✨✨
İnsan bazen elindeki kayıp gitmeden, ‘En azından ben kaybedeyim de acısı daha az olsun,’ diyordu. Kaybın acı tadını duyumsamanın yolunun öyle veya böyle hasret hastalığına çıktığını bilmeden, içten içe, ‘O gitmeden ben her şeyi yakıp yıkayım,’ diye düşünüyordu belki de.
Geçmişte de böyle değil miydi? Krallar, komşu krallık onlara saldırmadan, ‘Ben saldırayım,’ diyerek koca koca ülkeleri savaşa sokup yüz binlerce insanı feda ediyordu da insan kendi öz güvensizliğinin yansımasıyla kuş kadar kalbini feda etmiş çok muydu yani?
İşte Lilliputların ülkesine giriveren Gülliver misali hayatına tam orta yerden dalan çocuğu yitirirken Mustafa’nın da beyninin gerisinde bir ses, ‘Nasıl olsa bir gün gidecek, korkak olsan belki daha az kanatırsın yaralarını.’ demişti.
Mustafa, duymadığını sansa da o ses doğduğundan bu yana orada olduğu gibi yine oradaydı, zihninin içinde. Örümceklerin hızla ördüğü ağlar gibi o sesi yok ettiği yanılgısına kapılsa da hızlıca sarıvermişti o ağlar yine beyninin içindeki odaları.
Her şeyin üzerini kapattığını zannettiği noktada, kafasında açtığı odalara itinayla yerleştirdiği ve bugününü yaşamasına engel olan her bir şeyin örülen ağlarla birlikte bir bir üzerine yıkılıp da ağzında katran tadıyla doğru düzgün uyuyamadığı bir sabaha uyanmıştı.
Yeniden gecelere sığınmak istese de kaçtığı ayazdan sonra gelen fırtınayla birlikte eski yâreni geceler de kabul etmiyordu onu artık. Nihayetinde yüzüne vuran ay ışığıyla bir kere ihanet etmişti o gecelere değil mi?
Geceler dahil, kimse ihanet edenleri sevmezdi.
Yataktan kalktığı gibi mekanik hareketlerle hızlı bir duş almış, görmeyen gözlerle hazırlanmış, kahve makinesinin yanındaki vanilya şurubunu görmemek için sabah kahvesini bile içmemişti.
Yalnızca laptop çantasını alıp bugün onu almaya gelecek birileri olmadığından yeniden servise talim şekilde çıkmıştı evinin kapısından.
Tam bu sırada karşı komşusu da kendi kapısının önünde belirdi, yine nefret dolu gözlerle.
Mustafa, çevik ve sinirli hareketlerle kapısını kilitlerken, “Aman dokunma bana,” dedi.
Kadın şaşkınlıkla, “Ne?” diyebildi sadece.
Genelde kibarca gülümsemek, hal hatır sormak hariç adamdan ne olursa olsun böyle bir tavır görmemişti kadın dokuz yıldır.
“Diyorum ki dokunma bana. Isırırım falan, ibnelik virüsü bulaşır. Sonra zombi misali ibne ararsın etrafta beslenmek için.”
Kadın onun yanından hızla uzaklaşmadan önce, “Terbiyesiz!” demeyi de unutmadı elbette. Başkalarının işine karışıp da ailesini aradığını, kocaman adamı annesine şikayet ettiğini çoktan unutmuş görünüyordu.
Mustafa, kadının arkasından, onun duyabileceği bir sesle, “Sensin o, dedikoducu,” dedikten sonra bir merdivenlere bir asansöre bakıp asansöre binmeyi uygun gördü kendince.
Ölümcül İstanbul trafiğinde saatler süren uğraş sonucu geldiği iş yerinde müdürlüğe girdiği an kimselere günaydın bile demeden yerine oturdu. Temizlik yapanlar tarafından her tatil sonrası olduğu gibi yanındaki sandalye boş masaya yerleştirilmişti. Bu sefer almayacaktı ama. Ayaz’ı yoktu ki yanına oturup onunla her sabah getirdiği sandviçlerini yesin, kahvesini içsin, kıkırdayarak insanlarla dalga geçsin…
Eski bir dost gibi işine sarıldı dört elle, ta ki başında birinin beklediğini anlayana kadar. Kafasını kaldırıp baktığında Gizem’in gülümseyerek onu izlediğini gördü.
“Merhaba Mustafa. Ayaz’ı soracaktım, gelmedi de bugün.”
“Bilmiyorum ki Gizem, benim de haberim yok.” Ne diyebilirdi ki? ‘Bir kış sabredemedim, tam çiçeklerim açacakken dolu vurdu üzerime.’ diyemezdi ya.
“Anladım, kolay gelsin,” diyerek yerine döndü kız.
Eskiden olsa bir, ‘kolay gelsin’ de Mustafa’nın dudaklarından sorgusuz sualsiz dökülürdü ama yemediği yemekten mi, uykusuzluktan mı, yoksa Ayazsızlıktan mı bilinmez mecali yoktu adamın konuşmaya. Sadece ara ara telefonuna kayan gözlerine engel olamıyordu, o kadar…
En sonunda nefes alamaz hale geldiğinde Ayaz’ın onu çekip çekip götürdüğü, Burak’a yakalandıkları yangın merdivenine gitti. Kimse onu görmesin, eskisi gibi görünmez olsun diye diliyordu yalnızca.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde çıplak duvara baktı. Bir bir anılar aklına düştü.
‘Bir yere gitme. Ben sana her yeri getiririm ama sen gitme.’
‘Ayaz’ın konuştuğu Mustafa.’ olduğu günü burnunun direği sızlayarak hatırladı. Sessizlik en güzel senfonisiydi Mustafa’nın, dinlemeyi en çok sevdiği besteyse artık kafasındaki düşünceler değil, Ayaz’la olan anılardı. Bu anılara tutunup sessizce oturmak isterken buldu kendisini.
Biri, onun bu isteğine katılmıyor olacak ki daha biraz önce oturduğu merdivenlere gelip pat diye yanına kuruldu.
“Burası benim mekandı, anlaşmıştık.”
Sesinde yankı bulan güçsüzlükle, “Birkaç dakika sonra giderim, rahatsız etmem seni,” dedi.
Burak, elinde sigarası kafasını kaldırıp Mustafa’ya baktığında kendisinden daha kötü durumda olan birini bulmanın şaşkınlığını yaşadı. Bunca yıldır beraber çalıştığı adam, saatlerce Müslüm Gürses dinleyip kendisini jiletlemiş gibi görünüyordu.
Son zamanlarda kimsenin işine karışmasa da dayanamaz gibi, “Ne bu halin?” diye sordu.
“Ne varmış halimde?”
“Bok gibi görünüyorsun.” diyerek yanıtladı esmer adam onu. “Hiç uyumadın mı?”
“Yok.”
“Sohbetin kuş cıvıltısı gibi maşallah, doyum olmuyor.”
‘Küçük beyaz bir kuşsun.’
Mustafa, dolan gözlerini saklamak için başını yere eğdi. “Ne anlatayım sana Burak ben?”
“Ne bileyim, Çin ofisleri satıcı açıklarını anlat. Dinlerim.”
“Açık yok, kapattım hepsini ben.”
“Şaşırmadım.”
Burak, Mustafa’nın neredeyse sessizliğini paylaşmak istediğini düşünmesine yol açarak tek kelime etmeden ilk sigarasını içmiş, ikinci sigarasını yakmak için cebinden paketini çıkarmıştı ki kulaklarına, “Bana da versene bir tane,” sesi doldu.
“Yok artık, yakında mesai de yapmazsın sen.”
“Ver işte.”
Dudaklarını ‘vay be’ anlamına gelecek şekilde büzen Burak, bir sigarayla birlikte çakmağını da verdi adama. Mustafa, otuz üç yılına bir ilk daha ekleyerek daha elinde tutmayı bile beceremediği sigarayı yakıp bir nefes aldı.
“Bu ne ya?” dedi öksürüklerinin arasından. “Neden içer ki insan bunu?”
“Düşünürken arkadaş oluyor işte.”
“Yıllardır düşünürüm, hiç böyle bir arkadaşa ihtiyaç duymamıştım.”
Burak, kendi tabiriyle sigarayı piç eden adamın elinden bir hamlede kapıp yere attı. “İçmiyorsun bile, mundar ettin. Tanesi kaç para haberin var mı?”
“Neyse parası veririz kardeşim, amma tatava yaptın.”
Evet, yıllardır çalıştığı adamın içinden çıkan acayip kişilikle Burak, daha ne kadar şoka girerdi bilmiyordu ama tanımaya değer görmediği Mustafa şimdi çok ilginç geliyordu gözüne.
Düşüncelerinin arasında bir istisna yaptı ve, “Stajyerle mi ayrıldınız?” diye sordu. Onun da aklı, fikri bir başkasındaydı. Bu yüzden kimseyle ilgilenmiyor, kimsenin hayatı onun dikkatini çekmiyordu, bu yıkık dökük adam hariç elbette…
Mustafa sadece derin bir nefes aldı.
“Anlamak zor değil. O gelmedi, sen de pavyondan çıkmış gibi façayı bozmuşsun.”
“Öyle oldu.”
“O seni bırakmazdı, mal gibi ağzının içine düşüyordu. Hayırdır?”
Mustafa, damarlarından çekilen gücün birden yerli yerine geldiğini hissederek çirkefleşti. “Sensin mal Burak!”
‘O benim her şeyim.’
“Lan tabiri caizse mi ne öyle derler ya. Anlat, bazen anlatabilmek hayal gibi geliyor insana.”
“Anlatacak bir şey yok. Rüyaydı, uyandım. Şimdi uyuyorum, kabus oldu her şey.”
Sigarasından derin bir nefes çeken Burak, halden anlar bir tavırla, “Rüyaydı demek, iyi bilirim,” dedi.
“Neyi?”
“Rüyaları. Senin yanında en azından. Mal mal iki binler rock klibi çekeceğine sadece rüyalarına ait olmayan insana sahip çık, gece gelsin de uyuyup masmavi gözleri görebileyim diye ağlarsın sonra.”
“Mavi göz ne alaka?”
“Mavi göz, kızıl saç ne fark eder?” Daha sonra sessizce, sanki kendisiyle konuşuyormuş gibi sözlerine devam etti. “Alay ediyor siktiğimin hayatı.”
Hangi kızın bu kalpsiz olduğunu düşündüğü adamı bu hale getirdiğini merak ederek, “Senin de derdin var, belli,” dedi.
“Bin dermana değişmem inanır mısın?” diyerek göz kırptı Burak. Mustafa, onun konuşmamak için şakaya vurduğunu anladığında kafasını salladı sadece.
“Burası benim yerim, aşk acını burada çekemezsin. Git n’apacaksan yap, aşkını acısız yaşa. Benim yerime de göz koyma. Yallah.”
Mustafa, ‘Deli galiba,’ diye düşünerek kovulduğu yangın merdiveninden işinin başına dönmek için yeniden müdürlüğe doğru ilerledi. Yolda birkaç tanıdık personel görse de pek oralı olmadı, kimseyle uğraşacak gücü de, hali de yoktu zaten.
Yerine oturduğunda yeniden telefonunu kontrol edip boş bildirim ekranıyla yüzleşince suratı düştü. Sonra çaktırmadan etrafına bakındı. Herkesin kendi halinde takıldığını görünce bilgisayarını ilk kez iş dışında kullanarak gece boyunca düşünüp aldığı kararla arama motoruna şirketinin beraber çalıştığı hastanenin psikiyatri servisini araştırmaya başladı.
Madem sevdasına sahip çıkamayacak kadar hasta, Ayaz’ını yarı yolda bırakacak kadar korkaktı, o zaman o da kendisine acımak yerine gerekeni yapar, dallarını kırdığı fidanını yeniden büyütebilmek için kendi toprağını bereketli hale getirirdi.
Yoktu kimsesi sevgilisinden başka. Sabaha kadar ağlayarak Ayaz’ın yastığını koklarken kendi kafasında Ayaz’ın onun ömürlük sevgilisi olduğunu kabullenmiş, kapıyı çarpıp giderken bile, ‘Bitti.’ diyemeyecek kadar kendisine aşık çocuğu yeniden kazanmak için gereken her şeyi yapabilmeyi ödev edinmişti.
Ayaz’ı ona aşıktı öyle değil mi?
Biliyordu işte bunu Mustafa. Aşık olmasa giderken, ‘Sen cesur olmadığın sürece…’ demezdi. Mustafa, Ayaz’ın ona aralık bıraktığı kapıyı bulmuş, şimdi o kapıyı tamamen açıp sonsuza kadar içeri girecek, deniz kenarındaki bankta onu bekleyen çocuk için ikisini içine aldığı camdan küreyi kıracak, onları özgürleştirip aşklarına sahip çıkacaktı.
Yoktu Ayazsız hayat ona. Nuh Tufanı gibi yıkılıp yakılan yaşamlarında gemisine atlayıp tutup çekiverecekti sevgilisini, daha iyi koşullarda, kaldıkları yerden hayatlarına devam edebilmeleri için.
Kafasını kaldırıp yeniden etrafına baktığında yine kimsenin ona, ‘Neden çalışmıyorsun?’ diye hesap sormadığını gördü. Demek böyle bir şeydi iş hayatı, böyle de oluyordu ha?
Bir süre daha araştırmasını yapıp uygun birini bulduktan sonra hızlıca randevusunu aldı.
Bundan sonraki her adımı Mahşer Günü’nde Sırat Köprüsü’nü geçmekten ibaretti. Ya düşecekti yedi kat cehenneme ya da kendisini zorlayacak, geçecekti incecik, kılıçtan köprüyü.
Tam yirmi iki saattir göremediği çocuk ne yapıyordu acaba? Özlemiş miydi onu? Yoksa rahatlamış mıydı kurtulduğu için?
‘Yine aynı şeyi yapıyorsun. Sana aşık o, çok üzülüyordur tabii.’
Daha sonra düşüncelerine ara verip iş yerinde işi sermek bugün adeti olmuş gibi biraz uğraşarak sahte bir sosyal medya hesabı aldı. Güç bela çözdüğü uygulamanın arama kısmına Ayaz’ın adını yazdı.
Profilini bulduğunda hesabının herkese açık olduğunu görerek fotoğraflarını seyre daldı uzunca. Barcelona‘daki katedralin içinde ona gösterdiği fotoğrafı buraya da yüklemişti.
Ne kadar da güzeldi böyle. Gökkuşağı renkleri yüzüne çok yakışmıştı. Bu çocuk için yaşamaya değerdi bu hayat.
‘Fotoğraflar yakınlaşıyor mu acaba?’ diye düşünürken ekranda aniden kalp işareti belirince neye uğradığını şaşırdı. Ne yaptığı konusunda en ufak bir fikri olmadan dehşetle ekrana bakıp bir, ‘Hii!’ nidası kaçtı dudaklarının arasından. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu ama kötü bir şey olduğu besbelliydi, beğenmek demek miydi bu kalp şimdi?
Bunca zamanını sosyal medya cahili olarak geçiren Mustafa, telefonunu kaptığı gibi Burak’ın yanına seri adımlarla ilerledi. Tam yanındaki boş sandalyeyi adama doğru yaklaştırıp panikle, “Burak bir bak, ben bir şey yaptım,” dedi.
Burak, en fazla gönderdiği mailin sonuna ‘saygılarımla’ ifadesi eklemediği için dehşete düştüğüne emin olduğu iş arkadaşına bakıp kafasını ne var anlamında salladı.
“Şu uygulamayı biliyor musun?”
“O nasıl soru ciğerim? Yeniliyor mu da de istersen?”
“Ya acil konu, dalga geçme,” dedikten sonra telefonun ekranını Burak’ın burnuna tuttu. “Ben bir şey yaptım da kalp çıktı, ne demek bu? Beğendim mi şimdi?”
“Evet ama geri alabilirsin, bakayım?”
Burak, eline aldığı telefonla, “3310 kullansaydın Mustafa, bu telefon olmamış. Bak şuraya bastığında geri alabilirsin beğenini ama bildirim gitmiştir seninkine, geçmiş olsun. Ha bu arada ergenliğe de girmişsin, hayırlı olsun,” dedi.
Mustafa, Burak’a tip tip bakıp dişlerinin arasından teşekkür ettikten sonra hızla yerine döndü. İyi ki hesabı kendi adıyla almamıştı, nereden bilecekti Ayaz onun olduğunu sanki?
Hem zaten fotoğrafları da herkese açıktı, ne bildirimler gidiyordu kim bilir ona? Peki mesaj? Acaba tanışmak isteyenler oluyor muydu Ayaz’ıyla?
Evet hâlâ onun Ayaz’ıydı o, ne var!?
Öğleden sonrasını ısrarla sevgilisinin fotoğraflarına bakarak, biraz çalışarak, bildirimlerini kontrol ederek geçirdikten sonra saat dört kırk beşte çıkışa doğru ilerledi.
Üst katta Ceren, dört kırk beşte çıkan Mustafa’yı görüp Burak’ın güldüğünü gördüğü günkü gibi gözlerine inanamadı. Gözlüklerini çıkarıp taktı ama yok, doğruydu! Mustafa, dokuz yılın sonunda ilk kez çıkış için turnikelerin ardında sıralanan personelin en önünde dikiliyordu!
Ceren’in hayretinden habersiz olan Mustafa’ysa taksiye atlayıp hemen, bugün için randevu aldığı psikiyatristle görüşmeye gitti. Ertesi gün ehliyete de başvuracaktı, hayat bir günse Mustafa dövünmek yerine tıpkı annesine söylediği gibi o günü yaşayacaktı artık.
Kahkahalarla gülecek, sevgilisini öpecek, iltifatları kabul edecek, korkmadan Rahmi Bey’in karşısına bile çıkacaktı, kararlıydı. En sonunda alışveriş merkezinin karşısındaki hastaneye girmek için insan kalabalığını yararak amacına ulaşıp doktorunun sekreterine geldiğini bildirdi.
Bir günde mucize beklemiyordu elbette ama neyse derdi, ruhunun neresi eksikse, neresi yamalıysa tamir edilmeliydi artık. Birilerinin telkiniyle değil, kendi ayaklarının üzerinde durarak yaşamalıydı bu hayatı.
“Mustafa Bey, doktor hanım sizi bekliyor.”
Bin bir umutla girdiği kapıdan Ayaz’ına layık olabilmek, kendisiyle barışabilmek, tüm benliğini olduğu gibi kabullenip sevebilmek, yıllardır ailesinin ona öğretmeyi bırak ondan azar azar çaldığı öz saygısını kazanabilmek ve en önemlisi hayatını ellerine alabilmek için ilk adımını attı Mustafa.
✨✨
Randevusunun sonunda kuş gibi hafiflemese de içinde biriktirdiği yüklerin bir kısmını atmış şekilde gülümseyerek çıktı hastaneden.
Psikiyatristini de sevmişti üstelik. Kadın zamanları dolmasına rağmen onu dinlemiş, yol göstermiş, hemen ilaç reçetesini eline tutuşturup göndermemişti. Haftada iki kez gidecek, ilerlediği, kademe kaydettiği her sürede bu günler düşecekti.
Üstelik kadına Ayaz’ının okumasını tavsiye ettiği kitapları anlattığında kadın gülümseyerek çok doğru bir kitap tercihi olduğundan bahsedip kim önerdiyse tebrik etmesini bile söylemişti. Bir kez daha böyle güzel bir çocuk ona bahşedildiği için şükretti.
Hastanenin kapısında dikilirken kararlı bir şekilde eline telefonunu aldı. Cesurca rehberden aradığı ismi bulup arama tuşuna bastı. Kendisine yeni bir telefon da alacaktı! Göt Burak!
Cesareti onunla olsa da mahcubiyetin getirdiği tedirginlikle, “Alo, merhaba,” dedi.
“Merhaba oğlum, nasılsın?”
“İyiyim Zeynep abla.” Ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi birkaç saniye sessizliğe gömüldü ama korkaklığa lüzum yoktu artık. “Ben çok mahcubum sana karşı ama şey- Benimle bir kahve içmek ister misin?”
“İsterim tabii Mustafa, müsait misin şimdi?”
“Evet, Bakırköy’deyim. Nereye dersen hemen geleyim, sen yorulma.”
“Sen beni AVM’de bekle. Oraya yakınım zaten, geliyorum.”
“Tamam. Zeynep abla?”
Telefonun ucundan güven verici bir ses doldu kulaklarına. “Söyle oğlum.”
“Teşekkür ederim.”
“Ben seni bir haşlayayım da bakalım o zaman teşekkür edecek misin bana ? Bekle beni.”
Mustafa, yüzündeki tebessümle onu azarlayacak kadını dört gözle beklemeye başladı. Kendisini doğuran kadına zıt, oğlunu üzmesine rağmen yine de ondan vazgeçmemiş, onu dinlemeyi seçmişti. Ne de şanslıydı böyle bir kadını tanıma fırsatı bulduğu için.
Biraz kitapçıda dolaşıp kendisine renkli kalemler aldıktan sonra Zeynep’ten gelen mesajla onu beklediğini söylediği kafeye doğru ilerledi.
İçeri girdiğinde gördüğü kadınla gözleri doldu yeniden, Ayaz’ını görür gibi olmuştu kadının yüzünde bir an için.
Beyaz yanaklarında peydâ olan mahcubiyet pembeliğiyle, “Merhaba,” dedi.
“Gel bakalım kaçak,” diyerek kendisine sarılan kadınla gönlüne yeniden minnet tohumları ekiliverdi.
Başlarında biten garsona kahvelerini söyleyip karşılıklı birbirlerine bakmaya başladılar. Daha doğrusu Mustafa utançtan kadının gözlerine bakamıyor, kaçamak, birkaç saniyelik göz değdirmesiyle yetiniyordu.
“Anlat bakalım. Benim oğlan neden vanilyalı dondurma kaşıklayıp Gossip Girl izliyor evde?”
“Anlatmadı mı?”
“Anlatmadı, daha çok kendisini yemeğe verdi diyebiliriz.”
Mustafa, bir anlık boş bulundu. “Kıyamam ya, bebeğim.”
Zeynep, bu Mustafa’yı ilk kez görüyor gibi kaşlarını havaya kaldırıp gözlerini kocaman açtı. Mustafa utangaçça olanları bir bir kadına anlatırken bir yandan da göz pınarlarında biriken ve akmakta ısrar eden yaşları geriye göndermeye çalışıyordu.
“Hemen arkasından neden gitmedin peki?”
“Bilmiyorum, verecek cevabım bile yok.” Tüm dürüstlüğüyle karşısındaki kadını yanıtlıyordu şimdi. “O kadar korkağım ki arkasından gitmeye cesaret edemedim. Onun bana gelmesini bekledim, her zamanki gibi.”
“Ben, Ayaz seni bana ilk kez anlattığında ona da söyledim, ‘Karşındaki cesur biri mi, bu aşkı sırtlayabilir mi, eğer değilse peki sen buna hazır mısın?’ diye.”
“Yapamadım.”
“Anlıyorum seni de, bazen bir musibet bin nasihatten iyidir Mustafa. Karalar bağlamak yerine cesaretli olup küskün sevgilini yeniden kazanmalısın. Anladığım kadarıyla da isteğin bu zaten.”
“Evet Zeynep abla, bana yardım eder misin diyecektim. Karışmak istemezsen anlarım, zaten ailenize sıkıntı verdim.” Başını önüne eğdi. Ne de çok mahcubiyet sığdırmıştı bir güne? “Biliyorum ve özür dilerim.”
“Neden karışmak istemeyim ayol? Bak bir gün bile dayanamamışsın Ayazsızlığa. Sadece bunun yalancı bir heves olmadığından emin ol, olur mu?”
Mustafa, panikle kafasını iki yana salladı. “Valla billa değil Zeynep abla. Ben oğlun olmadan yaşayamıyorum, nefes bile alamıyorum. Senden önce psikiyatri randevum vardı, kendimi tamir ediyorum hem ben.”
“Sen bozuk değilsin ki tamir olasın oğlum,” diyerek masanın üzerinden Mustafa’nın elini tuttu Zeynep, güç vermek ister gibi. “Bu hale getirenler utansın seni, sen neden utanasın? Hem çok iyi yapmışsın. Bak bir ablan gör beni, istersen de annen ama kendini birinin ellerine tamamen bırakma sakın. Bu benim oğlum da olsa her şeyini yarınlar yokmuş gibi ona emanet etme. Sev, aşık ol, gül, yeri gelince fedakarlık da yap ama seni sen yapan yine kendinsin Mustafa, bunu bilerek hareket et.”
“Öyle yapacağım, yarın da ehliyete başvuruyorum. Ben de Ayaz’ı alacağım evden artık,” dedi hevesle.
“Aferin oğlum. Kendini sev ne olursa olsun. Sürekli düşünerek, kurarak, kendine acıyarak hayat geçmez ki. Bunları yaparak anı kaçırırsın. Zaman acımasız, geri gelmiyor Mustafa. Her şeyin telafisi var, giden zamanın yok.”
“Biliyorum artık Zeynep abla.” Yüzünde rahatlamanın getirdiği bir gülümseme genişçe yayıldı Mustafa’nın. “Peki haddimi aşmazsam sizde durumlar nasıl? Yani eşinle?”
“Ayaz kaydını sildirdi, Rahmi’ye de haber gitmiştir mutlaka. En son peşimizde dolaşıyordu ama ne Ayaz ne de ben yüz vermedik. Biraz burnu sürtsün, bakalım bundan sonra ne yapacak?”
“Kaydını mı sildirdi?”
“Haberin yok muydu?”
“Yoktu, dünden beri beni aramadı dedim ya.”
“Bugün ilk iş, dondurmasını yemeden kaydını sildirdi. Çok istediği bir okul vardı, yemek memek işleri öğreten. Oraya yazılacak, arkadaşı da burs kazandı, beraber gidecekler.”
“Ahmet’le mi?”
“Evet,” diyerek onu onayladı Zeynep. Ayaz’a söylediği gibi Ahmet’i Mustafa’ya anlattığına içten içe memnun bir tavırla sözlerine devam etti. “Rahmi evde kendi kendine okulun broşürünü masanın üzerine bırakıp, ‘Bu okul da ne kadar acaba? Paraya ihtiyacı olan bana söyler herhalde,’ falan diye duvarlarla konuşuyordu en son ama Ayaz ondan para almaz bu saatten sonra.”
Mustafa kıkırdayınca, “Valla sen hiç gülme, burnu sürtecek sadece Rahmi değil ki sensin de! Senin de işin zor gibi,” dedi muzipçe Zeynep.
“Ne olursa kabulüm Zeynep abla, yeter ki yeniden kazanayım Ayaz’ı.”
“Kaybettiğini sanmıyorum oğlum. Yalnızca cesaretinin yanında biraz da arsız olman gerekiyor. Bu senin kişiliğine ters gibi görünse de insan sevdiğine arsızlık yapmaktan utanmamalı bana göre.”
“O, beni nasıl kendisine aşık ettiyse ben de onun güvenini yeniden kazanıp onu bir daha bırakmayacağımı ona ispatlayacağım. Sadece iş yerine gelmiyor, okulu da yok artık. Onu kolayca bulamam, bana ancak sen yardım edersin.”
“Hallederiz, o iş bende. Şimdi birer magnolia söyle de plan yapmaya başlayalım.”
Mustafa, yüzünde sinsi bir gülümsemeyle Zeynep’i onayladı. Üzerine yıllardır, tıpkı eski zamanlarda kadınlara giymeleri zorunlu kılınan etekler gibi giydirilmiş mağdurluk, kendine acıma, korkaklık pelerinlerinin üçünü de çıkarıp yeniden doğuşunun şafağına baktı, cesaretle.
Ay tenli çocuğun aşkının kendisinde yarattığı devrimle tüm onu karanlığa boğan her şeyi arkasına aldı. İsyankârdı Mustafa bundan sonra. İsyankâr, devrimci, özgür…
Belki çiçeğini soldurmuştu ama o çiçeğin poleninde yaşadığını bilir gibi yeniden topraklarını verimli hale getirip içinde başlattığı bu savaşı gerekirse görünür kılacak, kuşandığı cesaret kılıcının keskinliğiyle bir bir kendisini de, aşkını da deviren her bir duygunun kafasını gövdesinden ayıracaktı.
Kabil’di Mustafa. Tüm hücresiyle ihanet etmesi gereken, ona bunca yıl yalancı dost olmuş, kendi gezegeninde onu alaşağı eden ve onu ilk cinayetine sürükleyen tüm Habil duygularını hançerleyecekti de yine de yeniden doğacaktı bereketli topraklarından.
Yükseldiği yerden Ikarus gibi kanatları eriyerek düşen adam, düştüğü yerden Anka kuşu gibi kocaman kanatlarını açıp yeniden yükselecekti, koruyucu meleğini yeniden canına katarak…
✨✨
Merhaba, geldiğimiz bu noktada kısaca bir şeyler söylemek istiyorum. Bana göre aşık biri gerçekten aşıksa bir gün bile ayrı kalamaz. Bölümün başına ‘aylar sonra …’ yazıp da Mustafa’nın içsel savaşlarını anlatarak kabak tadı vermek istemedim.
Elbette bu subjektif bir konu ama bana göre bu böyleydi, hep de böyle olacak.
Ayaz’ın arkasından gitmemesi kısmında, gitse çok absürt ve abartı olurdu. Türk filmi tadında bol gözyaşı eşliğinde bir klişe yaşanırdı. Burada bile Ayaz’ın yeniden ona gelmesini beklediğini vurgulamak istedim aslında.
Mustafa, gerçekten anksiyete ile boğuşuyor, kendine güvensiz, öz saygısı olmayan biri. Bunları yaşamayan birine anlatmak zordur. ‘Aman dert mi bu?’ diyebilir ama yaşayanlar çok iyi anlayacaktır. Üstelik de aileden yaralı bir kuş.
Yazarken özellikle psikolojik kısımları kardeşimden yardım alarak yazdığımı söylemiştim. Hiçbir adımı öylesine, geçiştirerek yazmadım. Yalnızca artık Mustafa’nın Anka kuşu olmasının zamanı geldi ve bir otuz üç yıl daha Ayaz’ın ilişkinin ‘babası’ gibi davranmasına göz yummak istemeyerek kendi uyanışını başlattı.
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
mustafam beni çok ağlatıyosun 😭😭😭😭😭😭😭😭😭😭😭😭😭😭😭