Bölüm 30: Sisyphos’u Mutlu Hatırla

✨✨

Barış, her durum için uygun bir kelime olmadığını sandığında küçüktü. Aslında, herkesin dünyasının zihnindeki kelimeler kadar olduğunu öğrendiğinde biraz büyümüştü.

Yıldızlarla dolu bir gecede, yanına yattığı olanaksızın sebebinden cebindeki romanın ön sözüne bile lanet ettiğindeyse tüm kelimelere düşman olmuştu.

Ama kollarında zaferler taşıyan bir yarı tanrı ona eski denizci masallarından çıkıp da geldiğinde Barış, onun yalın güzelliğine meftun şekilde kendi yenilgisinin kanıtının hayatındaki altını çizdiği kelimeler olduğunu ama bunun da aslında hiç yazılmamış bir kitaba dönüştüğü gerçeğiyle yüzleşmişti. Artık ne Barış küçüktü ne de yanan cümlelerinden tarla kuşlarının yanına kaçıp da saklanabilecek kadar kelimeleri tanıdık…

Annesi, babası öldükten sonra her gecenin bir günahı olduğunu kanıtlamak ister gibi kalbindeki yarayı iyileştirmek için dermanı başkalarında aramaya başlamıştı. Barış, bunları yaşadığında da çok küçüktü. Babasını tam hatırlamasa bile annesinin yanına gidip gelen yamalı sevdaları pekâla da hatırlıyordu. Yine bilindik bir öykünün sıradan kahramanlarından yalnızca biriydi kumral çocuk.

Uğursuz bir akşam, annesinin son sevgilisini girdiği kıskançlık krizi ile öldürmesiyle kırmızı mavi ışıkların yanıp söndüğü penceresinden bir daha hiç bakamayacağı manzarasına kocaman gözleriyle bakmıştı, annesine de elbette. Sonrası… Ondan sonrası Barış’ın kitabındaki yetimhane yolculuğu bölümünün başlangıcıydı. Ona soran birkaç kişiye de söylediği gibi mutsuz değildi kaldığı yerde o. Sadece annesi kendi hayatına dalıp da ona yemek vermeyi bile zaman zaman unuttuğundan çelimsiz bir çocuktu ve akranları ile ondan daha büyük yaşta olanlar onu kolayca sıkıştırabiliyorlardı.

Tıpkı şimdi kardeşim dediği yeşil gözlü çocuk gibi Barış da deneyimleyemediği hayat yüzünden kafeste evcil bir kuşken Amazon’un ortasına parçalı özgür bir kuş olarak bırakılıvermişti. Vebalı çirkinliklerin arasına, tüm vahşiliğin tam merkezine salıverilen Barış, anne özleminin ne demek olduğunu bilmeden hayatta kalmaya çalışmakla geçirmişti tüm çocukluğunu.

Kimsesizliğin okyanusunda küçücük bir kayıkken esmer bir genç onun deniz feneri olmuş, kıyıdan ona parlayan ışıklarını bahşetmişti. Barış, önceleri yüzüne ara ara vuran ışıklarla yetineceğini düşünmüştü. Olanaksız addettiği genç adamın onunla uyuyor olması bile zaman zaman karanlıkta kalmasını katlanılabilir kılıyordu. Üstelik yüzüne her daim ışıklarını vuran yeni bir dostu vardı artık, bilgisayardan akıp giden kodlar…

Çoğunluğun sorunun ta kendisi olduğu bir ortamda, sessiz sakin olduğu için Barış dikkat çekmediğinde işlerin yolunda gittiğini öğrenmişti. Günlerini çok sevdiği bilgisayarların başında geçirmesinde sevdiği çocuğun kızlarla olmak istemesinin de etkisi epey hatırı sayılır ölçüdeydi ama Barış, bununla ilgilenmek yerine yine kendisine layık görülen kadarına tamah etmeyi tercih ediyordu. Barış’ın kimselere söylemediği kabuslarından kan ter içinde uyandığı gecelerde Koray onunla uyuyor, sessiz olduğu ya da istediği zaman bilgisayarlara ulaşabildiği için ona takılmak isteyenlerden onu koruyordu. Yine iyiydi Barış, payına düşeni büyük bir memnuniyetle kucaklamıştı.

Kimsenin onu evlat edinmeyişini de kabullenmişti. Güzel olmadığınızda tercih de edilmiyordunuz. Zaman zaman onları ziyarete gelen anne babalar, sarı saçlı, güzelce bir kız çocuğu varken Barış’tan tarafa bakmıyorlardı bile. Ya da aynı ebeveyn adayları sevimli bebekleri alıp da kendileri yetiştirmek isterken yaşları görece daha büyük olanlar tıpkı çürük bir kasa domates gibi güneşin alnına bırakılarak kaderlerine terk ediliyorlardı.

Güzel olduğunda başına neler geleceğinden habersiz olan Barış, yeterince sevimli ya da tatlı olmadığı için on sekizine kadar yetimhanede sıkışıp kaldığını erkenden fark ederek gizlice çalışmaya da başlamıştı. On sekizinden sonra kendi evi olmasından çok canı ne zaman isterse kırık dökük bir tavada yağda yumurta pişirip de yeme isteğiyle çok çalışmıştı. Her gün haşlanmış yumurta yemekten bıkan Barış’ın en büyük hayali de kendi evinde, kendi mutfağında yemekler pişirmekti.

Yetimhanenin çatısının oluklarından damar damar suların aktığı bir gece söz verdi Barış kendisine. Kocaman kahverengi gözlerinden ip gibi yanaklarına süzülen yaşlarla birlikte ellerini göğe doğru açıp seslice bir dua da mırıldandı, böyle daha kolay kabul olacağını düşünerek… ‘Evim olduğunda hiç dışarıdan yemek yemeyeceğim Allah’ım valla bak, hep kendim pişireceğim. Söz.’

Ne tanımadığı babasına sitemi vardı onun ne de fiyakalı mektuplar alamadığı annesine. Oysa annesi onun hayatta olduğunu biliyordu ama unutulmuşluğun ciğerlerine sindiği oğlunu pek de merak etmiyordu. İşte Barış hiçbir zaman öncelik olamayacağı fikrini benzeri olmayan bir savaştan galip çıkartarak tutup da zihnine böyle yerleştirdi. Kimseye veryansınları olmadan kendi kendine öğrendiği kodları sevdi o, insanların yerine.

Nihayetinde on sekizine geldiğinde orada burada çalışıp da biriktirdiği parasıyla ondan önce yetimhaneden ayrılan Koray’ın da yardımını alarak ev bile denemeyecek kadar izbe, bodrum katındaki yere taşındı. Bir yandan kasiyerlik işi yapıyor, diğer yandan Koray’ın ona, ‘Bu yeteneği harcamamalısın, çok güzel para kazanabilirsin,’ telkinlerinin kaynağı olan işi çözmeye çalışıyordu. Önceleri elden düşme bir perde, bir koltuğun olduğu bomboş evine zaman geçtikçe yine kullanılmış da olsa başka başka eşyalar almaya başladı.

Aylar boyunca tavada yumurta yedikten sonra artık doymuş olacak ki bu kez de sıraya karışık kızartmayı aldı. Patatesi, biberi, patlıcanı defalarca aynı yağda kızartır, üzerine de domates sos gezdirir, ekmeğinin arasına koyup yerdi. Kızarttığı yağı küçük bir kavanozda saklar, rengi siyaha yakın olana denk tekrar tekrar kullanırdı. Tenekeden yeni bir yağ kullanacağı zaman alacağı sehpayı, yorganı, yemek masasını düşünür, yine eli eskisine giderdi.

O günlerde Koray bazen onda kalır, ikisi karışık kızartmalarını yedikten sonra birlikte uyurlardı. Eğer Koray biraz iyi günündeyse ona sıkıca sarılır, hatta bazen onu öperdi. Kusurlu geçmişiyle suskun geleceğinin arasında sıkışan Barış yine mutluydu. Kapkara bir banyosu da olsa, rutubetten öksürük krizlerine de girse, evin beton zemininin tümüne yetecek kadar halısı da olmasa sevdiği adamın ona sarıldığı bir evi vardı artık.

Zaman geçtikçe ‘bana yeter’ dediği şeylerin aslında ona yetmediğini anladı. İnsanoğlu elindekine çabuk alışıyor, nedense doyumsuzca daha fazlasına göz dikiyordu. Barış, kasiyerlik yaptığı markete gelen çiftleri görüyor, onların etraftakilere çaktırmadan nasıl da birbirlerine kıkırdadıklarına şahit oluyordu. Koray’dan bunu beklemese de en azından gözlerden uzaktayken tamamen onunla olmasını diliyordu. Üstelik güzel olmadığı gerçeğini kabullense de o, onunla uyuyan yakışıklı adamı istiyordu işte, basitçe…

Yine de bunu ona hiç söylemedi. Belki de hakkı neyse ona razı gelmeye alıştığı için Barış’ın Koray’a isteklerini sunmaya pek de niyeti yoktu. İçten içe kaçan sevgilisini limanda bekleyen bir harp mağduru gibi Koray’ın anlamasını istedi, bazı şeylerin artık ona yetmediğini. Ancak biraz zaman geçtikten sonra Koray’ın geliş gidişleri daha seyrek bir hal almaya başlayınca Barış’ı sanki şeytan dürtmüştü ve bir gün, ilk kez yeteneğini kendisi için kullandı. Daha doğrusu bir türlü ona dışarıdaki hayatı hakkında tek kelâm etmeyen Koray’ı araştırmak için.

Koray ise aynı anlarda Barış’ın kendisine aşık olduğunu biliyor, o ne derse, ne dilerse öyle olacağına olan güveniyle Barış’tan sır gibi sakladığı sevgilisiyle birlikte söz hazırlıkları yapıyordu. Barış’ın bunu öğrenmesi elbette çok zor olmadı. Kendi yeteneklerinin farkında olmasa da emin olduğu tek şey internetin karanlık yerlerinde iz bırakmadan dolaşabileceğiydi. Araştırmasının akabinde karşısında beliren fotoğrafa dakikalarca bakakaldı Barış. Güzelce bir kız Koray’ın yanında duruyor, ikisi de şık giysilerinin içinde, ellerindeki yüzükleri kameraya doğru göstererek gülümseyip de poz veriyorlardı.

Barış, o an, hiçbir zaman öncelik olamayacağını bir kez daha anladı. Söz konusu daha küçüklüğünde onu koruyup kollayan, kabuslarından onu kurtaran, Barış’ın aşkı dışında aslında en yakın arkadaşı olan Koray olsa bile… Kırgınlığının asıl sebebi Koray’ın onu sevmiyor oluşu değildi, herkesin bir kalbi vardı neticede. Onu da kime vereceğini kişinin kendisi bile seçemiyordu ki… Onun Koray’ın en yakın arkadaşı olduğuna dair sarsılmaz inancıydı onu yakıp da küllerini sağa sola savuran. En mutlu gününü paylaşması için Barış’ı çağırmak aklına bile gelmemişti demek esmer gencin.

Gürültülü bir insan değildi Barış. Yine aynı sessizlikle dostunun aslında düşman, öyküsünün yarım, sevgisinin yalan olduğu gerçeğini de yanına alarak gizlice ev demeye bin şahit isteyen yerden taşındı bir öğlen.

Sonrası susmayan telefonlar, yalvarışlardı. Tüm bunlar biraz vakit geçince, ‘Ne istersen öyle olsun,’ cümlelerine evrildiyse de Barış, Koray’ı kalbindeki mezarlığa gömüp mezar taşını da özenle toprağın en ucuna dikerek bir daha Koray’ın adını anmamaya yemin ederek kendi işine baktı. Esmer gencin aslında ona aşık olduğu gerçeğini hiç öğrenemedi Barış, tıpkı onsuz kalan adamın gerçekten bir ölü gibi haftalarca yataktan çıkmadığını da bilemediği gibi… Koray, kendi kendine yansa da Barış’ın mezarlığından dirilip de yeniden onun hayatında can bulamadı. Bu da onun hayatının en büyük hatası oldu, kalbinde tuttuğu defter-i kebirde. Hem de bir ömür…

Barış’sa bu süreçte önce kitaplardan nefret etti. Herkesin çok güzel ya da yakışıklı olduğu, kimsenin tek bir kusurunun bulunmadığı tüm öykülere düşman oldu. Oysa hayatta onun gibi ‘sıradan’ insanlar da vardı. Herkesin uzun bir boyu, renkli gözleri, ay ışığını tenine sakladığı güzel bir cildi yoktu ki… Bunu göz ardı eden, fiyakalı hikayelerle süslü cümleleri muntazam karakterlere layık gören yazarlar da nasibini aldı onun nefretinden.

Kendi imparatorluğunda iki padişahın taht değişimi gibi bir başkası oldu Barış. Toprakları sadece ona ait ve yaşayan tek kişi de kendisi olduğundan yine aynıydı aslında ama başkasıydı da aynı zamanda. Bıraktığı kasiyerlik işinden sonra bir teknoloji mağazasında çalışmaya başladı ama kimse onun aslında kendi evinde, kendi bilgisayarında neler yaptığını bilemedi. O da kimseye kim olduğunu göstermek istememişti zaten. Tüm boş vakitlerini bilgisayarların ona sunduğu nimetleri özümseyerek geçirdi. Bunları yaparken en iyi olmak gibi bir çabası yokken yine de başka hiçbir şeyi düşünmeden tüm vakitlerini adadığı iş ona ‘en iyi’ sıfatını bahşetti, mucizeye mahal olmadan.

Gramajı hileli bir tartıda ağır basan gerçekler onu da sıkıştırdı elbette. Koray’la birlikteyken zaten yaptığı iş çok da yasal sayılmıyorken bir de dahasını yaptığını fark edince bir nevi özgürlüğünü kazandığında bu yoldan gitmeyi tercih etmese de yine de peşini bırakmayan çok oldu. Barış’ın umurunda değildi ama. Öyle ki istese kimliğini saklayabilecekken o buna da gerek görmedi. Bir başınaydı şu hayatta. Ne ailesi ne sevgilisi ne de bir arkadaşı vardı. Durum böyleyken neden kendisini gizleme gereği duymalıydı ki?

Yaptığı iş neredeyse yasallığın kıyılarında dolanırken Barış karanlık tarafa çok da adım atmak istemedi. Hayallerinin ötesindeki evin kirasını ödeyebiliyor, mutfak tezgahının üzerindeki rafa sıra sıra dizdiği reçellerinin meyvelerini satın alabiliyor, önceleri tek başına gitmeye cesaret edemese de daha sonraları buna da alışmış şekilde arada bir uğradığı sinemasının biletini karşılayabiliyordu. Barış yine azla yetinmeye devam etti.

Ta ki mavi bir yıldızın avuçlarının arasına bırakıldığı bir günün gecesinde bu kez yorganın altına saklanmak yerine kendisinden beklenmeyecek bir şeyi yapana, beyaz tenli bir adamı evine alana kadar… Durduramamıştı kendisini Barış. Bir çift siyah göz kendi kahverengi gözlerine kenetlendiği an, gecenin üçünde birbirlerinin teninde kaybolacaklarını bilemese de hayatının eskisi kadar sıradan olmayacağını anlamıştı sanki içten içe. Bu yüzdendi tek beden olmuş şekilde dans eden etten duvarların arasında satış personeli değil de bir yazılımcı olduğunu söyleyişi. Adamın dikkatini çekmek istemiş, onun siyah gözlerinin içinde kendi yansımasını bir kez de olsa seyretmeyi dilemişti.

Siyah ve kahverengi gözün sahibi bir gece böyle karşılaşsa da bu kaderin kararıydı aslında. Barış, kaderci miydi bilinmez ama görür görmez güzelliğiyle yüreğini dağlayan adama teslim etmişti kendisini, hem de ikinci kez düşünmeden… Yazmamıştı daha Barış ikisinin hikâyesini, artık bilindiği üzere, sevmezdi de kelimeleri. Uyanır uyanmaz bir kelebeğe dönüşmeyi de ummamıştı bu hikayede ama daha kozasından kanatlarını dışarı çıkardığı an güneşin tazecik oluşan kanatlarını yakacağını da bilemezdi.

Kirpiklerinde farklı farklı anlamlar taşıyan adamın aslında kendisine gösterdiği gibi biri olmadığını anlaması çok da uzun sürmemişti. Önceleri Mert’in onunla sevişmeyi sevdiğini sansa da daha sonraları anlamıştı bazı şeyleri. Onun da söylediği gibi, gözü gözünü görmemişti belki ama gönlü gönlünü yuva bellemişti sanki. Barış da buna güvenerek aldı eline kitabını, yazmaya başladı ikisinin hikâyesini…

Mert, zaman zaman ona hırçın gelse de Barış altında başka bir sebebin yattığını öngörebiliyordu. Mert’in boğuştuğu dalgalar sadece kendisine olan duyguları değildi, vardı onun da herkes gibi bir hikâyesi. Belki kırması en zor koddu o ama Barış’ın da işi elinde hiçbir ipucu olmadan bir şeyleri dakikalar içerisinde bulmaktı, karşısındaki yarı tanrı bunu bilmiyordu. O daha kendisi Barış’a neler hissettiğini bilmezken Barış çoktan onun gözlerinin siyahında kendi suretini izlemişti. Sert bakışlarının altında yatan şefkati en çok Barış anlıyordu, bu yüzdendi onu bir de kendisinin zorlamak istemeyişi.

Yine de ilk zamanlarında beyaz tenli adamın aklından geçen ve Barış’ın da tahmin ettiği şeyleri onun ağzından duymanın verdiği o yakıcı hissi anlatamıyordu. O, ona layık görülene zaten boyun eğmişti, bir de başkalarından duymasına gerek yoktu ki.

Kızgın değildi. Belki biraz kırgındı ama içinde bir yerlerde kırgınlığının sebebini de bütünüyle Mert’e yükleyemiyordu. Ona geçiş iznini kendisi vermişken neden Mert’e yüklemeliydi ki tüm sorumluluğu? Günlerdir kapısından ayrılmayan adamla birlikte aklına gelen ilk şey Koray’la yaşadıkları olmuştu. İnsan bu tip anlarda bedeninden çıkıyor, yabancı topraklarda yalpalıyor, boşluğa bakıyordu. Sonrasında aniden geçmişi devreye giriyor ve ona yol haritası oluyordu sanki, Barış da aynısını yapmıştı. Eskiden hatırlayamadığı şeyleri hatırlasa da Mert’i Koray’la kıyaslayamazdı, bunu yaparsa bu haksızlıkla kendisinden uzaklaşırdı bir kere.

Fırtınayla sürüklendiği bu yerde bildiği tek şey vardı, içinden tıpkı bir zaman gibi geçen adama olan aşkı… Onun kusurlarını biliyordu ama yine de onu o olduğu için seviyordu Barış. Aşk da böyle bir şey değil miydi zaten? İnsan sevdiği kişiyi neden sevdiğini bulamazdı bir türlü. Bir koşula bağlanmış aşklara da inanmazdı Barış. ‘Senin beni sevmeni seviyorum’ ya da ‘Seni seviyorum çünkü bana huzur veriyorsun’ gibi şarta bağlanmış cümleler onluk değildi.

Bir gün huzur ellerinden gittiğinde karşısındakine olan aşkı da mı bitecekti yani? Hayır, o Mert’i Mert olduğu için seviyordu sadece… Sahte şekilde ‘Bileğim acıdı’ dediği günden beri bileğini durup durup öpüşünü, ona ‘güzelim’ deyişlerini, kendisine yenilerek her seferinde kapısının önünde belirivermesini, ilk sevişmelerinden bu yana alnını alnına yaslayıp gözlerinin içine yaşamaya cüret eden birinin o cesur bakışlarıyla bakmasını, sayılı kez duyduğu kahkahasını seviyordu.

Koray onu büyütürken yaşlandırmıştı. Oysa, kıyas yapmanın bile doğru olmadığı ama aklına süzülen fikre de karşı koyamadığı bir durumda, Mert onu dallarına can suyu olan bir aşka düşürmüştü, hem de çabasız, zahmetsiz… Tüm zamanlarını onu doyasıya sevmeye ayırmayı dilediği adama kırgın kalmak isterken şimdi nereden geldiği belli olmayan düşünce selinin arasında önündeki televizyonun ekranına gözlerinden akan yaşlarla bakıyordu Barış, sanki kitabının bölümleri bitmemiş de ön sözüyle beraber yeniden yazılıyormuş gibi hissederken…

Karşısındaki ekrandan dünyaca ünlü oyunun baş kahramanı İtalyan tamircinin değiştirilen avatarının mavi-kırmızı renkleri yüzüne yansıyordu. Bıyıklı, Meksikalı bir herifi andıran adamın suratında Mert’in, onu bekleyen prensesin yerinde de Barış’ın fotoğrafı dizayn edilmişti. Üstelik sadece bu kadar da değildi ekrandaki hazine saydığı ve sonsuza dek saklamak istediği oyunların değeri…

Mert’in verdiği paketi o gider gitmez yırtarcasına açmış, içinden çıkan küçük bilgisayarın ne olduğunu anlamaya çalışırken kutudan kucağına düşen el yazısıyla yazılmış kullanma talimatını da görmüştü. ‘Yok artık’ diye aklından geçirirken hızlıca okuduğu talimatla birlikte ne düşüneceğini de kestirememişti Barış.

Avuç içi kadar tasarlanan bilgisayarı televizyona bağladığında Mert’e laf arasında tüm oyunların neden bir yerde toplanmadığı hakkındaki serzenişleri zihnine düşüvermişti aniden. Hatırladığı kadarıyla Mert o an onun bu dileğini çok da dinlememiş, konuyu her zaman olduğu gibi sevişmeye bağlamıştı. Barış, kendi tenine dayanamayan ve bunu göstermekten çekinmeyen adamın o dakikalardaki halini anımsayınca tebessüm etti. Ama aynı zamanda Barış, onun kendisini dinlemediğini zannettiği anların da bir yanılsama olduğuna emin oldu. Yoksa şu an elinde çocukluk hayalini tutuyor olmazdı, öyle değil mi?

Bu bilgisayar sistemini yapmanın ne kadar zor olduğunu az çok biliyordu Barış. Mühendis birilerinden yardım almak şarttı, tabii bunu dizayn edecek kadar makine parçalarına hakim birinin de işin içinde olması gerekiyordu. Aynı mekanizma, sürreal şekilde insanların maske takmasının zorunlu olduğu bir dönemi deneyimlediğinde, Barış’ın da aklına gelmişti. AVM’lerde bu bilgisayarın çalışma prensibiyle yapılmış bir düzenekle kimlerin maske takıp takmayacağını tespit edebilecekleri fikri aklına düşmüştü.

Ama bunu yapacak kadar teknik bilgisi olmadığından bu da diğer hayalleri gibi rafa kalkmıştı o zamanlar. Makinenin dizaynı bu kadar komplike iken şimdi salonundaki televizyona bağlı, birkaç kişinin uykusuz gecelerinin mükafatı olan küçük bilgisayar onundu. Hem de ruhu ruhunun kalıbı, teni teninin yoldaşı olan adamın ellerinden çıkıp da ona sunulmuştu.

Neredeyse piyasadaki tüm oyun konsollarının nostaljik ve artık piyasada bile olmayan oyunları küçük bilgisayara gömülmüştü. Barış’ın çok sevdiği tilki oyunun en sevdiği sürümünden tut, futbol oyunun iki binlerden kalma versiyonu ve hatta artık tarihe karışmış olan, seksenlere özgü küçük atari kasetleri eski teknoloji kullanılarak ona özel hazırlanmıştı. Bundan sonra ne ayrı ayrı konsol alması gerekiyordu artık ne de bir türlü sevemediği yeni nesil oyunları…

Barış, ekrandaki küçük kutucukların içine yerleştirilmiş oyunlar arasında merakla gezinirken Güney de elindeki telefonunu bırakıp gülümseyerek onun yanına doğru adımlamaya başladı. Dondurmasını yemiş, arkadaşlarıyla güzel bir akşam geçirmişti. Ama aklı Barış’ta olduğundan bu kez de Ulvi ve Halil’e, “Ben gitsem size ayıp olur mu? Barış’ı merak ediyorum da,” diyerek arkadaşlarından kibarca izin istemiş, karşılığında Halil’den, “Ciğerimin köşesi Mert ona iyi bakıyordur, tasalanma sen,” yanıtıyla bir de göz kırpması kazanmıştı. Tam o anda Ulvi ise mavi gözlerini kocaman açarak sevgilisine ayıplar gibi bakmış, nihayetinde Güney’i elleriyle Barış’a teslim etmişlerdi.

Eve geldiğinden beri Barış’ın televizyonun önünde oturduğunu gören Güney, önceleri sessizce arkadaşıyla mesajlaşmaya devam etse de nihayetinde gördüğü renkli avatarlar onun da ilgisini çekmişti. Özellikle de Mert ve Barış’ın fotoğraflarının olduğu oyunu kenardan meraklı bir sessizlikle izlemişti ama mavi ve kırmızı renklerinin göz alıcılığına dayanamıyordu artık. Nitekim aklını çelen oyuna daha yakından bakmak isteyerek hemen dibinde bittiği Barış’a bakıp, “Ben de oynamak istiyorum,” dedi. “Mert ve Barış oyunu çok eğlenceli görünüyor.”

Gözlerinden iradesi dışında akan mutluluk yaşlarını Güney’e çaktırmadan sildi Barış. “Gel bakalım, yanıma otur,” dedi. “Bak şimdi,” dedikten sonra elinde tuttuğu konsolun üzerindeki ok işareti olan tuşların ve diğer renkli olanların ne işe yaradığını hızlıca yeşil gözlü çocuğa anlattı. Güney, “Anladım,” dedi.

Önüne düşen kıvırcık tutamlarını her zaman yaptığı gibi alnından çekerek, “Ben kendim oynayabilirim,” demişti ki tam o an çalan zil bile onun dikkatini dağıtamadı.

Güney, mutlulukla tıpkı Mert gibi görünen karakteri mantarların olduğu küçük karelere vurup da kıkırdarken Barış’ın kalbi de tıpkı ekranda hoplayıp zıplayan tamirci gibi yerinde taklalar attı sanki. Gelenin Mert olduğunu öğleden sonra sözleştikleri için biliyor, yine de kalbinin tam ortasında açan leylak misali heyecanına söz geçiremiyordu.

Nitekim açtığı kapının ardında yine ona masum gözlerle bakan adamı görünce gülümsememek için büyük bir çabaya tutuşarak, “Merhaba,” dedi.

Mert, Barış’ın vazgeçmesinden korkar gibi seri hareketlerle içeri girince köşedeki televizyonun önünde oyun oynayan kıvırcık saçlı çocuğa doğru bir bakış attı. Daha sonra Güney’in oyuna dalıp ikisiyle de ilgilenmediğini fark ederek, “Selam,” dedi. “Geç kalmadım değil mi? Uyuyacak mıydın?”

“Yok,” diyen Barış gözleriyle Güney’i gösterdi. “Saat birden önce uyumuyoruz artık.”

Kafasını sallayan Mert, cebindeki kartviziti çıkararak Barış’a doğru uzattı. “Umay’ın bilgileri.”

“Sen Güney’in yanına geç, ben de neler bulabileceğime bakayım.”

Montunu çıkarıp da portmantoya asan Mert, aylarca bu evin sahibi gibi hareket ederken şimdi kendi bok yemesi yüzünden nasıl da yabancı gibi hissettiğini düşündü. Elini, kolunu nereye koyacağını bilemiyor, en fenası karşısındaki adamı sıkıca sarıp da kucağına almak isterken bunu yapamıyordu. İşleri acilen toparlayıp Barış’la yeni bir hayata başlamak istiyordu ama kumral adamın kendisini yok sayması yüzünden endişe, panik, korku, hüzün, özlem gibi pek çok duygu beyninin en önlerinde yanıp yanıp sönüyordu. Aslında en çok özlemi hissediyordu, hem beyninde hem yüreğinde…

“Teşekkür ederim,” diyen Barış’ı duyduğu an onunla yeniden konuşma fırsatı yakalayabildiği için yüreği çocuksu bir neşeye sarındı. Bakışlarını onun gözlerine kenetleyip günlerdir olduğu gibi yine aynı masumlukla, “Ne için?” diye sordu.

“Hediyen için.”

Ellerini belinin tam arkasına kenetledi Mert. Bakışları bir türlü doyamadığı kahverengi gözlerin içinde gezinirken çekingence sordu. “Beğendin mi?”

“Çok beğendim,” dedi Barış. Onun sesine yansıyan mutluluğu fark eden Mert, onunla birlikte gülümserken Barış dayanamaz gibi sözlerine devam etti. “Unutmamışsın.”

“Seninle ilgili hiçbir şeyi unutmam mümkün değil.” İşaret ve orta parmağını şakağına iki kez hafifçe vurdu. “Sen yanımda olmasan da hep buradasın aslında, bir de burada,” diyerek bu kez eliyle kalbinin üzerine dokundu.

Utanma duygusu, sinsi bir şekilde Mert ve Barış’ın arasında mekik dokur gibi bu kez de Barış’a geçerken kumral adam bakışlarını yere indirdi. Mert, onun bu sevimli halini görünce bir kez daha yüzsüzlüğü ele alır gibi, “Teşekkür öpücüğü falan yok mu?” diye sordu. “Yanaktan bile olurdu.”

Kahverengi gözleri duyduklarıyla kocaman açılan Barış, “Çocuğun yanında söylediğin şeylere bak. Hadi hadi,” dedikten sonra Mert’i Güney’in yanına doğru kovalayıp kendisi de ısınan yanaklarıyla birlikte bilgisayarının başına geçti.

Zaman zaman Barış, Mert’e kaçamak bakışlarını bahşetti, sözde Güney’le oyun oynayan Mert de sık sık, apaçık şekilde Barış’ı izledi. Bu şekilde geçen dakikaların ardından Barış, “Mert,” diye seslenince Mert, tıpkı doğada küçücük bir ses duyan tilkinin kulaklarını dikişi gibi kumral olanın sesine anında bakışlarını ona çevirerek karşılık verdi.

Bununla da yetinmek istemeyerek Güney’e doğru, “Sen oyna, sakın yanma bak,” diye uyarıda bulunduktan sonra Barış’ın yanına doğru adımladı.

“Ben senden daha iyi oynuyorum bir kere!” diyen Güney, gözleri bir ekranda bir telefonunda ikisini de takmadan kaldığı yerden mantar arayışına devam etti.

“Gazeteci bu kız gerçekten de,” dedi Barış. Kadının fotoğrafı ekranda kendisine bakarken onun çok güzel bir kadın olduğunu düşünüyordu aynı anlarda. “Babası ölmüş.”

“Yani?”

Barış, çaktırmadan Güney’i kontrol etmek için bakışlarını ona yönlendirdi. Her ne olursa olsun çocuğun bu kadar ağır bir konuyu duyup da şahit olmasını istemiyordu. Mert de onun bakışlarını takip ederek aynı şekilde kıvırcık saçlı çocuğu incelemeye başladı. Elindeki telefonuna dalmış olan çocuk, dudaklarında asılı kalan bir gülümseme ile hızlı hızlı telefonun tuşlarına dokunuyor, zaman zaman da kıkırdıyordu.

Daha az önce oyun oynayan Güney’in o yanından ayrılır ayrılmaz telefonuna gömüldüğünü gören Mert, “Bu ne iş?” diye sordu sinirle.

“Geldiğinden beri böyle,” dedi Barış fısıldayarak. “Elinden telefonu düşürmedi. Üzerine gitmemek için sormuyorum ama-“

Sabırsızlanan Mert, “Ama ne Barış?” diyerek burnundan solumaya başladı.

“Bilmiyorum da, biraz flört ediyor gibi görünmüyor mu sence de?”

Mert, uzun zamandır çatılmayan kaşlarını yeniden çatarak kıvırcık tutamları alnına dökülmüş olan çocuğu daha derinden izlemeye başladı. Ekrandaki oyunu durdurmuş, kendisi de halının üzerine boylu boyunca uzanmıştı. Ayak bileklerinden birini diğerinin arkasından geçirerek bacaklarını aşağı yukarı oynatıyor, telefonun karşı tarafında kim varsa onu epeyce eğlendiriyor gibi görünüyordu. Çocuğun dudaklarındaki tebessüm ve zaman zaman ağzından kaçan kıkırdamalar da neşeli vakitlerinin kanıtı gibiydi.

Ona doğru bir hamle yapan Mert’i kolundan son anda yakalayan Barış, “Sakın,” dedi.

“Bak benim içime kurt düştü güzelim,” diyen Mert, gözlerini kısarak Güney’i izlemeye devam etti. “Bu orada birini mi buldu?”

“Bulduysa ne olmuş?” Barış da Mert’e karşı kaşlarını çatarak ona meydan okuyan gözlerle bakmaya başladı. “Ne güzel işte, bırak aşkı da öğrensin.”

“Ya üzerlerse?” diye sordu Mert korkuyla.

“O da yeniden mutlu olmayı öğrenir. Sen ne söylersen söyle içinden geldiği gibi yaşaması gerekiyor Mert. Üzülse bile üzüldüğü yerde biz onu bekliyor olacağız, yeniden gülümsetmek için. Hem belki de üzülmeyecek, ne belli? Belki de bulduğu ilk aşkı sonsuza kadar sürecek?”

“Benim gibi şanslı olur o zaman.”

Onun ne demek istediğini anladığında Barış’ın kumral yanakları yeniden pembeleşti. “Bana yürüme fırsatını kaçırmıyorsun bu aralar.”

“Ben sana koşuyorum da-“

“Neyse, şimdi bunların zamanı değil. Konuya odaklanır mısın?” diyen Barış yeniden ekrana döndü. “Dediğim gibi babası ölmüş bu kadının, intihar etmiş.”

Mert, Barış’ın tam arkasındayken kollarını adamın iki yanından geçirerek masanın üzerine koydu. Barış ise gelen sıcacık hisle birlikte burnuna dolan kokuyla yutkundu. Şimdi Mert’in başı tam onun başının yanında duruyor, ikisinin yanaklarının arasında yalnızca santimler bulunuyordu. Yine de önündeki işin her şeyden daha önemli olduğunu düşünerek Mert’e olan özlemini şimdilik kilitli bir kutuya saklayıp kutuyu da yüreğini en derinlerine gömdü.

Önündeki raporu inceleyen Mert, “Annemin yaşadığı yer burası,” dedi.

“Adam orada mı intihar etmiş?” Barış, ekrandaki otopsi raporunun en başına geldiği an Mert, “Bir dakika,” diyerek tüm raporu okumaya başladı.

“İntihar ettiyse tabii. Sana bahsettiğim gazeteci bu. Annem öldükten sonra olayları araştıran adam. Umay’la soyadları farklı sadece. Sen nasıl buldun bunu?”

“O da benim sırrım yavrum.”

Gelen hitapla Barış’ın tam dibinden ekranı izleyen Mert, adama doğru başını çevirip de otuz iki diş sırıttı. Araştırdıkları olay sanki Mert’in en derin yarası değilmiş gibi çocuksu bir gülümseme ile Barış’a bakmaya devam etti. Yine bir yerlerde bir şeyler ölmüş ama yenisi doğmuş gibiydi sanki, tıpkı hayatın olağan akışı misali…

Barış hızlıca, “Ağzımdan kaçtı da,” dedikten sonra, “Bu kadına hemen ulaşman lazım. Annenin kim olduğunu biliyor mu bilmiyorum ama sana yardım edebilir,” dedi.

“Muhtemelen tanınmamak için soyadını değiştirdi. Ben de Volkan’ın yanına girdiğimde onun beni araştıracağını bildiğimden kafasının karışması için Ulvi ve benim- Yani ikimizden birinin üvey olduğu bilgisini eklemiştim, araştıracağı evraklara. Volkan, Ulvi bizi evlat edinen adama benzemediği için sadece onun üvey olduğunu düşünüyor. Tamamen dikkatini dağıtmak için yaptığım bir hamleydi.”

“Her şeyi ince ince planlamışsın, bir de vazgeçeceğim diyorsun Mert,” diyen Barış, hâlâ burnunun dibinde onu izleyen adamın alnını iki parmağı ile ittirerek, “Dibimden de çekil. Fırsatçı,” dedi.

“Yarın ilk işin bu kadına ulaşmak olsun. Volkan’la aranız nasıl?”

Mert, olduğu yerden doğruldu. Kalçasını bilgisayar masasına koyup tam karşısında duran mutfağı izlemeye başladı. “İzinliyim ben bir süredir. Onunla uğraşacak gücüm yoktu.”

“Yani uzun lafın kısası, onunla flört ediyordun ama şimdi miden almıyor, değil mi?”

“Sen bana çip falan mı yerleştirdin?” diye soran Mert elleriyle tüm bedenini yoklamaya başladı. “Her şeyi de bilemezsin.”

Barış bilmiş bir şekilde başını dikleştirerek, “Ben bilirim,” dedi. Yanındaki adamın istediğinde neler yapabildiğini en ön sıradan izlemişti nihayetinde. Volkan gibi birinin, tıpkı Emine denilen kadın gibi Mert’i kaçırmayacağını, Mert’in de bu durumu lehine kullanacağını pekala da anlayabiliyordu.

Mert’in gözleri, “Ben yatıyorum,” diyen Güney’e takılmışken dayanamamış olacak ki, “Telefonla işin bitti demek,” diyerek bu kez de oraya atladı.

“Evet,” dedi Güney. “Arkadaşımla konuşuyordum da.”

“Ne güzel. Adı neymiş bu arkadaşının? Yanına geldiğimizde bizimle de tanıştır.”

“Kuzey.”

Sağ gözü duyduğu isim yüzünden sinirle seğirmeye başladı Mert’in. Onun susmayacağını anlayan Barış’sa belindeki eti ona ultimatom vermek ister gibi parmaklarıyla sıkıştırıverdi. Söylemekte fayda vardı ki her yanı kas olan adamın etini bulup da sıkıştırmak epeyce zorlamıştı kumral adamı. Daha sonra sevecen bir ifadeyle Güney’e dönüp, “İyi anlaşıyor olmalısınız,” dedi sorar gibi.

“Öyle. Sinirli olduğu için herkes ondan korkuyor ama aslında bence komik biri. Beni çok güldürüyor.”

Barış, tam yanındaki adamın teninden yayılan öfke dumanlarını hissetse de umursamadı. Güney’i sonsuza kadar tıpkı mavi yıldızlarla dolu olan kavanozu gibi bir kavanoza saklayamayacaklarını biliyordu. Mert’in de bunu en acele tarafından öğrenmesi, hatta bu meseleyi de sindirmesi lazımdı. Güney’in de sevip sevileceği bir zaman dilimi elbette gelecekti. “Nasıl arkadaş oldunuz peki?”

Güney, tam yatak odasına çıkan merdivenlerin olduğu yerde esneyerek durdu. Yalnız bırakması gerektiğini düşündüğü iki adama bakıp, “Ben kahvaltıda çıkan çilekli yoğurtları çok seviyorum da,” dedi. “Ama çok küçük oldukları için hemen bitiyorlar. Kahvaltıya gittiğimde yanımdan geçip giderken yoğurtlarını benim tabağımın yanına bırakıp duruyordu. Sonra ben de buna gerek olmadığını, istediğimde yeniden verdiklerini öğrendiğimi söyledim ama Kuzey, ‘O zaman benimkiyle üç tane yemiş olursun, ben sevmiyorum’ dedi. Sonra resim çizerken onu izlemeye başlayınca arkadaş olduk. Aslında daha uzun ama şimdi uykum var diye özet geçtim.”

Mert, ‘Uykum var’ diyen çocuğu sallamadan, “Seni üzdü mü hiç?” diye sordu.

Güney, alt dudağını dişleyerek, “Yok,” dese de hem Mert hem Barış onun yalan söylediğini değişen bakışlarından bile anlayabiliyorlardı. Çocuğu kitap gibi okumayı iyi biliyor olsalar da ikisi de onun neden Kuzey hakkında yalan söylediğini anlayamadılar. Nitekim Güney konuyu değiştirmek ister gibi hızlıca, “Ben yatayım artık. Yarın yolculuk var,” dedi.

Daha sonra Mert’e bakıp, “Burada kalacaksın değil mi?” diye sordu. Barış’ın kafasını Mert’e çevirdiğini görünce kendisinin görüş açısından çıktığına olan güveniyle beyaz tenli adama doğru bir göz kırpıp işaret parmağını dudaklarına götürdü, ‘çaktırma’ demek isteyerek.

Mert, çocuğun bu küçük oyunu en çok kendi işine yaradığından hızlıca cümlelerini sıralamaya başladı. “Yani- Bilmem ki? Aslında çok geç oldu. Şimdi eve dönmem uzun sürecek. Yarın da erken kalkmam gerekiyor. Uyuyamayacağım ama olsun.”

“Burada kalsan?” dedi Güney. “Seni çok özledim Mert. Sabah birlikte kahvaltı yapalım, üçümüz. Değil mi Barış?”

“Ya tabii, burada kal.”

Güney, dudaklarındaki sinsi gülümseme ile kendisini izleyen ikilinin yanına adımlayıp yanaklarına birer öpücük kondurarak, “İyi geceler,” dedikten sonra merdivenleri üçer beşer çıkarak gözden kayboldu. Mert, onun arkasından bakıp Güney’in telefonunun ışığının bir kez daha yandığını görünce, “Tövbe tövbe,” diyerek Barış’a kafasıyla yukarı tarafı işaret etti.

“Bu konuda üzerine gitme. Belli ki bizden bir şeyler saklıyor ama zamanı gelince anlatacaktır.”

“O acayip adam Güney’i üzerse andım olsun onun bacaklarını çıtır çıtır kırarım,” diyerek fısıldadı Mert.

Barış, hayretle gözlerini kocaman açtı. “Senin bacaklarını çıtır çıtır kim kıracak acaba?” diye sordu. “Hayatımda bu kadar arsızlık görmedim. Sen de beni üzdün ama bacakların maşallah sapasağlam.”

Suçu yüzüne vurulan biri gibi hemen savunmaya geçen Mert, “Ben seni bir daha üzmeyeceğim ama güzelim,” dedi. Daha sonra gözleri Barış’ın ince dudaklarında oyalanırken içini çekti. “Bir kez öpseydim bari.”

Arsız adamın sözlerine şaşırmayı bırakan Barış, oturduğu sandalyeden yeniden bilgisayar ekranına döndü. “Ben biraz daha kurcalayım şu kadını,” diyerek Mert’i duymazdan geldi. “Belki başka bir şeyler daha bulurum. Sen de istersen kanepeyi hazırla, çarşafın falan yerini biliyorsun zaten.”

“Sen nerede yatacaksın?”

“Güney’in yanında tabii ki.”

Mert, yanaklarına hava doldurup da kocaman şişirerek derince bir of çekti. “Hava kalmadı bana resmen,” demekten başka bir şey yapmayan adama birkaç masum bakış gönderse de onun inadını kıramayacağını anlayarak yatak odasına doğru ilerlemeye başladı. Elinde çarşaf, yastık ve yorganla geri dönse de Barış’ın dalmış şekilde parmaklarını klavye üzerinde hızlı hızlı kaydırdığını görünce yattığı L koltuğun kenarından yüzüne bilgisayarın ışığı vuran adamı izlemeye başladı. Onsuz uyku çok da mümkün olmadığı için en azından manzarasının güzel oluşuna şükrediyordu şimdi.

Saatler geçtikten sonra oturmaktan ağrıyan sırtını dikleştirerek acısını hafifletmek isteyen Barış’ın gözleri Mert’e takıldı. Bu kadar zamandır uyumamış ve onu mu izlemişti yani? Daha sonra aklına gelen şeyle onun neden uyumadığını anlamlandırarak sessizce üzerini değiştirmek için yukarı çıktı. Ağır ağır üzerindeki tişörtü çıkarırken nereden hatırladığı bilinmez ama zihnine ünlü bir kral olan Sisyphos ile benzerliği düştü. Kendisi de tıpkı Sisyphos gibi hileleriyle meşhurdu, modern çağın gerektirdiği gibi internet aleminde elbette…

Sisyphos, sırtındaki kayayı dağın en zirvesine çıkarmak isterken her seferinde başarısız oluyor, kayasını en dibe yuvarlıyor ve oyuna en baştan başlıyordu sanki. Birileri onu da bu şekilde lanetlemiş olabilir miydi? Sisyphos iki kez de ölümü yenmişti. Barış’sa iki kez birileriyle hayatı yaşamak istemiş, ikisinde de başarısız olmuştu. Sonsuza kadar ne kadar güçlü ya da inatçı da olsa kayası tam zirveyi görecekken ellerinden hep kayıp gidecek miydi?

Bacakları kendi zihnine ayak uydurmak istemeyerek onu yeniden Mert’in yanına götürdü. Sessizce kendisini izleyen adamın kara gözlerine bakınca az önceki düşüncelerinin haksızlık olduğuna kanaat getirdi. Bir kere Mert’e onu kimseyle kıyaslayamayacağı kadar çok aşıktı ve ellerinden kayıp gitmesi de pek mümkün görünmüyordu. En başından beri her seferinde soluğu kendi kapısında alan adama kendi içinde yaptığı haksızlığı layık gördüğü için kendisine kızdı Barış.

O, ağır ağır hareket ederken çaktırmadan kenara kayan adamı fark ederek gülümsedi. Tam yanına oturup, “Uyuyamıyorsun değil mi?” diye sordu.

“Pek değil.”

“Bugünlük uyu o zaman,” dedikten sonra Mert’in bıraktığı boşluğa sırtı ona doğru gelecek şekilde uzandı. “Yarına dinç kalkman gerekiyor. Başka anlam çıkarma sakın.”

Mert, bir yerlerde beklemenin aslında korumak olduğunu okumuştu. Eski metinlerde korumak da aslında kapısını kapatmak demekti. Beklemek, doğru vakte kadar tüm kapıları kapatmaktı… Mert’in tüm zamanları kumral bir adamı önünde beklediği kapılardan oluşuyordu, o içeri girene kadar aynı kapılar sıkı sıkıya kapalıydı ve kimselere geçiş izni de yoktu. Ömrü boyunca beklese yine de buna değecek tek adamın beline kuş tüyü kadar hafif şekilde elini koyarken kapılarının aralandığını hissederek mutlulukla Barış’ın ensesine doğru burnunu yaklaştırdı. İşte bu kokuydu onun çalınan uykularının telafisi.

Barış, Mert’in eline vurup, “Fırsatçılık yapma,” dese de beyaz tenli adamın duyumsadığı kokuyla göz pınarları dolu doluydu o anlarda.

“Ben seni bekliyorum Barış,” diye fısıldadı. “Hep bekleyeceğim, yeter ki yeniden bana gel.”

Sanki bin kez söylese de söyleyemediği zamanları telafi edemeyeceğini düşünen Mert, “Seni seviyorum,” diyerek günlerdir uyuyamadığı uykusuna çekildi. Aynı anlarda boğazı ağlamak isteyip de ağlayamadığı için yanan Barış, elini belindeki adamın elinin üzerine attı.

Barış, günler sonra rahatsız bir kanepede yatıyor olsa da ilk kez huzurlu olduğunu hissederken tıpkı Sisyphos‘un en zirvede, düşürdüğü kayaların ardından gülümseyerek baktığı gibi onun da dudaklarında asılı kalan bir gülümseme ile uyuyakaldığından haberi yoktu. Sonsuza kadar cezalandırılan kral mutsuz değildi aslında. Tek başına tepeye tırmanırken kan ter içinde didinen Sisyphos‘u aşkı bulup da onun için çabalayan insanlara benzetmek çok daha doğruydu. Bu yüzden onu mutlu hayal etmek gerekirdi.

Geçmişlerinde mutlu anların sayılı olduğu ama şimdi silinmeyen tebessümleriyle birbirine sarılan ve hikayelerinin aslında kendi alfabeleriyle kaldığı yerden yazılmaya devam ettiği iki adam gibi…

Siz de Sisyphos‘u mutlu hatırlayın…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top