✨✨
“Buluşmak için daha sade bir yeri tercih edemez miydin?”
Sıra sıra dizilmiş mezarların tam sağında kalan betondan yapılma duvarın üzerindeki beyaz saçlı kadın, Haliç manzarasında olan bakışlarını kendisine sitem eden beyaz tenli adama çevirdi. Yeşil gözleri ve beyaz saçlarıyla tıpkı hiç var olmayan diyarlardaki orman perilerine benziyor ama aynı zamanda bir periden ne kadar da uzak olduğunu kanıtlama çabasına tutuşmuş gibi de görünüyordu. Motorcu ceketini göbeğini açıkta bırakan salaş beyaz tişörtünün üzerine geçirmiş, dar kot pantolonu ve uzun, kalın tabanlı botlarıyla da yüzündeki masum ifadenin aslında hiç de öyle olmadığını ona bakan gözlere sunuyordu sanki. Bakışları Mert’in üzerindeyken duvarın çıplak zeminine vurarak ona oturması için bir işaret verdi.
Şöyle bir etrafına bakındı Mert. Arkası boş bir çay bahçesi, önü artık nefes almayan insanların izlediği eşsiz maviliklerdi. Biraz ileride görece daha kısa olan duvarı görünce oraya doğru adımlayıp uzun bacakları sayesinde beton yapının üzerine çıktı. Sol tarafında kalan mezarların gördüğü manzaranın enfesliğine ikinci kez bakma gereği duymadan kadının yanına ilerleyip oturdu.
“Buraya gelmek için teleferiğe binmek zorunda kaldım. Üstelik sıra da bekledim.”
“Böylece peşinde adam olmadığını da kanıtlamış oldun,” dedi Umay. “Mezarların arasında da kimse olmadığına göre ölüler hariç yalnızız.”
“Burada buluşmayı çok düşündün mü?”
Umay, sağ elinde kalan sigarasından bir nefes çekip de önündeki mezarlığa doğru üfledi. “Aksine. Bizim gibiler filmlerde hep böyle yerlerde buluşmazlar mı?”
“Bilmem,” diyerek yanıtladı onu Mert. “Benim gibi insanlarla pek karşılaşmadım. Sen ilksin.”
Kadın, ona cevap vermek yerine bir anda mezarlığın içine doğru atladı. Elindeki sigarayı toprak zeminde söndürüp izmariti parmaklarının arasında tutmaya devam ederken Mert’i şaşkınlığa uğratacak şekilde yeniden uzun sayılabilecek duvarın üzerine zıplayarak oturdu.
“Bana ulaştığına göre-” dedi Umay. “Kimsenin oğlu olmayan Mert Yasin Ünal. Volkan’ın nasıl biri olduğunu mucizevi bir şekilde anladın. Ya da zaten biliyordun, o gün bana ayak yaptın. Hangisi?”
“Sen de bu süreçte beni araştırmışsındır,” diyerek gülümsedi Mert. “Hangi seçenek olduğunu sen söyle.”
Beyaz saçlarını Mert’in ilk gördüğü günkü gibi at kuyruğu yapan Umay saçlarını geriye atıp, “Annen-” diyerek yeniden bir sigara yaktı. “O da bir sonraki buluşmamızın konusu olsun ama ona kimlerin zarar verdiğini sen de, ben de biliyoruz.”
Aklına gelenlerle yüzünü buruşturup sözlerine kaldığı yerden devam etti. “Peki bu adamların başka neler yaptığını biliyor musun?”
“Cevabım anlatacaklarına göre değişkenlik gösterebilir.”
“İlk celsede kaybettiğin dava sayesinde buldum seni,” diyen Umay bakışlarını Mert’in yüzüne doğru çevirdi. “Patronum yıllardır Volkan’ın peşinde.”
“Bir gazetede falan çalıştığını düşünmemi beklemiyorsun değil mi?” diye sordu Mert. “Öyle olsa bu kadar cesur olamazdın.”
“Yine olurdum,” diyerek ukalaca gülümsedi yeşil gözlü kadın. “Ama sen bağımsız gazeteci diyebilirsin bana. Hatta, sadece tek bir olayın peşinde olduğumu düşün.”
“Patronun kim?”
Bu kez tüm bedenini Mert’e çeviren Umay, bağdaş kurarak oturdu. “Bana benimle olup olmadığını net bir şekilde söylemelisin Mert. Bu adamları cehenneme yollayabilmek için tek atımlık kurşunumuz olabilir. Bu süreçte ben kimin dost kimin düşman olduğunu bilmediğim bir karmaşaya çekilemem. Bu hem çok riskli hem de dikkatimi dağıtabilir.”
“Annemi bildiğine göre…” diyen Mert de kadına doğru döndü. Bir sigara da kendisi yaktıktan sonra siyah gözlerini karşısındaki kadını daha iyi analiz edebilmek için onun yeşil gözlerine kenetledi. “Volkan’ın yanında çalışmak-” dedikten sonra rüzgar yüzünden kuruyan dudaklarına yapışmış sigarayı parmaklarının arasına aldı. “Dün çok sevdiğin biri açlıktan ölmüş de bugün cenazesinde kurban kesmişler gibi. Anlıyor musun?”
“Anlıyorum. Benim de çok sevdiğim biri öldü. Üstelik cenazesinde kurban da kesmediler. Sikik iki satır yazı yazıldı, dandik bir gazetede.”
“O zaman durumumuza kıyamet ressamlarının tablosundaki ortak acılar diyelim. Elimde ne varsa koşulsuz sana vereceğim. Sadece sen de bana bildiklerini anlat ve bitsin artık bu mesele, uzamadan.”
Umay, tam karşısında oturan adamın kim olduğunu elbette biliyordu. Tıpkı Mert gibi o da dersini çalışmış, onun hakkında bulabildiği bilgilerle kendi elinde olanları birleştirmişti. Patronum dediği adamın yıllardır peşinde olduğu meseleyi de cebine atmış, dandik bir sosyal medya hesabında Mert’in fotoğrafını görmesiyle aslında ona ulaşmak isteyerek gitmişti o gün iş çıkışına.
Mert’le tanıştığı gün, gördüğü fotoğrafla birlikte beyaz tenli adamı tanımış ve ismini de öğrendiğinde onun sıradan bir stajyer olmadığına emin olmuştu. Mesleğinden ötürü her daim önsezileri kuvvetli biriydi o. Nitekim genç adam da Volkan’ın adını duyduğunda bile yanan göz bebekleriyle Umay’ı haklı çıkartır gibi yüzünden geçip giden tiksinti ifadesine engel olamamıştı. Umay, görür görmez anlamıştı aslında bu adamın diğerleri gibi olmadığını… O zamandan bu zamana bol kahveli geceler geçirerek babasının da bıraktığı küçük not defterinin yardımıyla gevşekçe elinde tuttuğu ipi bu kez sıkıca yakalamıştı, bir daha bırakmamaya yemin ederek.
“Patronum Kemal Sipahi.”
Mert’in kaşları alaylı gülüşüne eş havaya kalktı. “Volkan’ın en samimi arkadaşlarından birinin patronun olması? Vay be, işte bunu beklemiyordum.”
“-Mış gibi yapmakla öyle olmak arasındaki derin uçurumu en iyi senin bilmen gerekiyor aslında Mert,” dedi Umay. “Kemal de öyleymiş gibi yapanlar arasında, hatta belki de en iyilerden. Tıpkı senin gibi.”
“Bu kez gerçekten şaşırdım. Oysa beni şaşırtacak şey çok azdır. ‘Ülkenin en zengin adamının Volkan’la ne işi olur?’ diye düşünüyorum ama aklıma gelen senaryoların çok da iç açıcı olduğu söylenemez.”
Umay, onun yanlış bir izlenime kapıldığını anlayarak hızlıca, “Sandığın gibi değil,” dedi. “Kemal o adamlardan biri olmak için fazla gururlu.”
Mert’in kendisini büyük bir merakla dinlediğini görünce de sözlerine devam etti. “Bir adam düşün,” diyerek bakışlarını etrafta gezdirdi. Mert, kendisinden sonra ilk kez birinin aynı izlenme telaşıyla temkinli tavrını hiçbir koşulda elden bırakmadığını görünce o tanıdık hissin her yanını sardığını hissetti. O da Umay’ın arka tarafında kalan yokuşu ve mezarları inceledi. İkisinden başka kimselerin olmadığını görünce de yeniden gözlerini karşısındaki kadına çevirdi.
“Kendi halinde yaşayan bir adam. Sadece zengin, hem de çok zengin. Sıradan bir gün, her zamanki gibi işinin başında olmak için evden çıkıyor ve ne olduğu belirsiz adamlar tarafından resmen zorla evinin önünden alınıp tehdit ediliyor.”
“Nasıl yani?”
“Dedenden kalan mirası baban, babandan kalanı da sen didinip çoğaltıyorsun. Ama haksız kazancı çok seven insanlar, belki de senin aile kurmana bile engel olan bu mirasa, mal varlığına, elindekilere göz dikiyor.”
“Sadece fuhuş yok diyorsun?” dedi Mert sorar gibi.
Kafasını olumsuz anlamda iki yana sallayan Umay gülümsedi. “Tüm fabrikalar, petrol rezervleri, kısacası holding,” dedikten sonra Mert’in değişen ifadesine baktı. “Elli zeytinyağı fabrikan varsa kırkı, kırk petrol istasyonun varsa otuzu bizim. Yoksa dümenden düzenlediğimiz vergi borçlarıyla hepsini elinden alırız.”
“Bir dakika,” dedi Mert. “Vergi konusunda Kemal üst sıralardadır. Bunu iyi kötü bir araştırmayla zaten bulabilirsin. Bu nasıl iş?”
“Peki ispatlayacağın kişiler ya da makamlar da aynı oluşumun içindeyse? Kimi kimi şikâyet edeceksin Mert? Nitekim dava açıldığında savcı davayı doğrudan sümen altı etmiş. Hukukçu olan sensin, tüm holdinge kayyum atandığında neler olacağını da en iyi sen biliyorsun.”
“Tabii davanın avukatının da kim olduğunu tahmin ediyorsundur,” diyerek gülümsedi Umay. “Evindeki sanat eserlerinden tut, herkesten sır gibi sakladığı araba koleksiyonunu kıytırık bir avukatlık bürosundan elde ettiği gelirle almadı bu adam. Yıllarca kimsenin almaya cesaret edemeyeceği insanların davalarına baktı, onlarla yakınlık kurdu. Nerede bir zengin var mallarına çöktüler bu şekilde. Sanıyor musun ki şeytan yalnızca bir günahla yetinecek?”
“Ben elindekileri tehdit yoluyla kazandığını biliyordum ama-“
“Tek bir kişiden değil. Ya da tek bir olaydan. Ülkedeki tüm yolsuzlukların ucu bir şekilde Volkan’a ve seni evlat edinen adamın o meşhur elit grubuna dayanıyor. Kemal de bundan nasibini alanlardan yalnızca biri. Sadece o, sessizce oturmak yerine yıllardır Volkan’ın maskesinin ardındaki gerçekliği bilerek bir açık arıyor. Bunu yaparken de içlerine girip onlardan biri gibi davranıyor. İtibar ve onur meselesi onun için artık bu konu.”
Adamın eli kolu pahalı hediyelerle dolu şekilde büroya geldiğine çok kez şahitlik etmişti Mert. Sanki Volkan’ın çok yakın arkadaşıymış gibi görünür, odadan kendi çalıştığı kısıma taşan kahkahalarıyla onun da Volkan’dan bir çıkarı olduğunu düşündürürdü kendisine. Şimdi, gördüklerinin bu durumla uzaktan yakından alakasının olmayışını öğreniyor olması Mert için işleri hızlandırabilecek bilgileri ona sağlayabileceğinden yüzünde oluşan sinsi sırıtışa engel olamıyordu.
“Volkan’ın kendisinden başka kimseye güvenmediğini biliyorsundur,” dedi Umay. “En yakınındakileri bile günün birinde alaşağı edecek bilgileri saklıyor ki anladığım kadarıyla sen de bunların peşindesin. Yanılıyor muyum?”
“Hayır. Yanında işe başlama amacım da buydu benim.”
“Görüntüler, kayıtlar, yazışmalar… Kısacası elinde ne varsa ve nerede saklıyorsa onlara ulaşman gerekiyor.”
“Bu aralar benimle de arası çok iyi değil,” diyerek gülümsedi Mert. “Özellikle imar davasından sonra hevesli olduğu yol arkadaşlığımız başlamadan bitti.”
“Bir yolunu bulursun sen,” diyerek göz kırptı Umay.
“İma ettiğin şey söz konusu bile değil.”
Umay, yeniden başını olumsuz anlamda salladı. “Siz erkekler-” dedikten sonra cebindeki sigara paketini eline alıp içinden bir sigara daha çıkardı. “Olmadık zamanlarda aşık oluyorsunuz. Bir de kadınlara, ‘İşle duyguları karıştırıyorlar, çalışmamaları lazım’ falan dersiniz.”
Mert, aşık kelimesi kulaklarına çalındığı anda zihninde beliren kahverengi gözlerle gülümsedi. “Kadınlar konusunda her erkeği bu şekilde yaftalamamalısınız. Zira benim böyle bir düşüncem hiç olmadı. Aksine, kadınların olmadığı bir dünyada yaşamak istemezdim.”
“Öyle diyorsan,” dedi Umay. “Bir şekilde yeniden güvenini kazan o adamın. Elindeki bilgileri bana getirdiğinde tüm medya emrine amade olacak Mert. Hem de bu kez ülkenin hiç görmediği şekilde, sansürsüz.”
Daha sonra aklına gelenlerle yüzünü buruşturup, “O bunak önlemini almıştır,” diyerek kendi kendine mırıldandı. “Bilgileri görüntülemek için de birini bulmalıyız. Kim bilir nasıl koruyordur? Hem de canı pahasına.”
Mert, kendinden emin bir şekilde gülümsedi. Volkan’ın elindekilere ulaştıktan sonrası onun için çocuk oyuncağıydı. Kumral bir adamın neler yapabildiğine en yakından tanık olduğundan planın bu kısmını düşünmesine bile gerek yoktu ki. “Ne kadar önlem alsa da, istediği kadar saklasa da onu kıracak tek adamı tanıyorum ben.”
“Güvenilir mi?”
“Kendimden şüphe duyarım ama ondan asla.”
“Planı buraya kadar getirdiğine göre diğer her şeyi düşünmüşsündür. Anlaştık diyelim o zaman,” diyen Umay sigara izmaritleri elindeyken duvardan yere doğru atladı. “İlginç birisin.”
Gerçekten de siyah gözlerin sahibi genç adamın çok başka biri olduğunu düşünüyordu Umay. Genelde, erkeklerin dünyasındaki savaş kadınların arasında olduğu gibi değildi. Onlar yakıp yıkmayı, kuşatmayı, oldukları yere yıkım getirmeyi bilirlerdi ona göre. Eğer kazara bunu başaramazlarsa da mutlaka etraflarında suçlayacak bir kadın bulurlardı. Tarihte bile erkeklerin zayıflığı her daim bir kadına atfedilir, en basitinden bir kral ya da padişah herhangi bir konuda başarısız olmuşsa sebebinin ‘cadı’ diye yaftalanan ‘kadını’ olduğu düşünülürdü, türlü türlü büyülerle erkeğinin gözlerine perde indirdiğinden sebep.
Oysa kadınların savaşı bu şekilde olmazdı hiçbir zaman. Elbette kirli bir düzende, hayatta kalmak için direnen kadınlardan bu çarka ayak uyduranlar da olmuştu ama hiçbir zaman erkekler kadar son kan damlasını tüketircesine bir savaşa girmezdi kadınlar ya da etraflarındaki erkekleri başarısızlıklarının sebebi olarak gösterip de suçlamazlardı. Sorumluluk alırlardı, yaptıklarını üstlenirlerdi ya da daha farklı yoldan, daha az kanla meydanda kılıçlarını kuşanırlardı.
Gördüğü en nahif adam babasıydı onun, ellerinden alınmadan önce. Bir daha da babası gibi bir adamla karşılaşmamıştı zaten Umay. Her daim adalet arayışı olan, hakkın her şeyden üstün olduğunu savunan, cezanın kişilerin kendileri tarafından değil de ancak hukukla verileceğine sıkı sıkıya inanan bir adamdı. Şimdi karşısındaki genç adamda babasının ruhunu görüyordu. Aynı adalet arayışına teslim olmuş yanan bakışlarla birlikte sanki babasının ruhu Mert’e geçmişti, o öldükten sonra.
Şaşırıyordu bu duruma kadın. Onun yaşadıklarını, atlattıklarını başka biri deneyimlese çoktan sağ kalma suçluluğunu önüne kalkan gibi siper ederek uzun yıllar kırılmayacak bir şiddet döngüsü başlatırdı. Oysa Mert de tıpkı kendi babası gibi adalet arayışındaydı. İnanmayanların dünyasında da olsa bir yerlerde adaleti arayıp da bulabileceğine olan tutkusuyla…
“Onlardan biriyle aynı evde yaşayıp sonra yine o adamları savunanın yanında işe başlamışsın. Kanun adamı olmalısın ki bu zamana kadar dayanmışsın. Joker‘ini öldürmüyorsun, ilginç.”
“Faydacı ahlak mı konuşacağız?” dedi Mert gülümseyerek.
Umay, meraklı yeşil gözlerini Mert’in gözlerinin tam içine çevirdi. “Bilmem? Hitler çocukken eline bir fırsat geçti diyelim. Öldürür müydün onu?”
“‘Öldürürdüm’ diyene inanmazdım en azından. Bazı şeyleri konuşmak kolay ama pratikte kim olursa olsun bir çocuğa dokunmak zordur. İntikam arayışında değilim ben Umay, ben de böyle olduğunu sanıyordum ama galiba aradığım bu değil. Adalet istiyorum yalnızca. İçimdeki yaranın intikamla daha fazla açılmasını değil kapanmasını istiyorum artık ben. Ayrıca-” dedikten sonra o da zemine atlayarak üzerini düzeltti. “Sence de ölüm bazıları için kurtuluş değil midir? Beni de çok masum zannetme, ellerim herkesten biraz daha fazla kirli aslında. Yaptıklarımı, buraya gelmek için kimleri kullandığımı bilsen… Ama onların içerideyken başlarına gelecekler için şimdiden sabırsızım.”
“Peki seni evlat edinen adam?”
“Okuduğum bir kitapta şöyle diyordu, ‘Yeniden iyi biri olmak mümkün.*’ Ben buna hiç inanmadım. Acıları romantize ederek, ‘Bakın her şeyden sonra temiz bir başlangıç yaparsanız iyi biri olursunuz’ zırvaları pek benlik değil. Özellikle de bir çocuğun, hatta onun da çocuğunun hayatını çalanlardan biri olursan başına gelecekleri hak etmişsin demektir bu. Günah çıkartmak çok abartılıyor.”
Umay, etrafındaki mezarları gösterdi. “Bunlardan biri olmadan adaleti sağlamayı, ellerini kirletmeden o adamların hak ettiklerini yaşadıklarını görmeyi ve aynı zamanda da hayatını yeniden kurmayı istiyorsun yani.”
“Hem de sıfırdan. Senin de söylediğin gibi, biz erkekler olmadık zamanlarda aşık olup sevdiğimizin deniz önünde fotoğrafını çekmek, onu da telefonumuza duvar kağıdı yapmak falan istiyoruz. Hayat aslında bu kadar basit.”
Umay, Mert’in omuzuna elini atıp bir kez dokunduğu yeri sıkarak, “İyiymiş,” dedi. “Hayata aşk haricinde aynı yerden bakıyoruz.” Daha sonra yokuş yukarı tırmanırken Mert’e baktı. “Ne yap ne et o adamın güvenini yeniden kazan, sevgilini kızdırmadan ama.” Muzipçe gülümseyerek göz kırptı. “İnsanların sıkıştıkları zaman nasıl paniklediklerini, aslında yapmayacağı hataları nasıl da kolay yapabildiklerini unutma.”
Mert, giderek uzaklaşan kadına doğru, “Seni kullanmayı düşünüyorum aslında,” diye seslendi.
Umay, bu kez de bedenini Mert’e doğru tamamen döndürüp yokuşu geri geri çıkarken, “Benden sana açık çek o zaman,” diyerek ellerini ceketinin cebine soktu. “Ara ara beni de haberdar et. Bok yoluna gideceksem de bilgim olsun.”
Kadının tavrıyla biraz daha rahatladı Mert. Bahçesini yeni yeni ekmeye başladığı bugünlerde içinde az da olsa fidanının yeşereceğine dair umudu da artıyordu sanki. Gelecekte bir yerlerde cennet addettiği ve bir barış meleğinin onu karşılayacağı zamana olan özlemiyle ektiği fidanının meyvelerini toplayacağı anlara hasretle o da geldiği yokuşu ağır adımlarla inmeye başladı, aklındaki onlarca planı düşünerek…
✨✨
“Şimdi kayınço, geçenki hanım abla arıza çıkarırsa kaplumbağanın sik bilediği bu vakitte çenemi tutamam ben. Haberin olsun.”
“Halil, sevgilim!” diyen Ulvi, sevgilisinin kardeşinin yanında küfürlü konuşmasına her zamanki gibi gözlerini kocaman açarak tepki gösterdi. Gecenin köründe geldikleri apartmanın önündeki sokak lambası masmavi gözlerini aydınlatan adama bakan Halil’se dişlerini alt dudağına geçirip içinde tutamadığı hayranlığıyla, “Gözlere bak, ölünür uğruna anasını satayım,” dedi.
“Allah aşkına iki dakika cilveleşmeden durun,” diyerek isyan etti Mert. Buraya gelme amaçlarını her zamanki gibi birbirlerine yürüyerek saptıran adamlara tip tip bakmayı da ihmal etmemişti elbette. “Sana benden açık çek Halil. O kadın musallat olursa kimse seni durdurmayacak.”
“Benimki?”
“Seninkini ben tutarım.”
Ulvi, ikiliye doğru gözlerini devirip, “Ben buradayım, farkında mısınız?” diye sordu.
“Unutmak ne mümkün?” dedi Mert. Daha sonra Halil’e doğru bir adım atıp adamın omuzlarından iki eliyle tuttu. Sanki onu savaşa hazırlar gibi sarsarak, “Hadi başla Halil sen. Artık bu da işe yaramazsa-” dedikten sonra derince bir nefes aldı.
Titrek bir hamsi misali Mert tarafından sallanan Halil, bunu görmezden gelerek hevesle fısıldadı. “Kaçırırız he mi başkan?”
“Kaçırırız.”
Halil, kaçırma dileğini sonunda kabul eden adamın verdiği rahatlıkla buraya gelmeden önce konuştukları gibi Mert’in Barış’a serenat yapmasına yardım etmek için onun istediği şarkıyı avaz avaz söylemeye başladı.
“Aşığınım yanında olamasam da,
Aşığınım sana dokunamasam da,
Geri dönüş olmasa da,
Sonsuza dek aşığınım.*”
Şarkıya devam eden adamı, ona kitlenmiş bakışlarıyla birlikte hayranlıkla izleyen Ulvi, onun tam yanında duran ve elleri ceplerinde, gözleri Barış’ın katında, “Barış, güzelim. Hadi bir cama çık,” diye bağıran Mert ve Barış’tan önce apartmanın pencerelerine çoktan tünemiş Barış’ın komşuları…
Manzara dışarıdan bakanlar için bu şekilde absürt görünse de üç adamın da o anlık tek derdi Barış’ın Mert’i artık affetmesiydi. Ne söylenen komşular ne kıkırdayan gençler ne de şimdiden balkonda yerini almış olan Halil’in deyimiyle ‘manyak çingene’ kadın üçünün de umurunda bile değildi.
Mert, tam o anda Barış’ın salonundaki Fransız tipi, dar balkona çıktığını görünce, “Güzelim geldi,” diyerek Halil’e baktı. Halil, kafasını kalbine doğru hafifçe eğip şarkıyı daha da yüksek perdeden söylerken üçlü Barış’ın olduğu kısma daha da yaklaştılar.
“Güzelim,” dedi Mert aşağıdan yukarıya doğru bakarken. İşaret parmağını ona doğru kaldırıp sanki bir şey ister gibi, “Beni affedebilir misin artık?” diye sordu.
Barış, aynı dakikalarda gülmemek için kendisini epeyce zorluyordu. Mert’in öğleden sonra gazeteci kadınla buluşacağını biliyor ama buluşma sonrasında onu arayıp da haber vermediği için içi içini yiyordu. Tam kendisine özel dizayn edilmiş konsolunda oyununa dalmışken dışarıdan gelen sesle sarhoş birinin apartmandaki genç kızlardan birine şarkı söylediğini düşünmüştü ki olayın öznesinin genç kızlardan biri değil de kendisi olduğunu anlar anlamaz hayretle aşağıda kafaları neredeyse enselerine değecek şekilde ona bakan üç adamı şaşkınlıkla izlemeye başladı.
“Mert, saçmalama!” diyerek yüksek sesle fısıldadı. “Ne yapıyorsunuz siz?”
Barış’ın üst kat komşusu kıkırdayarak, “Sesi ne kadar güzel,” dedi. “Söyleyen de ünlü değil mi? Bırak söylesin ayol, bedava konser.”
Tam yan dairesinde oturan kadınsa üst çaprazdaki komşusuna bakıp memnuniyetsizce, “Saatin kaç olduğunun farkında mısınız siz Ferda Hanım? Öküz gibi böğüren adamı şikâyet edeceğinize durmuş neler söylüyorsunuz?” dedi. “Mahalle ahıra döndü iyice. Hemen gitmezseniz polis çağıracağım.”
Ulvi, en sonunda dayanamayarak, “Hanımefendi siz hiç aşık olmadınız mı?” diye sordu. “Bırakın da gençler kavuşsun.”
Kadın, burnunu kıvırıp bu kez de Ulvi’ye doğru baktı. “Bacak kadar boyunla bana aşkı mı öğreteceksin sen? Edepsiz.”
Sevgilisine laf atıldığını duyan Halil şarkısını yarıda kesti. Lafa bodoslama atlayıp, “Sen kime edepsiz diyorsun lan bayan?” diyerek kavganın fitilini iyiden iyiye ateşledi.
“Sen bekle sen,” diyerek içeri girdi kadın.
Mert, ortamda patlak veren kavgayı zerre sallamayarak, “Güzelim?” dedi sorar gibi. “Affettin mi beni?”
“Enişte affetmezsen kaçıracağız seni ha, haberin olsun. Şimdiden ihtiyacın olan eşya falan varsa al yanına diye söylüyorum.”
Halil, tam sözlerini bitirmişti ki buz gibi bir su gecenin ayazında çivi misali tepesinden aşağı indi. “Al sana eşya,” dedi kadın. “Hemen gitmezseniz birkaç kova daha geliyor. Özellikle de sana,” diyerek Halil’e doğru parmağını sallamaya başladı. Kadın en çok Halil’e kurulmuştu nedense. Kendisine saygısızlık yaptığını düşünüyor, bu şımarık adamı hizaya getirmek istiyordu.
“Sevgilim,” dedi endişeyle Ulvi. “Üşüteceksin, hemen gidelim.” Daha sonra kadına doğru başını kaldırıp, “Siz de gözüme görünmeyin! Bir hasta olsun, sorarım size ben ama!” diye bağırdı.
“Sen beni tehdit mi ediyorsun? Duyun komşular, resmen yaşlı başlı kadını tehdit ediyorlar!”
Ferda Hanım da kadına doğru ayıplar gibi baktı. “Ben bir şey duymadım. Ne güzel şarkı dinliyorduk, için geçmiş senin.”
“Abla sen neden bokunu tereğe çıkarıyorsun şimdi ayıptır sorması?”
Ulvi’nin endişeli bakışlarla kendisine baktığına görünce de onun beyaz yanaklarını ‘bir şey yok’ demek ister gibi avuçlarının arasına alıp sevgilisini alnından öptü Halil. “Korkma ciğerparem, bir şey olmaz bana.”
“Üşüteceksin Halil,” dedi yeniden Ulvi. Mavi gözleri Halil’in tüm vücudunu taradıktan sonra kadına dönüp, “Sen görürsün!” diye ekledi.
“Güzelim? Yanına gelsem de bir kez öpsen bari?”
Barış, mahalle yanarken saçını tarayan adama gülümseyerek bakıp, “Sen sarhoş musun?” diye sordu.
“Aşkınla mı? Evet!”
“Hâlâ bas bas bağırıyorlar. Geliyor ikinci kova tepenize şimdi!”
“Bu kadın bizi bamya edecek kayınço,” diyen Halil, bir yandan da sevgilisini yatıştırmak için ona sarılıyordu. “Abla bizi bıraksan da iki rekat namaz mı kılsan sen? Diğer taraftan aradılar. Yoklamada yok yazılmışsın.”
“Ben kırk yaşındayım daha! Terbiyesiz köpek.”
“Hazreti İsa’dan sonrasını saydın herhalde.”
Barış, kadının yeniden içeri girdiğini görünce onun yeni bir kova suyla döneceğini anlayarak, “Mert, yukarı gelin hadi,” dedi. “Su dökecek yine, hasta olacaksınız.”
Halil, “Yav canına kurban eniştem be, bize de kıyamıyor ha,” dedikten sonra Mert’e baktı. “Hadi biz eve kaçalım. Sen de ne yap ne et al gönlünü eniştenin. Olmazsa da beni çaldır, bir kere ama. Sonra hemen söndür telefonu. Bu aramızda işaret olsun, gelip kaçıralım.”
“Eyvallah,” dedi Mert. Yukarıdan aşağıdaki kapının açıldığına dair mekanik sesi duyunca da, “Çok sağ olun. Bana da dua edin, affetsin benimki artık.”
Ulvi, sevgilisinin kollarına doladığı ellerini o üşümesin diye yukarı aşağı oynatırken gülümseyerek kardeşine baktı. “Çok seviyor seni. Affedecek.”
Halil, pencerede yeniden beliren kadını görünce, “Abla sana çok pis taktım haberin olsun,” dedi. “Her gece gelip şarkı söyleyeceğim burada.”
Daha sonra kadının kovayı pencereden dışarı çıkardığını gördüğü an Ulvi’nin elini tutup da koşmaya başladı. Tüm mahallenin izlediği olayın başına dert açacağını bilen Barış’sa evinin kapısının ardında Mert’in yukarı gelmesini bekliyordu. Bilerek kapıyı açmamıştı. Açarsa karşı komşusunun bir de kendisine musallat olacağından emindi çünkü.
Adım seslerinden Mert’in geldiğini anlayarak saniyelik kapıyı açıp Mert’i içeri çekti. Suçlu bir çocuğun bakışlarıyla alt dudağını ısırıp kendisine bakan sevgilisine doğru, “Neydi şimdi bu yaptığın?” diye sordu.
“Affet diye.”
“Ben seninle ne yapacağım Mert?” Daha sonra Mert’in üzerindeki hoodienin ıslak olduğunu görünce kadının kovasından dökülen sudan onun da nasibini aldığını anlayarak, “Hemen üzerini çıkar,” dedi.
Mert, yüzünde peydâ olan arsız sırıtışla birlikte Barış’a doğru adımladı. “Şimdiden mi? Önce affetseydin bir?”
“Kudurma!” dedi Barış. “Kolun ıslak, hasta olacaksın.”
“Aklı nerelerde?” diye söylenerek hızlıca üst kattaki yatak odasına çıkan Barış, bol kazaklardan birini alıp üstü çıplak şekilde salonun ortasındaki kanepede uslu uslu oturan ve onu bekleyen adama baktı. Sırt kasları gözlerine enfes bir manzara misali sunulmuşken bir kez yutkunup onun büyüsüne girmek istemeyerek yanına doğru adımladı. “Bunu giy.”
“Bana emretmen yok mu?” dedi Mert yaramaz bir tavırla. “Yatakta da böyleydin. Özlemişim.”
“Sen bir de benim dayağımı gör. Tadına doyamazsın.”
Mert, tıpkı Barış gibi kokan kazağı giydikten sonra yanına oturan adamın gözlerinin en içine baktı. Sağ elini onun kumral yanağına atıp, “O kadar özledim ki seni,” dedi.
Barış, özlemin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Teni, kendi iradesi dışında bile tenine çekilen adam ona bu kadar güzel bakarken onun hasretiyle her gün yanan aslında Barış’tı… Gözleri yeniden dolarken Mert baş parmağıyla onun ince dudaklarını sevdi. Aynı anlarda bakışları Barış’ın yüzünün her yanını turluyordu, sanki ezbere bilmiyormuş gibi…
“O kadar güzelsin ki…” Şimdi el sıkışsalardı da bir daha ayrılmayacaklarının sözünü verselerdi ya birbirlerine, hem de ömürlük…
“Sana yalan söyleyenlerin yeri kalbindeki mezarlık, artık biliyorum,” diyerek fısıldadı. “O adam- Yani ilk ve tek aşkım dediğin adam bile dirilememiş o mezarlıktan. Ama belki beni öldürmemişsindir diye geldim, yine… Gelmeye de devam edeceğim. Sen beni itme, yeter benim için.”
“İlk ve tek aşkımın Koray olduğunu mu düşünüyorsun?”
Mert, olumlu anlamda başını sallayınca Barış, “Peki bununla ne yapacaksın?” diye sordu.
“Benim sevgim ikimize de yeter.”
“Benden önce sevmeyi bilmiyordun gerçekten de, değil mi?”
Bu kez de başını olumsuz anlamda iki yana salladı Mert. Dakikalar önceki neşeli hali sanki süpürülmüştü de geriye sadece Barış’ın onu affetmesini isteyen yüreği kalmıştı onunla. Dudaklarını yalayıp Barış’ın yanağındaki elini kucağına indirdi. Bakışlarını da onun yüzünden çekip salonun ortasına serili halıya dikti. Barış onu kendisi kadar sevmese de olurdu. En azından Mert böyle düşünüyordu.
Ona göre, az önce de söylediği gibi Mert’in sevgisi ikisine de yeterdi. Barış’ın onu affedip yeniden ona güzel gülümsemelerini sunduğu bir zaman diliminde yaşayacaksa Mert buna da razıydı. Kahverengi gözlü adamın olmadığı her an, acı veren bir çift el soğuk bir leke bırakmak ister gibi Mert’in boğazını sıkıyordu sanki. Her şeye eyvallahı vardı belki ama onsuzluğa katlanacak gücü kendisinde bulamıyordu.
“Salaksın sen Mert,” dedi Barış. Mert’in hayretle açılan gözlerinin yerdeki halıdan kendi yüzüne çevrildiğini görse de umursamadı.
“İlk gördüğüm andan beri sadece sana aşığım, hem de geri dönüş yolunu bilmeden… Ben kapattığım kapının anahtar değilinden bile bakmam. Günlerdir bir bahaneyle yanıma geliyorsun, farkında mısın? Bu kapı sana hep açık, hiç kapanmadı.” Daha sonra Mert’in, ‘İlk ve tek aşkın’ dediği kısmı tıpkı onun gibi söylemeye çalışarak taklit etti. “Bak bakalım o etrafımda mı? Bırak kendisini, ondan herhangi bir iz var mı? Ama sen? Her gece bana giymem için verdiğin tişörte sarılıp uyuyorum. Yıkamadım günlerdir, kokun gidecek diye korktum. Ben senden başkasına hiç aşık olmadım ki Mert. Kendini onunla kıyaslaman bile haksızlık.”
Mert’in mutlulukla gülümsediğini görünce, “Ha sen de az hıyar değildin ama n’apalım? Çok aşık olduk,” dedi.
İşaret parmağını Barış’ın gövdesiyle kendi bedeninin arasında ilerletti Mert. “Sen bana aşıksın?”
“Sağır mı oldun yokluğumda yavrum? Az biraz da zekan gerilemiş sanki. Bensizlik sana gerçekten yaramamış. Sen beni ittiğinde bile ben gelmedim mi sana? Harika sevişiyorsun tamam da-” dedikten sonra kumral yanakları pembeleşti Barış’ın. “Bu değildi her seferinde seninle olmak istememin sebebi.”
Mert, karanlık kabuslarından sıyrılarak masmavi bir gerçekliğe geçiş yapmış gibi hissederken günler sonra göğsündeki tonlarca ağırlığın birden olduğu yerden kalktığını, yerini sanki bir okyanusu dudaklarından öpmüş gibi bir ferahlamanın aldığını duyumsadı. Barış’a konuşma fırsatı vermeden sanki çok hafif bir şeyi kaldırıyormuş gibi onu tutup kucağına çekti. Önce burnunu onun kokusunun en fazla geldiği yer olan boynuna gömdü. Daha sonra derin derin nefesler almaya başladı. “Sonunda.”
Ellerini Mert’in saçlarının arasına atıp onu olduğu yere daha da bastırdı Barış, orada olduğunu kendisine de kanıtlamak istiyor gibi görünüyordu şimdi. “Sanki çok süründün de?”
“Sen, sensizliğin ne demek olduğunu bilemezsin.”
“Sen de aynı şekilde Mert. Daha sana doyamadan sensiz kalmanın ne demek olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceksin. Bir ömür sana doymak mümkün mü, onu da bilmiyorum ki?”
“Evet.”
“Ne evet?”
“Seninle evlenirim. Kabul ediyorum.”
Barış’ın yanaklarına hücum eden pembeliğin sebebi bu kez utanç değil sinirdi. Mert’in kafasına hafifçe vurup, “O teklifi sen edeceksin,” dedi. “Ben de uygun gördüğüm zaman sana evet diyeceğim.”
“Hayır demeyeceksin yani hiçbir zaman?”
“Demeyeceğim.”
Kendi kalbinden Barış’ın kalbine doğru görünmeyen bir yol uzanırken Mert, önce avuçlarının arasına aldığı sevgilisinin yüzüne baktı, doya doya. Bu yüz onun yeryüzüydü bundan sonra. Rotası, iklimi, yolu, ucu, bucağı sadece bu yüzdü… Dudaklarını Barış’ın ince dudaklarının üzerine bastırırken aslında ayrılmanın değil kavuşmanın gökteki yıldızlar kadar çeşidi olduğunu düşündü, her birinin ona cenneti yaşatan bir barış meleğine çıktığını bilirken.
Kumral adamsa işte böyle barıştı küstüğü tüm kitaplara, hikâyelere, öykülere… Yazarları bile affetti. Öyle ki her hikayenin başlamadan biteceğine ya da onun gibi birinin ancak bir öyküde yan karakter olacağına duyduğu inancının aslında hiç de düşündüğü gibi olmadığını anladı, beyaz tenli bir adamın dudaklarında bulduğu can suyuyla kırılan dallarını eskisinden de parlak göğe doğru uzatırken…
Geçmişlerinde sevilmenin ne demek olduğunu bilmeyen iki kalbin en ıssız yerinde açan mor leylak misali aşk, iki karanlık ormanın her yanını sardı, onları birleştirdi. Sanki bir masal diyarından fırlamışçasına yeşertti olduğu yeri. Geriye özgür tarla kuşlarının cıvıltılarının arasında hafifçe çiseleyen bir yağmur ve ardında bıraktığı gökkuşağının altında birbirlerinde dinlenen, artık tek ruh olan iki adam kaldı, hayatın hakiki manasının aslında birbiri için atan kalpler olduğunu herkese öğretmek ister gibi…
✨✨
*Uçurtma Avcısı, Khaled Hosseini
*Aşığınım, Fedon
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
Gekiyorum,bakıyorum, hep önceki yazı…. bekliyorum sonu🐣🐣
Merhaba, sizi birkaç gün daha bekletsem? O kadar yoğun çalışıyorum ki düzenlemeye fırsatım olmadı.
ah teşekkürler….. siz bakmayın benim serzenişlenmeme…. müsait olduğunuzda yazarsanız zaten❤
Ben serzenişe bayılırı, sevmişsiniz, bağ kurmuşsunuz ki bana yazıyorsunuz. Bundan büyük mutluluk olur mu? Var olun! 💙
AAA BÖLÜM YOK DEĞİL Mİ BENDE DİYPRUM NE OLUYOR FUKARA TELEFONUMDA SIKINTI VAR SANDIM 🤭🤭