Bölüm 31: Final

✨✨

Burak, etrafta heyecanla koşuştururken “Kesin bir şey unuttuk!” diye söylenen sevgilisine şöyle bir bakıp önündeki bilgisayarı kapattı. Kendisi için Ahmet’in evin ortasında deli divane dönmesi görsel bir şölen olsa da aynı dakikalarda Ahmet panikle dudaklarını ısırıyor, bir banyoya, bir yatak odasına gidip elindeki ıvır zıvırları salonda açık olan valizin içine düzgünce yerleştiriyor ve yeniden unuttuğu bir şey var mı diye düşünerek sağa sola uçuşuveriyordu, Burak’ın deyimiyle kızıl bir melek gibi…

İsteme gününden sonra aileleri ve arkadaşlarıyla güzel bir İstanbul turu yapmışlar, bol yemeli, içmeli keyifli anların sonunda çokça sarılmalı bir vedanın ardından herkes evlerine dağılmıştı.

Burak da fırsattan istifade Ahmet’in bir gün kendisine cümle arasında söylediği, ‘Seninle kamp yapmak, yüzmek isterdim,’ sözlerini duyduğu ilk andan itibaren beyninin en ön kısımlarına kazıdığı için plan yapmaya başlamıştı bile.

Önce bir karavan kiralamış, sonrasında Ahmet’in hoşuna gidecek rotaları belirlemiş, ikisinin baş başa olacağı Ahmet’in ondan çekinmeden en yalın haliyle kendisini gösterdiği tüm zamanların birleşip de güzel anılar bırakacağından emin olduğu her detayı ince ince ayarlamıştı.

İşten izin alıp da eve geldiği bir gün Ahmet’e yaptığı planı anlatınca Ahmet sevinçten havalara uçmuş, birkaç gün okulu ekecek olması bile umrunda olmamıştı. Yıllar sonra ilk kez yüzecek, Burak’la karavan yolculuğu yapacak, belki de yağan yağmurun altında incecik bir çadırda yağmurun sesini dinleyerek evi olan Burak’ın göğsünde uyuyacaktı.

Tatil için yola çıkacakları güne kadar evdeki durum Ahmet’in küçük bir tavşan misali oradan oraya zıplamasıyla sınırlıyken Burak için sevdiğinin gözlerindeki heyecana tanıklık etmekse apayrı bir zevkti.

Şimdi yine oradan oraya kendisini atan Ahmet’e bakıp, “Yavrum eksik kalırsa yoldan alırız, kendine dert etme,” dedi.

“Olmaz, organize şekilde gitmeliyiz. Denize de gireceğiz değil mi?” diye sordu hevesle Burak’a bakarken.

Burak parmağında, içinde kendi isminin yazılı olduğu yüzüğüyle ona sıradan, basit soru soran Ahmet’in güzelliğine yine dayanamayarak dizlerine vurup, “Gel,” dedi.

Ahmet ise gülümseyerek valiz hazırlamayı falan boş verip de sevgilisinin yanına doğru adımlarken son zamanlarda hayatın daha önce hiç olmadığı kadar yaşanılası olduğu düşünüyordu, Burak’la birlikte elbette.

Kucağına bir çırpıda tırmandığı adamın omuzlarına ellerini yerleştirirken kafasını ‘Ne var?’ anlamında salladı. Burak saçları tepesinden bağlı çocuğun palmiyesini okşadıktan sonra, “Denize de gireceğiz, çok sevdiğin sebzeleri mangalda da pişireceğiz. Ama benim için en önemlisi birlikte gün batımını seyrederken senin bana hayatının en basit detaylarını bile anlatacak oluşun fıstığım,” dedi.

Kıkırdayan Ahmet, “Daha ne anlatayım aşkım? Zaten sürekli konuşuyorum. Sıkılmadın mı?” diye sordu.

“Senden sıkılırsam çek vur beni. Her şeyin mi güzel olur yavrum? Sesini sabaha kadar dinlesem bıkmam.”

“Yalancı,” dedi Ahmet. Son zamanlarda en sevdiği şeylerden biri de Burak’a nazlanmak olmuştu çocuğun.

“Ben yalan söylemem bilmiyor musun?” dedikten sonra Ahmet’in dudaklarına uzunca bir öpücük konduran Burak, “Denize karşı seninle olmak… Off,” diye de ekledi, hayal etmesi bile yükselmesine sebep olmuştu adamın.

“Sen doyumsuzsun Burak! Muzaffer her gördüğünde gülüyor, şuna bak her yanımız mor!”

“Tövbe tövbe, konuşturmasın ciğerim beni şimdi. Sanki kendisi- Neyse.”

“Hadi hadi kalk geç kalacağız, güneşe kalmadan çıkalım,” diyerek Burak’ın yanaklarını şap diye birer kez öptükten sonra yeniden tavşan gibi sekerek son hazırlıklarını tamamlamaya gitti.

Burak için bu hayatta ki yegane amacına Ahmet’i mutlu etmek de eklendiğinden sanki Ahmet güldükçe Burak’ın kalbinden havalanan yumuşacık kızıl tüyler yüzüne doğru uçuşuyordu, çok güzel olduğundan sebepsizce gülmesi gereken sevgilisinin uğruna.

Birlikte Burak’ın kiraladığı orta boy karavana atlayıp ikisi de hayatlarında ilk kez sadece yaşayacakları o andan başka bir şeyi düşünmeden yola koyuldular. Ahmet’in yaptığı sandviçleri yine Ahmet’in ellerinden yiyen Burak, sadece yanındaki çocuğun gülümseyip sürekli yolda gördüğü manzaraların güzelliklerin ona anlatmasını dinlerken bir kez daha içinden her şeye teşekkür etti. Mustafa’ya, hayata, kadere, yaratıcıya… Ahmet’i ona getiren kimse, onun hayatına layık gören kimse Burak yatıp kalkıp şükranlarını sunabilirdi yanındaki gözlerine şairlerin şiir yazmaya utanacağı çocuk için…

Saatler süren yolculuğun sonunda yemyeşil çam ağaçlarının arasından geçip de bir deniz kenarında durdular. Ahmet yalnızca hayranca etrafı izlerken Burak tüm manzaraları utandırabilecek çocuğun kendi güzelliğini fark edemeyişine üzüldü.

“Burak! Burada mı kalacağız şimdi? Arkamız orman, önümüz deniz!” diyerek karavandan iniverdi.

Burak saatlerdir direksiyon sallamamış gibi, gözlerindeki parlaklığı gördüğü çocuğun tüm yorgunluğunu alıp götürdüğünü hissederken, “Evet yavrum ama sadece burası değil ki. İki hafta benimlesin, daha Ege’ye ineceğiz birlikte,” dedi.

“Dalyan’ı çok merak ediyorum, oraya da gider miyiz?”

“Sen nereye gitmek istersen oraya gideriz, bana ne istediğini söyle yeter.”

Ahmet, Burak’a doğru yaklaşıp sevgilisine şımararak sarıldıktan sonra, “Bu gece çadırda kalalım mı?” diye sordu.

Burak, “Kalalım ama benimsin bu gece, sırtın ağrırsa karavana geçeriz,” diyerek kaşlarını indirip kaldırdı.

“Hiç doymazsın dilerim ki bana,” dedi Ahmet.

Burak’ın sürekli kendisini istemesine zaman zaman yalandan nazlansa da onu beğenmesi aslında çok hoşuna gidiyordu. Yıllarca bin parçaya bölünen öz güveni Burak sayesinde hiç kırılmamış gibi sağlam şekilde yeniden birleşmiş, arzulanıyor olmanın o büyüsüne kapılmıştı bile çoktan.

“Ben mi sana doyacam? Bana kalsa seni yataktan çıkarmam, kucağımdan indirmem be yavrum.”

“Sıkılır mısın peki?”

“Yav sen otur bana havyarlı portakallı kaz tarifini anlat, sabaha kadar dinlemezsem şerefsizim.”

“Ağzın çok güzel laf yapıyor senin aşkım,” dedi Ahmet, Burak’a göz kırparken.

“Ağzım daha neler yapıyor en iyi sen biliyorsun.”

“Sapık,” diyerek karavanın içinden çantasını almaya giden Ahmet’in yüzünde asılı kalan gülümseme hiçbir kelama ihtiyaç duymadan ikisinin birbirine kadar iyi geldiğinin en güzel nişanesiydi aslında.

İkisi de çok sevip çok sevilmenin tadını alan, evin bir yer değil de aslında bir his olduğunu anlayan o şanslı insanların arasına girmişlerdi, yalnızca bir aralık günü öğleden sonra kaderin kendilerine birden dokunmasıyla.

Kötü zamanlar da yaşasalar birlikte yaşamışlar, birbirlerinden kaçmadan, bir şey saklamadan ne kadar şanslı olduklarının çokça farkında yalnızca birbirlerinin aşklarını yine birbirlerinde yaşamak istemişlerdi, kimselere kulak asmadan.

Ahmet elinde çadırıyla gelip dudaklarını büzerek, “Bunu kurabilir miyiz ki? Ben daha önce hiç yapmadım,” dedi.

“Sen sevgilini tanımadın mı yavrum? On parmağımda on marifet, hallederim şimdi,” diyen Burak şişinerek çadırı eline alıp ambalajın içindeki antin kuntin bin tane ufak zımbırtıya bakınca bu işin o kadar da kolay olmadığını fark etse de yine de yiğitliğine bok sürdürmemek adına kafasına göre, talimatlara bakmadan çadırı kurmaya başladı ya da kurduğunu zannetmeye…

Aradan geçen dakikalar sonunda Ahmet diğer tüm işleri halletmişti ki gözü çadırı kurma konusunda hiçbir şekilde ilerleme kaydedemeyen sevgilisine takıldı.

“Burak Usta! Yardım lazım mı?”

“Çoluk çocuğun maskarası oldu koskoca on kaplan gücündeki Burak,” diye söylenen adama bakan Ahmet elini beline atıp kahkahalarla gülmeye başladı.

“Başka şeyleri isterken hiç de çoluk çocuk değilim ama!”

“Haşa sana demedim yavrum zaten.”

“Kime dedin?”

“Aha şuradaki sincaba, bana bakıp duruyor sabahtan beri.”

“Aynensin,” diyen Ahmet tam Burak’a doğru yaklaşmıştı ki bu sırada yanlarına doğru esmer, uzun boylu, yapılı bir adamın yaklaştığını gördü.

“Merhaba, yardıma ihtiyacınız var mı?” dedi gülümseyerek.

“Aslında var.”

“Yok.”

Aynı anda konuşan ikiliye bakan adam kafası karışmışken Ahmet, “Anlar mısınız bu işlerden?” diye sordu gülümseyerek.

“Tabii, yıllardır kamp yaparım ben. Bakın şu kısım toprağa girmeli, ipleri de bu kısma gereceğiz,” diyerek eline aldığı küçük çiviye benzer şeyleri bir yandan anlatıp bir yandan da toprağın içine gömerek dakikalar içerisinde çadırı kurdu.

Burak, durumdan hoşnutsuz şekilde gülüşerek sohbet eden ikiliye bakarken Ahmet çadırı kuran adama doğru, “Çok teşekkür ederiz, bizim de ilk seferimiz acemilik işte yapamadık,” dedi.

“Hiç önemli değil, sık sık doğayla buluşunca benden bile hızlı olursunuz,” dedi gülümseyerek. “Bu arada ben Murat.”

Ahmet dostça gülümseyen adama bakıp, “Ben Ahmet, bu da sevgilim Burak,” dedi.

Burak, Ahmet’ten gelen sevgilim kelimesiyle sinirle izlediği topraktan gözlerini hızla kaldırıp adama doğru bir baş selamı vermek için bakınca adam da, “Çok memnun oldum. Ben ve kızım da buralardayız, mutlaka yine görüşürüz,” diyerek yeniden gülümseyip biraz uzakta olan çadırına doğru ilerlemeye başladı.

Burak adamın arkasından gülümseyerek bakmıştı ki Ahmet arkasına doğru yürüyüp kulağına doğru, “Kıskanç,” dedi.

“Hele bana diyene bak, doktor kadın yüzünden haftalarca hasta yatağımda işkence ettin bana fıstığım. Melek yüzlü şeytan seni.”

“Ne!? Yalana bak, gayet olgunca karşıladım ben bir kere.”

“Yavrum senin ne pis bir inkar huyun varmış, bundan sonra her anımızı kameraya çekeyim de elimde kanıt olsun,” dedi Burak hayretle.

“Hımm, her anımızı mı?”

Burak, Ahmet’in gözünde bir anlık beliren tehlikeli pırıltılarını görünce, “Hadi çadırımızın içini kontrol edelim,” dedi.

Elini Burak’ın tam göbeği ile kasık çizgisinin arasında bir yere koyan Ahmet ise, “Çıplak mı kontrol etsek?” diye sordu.

Burak hevesle başını sallayınca Ahmet amacına ulaşmanın verdiği keyifle, “Ama ben yüzmek istiyorum sevgilim,” dedi.

“Kinci kızıl havuç.”

“Çatma kaşlarını, gece uzun,” diyerek karavana doğru ilerledi Ahmet. Önce çadırın içine yerleştirecekleri eşyaları beraberce karavandan indirip çadırın içini hazırladılar, daha sonra ikisi de yeniden karavana dönüp denize girmek için üstlerini değiştirmeye başladılar.

Burak, deniz şortunu üzerine geçirip de arkasını döndüğünde Ahmet’in yavaş ve tereddüt eder bir halde üzerindeki kıyafetleri çıkardığını görünce anlamazca sevgilisine baktı.

“Yavrum, yardım lazım mı?”

“Yok yok yaparım. Burak ama- Yani benim protezim suya dayanıklı değil.”

“Ee?”

“Yani yeni aklıma geldi, çıkarıp girmem gerekecek de,” dedi dudaklarını dişleyip yere bakarken.

“Ahmet bu konuyu aştık sanıyordum. Ben ameliyat olduğumda senin sırtında gittim resmen tuvalete, hiç de utanmadım senden destek alırken. İnsan kendinden utanmaz çünkü. Ne hallerimi gördün sen benim, hâlâ mı aynı konu?” dedi sözlerini sert tutsa da bakışlarındaki şefkat Ahmet’in iliklerine kadar işlerken.

“Hayır, beni kucağına alır mısın diyecektim,” dedi Ahmet gülümseyerek.

“Emret fıstığım. Hem ‘Alır mısın?’ değil ‘Beni kucağına al.’ diyeceksin. Hatta kollarını bana doğru uzatman yeter,” dedi Burak rahatlamış şekilde.

Haftalar önce onunla banyoda protezi olmadan birlikte olmak istediğinde Ahmet biraz daha zamana ihtiyacı olduğunu söylemiş, Burak ise anlayışla karşılaşmıştı. Elbette ikisi de birbirine alışıyorlardı ama bazı şeylerin birden olması da beklenemezdi, Burak bunun da farkındaydı.

Ahmet de üzerini değiştirdiğinde Burak en sevdiği şekilde Ahmet’i kucaklayıp hâlâ serin sayılabilecek masmavi tertemiz suya doğru ilerledi.

“Prens hazretleri nerede yüzmek isterler?”

“Bak şurada balıklar var sanki, oraya doğru gidelim mi?” dedi Ahmet hevesle.

“Gidelim bakalım. Ama bu ne kilo Ahmet yavrum böyle? Sana bu tatilde bolca kilo aldırmamız lazım, kızıl bir kuş gibisin.”

“Bizimkiler geldiğinde kilo aldım zaten ben! Uğraşma benimle.”

Burak birden Ahmet’i suya sokup, “Uğraşma demek,” diyerek kendisi de suyun içine giriverdi. Serin su tenlerine değdiği an sıcacık havaya inat serinleyen ikili önce irkilse de zaman biraz geçince alıştılar.

Suyun altında birden kaybolan Burak’ı aramak için etrafında dönen Ahmet, “Aha kızıl bir balık yakaladım,” diyerek kendisine sarılan sevgilisinin kahkahalarla yeniden kucağına tırmandı.

Dakikalarca yıllardır hasretle beklediği denizin içinde oynayan Ahmet etrafında kimsenin olmamasını da fırsat bilip sevgilisinin yakışıklı yüzüne sayısız öpücüklerini de sıralamayı ihmal etmedi.

Akşama doğru Burak, “Hadi artık,” deyince yüzü düşen sevgilisine bakıp, “Her gün gireceğiz yavrum, hatta belki gece de gireriz,” diye de ekleyerek Ahmet’in gönlünü aldı.

Karavanlarındaki duşun altında birbirleriyle uğraşarak temizlenip çadırlarının önüne attıkları küçük sandalyelerde akşam yemeklerini pişirmeye başlamışlardı ki Ahmet Burak’a bakıp, “Teşekkür ederim,” dedi.

“Önemsiz yavrum da neden teşekkür ediyorsun?”

“Bilmem. Her şey için aslında. Beni sevdiğin için, ben seni itsem de bana geldiğin, bana eyvallah dedirtip benden vazgeçmediğin için, bu kadar güzel bir adam olduğun için. Ama en önemlisi gerçekten de benden bir şey saklayamadığın, ne olursa olsun ertesi gün bana anlattığın için,” dedi burukça gülümseyerek.

“Bu tatili ayarladığın için de teşekkür edecektim aslında sana ama varlığın öyle çok güzellik getirdi ki hayatıma, bu muhteşem gün batımını izlememe sebep anlar bile onların yanında teşekkür için sönük kaldı, yine de varlığına şükür senden gelenlere de çok teşekkür ederim sevgilim.”

Burak, Ahmet’e doğru bakıp biraz önce ‘Sandalyen çok uzakta, yaklaş.’ diyerek çocuğu kendisine doğru çekiştirmemiş gibi sanki sol yanına onu katmak istercesine biraz daha yaklaştırdı. Ellerini ellerinin arasına alıp, “Asıl ben sana teşekkür ederim, sen olmasan hayatımın nereye gideceğini düşünemiyorum bile. Sadece habersiz bir kez dokundun geçtin belki hayatıma ama sonradan benim, kardeşimin, annemin hayatını bile etkiledin yavrum. Bundan sonra biz varız, bizim hayatımız var. Hem baksana bir yerinin güzelliğini anlatmaya başlasam sanki başka yerin küsecek, durup durup en iyisini buldum kitabıma,” dedi, avuçları arasındaki Ahmet’in ellerini öperek.

Ahmet hevesle ellerini öpen adama bakıp, “Bak bacağım olmadan oturuyorum yanında,” dedi.

“Yanlışın var, bacağın yanında.”

Gözleri dolu dolu bakan çocuk hayatının belli anlarında pek çok kez isyan etmişti belki. Neden diye sormuş, yalnızca eğlenmek için çıktığı bir gecenin getirisi olan yarım bacağına içinden lanetler etmişti sayısız kez, kimselere duyurmadan. Ama şimdi o kaza olmasa yanındaki adamın ona gelmeyeceğini bilseydi yine isterdi aynı acıları çekmeyi, sonunda Burak ona en kallavi doğa olaylarından bile güzel gülümsemesini sunacaksa.

Ahmet’in gözlerinin dolduğunu anlayan Burak mutluluk için bile olsa buna izin vermemek adına türlü şebeklikler yaparak sevgilisinin de kendisinin de karnını doyurup, etraftaki çöpleri de toplamayı ihmal etmeyerek gecenin sonunda çok özlediği tende kaybolmak için Ahmet’i de kendisiyle birlikte çadırın içindeki yumuşacık matin üzerine çekiverdi.

“Tatlımızı da yiyelim değil mi?” dedikten sonra üzerindeki tişörtü çıkarıp Ahmet’in tam gözlerinin içine baktı. Bugünden itibaren sevgilisinin ona tamamen, en yalın haliyle geldiğini bildiğinden protez bacağı takmaya bile yeltenmeden Ahmet’in üzerine uzanıverdi.

“Biz de yeriz tatlıdan bu tatilde artık.”

“Bedenim emrine amade yavrum, ne dersen başımla beraber.”

Ahmet, ensesinden tuttuğu sevgilisini kendisine doğru çekip de dudaklarına kapandı. Bacaklarını sevgilisinin belinde birleştirip ağzını keşfe çıkan dili büyük bir iştahla emerken kalçasını yukarı kaldırıp da kendisini Burak’a bastırdı.

İlk kez tadını alıyor gibi, sanki her gün dudaklarının üzerindeki dudaklarla başı dönmüyormuş gibi kuş olup çırpınan kalbinin heyecanıyla boynunu da iyice açtı, sevgilisi daha rahat hareket etsin diye.

Birden başlayan yağmurla biraz ilerideki denizin dalga sesleri birleşip büyük bir uyumla kulaklarını doldururken, kimselerin olmadığı bir ormanda, çadırın içinde yeniden birbirine karışan iki beden tüm fırtınaların ardında söylenen rahatlatıcı ninniler misali soluk soluğa kalsalar da yine de birbirlerinin teninde nefeslendiler sabaha kadar, dur durak bilmeden.

✨✨

Sabah olduğunda burnunun ucunda Burak’ın kokusuna karışmış yağmur sonrası toprak kokusuyla uyanan Ahmet her yanı sızlasa da yine de uyuduğu en güzel uykudan kalkmanın verdiği keyifle gülümsedi.

Sevgilisinin saçlarının arasına bir öpücük kondurup sessiz hareketlerle kalktı. Daha sonra çadırdan çıkıp küçük dalgaların çıkardığı sesi dinleyerek protezini taktı. Bu manzaraya karşı güzel bir kahve içip sadece zamanı ölesiye aşık olduğu adamla yavaşlatmaktı tek maksadı.

Getirmeyi ihmal etmediği French Press’inde kahvesini demleyip Burak’ın aylar önce onu düşünüp de aldığı termosa sıcak kalması için kahveyi dökerken yine kalbi mutlulukla sancıdı. Onu tanıdığı, eyvallahını verdiği o günden beri ‘Ya onu bulamasaydım hiç? Ya ömrümce eksik kalsaydım?’ cümleleri yeniden bir bir aklına dolarken bir yandan da içine tertemiz havayı çekti.

Böyle bir şey mümkün değildi, Ahmet Burak’ı bulmuş, ona koşulsuz teslim olmuş, tüm baharlarının başlangıcı adamla çiçekler açtırmıştı çorak arazilerine. Ya olmasaydı diye düşünerek hayatı kendisine zindan etmeyecekti bundan sonra.

İlk tanıştıkları günden bu yana tüm anlarını bir bir düşündü, kendi fincanındaki kahvesini ağır ağır yudumlayıp da oturduğu sandalyesinden denize bakarken. Bazılarına göre kısacık bir zamandı belki ama ona sanki kadim bir zamandan beri Burak onunmuş gibi geliyordu.

Nasıl da yalnızlığına çekilen gök perdeyi elleriyle yırtıp ömrüne eş olmuştu bu adam böyle? Sağ elini kaldırıp yüzük parmağında ki yüzüğüne baktı. Etrafında ki tüm çiftlere imrendiği, kıskançlıktan sıyrılmış bir özenmeyle onları mutlulukla izlediği zamanlar düştü bir bir aklına.

İçten mi dilemişti böyle bir aşkı yaşamayı kendisinden bile habersiz? Hem kendisi hem kalbi güzel esmer bir adam nasıl bir anda çıkmıştı karşısına? Üstelik de ‘Ben seni bırakmam Ahmet.’ demiş, bırakmamıştı da. Ahmet’in tüm güvensizliklerini kocaman bir kıta misali suların altına tereddüt bile etmeden gömmüş, yerine saf bir güvenle inşa edilmiş ikisinin sığabileceği bir ada yaratmıştı adam Ahmet’in uğruna.

O, bunları düşünürken uyanan Burak tedirgin gözlerle çadırın içinde Ahmet’i arayıp da bulamayınca hızla çadırdan çıkmış, çocuğun denizi izleyerek kahve içip elindeki yüzüğe baktığını görünce de derin bir nefes vermişti, nefesi yanında değilken nasıl da yarım olduğunu bilircesine üzerindeki tedirginliğini atmak ümidiyle.

“Fıstığım? Üşümüyor musun?” diyerek çadırdan getirdiği ince battaniyeyi çocuğun omuzlarının üzerine bıraktı.

“Hava çok güzel. Gel kahve demledim.”

“Ne ara?”

“Sen güzellik uykundayken yaptım,” dedi Ahmet gülerek.

Ahmet’in yanına çektiği sandalyeye oturup çocuğun uzattığı termosu fark eden Burak gülümsedi.

“Çok pahalı bir termosmuş bu, nereden aldım demiştin?”

“Yemezler, bir yerden aldım dememiştim,” dedi kahvesinden bir yudum alan Burak.

“Başka böyle küçük yalanların var mıydı bana?” diye sordu sevgilisinin gözlerinin içine bakan Ahmet.

“Aslında-“

Cümlesi yarıda kesilen adamın ellerini eline alan Ahmet dövmesinin bile kapatamadığı yara izini okşarken, “Evet?” dedi devam etmesini ister gibi.

“Küçük ağaçları hiç sevmedim ben, senin hatırın için yiyorum.”

“Burak! Aylardır sevmediğin bir şeyi mi yiyorsun?”

“Aynensin. Hem senin için yapacaklarımın yanında küçük ağaç yemek pek de mühim değil yavrum.”

Sevgilisinin elini dudaklarına götürüp yara izine bir öpücük konduran Ahmet, “Sen olmasaydın hayatımda, bak bu iz gibi bir iz kalacaktı kalbimde. Ölürcesine korktuğum şey olsaydı ve sen gitseydin ben bir ömür yarım bacağımın tamamlanmasını bekler gibi bir mucize olmasını bekleyecektim, bana gelmen için,” dedi.

“Ama ben gitmedim Ahmet senden, gitmem de.”

“Gitmezsin sevgilim, sen benden gitmezsin. Gitme de. Gidersen eğer tüm bıraktığın izleri de götürmezsen ben ne yaparım bilmiyorum. Her izi silsen de burada olan seni sen dahil kimse silemez benden,” diyerek işaret ve orta parmağıyla başına hafifçe vurdu.

“Neden böyle diyorsun?”

“Bilmiyorum, bin ömrüm olsaydı hepsi yine seninle olsun isterdim. Sanki bir ömür seninle yetmezmiş gibi geliyor bana. Seninle sonsuzluk istemek çok mu bencilce?”

“Ben de bunu istiyorum yavrum, sen yokken de seninle uyudum ben. Şimdi sen yanımdasın yine sana doyamıyorum. O masmavi gözlerin bana bakmazsa, beni görmezse diye ben de korkuyorum ama hem kendimden hem senden eminim ben Ahmet. Biz ebedi dünyada da birlikte olacağız, duam bu.”

“Benim de duam bu. Senden gelen her şeye eyvallah sevgilim yeter ki sen hep bana fıstığım de,” diyerek sandalyesinden kalkıp Burak’ın kucağına oturdu.

“Hah şöyle, yerini bil fıstığım. Bundan sonra seksen yaşında bile kucağımdasın ha.”

Ahmet kucağında oturduğu, tüm benliğiyle aşık olduğu adamın dudaklarına kapanmadan önce, “Çok aşığım sana. Yokluğunu düşündüğümde kalbime verdiğin sızıyı bile seviyorum. Geceleri kalkıp yanımda mısın diye sana bakmayı da, göğsünde uyumayı da, göğsümde seni uyutmayı da. Sen benim vuslat mevsimimsin,” dedi.

Duyduğu sözlerle dudaklarını öpen çocuğun yanaklarına kendi gözyaşları değen adam aylar önce görüp de dünyanın en güzel doğa olayı olan pespembe Auroraları anımsatan çocuğu daha da sıkı sardı, sanki dahası mümkünmüş gibi… Kendisine katmak istermiş gibi…

Bazı şeylerin nasip olmaması da nasiptir derler, iki adamın da hayatında nasiplerine savaş açtığı çok anlar vardı belki de. Ama kapılarının eşiğinde bekleyen güzel günleri inat etmeyip de içeri buyur ederken ikisi de böyle bir aşkla donanacaklarından habersizlerdi.

Bir esmerin kendisinin bile haberi olmadan rüyalarında ağlayarak ettiği duların kabulüydü aslında ikisinin de yaşadığı paha biçilemez tüm zamanlar.

Bundan sonrası birbirine ev olan iki kalbin zamanı durdurmak istedikleri tüm mutlu anların yaşamlarına tezahürü olacaktı aslında, bol kahkahalı, neşeli, içlerinin yorgunluklarının sonunda bittiği ve tüm yaralarının birbirlerinde şifalandığı… Bunlardan da önemlisi çokça aşklı…

✨✨

Ve bir kitabın daha sonuna geldik. Çok özeldi benim iki oğlum, çok da güzellerdi.

Benimle birlikte finale kadar bıkmadan okuyan, güzel yorumlarıyla destek olan herkese çok teşekkür ederim.

İyi ki varsınız! Diğer kitaplarda buluşmak üzere 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
In_Aeternum
1 ay önce

Burak ve Ahmet’i ” Yoluna Serdim İçimi Nezdinde” kitabından az da olsa tanıyoruz, bu kitapta özellikle Burak’ın geçirdiği evrime bayıldım, tabiri caizse öyle bir kazmadan böyle tatlı bir aşığa geçiş mükemmeldi, bizim ki evrimini Ahmet’le tamamladı diyebiliriz 🤭 Ahmet zaten dünyanın en tatlı varlıklarından biri, bir insanın onunla birlikteyken kötü olması mümkün değil, açıkçası Burak’ın kitabını seveceksin deseler hiç sanmıyorum derdim ama kesinlikle kitaba bayıldım, bu arada diğer karakterleri de tekrar görmek çok güzeldi, yazarın ellerine sağlık ❤️

Scroll to Top