacak zekaya sahip değildi çünkü. “Evrenin doğasını ve yapısını anlayabilmek için gök cisimlerinin özelliklerini, hareketlerini, evrimlerini ve tarihsel bağlamlarını inceliyorum ben. Astrofizisistim aslında, alt kolu yani.”
“Dilini çıkaran bunak eleman gibisin yani?”
“Einstein teorik fizikçidir, ayrıca sahtekarın biridir. Sihirli bir matematikle cahil insanları kandıran saray soytarısının tekiydi,” dedi Mavi burun kıvırarak.
“Lan ölmüş adamın arkasından konuşulmaz ayıptır.”
“Neden konuşulmaz ki? O da insanları kandırdı onun yaptığı daha büyük ayıp, ben konuşurum hem gelsin yüzüne de söylerim.”
“Aklım ermez benim, bence baba adamdı. Hezarfen Teorisi on numara beş yıldızdı.”
“İzafiyet!”
“Her ne sikimse işte, çok biliyorsan sen yap kardeşim adamın yaptıklarını.”
“Yaparım! Hem de iki elimle, beş dakikada.”
Muzaffer, büyük bir öz güvenle kollarını birbirine dolamış ona asice bakan çocuğu süzdü. İki haftadır bu bebeyle kalıyordu ama çocuk hakikaten bebe gibi duruyordu. Yirmi beş yaşında olduğunu duyduğunda şok geçirmişti çünkü sokakta görse eline pamuk şeker verir, dehlerdi bir yerlere.
Konuşmadığında tatlı bir elemandı aslında, Muzaffer’de yanaklarını sıkma isteği uyandırıyordu sevimli olduğu için. Hafif uzun koyu kestane rengi saçlarını ortadan ikiye ayırıp alnına dökülmesini sağlıyor; kumral, esmere yakın teni parlarken yüzünün tam ortasındaki büyük olmayan burnu, kahverengi gözleri ve alt dudağı üst dudağından biraz daha kalın pembe renkli dudaklarıyla tam bir köfte dudak olduğunu da kanıtlıyordu.
Uzun boyuna eş bacak boyu da uzundu ve evde giydiği tuhaf desenli şortlarıyla ‘Lan bu ne biçim erkek?’ dedirtiyordu adama. Ona göre erkek adamın yakası, bağrı, bacağı kıllı olurdu ama bu çocuk sanki bacaklarına kollarına bir şeyler yaptırmış gibi kılsız bir tipti. Sakalı, bıyığı da yoktu üstelik. Acayip acayip sıra sıra taktığı kolyeleri, yüzükleriyle de Muzaffer’in kafasındaki ‘erkek adam’ algısına hiç mi hiç uymuyordu.
Çok konuşmasa, ‘Sevimli bir bebe işte,’ der geçerdi ama karşılaştıkları iki dakikalık zaman dilimlerinde bile bardağın icadından tut, Cif’in aslında bir marka olduğuna ve sözcüğün yanlış kullanıldığına kadar iki saat açıklama yapıp beynini sikiyordu işte adamın!
“Ben kaçar yavru ceylan, eyvallah kanlı ayı gösterdiğin için de sağlammış.”
“Rica ederim,” dedikten sonra eline telefonunu alıp babasını arayacak olan çocuğa dönen Muzaffer, “Çok kalma ha çatıda, donarsın sabaha kadar,” dedi.
“Babamla konuşup gideceğim zaten.”
Yeniden bir “Eyvallah,” diyen Muzaffer çocuğa son bir bakış atıp öğlen on ikiye kadar sürecek olan mesaisine doğru ilerledi.
Hayatında hiç bu kadar afili bir olay görmemişti adam, teleskopun ucuna telefonunu dayayıp birkaç tane de fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmemişti elbette. Maldı falan ama bu bebe, Muzaffer ondan ister istemez bir şeyler kapıyordu.
Öyle ki geçen günlerde taksi durağındaki arkadaşlarından biri “Selpak verele,” deyince Selpak’ın aslında bir marka olduğunu ve aslında peçete ya da mendil demesi gerektiğini anlatmış, duraktaki arkadaşlarından, “Beynimizi siktin kamil,” yanıtını almıştı.
“Ne cahil adamlarsınız amına koyayım, dinleyin de iki kültürlenin,” diyerek adamlara da üstten bakmayı ihmal etmemişti Muzaffer.
Taksisinin yanına gidip de kapısını açmadan önce yeniden aya doğru baktı. Gözlerinde teleskoptan gördüğü yansıma mı kalmıştı bilmiyordu ama böyle çıplak gözle bakınca da çok hafif bir kırmızılık vardı yalnızca. Mavi sayesinde tam kırmızı rengini görebilmişti adam.
Birden aklına Mavi’nin babasının bugün dileklerin kabul olduğuna inandığı geldi. Sesli bir “Hıh” çekip gülerek, ‘Saçmalık,’ diye düşündü. Tam elini taksiye kapısını açmak için atmıştı ki yeniden kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, ay artık görünmüyor ve bulutlarla kaplı şekilde simsiyah gökyüzünde tek tük yıldızlar seçilebiliyordu yalnızca. Denemekten zarar gelmezdi değil mi?
“Lan şu içimdeki boşluk dolsun artık, sen de kanlı aysan bana bir sebep ver de biz yaşalım şu hayatı biraz da doya doya,” dedi. Sonra ne yaptığını fark edince, “Sikerler,” diyerek kendi kendine yaptığı harekete tersçe kafasını salladı.
Tam o anda bulutlar birden ayın önünden yanlara doğru açılarak çekildi, ay kıpkırmızı bir şekilde gökyüzünün ortasında öncekinden de parlak halde asılı duruyordu sanki. Bir anda güneşin ışınlarını yansıtması sanki atmosfer tarafından daha da engellemiş gibi kızıl bir renge bürünmüştü ay.
Bu sırada Mavi ise az öncekinden daha da parlak olan kızıllığa hayran hayran bakarken telefonun ucundaki babası, “Hadi bir dilek tut oğlum,” dedi.
Mavi, bunun ne kadar saçma olduğunu iddia etse de babasının ısrarlarıyla içinden bir dilek tuttu. Babasına da ‘tamam’ anlamında kafasını salladı. Adam gülümseyerek içinden, “Oğluma bir can yoldaşı diliyorum yalnızca, aşkın büyüsü onu da sarsın,” dedi. Ondan sonra oğlunun yapayalnız kalacağı fikri adamın en büyük kabusuydu bunca yıldır zaten.
Evren bu üç adamdan aynı anda yükselen dilekleri aldı, kabul etti ve cebine koydu gülümseyerek. Olmazlar olurdu ya şu hayatta, elbet can çekişen birilerinin de son parçalarının yakarışlarını birileri duyardı, ahir zamanda. İmkansız denilen şeylerin de bir orta yolda, kavuşmanın o serin bağrında buluştukları bir zaman gelirdi elbet, üç adamın kalbinden kopan fısıltılarla…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙