✨✨
“Anne ne diyorsun sen?” diyen Ahmet’le beraber tüm kafalar ikiliye dönerken Serpil Hanım salonda bulunan kimseyi umursamadan bal renkli gözlü adamın yanına doğru gözlerinden akan inci taneleriyle yavaşça ilerledi.
Bunca zaman, o lanet olası gecede oğlunun ona yeniden gelmesine vesile olan, ‘melek’ ya da ‘Hızır’ dediği adama yeterince minnetini gösteremediğini düşünür içi içini yerdi kadının.
Ama hayat bir kelebeğin kimselerin görmediği gülümsemesi gibiydi sanki ve o gülümsemelerde öylesi mucizeler saklıydı ki insanın aklıyla hayal dünyası anlaşıp da bir olsa yine de anlayamazdı bu mucizelerin kaynağını…
Serpil Hanım şaşkınlıkla karışık bir yüz ifadesinin perdelediği gülümsemesini sunan beyaz tenli, güzel gözlü, dudağının üzerinde hayran olunası beniyle ona bakan güzel adama doğru ilerleyip tam karşısında durdu.
Yanaklarından aşağı ince birer ip gibi inen gözyaşlarını ellerinin tersiyle silip, burnunu çekerek Mustafa’ya baktı.
“Hatırladın mı beni oğlum?”
Mustafa, sureti tanıdık gelen kadını saygılı bir biçimde incelerken hafızasını yoklasa da bir yerlerde onu kemiren ama bir türlü çıkaramadığı o aşinalık hissinin sebebini bulamadığından kafasını iki yana olumsuz anlamda salladı.
Bu sırada Ayaz durumu anlamasa da eşinin yanında olmak ister gibi Mustafa’nın yanına gelip elini adamın beline attı. Zaten bir dakika güzel bebeğinin tenine dokunmasa parmak uçları sızlıyordu çocuğun.
“Beş yıl önce havaalanı yolunda bir kazada oğlumu kurtarmıştın sen.”
Mustafa, hayretle gözlerini açıp bir Serpil Hanım’a bir Ahmet’e bakakaldı. Dünya bu kadar küçük müydü sahiden?
Ailesinin yine Cem’le kendisini kıyasladığı bir gece dayanamayarak uçak biletini erkene alıp da ‘İşim çıktı.’ dedikten sonra apar topar Cem’in ‘Nereye?’ içerikli sorularını duymazdan gelerek çıkıp gitmişti evden. Takside yine ailesinin ona nefes aldırmadığı dakikalarla boğuşurken tenha yolda yarısı parçalanmış arabayı görüp kendisini atmıştı adeta taksiden.
O arabanın içindeki şimdilerde kardeşim dediği Ahmet miydi yani?
“Ben-” diyerek cümlesinin devamını getirecekti ki Serpil Hanım birden onun boynuna kollarını dolayıp adamın göğsünde hıçkırarak yeniden ağlamaya başladı. Yıllardır aradığı adam birden oğlunun kapısında bitmiş, hem de oğlunun dilinden düşürmediği o meşhur, kendisinin de pek merakla tanışmayı beklediği Mustafa çıkmıştı.
“Allah senden razı olsun oğlum, sayende oğlumu Allah bana bağışladı,” dedi kadın Mustafa’nın göğsünde hıçkırıklarının arasından.
Mustafa ne yapacağını bilemez bir şaşkınlıkla kadının sırtına kollarını dolayıp, “Estağfurullah efendim, o nasıl söz? Kim olsa aynı şeyi yapardı,” dedi.
“Yapmazdı. Bana ne deyip oradan gidecek insan o kadar çok ki. Sen oğlumu bana geri getirdin, kalbinde ne varsa hep seninle olsun, tabii hayırlısıyla,” diyerek dualarına devam etti kadın, ne dese eksik kalacağını biliyordu aslında ama elinden bundan başkası gelmiyordu.
Mustafa, kadının ettiği içten gelen duanın aylar önce zaten kabul olduğunu ve şu an tam yanında durduğunu, hâlâ elini onun belinden çekmediğini hissedince daha da sıkı sarıldı Serpil Hanım’a.
“Neler oluyor yahu?” diyerek gömleğinin katlı kollarını aşağı doğru indiren Ali Bey, salondaki herkesin hayretle karısıyla sarılan adama baktığını görünce kaşlarını çatarak o da seyir tiyatrosuna dahil olmak ister gibi yanlarına doğru yaklaştı.
Serpil Hanım gözyaşlarını silip, “Ali bak, hani biz ambulansı beklerken bizimle konuşan melek vardı ya. Bak o, hatırladın mı?” dedi kocasına doğru.
Ayaz, eşinin melek olduğundan emin de olsa yine birilerinin hatta kendi kardeşim dediği çocuğun ve ailesinin hayatına dokunduğundan habersiz, uzunca bir zaman kendi öz değerinin farkında olmayan adama gururla baktı. Nasıl da derinliklere saklanmış, gizli bir cevher bulduğunu eşini ilk gördüğü andan beri biliyordu ancak zaman zaman Mustafa onu bile şaşırtıyordu, hâlâ…
“Hatırladım tabii, unutmak mümkün mü? Hızır deyip duruyordu evladım benim hanım senin arkandan,” dedikten sonra Ali Bey de Mustafa’ya doğru hızlıca adımlayıp adamı sıkıca sardı. “Allah senden razı olsun oğlum. Bir oğlum da sensin artık, maşallah benim aşiret genişliyor,” diyerek güldü.
“Ankara’da aşiret yok diyenlere girsin o zaman bu aşiret,” diyen Ali daha sonra yanındaki Mahir’e dönüp, “Gay aşireti maşallah,” diye de eklemeyi ihmal etmedi.
“Ali!”
“Ali Ali, nazlı ceylanım ben sana adımı yatakta bu kadar çok söyle demedim mi?”
“İnsanlar duygusal bir an yaşıyor sevgilim, dursan mı?” diyerek yemyeşil gözlerini sevgilisine diken Mahir, çok da umutlu değildi bu sözlerini söylerken.
“Zaman mekan fark etmez sana yükselmem için bebeğim.”
Onlar kendi aralarında fısıldaşırken Ahmet, Mustafa’ya doğru bir adım atıp yalnızca adama sarıldı. Dostluk bu kadar basitti aslında. Bir sarılma, bir göz kırpma, bazen de bir tebessüm…
Belki çok zaman geçmemişti dostluklarının başladığı günden bu yana ama Ahmet teninden vanilya kokusu gelen adamın göğsünde dinlenirken ona iki kez minnet duydu, hatta üç kez…
Hem hayatını kurtarmış hem canının yoldaşını ona getirmiş hem de kendisinin dünyalara değişmeyeceği dostluğunu ona bahşetmişti. Ahmet ona sarılırken Mustafa’nın ömrü boyunca onu dostluğuyla kutsaması için içinden dilek diledi, kabul olacağından emin şekilde.
“Yeter, güzel bebeğimi yedin bitirdin!”
“Haftalardır görmüyorum be, özledim!” diyerek çirkefleşen Ahmet bu kez de Ayaz’a sarılmak için ona doğru döndü.
Kenardan olanları sessizce izleyen Burak’sa Mustafa’ya sarılıp sessizce, “Eyvallah,” dedi. Eyvallah sözcüğünün içinde saklı olan minnettarlığı dostunun anlayacağından emindi adam.
“Siz nereden tanışıyorsunuz peki?” diye soran Ilgın ile ortamın ağır havası kaybolmuş, neşeli bir sohbet başlamıştı, ‘Çok özledim, sensiz iş yeri çekilmiyor, ne güzel yanmışsınız, evlilik nasıl gidiyor?’ cümlelerinin arasında.
Biraz zaman sonra kapı zili dört kez çalınca Mavi ve Muzaffer’in de geldiği ev tüm yaşanan kötü günlerin son bulduğunun, herkesin hayatında yeni sayfaların beraberce açıldığı güzel anların daha başlangıcı olduğu dakikaların habercisi gibiydi.
✨✨
“Abi sakin olur musun?”
“Olamam lan Darin, birazdan fıstığımı isteyeceğiz nasıl sakin kalabilirim abisi?” dedi Burak, simsiyah takım elbisesinin içine giydiği beyaz gömleğinin yakalarını çekiştirip de düzelttiğini zannederken.
“Abi zaten adam seninle yaşıyor aylardır.”
“Olabilir, ailesinden rızalı benim olacak fıstığım artık,” diyen Burak karşısındaki aynaya bakarak gururla gülümsedi. Kendi babası yoktu belki ama şerefsiz babasına bedel arkadaşları, annesi, kardeşi günlerdir onlar için çabalıyor, Burak’ın heyecanını almak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
İki gündür Mustafa ve Ayaz’ın evinde kaldığı yetmiyor gibi daha ayrılır ayrılmaz özlemişti Ahmet’ini. Sevgilisinin bulduğu dahiyane fikrin sonucuydu bu arkadaşlarının evinde kalışı. Ahmet birbirlerini iki gün görmezlerse istemenin daha da heyecanlı hale geleceğini söylemiş, özlemle birlikte daha ateşli dakikalar yaşayacaklarını belirtip Burak’ın aklını çelmişti.
Daha doğrusu çeldiğini sanmıştı çünkü daha ayrı kaldıkları ilk akşam Burak Ayaz’ın ellerinden kurtulup Ahmet’le kaldıkları evin kapısına dayanmış, saatlerce sevgilisini sarılıp öpmüş sonra yeniden Mustafaların yanına dönmüştü. Dünya üzerinde hatta kainatta Burak’ı Ahmet’ten ayıracak biri ya da birileri yoktu, Burak Ahmet olmadan göğsündeki ağrıyla uyuyamıyordu zira.
O, aynada kendisini süzerken yeşil gözlerinin güzelliğini daha da çok ortaya çıkarmak ister gibi yemyeşil bir elbise giyinmiş olan Melike Hanım, Burak’ın kaldığı odaya girip iki oğluna da göz pınarlarında biriken yaşlarla baktı.
Çok zordu yaşadıkları, Allah biliyordu ya iki oğlunu da doğurmak hiç istememiş hep de bu düşüncesi yüzünden suçluluk duymuştu kadın. Ama hayatından çıkan o canavardan sonra oğulları olmasaydı toparlanabilir miydi emin değildi ki.
Karşısında şimdi ona hevesle bakan ikili o ne dese tamam diyor, o rahat etsin diye ellerinden geleni yapıyorlardı. Çalışmak istediğinde yine iki oğlu arkasında durmuştu.
Ailesi yıllarca onun varlığını hatırlamazken boşandığı gün birden ortaya çıkmışlardı. Kadını yana yakıla arayıp ‘dul’ olduğu ve elalemin ne diyeceği konusunda verdikleri nutukla Melike’nin hepsinin yüzüne telefonu kapatıp da tüm odayı birbirine katarak eşyaları kırmasına neden olurlarken yine iki oğlu, hatta Ahmet ve Mavi destek olmuşlardı kadına.
Mavi en sonunda herkesi Melike’nin yanından uzaklaştırmış ve onu o çok sevdiği, Mavi’den başka kimselerin bilmediği, her perşembe gittiği kiraz ağacının altına götürüp de saatlerce göğsüne yatırıp kadının rahatça ağlamasına müsaade etmişti.
Melike kendisiyle hemen hemen aynı şeyleri yaşayan bu çocuğun varlığına da ayrı şükrediyordu son zamanlarda. Bazen insan ailesinden olmayan biriyle dertleşmeye, içindeki tüm zehrini akıtmaya ihtiyaç duyuyordu ya işte Mavi başlarda Melike için böyleyken sonradan o da aileden oluvermişti kadının nezdinde.
“Benim oğullarıma bakın, dünyanın en yakışıklılarını ben doğurmuşum sanki,” diyerek sırayla iki oğluna da sarıldı Melike.
“Ben daha yakışıklıyım anne! Gözlerim yeşil bir kere.”
“Lan! Benim de boyum uzun. Güdük.”
“Ben daha on sekiz yaşındayım da ondan, şimdiden bu kadar uzadıysam ohooo,” dedi Darin, abisine bilmişçe bakarken.
Melike, iki oğlunun da şımarık hareketlerine bakarak gülümsedi. Şımarmak en çok onların hakkıydı elbette, hiç çocuk olamamış ruhlardan büyümelerinin istenmesi haksızlık olurdu.
Ruhları söndürenin kendi pisliğinde boğulduğu bir evrede yeniden o ruhların parlaması için birilerinin yıldızların arasından gelmesi gerekiyordu belki de, onların karanlığını ışıklandırmak için…
Bir oğlu için kızıl bir melek yıldızların arasından inivermişti sanki yeryüzüne, kadının bir dileği de diğer oğlunun hayatına ruhunu hiç kimsenin bir daha söndüremeyeceği şekilde devam etmesiydi.
Her kimse oğlunun kaderinde yazgısında yazılı olan dilerdi ki iyi kalpli, merhametli, Darin’ini anlayan biri olurdu da onun herkesten sakladığını sandığı hüzünlü gülümsemesini çepeçevre sararak onu en sahici en gerçek mutlulukla kutsardı.
“Eee damada ne takacaksın annem?”
“Gelin mi lan Ahmet de takı taksın annem?” dedi kaşlarını çatan Burak.
“Damat dedim zaten, erken bunama başladı adamda heyecandan.”
Melike iki oğlunun atışmasını gülümseyerek izlerken, “Darin haklı, madem istiyoruz her şey usulünce olmalı,” dedi muzip bir biçimde.
“Eee Trabzon burması mı takacaz ciğerim biz Ahmet’e?”
“Ahmet yüzük takmayı seviyor dediğin için gözleri gibi mavi safir bir yüzük yaptırmıştım ben. Sever mi bilmem ki? Sizin söz yüzüğünüzün olduğu eline değil de diğer elinin işaret parmağına takar diye düşündüm,” diyerek çantasından çıkardığı zarif kutuyu açıp da içerisindeki yüzüğü Burak’a gösterdi.
“Oha!” dedi Darin.
“Anne-“
“Eski moda derseniz anlarım, malum ben biraz geride kaldım,” dedi Melike mahcup şekilde.
Burak, kutunun içindeki incecik ama tüm detayları düşünülmüş yüzüğe bakakaldı. Yüzüğün gümüş kısmı zarif şekilde ortada masmavi bir taşa dönüşürken, etrafı minik minik nokta şeklinde kızıl yakut taşlarla bezeliydi. Ahmet’in işaret parmağına takmayı sevdiği yüzükler gibi narin ama onlardan kat be kat değerliydi.
“Annem ne zaman yaptırdın bunu? O kadar güzel ki,” dedi Burak kadına doğru bakakalırken.
“Sen Ahmet diye tutturunca ben anladım senin hemen isteyelim diyeceğini. Siz yurt dışındayken de yaptırdım işte. Olmuş mu? Ahmet beğenir mi?” diye heyecanla sordu Melike.
“Beğenmek ne kelime annem bayılır. Nasıl da tanımışsın fıstığımı,” dedikten sonra kadına sarılırken, “Annem ama çok pahalıdır bu,” dedi.
“Benim param var oğlum çalışıyorum artık merak etmeyin, siz kendi mutluluğunuza bakın o bana yeter.”
Burak’la sarılırken diğer kolunu da Darin’e doğru açan Melike onu da sıkıca sardı. “Siz bana ne kadar kızsanız haklısınız, yanınızda olamadım. Siz büyürken ben- Ben farkında değildim bazı şeylerin ama bundan sonra anneniz hep sizinle, düşseniz de, kalksanız da, hata da yapsanız ben hep tam yanınızda olacağım, ne olursa olsun.”
Gözlerinden akan yaşları hızlıca silen Burak, “Bundan sonrası güzel olacak Melike Sultan, sen çok güçlü bir kadınsın. Bunu unutma olur mu? Ben özür dilerim senin solduğunu görmediğim için affet,” dedi.
Darin yalnızca ağlarken Melike bu güzel günün böylesi konularla mahvolmasını istemediği için gözlerindeki yaşları silip, “Bakayım bir kez daha benim yakışıklılarıma,” diyerek arkasındaki yatağa oturup oğullarının kendisine manken gibi kıyafetlerini sergilemelerini kahkahalarla izlemeye başladı, yanı başında kendisi için de küçük oğlu için de yeşeren aşkın farkında dahi olmadan…
✨✨
Çalan zille üzerini kırkıncı kez düzelten Ahmet, “Geldiler! Anne baba geldiler. Biri bir şey yapsın!” diyerek oradan oraya koşturmaya başladı.
“Ne yapsınlar ciğerim? Amuda mı kalksınlar? Kapıyı açacaklar en fazla,” diyerek tespihini sallandıran Muzaffer’e tip tip bakan Mavi, “Odunsun,” dedi.
“Sana deliler gibi aşık bir odun ama,” diyerek göz kırptı Muzaffer.
Mavi, zaman mekan fark etmeksizin kendisine sulanan sevgilisine bakıp kıkırdarken Ahmet birden çirkef yüzünü ortaya çıkarıp, “Sizce cilveleşmenin zamanı mı şu an? Geldiler diyorum, beni istemeye geldiler!” diyerek çığırıverdi.
“Bu lahmacun suratlının da tersi çok pistir nazlı ceylanım, iyi ki gitti de kurtulduk,” diyerek burun kıvırdı Ali.
“Geçen ay özledim diye ağlayarak Ahmet’i arayan Rıfkı mıydı Ali?” dedi hayretle yalancı sevgiline bakan Mahir.
Bu sırada kapıyı açan Ilgın, yüzüne en kibar gülümsemesini kondurmuş, misafirlere “Hoş geldiniz. Buyrun,” demişti bile.
“Hoş bulduk kızım, ne kadar güzel olmuşsun yine,” dedi Melike Ilgın’a bakıp. Belki de kendisi hiçbir zaman genç bir kız olamadığından Ilgın ona bahar gibi taptaze, neşe dolu, umut dolu geliyordu.
“Çok teşekkür ederim Melike abla, sen de taş gibisin yine. Gözlerin adamın aklını alır kitabıma.”
“Ilgın!”
“Baba?”
“Kusura bakmayın Melike Hanım, dolmuşçuların yanında böyle oldu bizimki de. Kabul ettik kızımızdır atamayız ya,” dedi Ali Bey, Ilgın’a doğru gözlerini kocaman açarak bakıp sözlerine dikkat et demek isterken.
“Çok güzel bir kız yetiştirmişsiniz Ali Bey, prensesler gibi,” diyerek içeri geçen Melike bu kez de Serpil Hanım’la küçük bir sohbete başlamıştı ki Burak’ın gözü Ahmet’e kaydı.
Beyaz bir gömlek giyen Ahmet, altına yine açık renk, gömleğiyle uyumlu keten bir pantolon geçirmişti. Boynunu süsleyen incecik zincirli, zarif kolyesi, yumuşacık yapılı saçları, masmavi gözleri ve beyaz tenini süsleyen tek tük çilleriyle Burak’ın sevgisinin ölçüsünü kaçırmak ister gibi gülümseyerek ona doğru bakıyordu, seyrek kirpiklerinin altından.
Nefesini tutarak elindeki çiçek ve çikolatayı Ilgın’ın eline tutuşturup da Ahmet’in yanına doğru gidecekti ki Ali ve Muzaffer onu durdurup Ayaz’ın yanına doğru ilerletiverdiler. Bundan sonra bu hareketleriyle yeni düşmanlarıydı ikisi de Burak’ın!
“Kardeşim orada öylece duracak mısın sen?” dedi Ilgın, sopa yutmuş gibi kapının eşiğinde durup da kendisine bakakalan Darin’e.
Darin ise karşısındaki kuğu gibi zarif kıza hayranca dalarken herkesin kendisine baktığını fark dahi edemedi. Çok da uzun olmayan ömründe gördüğü en güzel kız ona bir şeyler söylüyordu ama Darin’in kulakları uğulduyor, bastığı yerse ayağının altından kayıyordu sanki.
“Darin, oğlum?” dedi Melike sorar gibi.
“Ha?”
“Geçsene içeri abim,” dedi Burak.
Darin, gözü hâlâ Ilgın’dayken düşmemek için yere sağlam adımlarla basarak içeri geçti. Bu sırada gözlerinin rengi kendisininkiler gibi yemyeşil olan, uzun boylu, onun bakışlarının aynısına sahip birine takıldı kaldı. Bedenini kontrol edemeyerek ona doğru ilerleyip, “Merhaba,” dedi.
“Merhaba,” dedi Mahir gözleri dolu dolu gülümserken.
“Darin ben.”
“Mahir ben de.”
Mahir’in uzattığı eli sıkarken kalbi ağrıdı Darin’in birden. Gözlerinin önünde binlerce masmavi kelebek kara toprakların üzerinden uçtu. Küçük tepenin manzarasına bakan mis gibi ekmeklerin koktuğu bir fırının etrafında dönüp durdu tüm o mavi kelebekler…
“İyisin,” dedi Mahir yalnızca. Sesi sanki zor bulunmuş gibi çatallı çıktığından Ali de sevgilisine endişeyle bakmaya başlamıştı şimdi.
Mahir konuşunca Darin’in burnunun ucundaki ekmek kokusu kayboldu da yerini mor leylakların kokusu aldı, bir de ‘Can dostum.’ kelimeleri doldu kulaklarına.
“İyiyim, sen de iyisin.” dedi gözleri dolarken.
“Ben de iyiyim. İyi olmana sevindim.” diyebildi Mahir, ne dese ne anlatsa şu an onu Ali’den başka kimse anlamazdı ki. Yalnızca can dostuna bahşedilen ikinci bir şansın olduğunu görüp kalbinin yıllardır geçmeyen sızına bir avuç su döktü Mahir, elinden ancak bu kadarı geliyordu.
Ali’nin soran gözlerine bakan Mahir yerine oturmadan, “Sonra,” dedi sessizce. Darin’se bu adamın neden ona bu kadar tanıdık geldiğini anlamasa da ona baktığında bile içinde dolan huzurla yalnızca gülümseyerek ona kaçamak bakışlar atmaya devam etti.
“Mustafa oğlum aç mısın?” diye sordu Serpil Hanım.
Ilgın hayretle annesine bakıp, “Anne yüz kez sordun ya adama!” dedi.
“Yok Serpil annem, göbeğimi zor erittim ben. Yeniden almayım kiloları,” diyerek güldü Mustafa.
“Ben seviyordum o göbeği!” dedi Ayaz kaşlarını çatarak.
Mustafa, Ayaz’ın huysuzluklarına yeni bulduğu çözümle birlikte çocuğa doğru bakıp, “Kocacığım,” diyerek gözlerini süzüp de fısıldayınca Ayaz’ın aklı yerinden uçtu, şimdi ne göbekti derdi ne başka bir şey. Mustafa’yı kucağına alıp dosdoğru yatağa gitmekti tek düşüncesi!
“Muzaffer bak kardeşim kesin Kolpaçino’yu izlemen lazım.”
“Ali ciğerim senin için izleyecem, olmadı bir akşam Kolpaçino gecesi yapalım,” dedi Muzaffer, Ali’ye bakıp.
Kendisi gibi şoför olan bu adamı Mustafa ve Ayaz’ın düğününde tanıdığından beri çok sevmiş, Mavi’nin izin verip de izlediği her Beşiktaş maçında mutlaka Ali’yi arıyor birlikte saatlerce maçın kritiğini çeviriyorlardı telefonda, hem de görüntülü!
“Melikeciğim bu ne güzellik böyle?” dedi Mavi, sevgilisinin yine değişik filmleri kapsayan planlar kurmasını zerre takmayarak.
“Teşekkür ederim Mavi, sen de çok güzelsin yine,” dedi Melike beğeniyle Mavi’yi süzerken.
Muzaffer, sevgilisine gelen iltifatla yeniden ona dönüp dudaklarını ısırarak bir türlü doymak bilmediği çocuğa hayranlıkla bakmaya başladı. Gerçekten de çok güzel olmuştu, bir başka güzelleşmişti son zamanlarda Mavi.
Muzaffer de bunu bilir gibi Mavi’nin sahte söylenmelerini duymazdan gelerek her bulduğu an çocuğu sırtına atıp beraberce yeniden dekore ettikleri yatak odalarına götürüveriyordu, bel kolyelerinin çokça şahitlik ettiği saatlerin başlangıcında.
“Muzaffer, bakma şöyle.”
“Nasıl bakıyorum sanki yavru ceylanım?” dedi Muzaffer kafasını sallayıp tespihini çekerken.
“Beni yiyecekmişsin gibi, herkes anlayacak.”
“Yedim zaten değil mi?”
“Evet, saatler olmadı daha. O yüzden uslu dur,” dedi Mavi bu kez de Mahir’e dönerek.
Serpil Hanım, Melike’ye doğru gülümseyerek bakıp, “Melike artık sık sık görüşürüz, bak buradakilerin hepsi benim oğlum. Ilgın göz bebeğimizdir tabii ama Rabbim bana bir sürü oğul verdi Ahmet’imden başka da. Oğlan çocuğu da kız çocuğu gibi olmuyor malum, sen de bilirsin. Biz seninle kaçar kaçar buluşuruz dışarıda kız kıza,” diyerek kıkırdadı.
“Olur tabii,” dedi Melike mahcup şekilde. Hayatında bir kez bile kız kardeş sıcaklığıyla sarınmayan kadın, Serpil Hanım’ın bu sıcacık tavırlarına da yabancıydı ama Serpil onu da alıştırmasını bilirdi elbet.
“Burak da aşirete katılan son mohikan oldu hanım,” dedi Ali Bey gülerek.
Onlar kendi aralarında gülüşüp sohbet ederlerken Burak’ın bakışları altında utangaçça oturan Ahmet’in yanına giden Mustafa, “Hadi,” dedi.
Birlikte mutfağa doğru gidip içeridekilere kazanla kahve yapmaya başlayan Mustafa, Ahmet’in heyecanla karışık bir minnetle kendisine baktığını gördü. Kahve işini elleri titreyen dostuna bırakmayacaktı elbette!
“Yapma,” dedi kahveyi karıştırırken.
“Neyi?”
“Bana eskisi gibi bak bebeğim, abi kardeş gibi.”
“Ama- Yani ben sana ne desem eksik kalacak be Mustafa. Zaten hayatıma Burak’ı getiren sensin, dostluğunu bana layık gören de sensin, bir de- İşte anladın sen,” dedi Ahmet.
“Günlerdir sana ve Serpil anneme de dediğim gibi kim olsa aynısını yapardı, bak kaderimizde birlikte olmak varmış,” diyerek kahveleri tek tek fincanlara dökmeye başladı. “Sen de bir şekilde, dolaylı yoldan kocamı bana getirdin o zaman, kelebeğin kanadını bir kez çırpması gibidir derler kader için, birbirimize bağlandık böylelikle. Ama bana mahcup ya da minnettar olmanı istemiyorum Ahmet.”
“Ama öyleyim, sana minnettarım ben.”
“Ben de sana, kardeşlik hissini bana yeniden tattırdığın için,” dedi Mustafa hüzünle.
“Cem aramıyor mu?”
“Bilmiyorum, İstanbul’a gelmiş sanırım yani sosyal medyasından gördüm ben de. Burada bir üniversitede işe başlamış, biz kopalı çok oldu,” dedi Mustafa, bu konuyu bir tek Ahmet’le paylaşmıştı bunca zaman.
“O seni arayacak bak görürsün. Kardeşlik öyle kolay kolay kopacak bir bağ değil Mustafa.”
“Bilmiyorum ki, biz bir tek küçükken kardeş olabildik birbirimize galiba. Neyse boş verelim hadi Burak’ın kahvesine tuz dök,” dedi sinsice gülümserken.
Ahmet, “Kıyamam ama sevgilime ya,” diyerek nazlansa da salona bir bakış atıp Burak ve Ayaz’ın kendilerini izlediğini görünce kaşlarını çatarak gözleriyle önünüze dönün işaretini çakıverdi. İkili Ahmet’in gazabını bildiklerinden anında önlerine dönerken Ahmet de kıs kıs gülerek kahveye tuzu atıp karıştırmaya başladı.
Bu sırada Melike, “Serpil Hanım, Ali Bey. Sebebi ziyaretimiz belli. Gençler birbirlerini görmüş, aşık olmuşlar. Benim oğlan ille de Ahmet diyor başka da bir şey demiyor,” dedi gülümseyerek.
“Bana da onun aşkını sizlerin huzurunuzda kelama dökmek düşüyor ancak. Ben Ahmet oğlumu çok sevdim, çok güzel yetişmiş pırıl pırıl bir genç. Ne desem size onun için yeterli gelmeyecek, biliyorum. Oğlum Ahmet’le tanıştığından beri gerçekten gülüyor sanki, öncesinde meğer yaşamıyormuş da ben fark edememişim. Neyse- Allah’ın emri, peygamberin kavli ile oğlunuz Ahmet’i oğlum Burak’a istiyorum.”
“Vallahi Melike Hanım sizinle dünür olmak bize ancak mutluluk verir. Biz de Burak’ı çok sevdik, o da oğlumuza can oldu. Ahmet’in yüzüne renk geldi İstanbul’a taşındığından beri diyorduk ama meğer sebebi başkaymış. Verdik gitti değil mi hatun?” diyerek son sözü karısına bıraktı Ali Bey.
“Verdik tabii, sizinkini de bizimkine aldık,” dedi kıkırdayarak Serpil Hanım.
Burak, dudaklarını birbirine bastırıp da heyecanla Ahmet’i izlerken ailelerinin huzurunda birbirlerine ait oldukları için içi içine sığmıyordu. Ömrünün başlangıcı gibiydi herkese kahvelerini dağıtan çocuk, verdiği cefaya da sefaya da eyvallahtı onu tanıyıp da onun olması için peşinden dört döndüğü ilk günden beri.
Sıra kendisine geldiğinde kahvesini önünde eğilerek ona uzatan çocuğun bacağı acıyacak diye korkarak hızla kahveyi aldı. Bir dikişte içtiği kahvenin tuzlu iğrenç tadı bile cennette olduğu tasvir edilen, şırıl şırıl akan baldan ırmaklar gibiydi hevesle ona bakan masmavi gözlerden sebep.
Herkes Burak’ın bir dikişte bitirdiği kahveye bakıp da bir şeyler söylerken Ali Bey, “Yüzükleri de takalım,” dedi.
Salonun ortasında yan yana duran Ahmet ve Burak’ın yüzükleri Ali Bey’in duaları eşliğinde takılıp da Ilgın’ın getirdiği süslü ahşaptan tepsinin içindeki makas Ali Bey’e doğru uzatılınca Ilgın, “Makas kesmiyor!” deyiverdi birden.
Burak, o makasın sapına kadar içinden sövüp bir an önce yüzüğünü Ahmet’in parmağında görmek için cebindeki tüm parayı Ilgın’a verince Ilgın paraları suratına sürüp, “Bereket versin enişte,” dedi gülerek.
Bu sırada hâlâ kendisine dalıp giden Darin’i fark ederek kafasını çocuğa hayırdır anlamında sallamayı da ihmal etmedi. Takmıştı bu bebe de kendisine ama ha!
Ali Bey, mavi kurdeleyi kesip iki oğluna da elini öptürünce salondaki herkes gülümseyerek ikiliyi alkışlamaya başladı. Bir tek Ali ve Muzaffer hüzünle karışık bir neşeyle küçük törene katılıyordu, kimsesiz oluşlarından sebep.
Mahir ailesinin olmayışını, Ali’nin kendi ailesi olduğunu çoktan kabullenmiş şekilde sevgilisine bakıp, “Ömrünce yanında olacağım sevgilim,” diye fısıldadı, varlığını hiç unutmayan sevgilisine yine de hatırlatmak ister gibi.
“Sana çok aşığım nazlı ceylanım da ben de isterdim sana şöyle şeyler yaşatmak,” dedi hüzünle.
“Sen benim ikinci ömrümde ki tek baharımsın Ali, bana yaşattığın şeylerin bende ki yerini sana anlatsam ben ne yapmışım ulan bu çocuğa dersin,” dedi sevgilisinin elini tutarken.
Aynı anlarda Mavi’yse kendinden beklenmeyecek şekilde Muzaffer’in yanağından öperek, “İki gözümün baharı,” dedi, sevgilisinin ona sık sık söylediği sözleri ona karşı kullanıp da onu neşelendirmek isteyerek.
Muzaffer, yanındaki yıldızlardan gelmiş kadar güzel ve tertemiz bakışlı çocuğa bakıp içini çekerken, “Çok aşığım kitabıma ha sana, öyle böyle değil,” dedikten sonra Mavi’nin saçlarına bir öpücük kondurdu, onu yatıştıran kokusunu içine çekerek.
Tam bu sırada Melike oğullarının yanına gelip de ikisine sarıldı. “Çok mutlu olun olur mu? Aşkı yaşayamayan herkes için aşkınızı doya doya yaşayın, kimselere bakmadan, sadece birbirinizle.”
Daha sonra elindeki zarif kutudan yüzüğü çıkarıp Ahmet’in sol işaret parmağında taktı. “Sana layık değil oğlum ama yüzük takmayı çok seviyorsun diye.”
“Melike abla! Bu çok güzel, hiç çıkarmayacağım tıpkı Burak’ın yüzüğü gibi bu da hep parmağımda olacak, çok teşekkür ederim,” diyerek kadına sarıldı yeniden.
Burak ise bu sırada sağ parmağında ki altından yapılma, sade ama zarif yüzüğe hayranlıkla bakıyordu. Aylar önce ona bildiği her şeyi unutturan, aklıyla kalbinin en güzel çaresizliği çocuğun yüzüğüydü parmağında ışıl ışıl parlayan yüzük.
Hiçbir acının onun yokluğu kadar canını yakmayacağından emin olduğu çocuktu yine yerde bulduğu gökyüzünün tezahürü. Gözleri dolu dolu kafasını kaldırıp da Ahmet’e bakarken ağzından tek bir kelime yol bulup da çıkamadı bir türlü.
Çıkamayan kelimeler sanki kalbinden bir yol yapıp da Ahmet’in kalbine bir şekilde ulaşmış gibi Ahmet yalnızca gözlerini bir kez açıp kapayarak, “Olmayan bacağımsın benim, gerisini sen anla,” diyerek fısıldadı kulağına doğru Burak’ın.
Burak, uykusunda sarılıp da düşlerinin karıştığı çocuğa doğru kollarını uzatırken günün başlaması için önce güneşin doğması ama hepsinin olması için önce Ahmet’in yüzünü görmesi gerektiğini düşündü. Bundan sonra ömrü olacaktı bu çocuğun, onunla başlayan ve yalnızca onunla biten…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙