✨✨
“Ulan Gonca ulan Gonca,” diyerek söylenen Muzaffer daha bu öğleden sonra kavuştuğu çocuğun gözlerindeki sinirin sebebinin yine Gonca olduğunu anlayınca hızla Mavi’nin peşinden salona doğru ilerledi.
Bir yandan da, “Bu nasıl arayabiliyor ki beni?” diyerek homurdanıp koridordan geçerken kendisini küçücük bir böcek gibi hissetti. Mavi’ye olan sevgisi derinleştikçe onun ufak da olsa kırılıyor olmasıyla acısı da katlanıyordu sanki Muzaffer’in. Ama hep onun ya da onun yanında getirmek zorunda kaldıklarının acısı çıkıyordu sanki, gözlerinde binlerce yıldız saklı çocuktan.
Mavi’nin yanında onun tabiriyle sik gibi bir geçmişe sahip oluşu, eğitimsizliği, olmayan görgüsü yetmez gibi bir de peşini bırakmayan bir kadın vardı, sanki yaptığı aptallıkları ona unutturmak istemez gibi…
Tamam yemişti geçmişinde bir bok ama şimdi yüzüne vuran mavi bir yıldızın ışıklarıyla yeniden başlayamaz mıydı bu ona hiçbir şeyi layık görmemiş hayata?
Başını tüm bu uğursuz düşüncelerden sebep indirdiği yerden Mavi’ye bakmak için kaldırdı.
“Mavi ceylanım?”
Sözleri biter bitmez kafasına doğru uçan kanepenin yastıklarından birini son anda fark edip gözlerini kocaman açarak aşağı doğru eğildi. Arkasını dönüp de uçan yastığın akıbetine bakmak isterken de tam ense köküne yeni bir yastık yedi.
“Yandım anam! Yardım et Rabbim!”
“Tipik bir davranış. Yap yap yaratıcına sığın!” dedi Mavi, yeni bir yastık almak için kanepeyi süzerken.
Muzaffer, “İki gözüm bir duracan mı yoksa kafa topuna devam mı?” dedi yüzüne şirince bir gülümseme takarak. Mavi tarafından bakıldığındaysa daha çok pişmiş bir hayvanın kellesine benziyordu adam!
“Durmayacam!”
Muzaffer arsızca, “Benim gibi konuşman şu an, şu dakika beni yükseltti,” dedi.
“Bak koltuk da sana yükselmiş Muzaffer! Bu gece seni yanına davet ediyor!”
“Onu deme lan iki gözüm. Bir dinle beni.”
Bu sırada çalan zille Mavi üzerindeki pijama takımını düzeltip sinirle kapıyı açmaya gitti. Muzaffer’se çocuğun şortla kapıyı açmasına bir şey diyecekken dilinin ucunu ısırıp Mavi’nin gazabından korkarak olduğu yere sindi.
“Ciğerim hayırdır? Harp mı çıktı evinizde?” diyen Burak’ın tam arkasından da Ahmet merakla kafasını uzatıp ikiliye baktı.
“İyi misiniz Mavi? Biri zıplıyor sanki evde, yer titredi de korktuk,” dedi endişeyle.
“Yok be ciğerim, Mavi’yle yastık atmaca oynuyoruz da. Yemek yedikten sonra spor gibisine hani,” dedi Muzaffer. Bir yandan da Mavi’ye bakarak ne kadar kılıbık olduğunu ciğeri Burak’a çaktırmamasını öğütlüyordu, psişik yeteneklerini kullanarak.
“Arkadaşlarımıza yalan söyleme!”
Burak, durumu anlayarak kafasını sallayıp kaşlarını aşağı yukarı oynatırken Ahmet de, “Yeşil çayınız var mı? Papatya da olur. Sakinleşmek için iyi gelir,” dedi.
“Ya ciğerim bak fıstığımın önerisini tut sen, o ne derse doğru der.”
“La Havle.”
Mavi zorla ağzında birkaç şey gevelerken Burak, Ahmet’in kulağına doğru, “Gel yavrum, biz gidelim de Muzaffer daha rahat dayak yesin. Yazık, bizden utandı,” diye fısıldayarak durumu hâlâ çözemeyen çocuğu kolundan tutup karşı daireye doğru ilerletti.
“Bu Burak temiz dayak yiyecek ha benden yavru ceylanım.”
“Öyle mi?” dedi Mavi kaşlarını kaldırıp da kollarını göğsünde birleştirirken.
“İki gözüm ben bu kadını engellediydim bak kitabıma Kuran’ıma ha. Nasıl oluyor da hâlâ arıyor inan ben çakamadım durumu?”
Mavi, karşısındaki adamı şöyle bir süzüp de beden dilini analiz ettiğinde onun gerçekten de doğruları söyleyen insanların mimiklerini sergilediğini gördü. Sonra aklına gelen şeyle, “Sen bu kadını sadece Whatsapp‘ten mi engelledin?” diye sordu anlamak ister gibi.
“Ne bileyim yavrum? Şu yeşil zımbırtıya bastım, ismini buldum sonra engelledim işte,” dedi masumca Muzaffer.
Mavi derince bir nefes aldı. “Muzaffer! Sadece uygulamadan engellemişsin! Telefondan da engellemen lazımdı.”
“Ben onu hayatımdan komple sürdüm, ne bileyim ben iki gözüm bin tane yerden engellemem gerektiğini? Amma çetrefilli ha bu teknoloji de. Hiç sevmem.”
Mavi, alt dudağını ısırırken gülümsememek için kendisini zor tuttu. Ona bir günde bin farklı duygu yaşatan adama bakıp bunca zaman anlamlandıramadığı tüm duyguları sanki hızlandırılmış bir eğitime alınmış gibi birkaç saatte yaşamıştı çocuk!
Muzaffer, Mavi’nin yumuşadığını anlayınca, “Geleyim mi yanına? İzin var mıdır?” diyerek yavaş yavaş çocuğa doğru yaklaşmaya başladı.
“Gel.”
“Ödüm çıktı götümden yavru ceylanım. Dayak bir yere kadar da inanmayacan sandım bana.”
“Saçmalama!” dedi Mavi. Sonra babasının yüzü gözlerinin önüne gelince, “Yani olur mu öyle şey? Ben de fevri davranmamalı, seni dinlemeliydim özür dilerim ama söz konusu o kadın olunca ben de sakin kalamadım. Sevemiyorum o kadını bir türlü,” diyerek kendisini düzeltti.
“Beni?” diyerek Mavi’ye yılışan Muzaffer bir de çocuğun şakaklarına öpücük kondurmayı ihmal etmedi.
“Seni seviyorum. Diğer yerleri de öp.”
Muzaffer, Mavi’nin istediği gibi sırayla çocuğun saçlarından başlayarak gözlerini, yanaklarını, şakaklarını öptükten sonra dudaklarına da uzunca bir öpücük kondurup geriye çekildi. Mavi dudaklarına iliştirilen öpücükle biraz utansa da yavaş yavaş alışıyordu Muzaffer’den gelen temaslara.
Yine de sevgilisinden gelen öpüşler onun merakını dindirememiş olacak ki, “Neden aradı acaba?” diye sordu.
Muzaffer, “Yine bir şeyi bozulmuştur, sallama sen onu. Şu engel işini yapsana bana,” diyerek elindeki telefonu Mavi’ye uzattıktan sonra, “Telefon numaramı da değiştireyim en iyisi ben,” dedi.
“Sana bir kötülük getirmesin de Muzaffer, ne yaparsa yapsın uzaktan,” diyerek kadını engelleyen Mavi yeniden elindeki telefonu Muzaffer’e uzattı.
“Özür dilerim.”
“Neden?”
“Sana da bu kadını sardık. Zaten-” diyerek ne düşündüyse içinde tutmaya karar verip de sustu Muzaffer.
“Benim için önemli olan senin üzülmemen. Yeniden seni manipüle etmesini istemem ama bundan sonra ben varım. Kolay kolay izin vermem buna,” dedi Mavi kararlılıkla. “Zaten demiştin, cümlenin devamını getirmedin?”
“Boş ver yavru ceylanım, önemli değildi. Hadi yatalım artık, sevgili olduğumuz ilk gün başımıza gelmeyen kalmadı.”
“Yarın ilk iş numaranı değiştirelim olur mu? Bir daha ulaşamasın bize.”
Muzaffer, Mavi’nin durumu kabullenip bir de biz diyerek artık bir olduklarını kabullenişine bir iç çekti, bu sıralar sıklıkla yaptığı gibi. Önceden yaralandığı her yere yeniden gidecekti adam, hikayesini değiştirip de bolca kahkaha atmak için…
✨✨
Mavi, beyninin en ücra yerlerinde iş arkadaşı Abdullah’ı bulduğu yıldız ve kazandığı ödülle mors etmeyi hayal ederken bir yandan da Muzaffer için yaptığı sebze yemeğini kontrol ediyordu. Zorlu bir iş günü geçirmiş, Abdullah’ın yine odasına gelip de ekrandaki ‘sıfır’ yazılarıyla açıkça dalga geçtiği anlardan sonra babasından öğrendiği kibarlığı umursamadan adamı odasından kovmuştu.
Mavi’nin kendi standartlarını bile aşarak sesini yükselttiğini duyan Haydar ise odasından hızla çıkmış, olaya müdahale etmek yerine koridorda fısıldaşan iş arkadaşlarına tip tip bakarak seri adımlarla Mavi’nin odasına ilerlemişti.
Tam kapıdan çıkan Abdullah’a küçümseyici bir bakış atarken adamın kendisine sırıtmasına anlam verememiş, “Çocuk gibisiniz Abdullah Bey, kocaman adam utanmıyorsunuz da boş işlerle uğraşmaya,” demişti.
Karşılığında adamdan gelen, “Dolu işlerle uğraştık da gören oldu sanki,” yanıtını duymazdan gelerek soluğu arkadaşının yanında almış, tüm öğleden sonrasını Mavi’yle sayı sayarak geçirmişti. En sonunda da Mavi’yi ikna edip bugünlük eve erken gitmesini önermiş, Mavi’nin hırsla tüm gece orada kalacağına ve bir yıldız bulacağına dair söylemlerini de tıpkı Abdullah’ın her cümlesi gibi duymazdan gelmişti.
Şimdi Mavi elindeki tahta kaşıkla hayalinde Abdullah üzerinde çok da etik sayılmayacak deneyler yapıyor, babasının ‘Nefret güçlü bir duygudur mavi bezelyem, birine nefret duyarak onu yüceltme,’ sözlerini bugünlük rafa kaldırıyordu.
Abdullah’ı etik olmayan deneylerde kullanıp bir yandan da yemeğini yaparken vaktin geç olduğunu anlamayan Mavi, kafasını kaldırıp çok sevdiği Mickey Mouse‘lu duvar saatine bakmıştıki kapı açıldı. Kapıdan giren adamı gördüğü an ne Abdullah kaldı aklında ne de yürüttüğü çalışmada başarısız olduğu için söylediği sözler…
Beyninin her bir nöronu yalnızca Muzaffer’in burnuna dolan kokusu yüzünden onun suretiyle ve getirdikleriyle doldu taştı.
Bir cesaret, “Sevgilim,” demişti ki Muzaffer, “Yavru ceylanım,” diyerek yanıtladı onu. Ama bir farklılık vardı adamda. Geçen birkaç günde Muzaffer eve geldiği gibi Mavi’yi kucaklayıp ona sıkı sıkı sarılıyor, kucağında o varken saçlarını okşayarak işte neler olduğunu soruyor ya da kendisi milleti tavlada nasıl üttüğünü anlatıyordu.
Şu an gözlerine ulaşmayan bir gülümseme ve gülümsemesine eşlik eden yorgun bakışlarıyla ona bakıp da ‘yavru ceylanım’ demişti yalnızca.
“Ne oldu?”
“Yok bir şey gülüm, gel hadi,” diyerek kollarını açtı Muzaffer.
Mavi kaşlarını çatarak adama baktı. “Muzaffer, bir şey olmuş ve sen bana anlatmıyorsun. Gülümsemen bile sahte, göz bebeklerin beni her gördüğünde olduğu gibi büyümüyor.”
Muzaffer elindeki anahtarı, tespihi ve sigara paketiyle çakmağını kenardaki küçük masaya fırlattıktan sonra avuç içleriyle yüzünü ovuşturup kendisini de koltuğa attı. “İşten kovuldum.”
“Ne!? Neden?”
“Gonca yüzünden. O gün telefonunu açmayınca, üzerine de hattı değiştirince herhalde bilenmiş iyice. Gitmiş anlatmış durak sahibine. Seninle, yani işte bir erkekle olduğumu. Anla işte.”
Mavi ‘Anla işte,’ diyen adama bakakaldı. Onun dünyasında böyle şeylerin izi de olmazdı, izlerin doğurduğu sonuçlar da. Ebeveynlerinden birinin muhtemelen yanlış bir türle çiftleşmesi yüzünden evrimini tam tamamlayamamış Abdullah için bile birinin erkekle birlikte olması sorun yaratmazdı, Mavi emindi bundan.
Birini sadece sevdiği biri yüzünden işten atmak? İşte bu Mavi’nin yanlışlıkla izlediği birkaç filmde geçen, ortalama zeka altı primitif ve kimin kiminle ne yaptığıyla fazlaca ilgilenen yaşam formlarının hareketiydi.
Mavi, elleriyle yüzünü sıvazlayan adama baktığında ne yapacağını bilemedi. Birilerinin üzgün olması Mavi için en fazla onların omzuna dokunuyor gibi yapıp da ‘Üzülme,’ diyebileceği bir durumken Muzaffer’in üzgün olması… İşte bu durum midesinde açık olan bir yaraya tekrar tekrar bıçak saplanıyormuş gibi bir his yaratıyordu, derinlerinde bir yerlerde…
Birkaç adım atıp Muzaffer’in kapının kenarındaki küçük masaya fırlattığı sigarayı eline aldı. Daha önce elinde bile tutmadığı paketten bir sigara çıkarıp dudaklarına götürdü. Kenarda duran çakmakla sigarayı yakıp ağzında oluşan tatla yüzünü de buruşturduktan sonra sigarayı bu kez de eline alarak Muzaffer’e doğru ilerledi.
Sevgilisinin eğik olan başını kaldırıp dudaklarının arasına sigarayı gülümseyerek yerleştirdikten sonra adamı geriye doğru itip kendisi de adamın kucağına yan şekilde oturdu. Başını göğsüne yaslayıp bir kolunu da boynuna doladığı adamın kalp atışlarının hızlandığını fark edince yalnızca derince bir nefes aldı.
“İki gözüm?”
“Muzaffer?”
“Yakma bir daha sigaramı sen. Senin kokuna yazık,” dedi Muzaffer sigarasından bir nefes çekerken.
“Tadı da çok kötü, nasıl içiyorsun bunu?”
“Bilmem. Arkadaş işte.”
“Benim senin arkadaşın. Bugünlük iç ama sonra doğru balkona. Hatta bir daha içme.”
“Ne dersen öyle olsun,” dedi Muzaffer kenarda duran yassı bir zamazingoya sigarasının külünü daha sonra Mavi’den azar yiyeceğini bilse de çırparken.
Muzaffer, sigarasını bitirene kadar Mavi sesini çıkarmadı. Yalnızca adamın onu sıkıca göğsüne bastırmasına izin verirken yumuşacık bir gökyüzünün altında nasıl da sevgisiz insanlar tarafından bu dünyanın kirletilebildiğine hayret etti.
Sevdiği adamı birilerinin kırıyor olması bile Mavi’nin daha bu öğleden sonra sesini yükselttiği Abdullah’a olan hırsından katbekat fazla geldi yüreğine, taşıyamadı. Her daim gülen, ona aşkla bakan, kaba da olsa kimsenin gönlünü kırmayan bu adamı bu kadar üzebildikleri için herkesten nefret etti, kalbinin kristalini bu kez düşünmeden.
“Sigara kokusu sindi hep saçına.”
“Olmaz bir şey, ben duşa girerim.”
“Sıddık bile bana nasıl baktı biliyor musun? Gözlerinde ki o bakış-” dedi Muzaffer cümlesinin devamını getiremeden.
“Kimse bir şey demedi mi?”
“Veysel, yani durak sahibi gelince herkes şaşırdı başta. Pek uğramaz, hepimize güvenir. Sonra gelip de ‘Eski karına dön.’ İşte-” diyerek dudaklarını ısıran adama bakan Mavi, “Ne dedi?” diye sordu.
“Oğlancılık yaraşmaz sana falan fıstık muhabbetleri.”
“Beni suçladılar değil mi?”
“Hep öyle olur. Ben daha erkeksi olduğumdan.”
“Anladım.”
“Ömer durdu arkamda bir tek. Fehmi dayı bile gözlerini kaçırdı benden.”
Mavi, “Seneca der ki, ‘Acıyı da ölçülü yaşamak gerekir. Abartılı ölçüde yaşanan bir acı yaradılışın özüne yakışmaz.’ Sen şimdi acını yaşa sevgilim ama yaşarken ölçünü de kaçırma. Bir de benim her zaman burada olduğumu unutma,” diyerek Muzaffer’in kucağından kalktı.
Hızlı adımlar ve Muzaffer’in anlamayan bakışlarıyla birlikte salonun arkasında kalan kütüphaneye doğru gidip kalın kitapların ardına saklanmış bir kutu çıkardı. Elindeki kutuyla yeniden Muzaffer’in yanına dönen Mavi bu kez adamın kucağına oturmak yerine tam yanına oturarak kutuyu Muzaffer’in ellerinin arasına bıraktı.
“Ne bu yavru ceylanım?”
“Aç.”
Muzaffer elindeki ağır kutunun kapağını kaldırdığında hepsi eşit şekilde sarılmış ve özenle dizilmiş paraları gördü. Küçük bir serveti rulo yaparak nizami şekilde bir kutuya sığdırmıştı Mavi.
“Anlamadım?”
“Başkasının taksisinde çalışma, bizim taksimiz olsun artık sevgilim. Ben araba fiyatlarını bilmem pek ama bu para yeter, eksik kalırsa da başka yerlerde de param var benim.”
“Mavi, kitabıma ben bunu alamam. Burada kaç para var… Böyle bir şeyi kabul de edemem iki gözüm. Hem bulurum ben başka iş, tasalanma sen. Hadi yemek yeyik, acıktım.”
“Bu para neden birikti biliyor musun?” diye sordu gülümseyerek Mavi.
Kafasını sallayan Muzaffer’e bakıp, “Benim olmayan hayatım yüzünden. Ben hiç tatil yapmadım, sinemaya gitmedim, çok sevdiğim Tarkan’ın konserine bile gidemedim. İş için gitmek zorunda kaldığım birkaç yer hariç ben evden hiç çıkmadım Muzaffer. Kazandığım parayı harcayamadım. İlk kez seninle sahile gittim mesela. Sen bana demedin mi ‘bir ömür benle yaşa benle yaşlan istiyorum. Komple benim ol ben de senin olayım istiyorum,’ diye? ‘Sen nasıl istersen öyle olsun iki gözümün baharı,’ da demiştin. Benimle yaşlanacaksan ben nasıl olsun istiyorsam öyle olacaksa ben artık senin birilerine bağlı olduğunu düşünmeni istemiyorum. Herkesin yükünü at üzerinden, o kadının da seni tehdit edecek bir şeyi kalmadı, kalmasın da bundan sonra. Biz bir ömür birlikte olacaksak o alacağın taksi de ikimizin olmayacak mı zaten?” dedi.
Muzaffer, çocukken yeryüzünde ona verilecek bir parça ekmek olmadığını düşünüp de çok ağlamıştı, soğuk bir betonun üzerinde otururken. Bir yerden sonra ekmeğin de yemeğin de çok olduğunu ama onun kursağından geçmesine layık görülmediğini anlayınca ağlamamayı da tıpkı öğrendiği diğer şeyler gibi tek başına öğrenmişti.
Çok ağladığı çocukluğuna zıt sonradan kabuslarından uyandığı birkaç habersiz gözyaşı hariç incilerini gözlerinin içine hapsetmiş, izin vermemişti akmalarına. İlk kez, ahir ömründe ilk kez hem şükürden hem mutluluktan akıyordu gözyaşları. Hem de geçmişte ‘Erkek adam ağlar mı amına koyayım?’ sözlerini büyük büyük söylememiş gibi…
“Mavi ben ne desem sana şimdi?”
Mavi gülümseyerek Muzaffer’in koluna dokunup, “Mavi demesen mesela? Hımm?” dedi.
“Ama adın çok güzel. Mavi bir yıldız gibisin sen iki gözüm, nasıl olduysa bana vurdu ışığın da.”
“Olsun. Sen iki gözüm de, yavru ceylanım de, iki gözümün baharı de, bir de güzelim de de tamam mı?”
Muzaffer, bir rüyanın içindeymiş gibi önce önünde ki para destelerine baktı sonra Mavi’ye. Rüya olamazdı ki. Muzaffer’in rüyaları da Mavi’yle birlikte kabus olmaktan çıkmış, bahar kokusuyla tertemiz yeller estirmişti çocuk burnunun ucuna. Yaşadığı gerçekliği bir an yeniden fark edince elinde tuttuğu kutuyu masanın üzerine bırakıp Mavi’nin tam gözlerinin içine bakarak çocuğu kucakladı.
Hızlı adımlarla yatak odasına giderken Mavi de Muzaffer’in beline bacaklarını sarıp adamın boynuna yüzünü sakladı, merakla ama ne olduğunu anlamaya çalışarak…
Muzaffer önce Mavi’yi yatağa yatırdı. Kendisi de ağırlığını onun üzerine tam vermeden çocuğun üzerine doğru uzanıp hızla dudaklarına kapandı. Sadece ona olan aşkını göstermek, minnettarlığını sunmak ister gibi çocuğun öpmeye doyamadığı dudaklarını kendi dudaklarının içine çekti, onu içine katmak ister gibi…
Dakikalarca Mavi’nin dudakları Muzaffer’in dudaklarının altında kaldı. Adama o da yetmedi Mavi’nin saçlarını, alnını, gözlerini, yanaklarını sayısız kez öptü. Başka ne demeliydi ne yapmalıydı bilmiyordu ki. Yalnızca kalbinden gelen tertemiz aşkını sunabilirdi Mavi’ye, elinde avucunda ona sunacağı başka bir şeyi de yoktu zaten.
En sonunda Mavi’nin tam göğsüne yatıp da çocuğa sıkı sıkı sarıldı, gerçekten onun olduğunu kendisine kanıtlamak ister gibi. Muzaffer’den Mavi alındığında geriye pek de bir şey kalmayan bir raddeye gelmişlerdi ki Muzaffer bundan şikayetçi değildi. Ömründe ilk kez bir şeyleri bir parça sevgi için feda eden taraf değil de sevildiği için ona sorgusuz sualsiz verilen taraf olmuştu.
“İki gözüm sen benim karşıma nasıl çıktın bilmem ama o orospu Recep’i bulup ayaklarına kapanasım var teşekkür için.”
“Hapiste çürüyor o Muzaffer! Onu görmeye gitmemelisin!”
“Gitmem. Yanından yörenden beni ayıramaz zaten kimse.”
“Utandırma!”
“Sen beni utandırdın mavi ceylanım asıl. Ben nasıl ödeyecem hakkını senin? Hem benim manitam oldun hem de- Baksana şu yaptıklarına.”
“Tamam artık, konusunu açmıyoruz. Bak bunu da ilişki sözleşmemize yazalım tamam mı?”
“Ne yazacaz?” dedi Muzaffer, Mavi’nin kalp atışlarının bile onu nasıl sakinleştirdiğini, tüm üzüntüsünü bir kuş misali ondan söküp alırken masmavi gökyüzüne kanatlandırdığını hissederken.
“Ben bulurum bir şey. Ama unuttuk bitti. Üzülmüyorsun değil mi artık? Seni sen olduğun için sevmiyorlarsa hayatında boşuna yer işgal etmemeliler Muzaffer. Burak, Ahmet, Mustafa, Ayaz, Haydar… Çok kötü bir şey yapmadıkları sürece benim arkadaşım ve ben onları sevdikleri şeyler yüzünden yargılamam hiçbir zaman. Gerçek arkadaşlık da böyle olmalı değil mi zaten?”
“Öyle olmalı. Onlar benim arkadaşım olmamış oluyor o zaman. Ömer hariç kimse arkadaşım değilmiş demek, çok koydu. Eyvallah her şeye ama Ömer daha dünkü bebe. O bile kocaman heriflerin karşısında, ‘Size ne milletin sevdasından?’ dedi. Dünkü bebe sevdanın ne olduğunu bildi de arkamda durdu, yıllarca tavla oynayıp maç izlediğim adamlar-” diyerek dudaklarını ısırdı Muzaffer.
Mavi, Muzaffer’in saçlarına elini attı, okşamaya başladı. “Şu an ağlamak istiyorsan ağlayabilirsin sevgilim. Bu senden bir şey götürmez, hem ben kimseye söylemem. Ama ben onların da hatasını anlayacağından eminim. Özellikle dayı olan Fehmi’nin, o seni seviyordu. Bekle biraz erkeğin de erkeğe aşık olabileceği fikrini sindirsinler. Herkesin sosyal çevresi doğuştan buna programlı değil, o dayının da nöroplastisite kapasitesi bence yüksek. Bekle, beyninin kıvrımlarını eğip büksün bak o da öğrenecek.”
“Sana çok aşık olduğumu söyledim miydi?”
“Her gün en az on kez söylüyorsun.”
Muzaffer, gülümseyerek Mavi’nin bedenini daha da sıkı sararken zamanında çokça şikayet ettiği tüm soluk renklerin kullanıldığı hayat tablosunun birden renklendiğini hissetti. Aniden olmamıştı Muzaffer’in hayatına mavinin en parlak rengiyle açılan gökkuşağının girişi…
Bir ceylan bakışa, kocaman kahverengi gözlere vurulmuş, sevdasının peşinden koşmuş, otuz iki yaşında bildiği her şeyi unutup yeniden başlamıştı öğrenmeye, mavi bir yıldızın yol gösterdiği karanlık sokakta.
Karanlık sokağı aydınlanırken Muzaffer, yalnızca yüzüne vuran bu ışığı kaybetmemeyi, yeniden soluk renklerin donattığı hayatına dönmemeyi diliyordu. Bir parça da olsa ısınabileceği küçük, saf bir köşe bulmak isterken kocaman, masmavi gökyüzünün altında kalp atışlarını sonsuza kadar dinleyebileceğini düşündüğü mavi yıldızını bulup da onun göğsünde uyuyakalırken…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙