Bölüm 31: Parlayan Tövbe Işığı

✨✨

“Ömer evliyalar aşkına sal beni. İyiyim, domuz gibiyim lan bebeğim,” diyerek beni kucağına almaya çalışan adama baktım, sinirle. Annemle babam yanımızda olduğu için bebeğim kelimesini sessizce söylesem de inadına soktuğumun Ömer’i taksiden iner inmez beni kucağına almaya çalıştığından onların duyacak olması bile gözümde değildi artık.

“Oğlum kendisi yürür. Hem doktor kızım da dedi ya yürüyüş iyi gelir diye.”

O uğruna yandığım ela gözlerini kocaman açıp, “Canı yanarsa ya?” diye sordu anneme doğru.

“Üzerinden kaç hafta geçti lan?” dedim önümde eğilmiş, kollarını bacaklarıma dolamaya çalışan deli sevgilime doğru.

“İki buçuk. Sadece yirmi gün yani.”

Babam Ömer’e bakıp, “Yürür oğlum, bırak sen,” diyerek suratıma kaçamak bir bakış attı. Haftalardır benimle konuşmak isteyip de buna bir türlü cesaret edemediğini bana olan bu kaçamak bakışlarından anlayabiliyordum. Her daim öfkeli, ‘Bizim babamız bizi uykumuzda bile sevmezdi,’ sözlerini sık sık bana ve kardeşime hatırlatan, genellikle azarlamadan benimle konuşmayan o adam gitmiş, ondan geriye yüzüme bakmaktan bile çekinen bir adam kalmıştı sanki.

Üstelik bu konuda yalnız da değildi. Babam kadar olmasa da, annem de yüzüme bakarken gözlerinde mahcubiyetin kırıntılarını taşıyor ama anne yüreğiyle başını belaya sokan oğlu için her şeyi bir kenara bırakıp, benimle ilgilenmeye çalışıyordu. Ömer’le birlikte hastanede kaldığım süre boyunca etrafımda dört dönmüş, Ömer’in ikisiyle bir konuşma yaptığını anlayabileceğim şekilde de onunla benim ‘arkadaşlık’ ilişkimi kabullenmişe benziyordu.

Ömer’in bizim yakınımızda dolanmayacağı konusundaki tüm bilinçli, bilinçsiz ültimatomlar birden katıksız bir ‘evet’ kelimesine dönüşmüş, sanki onlar da Ömer etrafımda olmazsa o ‘hayır’ sözcüğünün varlığımı bu dünyadan yavaş yavaş sileceğine emin olmuşlardı. Bunun için acziyetim saydığım sikik şeylere olan muhtaçlığımın beni ölümden döndürmesi gerekiyordu demek…

Ama bu da önemli değildi. Bizler ironik bir hayatın içinde debelenen yalnızca basit figüranlar değil miydik? Yine de ben bu basit hayatımı haftalardır beni iyileştirmek için çırpınan, bana bilerek ya da bilmeyerek yaşattığı tüm o kötü anları unutturan, bedenimden, ruhumdan, aklımdan tüm izleri sevgisiyle silen adamla yaşamak, yaşlanmak istiyordum. Bundan sonrası yangın yeri olsa da ben de Ömer’in yanında duracaktım, bunca zamandır korkak oluşlarımın aksine.

Durduğum yerde düşüncelere daldığımı fark eden yine Ömer oldu. Kulağıma doğru, “Evimizi görmek için heyecanlı değil misin sevgilim?” diye fısıldarken ben birazdan hayalini kurmaya cüret edemediğim hayata ilk adımlarımı atacağımı hatırladım. Bundan sonra Ömer ve ben vardık, birdik, tektik.

Öncesinde yaşadığım ülkeden sürülüp hiç bilmediğim, yabancı bir diyarda tek başıma yaşıyor gibi hissediyordum. Etrafımda olan biteni buzlu bir camın ardından görüyor, anlamlandırıyor ama derdimi anlatacak kadar kelime bilmiyordum sanki. Yardım bulmak benim için hem imkansız hem de umutsuz bir durumdu. Şimdiyse yaşadığım tüm sürgün yılları geride kalmış, ben hasretle beklediğim vatanıma kavuşmanın verdiği heyecanla yıllardır biriktirdiğim ama bir türlü anlatamadığım o kelimeleri günah karanlığımda parlayan bir tövbe ışığı misali özgürce saçacaktım etrafıma.

Evin kapısının önüne geldiğimizi anladığımda bir türlü çıkamadığım düşünce girdabından kurtulmak ister gibi tüm odağımı bundan sonra hürce sevgilim diyebileceğim adamla yaşayacağım eve çevirirken Ömer hızlıca kapıyı açtı. “Gel bak,” diyerek o ela gözlerindeki hevesi annem babam yanımda dinlemeden beni onun dudaklarına asılmaya sevk ederken kendimi güçlükle durdurup kafamı salladım.

Bakışlarım ince uzun, duvarları beyaz koridorda gezinirken bir çırpıda ayakkabılarımı çıkarıp arkamdan, “Yavaş,” diyenleri umursamadan hızla içeri daldım. Tam solumda kalan güneş ışığının aydınlattığı, tertemiz, koyu yeşil dolapların süslediği mutfağa şöyle bir bakıp koridorun diğer tarafında kalan salona attım kendimi.

Koyu kahverengi ahşap parkeler odanın zemininde parıl parıl parlarken benim gözlerim koyu gri koltukları seçti. L şeklindeki koltuğun üzerine gelişigüzel sarı, beyaz dört tane yastık atılmış, koltuğun ucuna da beyaz, pofuduk bir battaniye bırakılmıştı. Battaniyenin altında onunla film izlemeyi ne kadar sevdiğimi bildiğinden Ömer’in bunu bile atlamamış olması gözlerimi doldurdu. Yeniden etrafıma bakındım. Köşede kalan yepyeni yemek masası, yumuşacık görünen yerdeki halı, kenarda duran şık lambader…

Tüm bu güzel eşyaları pas geçip benim için asıl önemli olan çerçeveyi görmek ümidiyle televizyon ünitesine baktım. Onun boynumu koluyla sararak beni göğsüne yasladığı, benimse gözlerim kapalı şekilde objektife doğru kocaman gülümsediğim fotoğrafı yine televizyon ünitesinde görünce heyecanla bakışlarımı Ömer’e çevirdim. “Yoksa orada olmayacağını mı düşünüyordun?” diyerek göz kırptı bana.

Bu sırada ikimize bakan babam, anneme doğru, “Hanım sen yemeklik bir şeyler getirmiştin, hazırla. Çocuklar açtır,” dedi. Bu özel anımızda bizi yalnız bırakmak istediğini anlayınca utançla alt dudağımı dişlesem de özellikle yatak odasını görmek için kıvranıyordum. Annem, “Diğer odaları da görseydim bir Hamit,” dese de babam uyarır gibi kaşlarını kaldırarak, “Tövbe!” dedi. Ailemizde başkasının yatak odasına bakmak ayıptı ama babamın, Ömer’le benim eş olduğumuzu kabullenip de yatak odamızı mahrem sayacağını kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim.

“Hadi, ben de sana yardım edeyim.”

“Selim oğlum, çok dolaşma sen yine de. Bu kadar yürümek yeter. Hızlıca bak, sonra salonda uzan. Ben sana yemek getireceğim,” diyen anneme bakıp gülümsedim. Bana karşı mahcup olmalarını istemiyordum artık. Ne yaşandıysa yaşanmıştı ama bitmişti, bitmeliydi. Bazı şeyler geride kalmalıydı ki ben de o günleri artık derinlere gömebilmeliydim.

Anneme bakıp gülümseyerek başımı salladıktan sonra onların salondan çıktığını gören Ömer anında dibimde bitti. “Yatak odamıza bakmak ister misin mavi boncuğum?” diyerek bana çapkınca gülümseyince anında hızlanan kalbimle, “Çok isterim,” dedim.

Elimden tutup beni koridorun sonundaki küçük hole yönlendirdi. “Bak şurası misafirlerimiz için.” Orta büyüklükte, çok da eşya olmayan odada bakışlarımı gezdirdim. “Pek eşya almamışsın buraya.”

“Sensiz çok da alışveriş yapmak istemedim. Sen de seç istiyorum evimizin eşyalarını.”

“Evimiz.”

“Evet, ikimizin,” dedikten sonra yeniden elimden tutup beni holün tam bitimindeki kapısı kapalı odaya doğru ilerletmeye başladı. “Gir, bak bakalım beğenecek misin?”

Kapıyı açıp da içeri girdiğimde benim odun sandığım adamın aslında ne kadar da ince bir zevki olduğunu fark ederek hayretler içerisinde odadaki eşyaları incelemeye başladım. Odanın tam ortasında iki kişilik, çok da yüksek olmayan, üzeri bej rengi bir nevresimle örtülmüş yatak; yatağın iki yanında beyaz, tek çekmeceli, yüksek ayaklı komodinler, sağ taraftaki komodinin yanında duvara yaslı siyah bir ayna, önünde yemyeşil bambular ve çeşit çeşit bitkiler vardı.

Odanın sol kısmındaki kocaman, iki kişilik dolabı görünce hemen oraya doğru ilerleyip dolabı açtım. Benim eşyalarım çoktan getirilmiş ve yerleştirilmişti bile. Bu yeni eşyalar, getirilen kıyafetlerim, ev bir yere kadardı. Şu an önemli olan evdeki çoğu şeyin iki kişilik olmasıydı benim için. Hâlâ hayal sandığım bu anın gerçekliğine ne zaman alışırdım bilmiyordum ama fazla mutluluktan deliren insanlardan olmak üzereydim, bundan emindim.

“Çok güzel Ömer,” dedim gözlerim dolu dolu dolabın önünde dikilirken.

“Banyoda küvetimiz de var. Hani akşama benimle bol köpüklü bir keyif yapmak istersen diye söylüyorum yavrum.”

“Çok isterim.”

Hastanede kaldığım süre boyunca yanımda Ömer olmadığında sürekli onu düşünmüştüm. Onunla yaşayamadığım ama yıllardır özlemini duyduğum bir hayatın sevinci sarmıştı tüm yüreğimi. Bu yüzden ona tertemiz Selim’in yanında, bir de cesur Selim’i sunacaktım.

Bunca zaman çekingen taraf olmuş, kendi içimdeki suçluluğun tezahürü davranışlarımla soktuğumun yerinde aşık olduğum adamdan hep geride durmuştum. Ama bundan böyle önce kendim, sonra ikimiz için yaşayacaktım, hem de söyleyemediğim tüm sözleri bağıra çağıra sevgilime söyleyerek…

Yanıma doğru yaklaşıp, “Ama odadaki asıl detayı fark etmedin?” diyerek tam karşımda durdu. Ben sorar gibi bakınca da kafasını kaldırıp yatağın üzerindeki tavanı gösterdi. Gördüğüm şeyle kaşlarım bir yay misali havalandı önce. Daha sonra arsız sevgilime bakıp, “Ayna mı taktırdın tepemize lan?” diye sordum.

“İşe yarar diye düşündüm,” diyerek hızla dudaklarıma uzandı. Sanki hiç çıkmadığım bir yolculuktan önce ona veda etmişim gibi, beni çok özlemiş gibi hasretle dudaklarımı öpmeye başladı.

Hastanede ufak tefek kaçamak öpücüklerimiz hariç benim de özlemle beklediğim dudaklar dudaklarımın üzerindeyken beline sıkıca sarılıp ben de alt dudağını ağzımın içine aldım. O kadar özlemiştim ki onu. Yıllardır, insanların tertemiz çocukluğuna duyduğu özlem gibi ona aç, ona susuzdum ben. Şimdi tüm açlıklarım dinmiş, ben de yârenim saydığım yoldaşıma özgürce dokunabiliyor, onun keyfini çıkarabiliyordum.

Sesli bir şekilde dudaklarımı ayırıp, “Çok aşığım sana ben Ömer,” dedim. “Anlat desen anlatamam da. Kendimden o kadar çok ödün verdim ki… Hepsi de sana ulaşamayacağımı düşündüğüm içindi. Şimdi rüya gibi ama yanımdasın, dudakların dudaklarımda lan. Önceden cesaret edemezdim hayalini bile kurmaya.”

Alnını alnıma yaslayıp, “hep yanındayım bundan sonra,” dedi. “Bir adım öteye gidersem gel sik beni.”

“Emin misin? Ben sana sert severim demiştim ama,” diyerek tavandaki aynayı gösterdim. “İşimi kolaylaştıracak şeyler de yapıyorsun.”

“Bedenim emrine amade mavi boncuğum, ne zaman istersen. Şimdi iste Zeliha Sultanları yollayım. Sen de benim kucağımda uyursun. Ne dersin?”

“Sapıksın derim amına koyayım. Annemler bu yatak odasını görse ne olur biliyor musun?” diye sordum yanağından bir kez öperek.

“Birileri bir şey diyecek diye seninle geçireceğim güzel dakikaları feda edemem oğlum ben bundan sonra. Kimse kusura bakmasın, herkes de bilsin. Sen benim sevgilimsin, ömürlük eşimsin, yoldaşımsın. İstemeyen, kabul etmeyen kendisi bilir.”

“Çok aşığım.”

“Söyledin ya mavi boncuğum,” dedi gülümseyerek.

“İçimde tuttuğum zamanlar için her dakika söylemek istiyorum lan. Söylemesem daha mı iyi amına koyayım?”

“Yürü yürü, Zeliha Sultan çağırıyor. Beş dakika romantik oldun ya, kayarsın ebeme şimdi.”

Kıkırdayarak peşine takılıp duş alma ihtiyacımı görmezden geldikten sonra salona girdim. Annemle babam salonun tam ortasındaki küçük sehpanın üzerine çeşit çeşit yemekler sıralamış, kocaman kâsenin içine de taze olduğu belli salatalıklardan doldurmuşlardı.

“Sofraya bak,” diyerek kendimi koltuğa atacaktım ki annem ayıplar gibi bize bakıp, “İkiniz de ellerinizi yıkamadınız, gördüm,” dedi.

Ömer, yine dudaklarının iki yanını aşağı çekerek o güzel gözlerini kocaman açıp ne zaman yanlış bir şey yapsa yüzünde beliren o sevimli ifadesini yaparken ben gülümsedim. Bunu görmeyi bile o kadar özlemiştim ki. Sevgilimin suratına boş boş bakmayı bırakmam gerektiğini fark ettikten sonra bir çırpıda elimi yüzümü yıkayıp yeniden salona döndüm. Bu sırada babam koltuğun üzerine vurup, “Gel, buraya otur,” dedi.

Bakışlarım Ömer’i bulurken gözlerini bir kez açıp kapatarak o da tam karşımdaki tekli koltuğa yerleşti. “Ellerine sağlık anne,” dedim kısırdan poğaçaya, sarmadan mantıya çeşit çeşit yemek döktüren kadına minnetlerimi sunarken. “Afiyet olsun oğlum. Ye de güç olsun sana. Hemen salatalığa saldırmak yok, önce yemek.”

Ben çatalı sessizce elime almıştım ki Ömer hızla yanıma gelip ne ara tabağa doldurduğunu anlamadığım enfes yiyecekleri kucağıma bıraktı. “Eğilerek yeme, canın acır.”

“İyiyim aslında.”

“Olsun, bir süre kucağında ye.”

Ben dudağımın içindeki etli kısımları ısırıp Ömer tarafından şımartılmanın sefasını sürerken babamın dikkatlice beni incelediğini gördüm. Her ifademin kitap gibi okunabildiği sokuk yüzüme bakıldığında bile Ömer’e olan aşkım bariz şekilde görülüyor olmalıydı. Bu yüzden babam derin derin beni süzüyor, sanki bir şey diyecekmiş de konuya nasıl gireceğini bilemiyormuş gibi görünüyordu.

Nitekim birkaç saniyelik sessizliğin ardından, “Selim,” dedi.

“Efendim baba.”

“Hazır hepimiz de buradayken birkaç şey söyleyeceğim,” diyerek yutkunup elindeki çatalı önündeki küçük sehpanın üzerine bıraktı. “Sizin durumla ilgili-“

“Baba,” desem de işaret parmağını kaldırıp, “Söyleyeceklerimi söyleyim, sonra,” diyerek bana doğru hafifçe döndü. “Sizin bu arkadaşlığınızla ilgili- Zamanında karşı çıktım biliyorum.”

Bakışları, kaşları çatık şekilde duran Ömer’i bulduktan sonra, “Hâlâ ters bana, yalan söyleyemem. Biz görmedik, bilmeyiz böyle şeyleri Selim. Ama benim evlatlarım herkesten, her şeyden kıymetli. Ömer oğluma da dedim, biz bir yerde yanlış yaptık ki siz ikiniz de kendinize göre başka başka yollara gittiniz. Zararın neresinden dönersek kârdır diyelim, unutalım olanları olur mu?” dedi.

Ben, son zamanlarda ne denirse densin dolan gözlerimle babama kafamı sallarken o sözlerine devam ederek, “İkiniz de bundan böyle nasıl istiyorsanız öyle yaşayın. Annenin de benim de diyecek sözümüz, karşı çıkacak halimiz yok. Ama dikkat edin. Mahalleden ayrılsak da akrabaların, konu komşunun gözleri hâlâ üzerimizde. Size karışmak değil niyetim, zarar görmemeniz için söylüyorum bunları. Bizden yana sıkıntı yok, haberiniz olsun,” dedikten sonra dudağının kenarını baş parmağıyla kaşıyıp o da dolan gözlerini saklamak ister gibi bakışlarını başka yöne çevirdi.

“Kardeşini de seni de kaybetme ihtimali- Bunu hiçbir anne baba yaşamaz inşallah. Bundan sonra gizli saklı olmasın aramızda. Ne olursa olsun bize gelin, korkmayın eskisi gibi olur mu oğlum?”

Elimdeki tabağı bırakıp babama doğru biraz daha yaklaşarak elini öptüm. “Tamam baba, teşekkür ederim.” Babamsa yüzümü ellerinin arasına alıp birer kez gözlerimi öptükten sonra, “Bir daha öyle şeylere bulaşmak yok, söz ver bana,” dedi.

“Söz.”

Annemin de ağladığını gözyaşlarını çaktırmadan tülbentinin ucuna silmeye çalışmasından anlayınca hızlıca onun da yanına gidip sarıldım. “Dikkat etsene Selim, hızlı hızlı hareketler yapma,” diyen Ömer’e bakıp gülümserken annem, “Gözüm arkada kalmayacak inşallah bundan sonra, sen oğluma bizden iyi bakarsın Ömer,” dedi.

“Ben kendime de bakabilirim,” diyerek homurdanırken üçünün de kaşları yay gibi havalanınca az önce Ömer’in yaptığı gibi dudaklarımı aşağı doğru büküp ben de bir, “Hiii!” sesi çıkardım.

Tam yerime otururken Ömer’in çenesi kaskatı olmuş şekilde beni izlediğini görünce de ona doğru bir, ‘Ne var lan?’ hareketi çektikten sonra yıllardır hapishanede olan ruhumun bir gecede gelen afla serbest kaldığını hissettim. Belki kanlıydı, canım çok yanmıştı, can da yakmıştım ama gelen özgürlük hissinin göğsümde bıraktığı ferahlama için aynı şeylere bir kez daha katlanabilirdim.

“Hadi hanım biz de kalkalım artık. Nurcihan için hazırlık yapacağız daha.”

Kardeşimin adını duyduğumda aylardır onun yüzünü görmediğim aklıma düşünce, “O nasıl?” dedim.

“Daha iyi. Boş boş bakıyor ama eskisine göre iyi.”

“Anladım. Bir dahaki gidişinizde ben de sizinle geleyim,” diyerek sorar gibi babamın suratına baktım.

“Olur oğlum. Hadi hanım.”

Annemin gözlerinden biraz daha benimle vakit geçirmek istediği belli olurken babam kafasını sola doğru çevirip, “La havle!” dedi. “Hatun yerleşsinler, çocuk bir duş alsın. İki sokak ötedesin, gelirsin yine.”

“Tamam.” Daha sonra bana bakıp, “Oğlum sen de gel ama yeni evini görmedin,” dedi. Oranın da hâlâ benim evim olduğunu bilmek kendimi daha da iyi hissetmeme neden olurken, “Yarın kahvaltıya gelirim annem. Ömer gececi, o da gelir. Değil mi Ömer?” diye sordum.

“Tabii mavi boncuğum.”

Yıllardır bana ‘mavi boncuğum’ diyen adamın şu an bu hitabı kullanması, aramızdaki ‘arkadaşlık’ ilişkisinin ne kadar gerçek olduğunu annem ve babama kanıtlarken ikisinin de suratına baktım. Ama onlar ifadelerini değiştirmeden bizimle vedalaşıp, ayakkabılarını giyip, annemin bolca nasihati eşliğinde çıkıp gittiler evimizden.

“Kaldın bana yavrum,” diyerek annemin toplamak için ısrar ettiği ama Ömer’in bir an önce gitmeleri için, “Ben hallederim,” dediği sehpanın üzerindeki çeşit çeşit yemeklerin yanından geçip beni de yanına alarak koltuğa oturdu. “Kucağıma mı gelsen?”

“Bir duş alsaydım lan, hâlâ çok kirli hissediyorum kendimi,” diyerek dudaklarımı büzdüm. Ömer, dudaklarıma sesli bir öpücük kondurdu. “Bundan sonra kaçışın yok nasıl olsa bebeğim, tamamen benimsin.”

“Malsın amına koyayım. Ben zaten senindim.”

“Benim de haberim olsaydı, biraz ellerdim seni en azından Selim. Kendi kendine benim olmuşsun, tüm elleyemediğim zamanların acısını çıkaracağım.”

“Şikayetim yok. Bedenim emrine amade sevgilim,” diyerek göz kırptıktan sonra tam yanından kalkacaktım ki yumuşak bir hamleyle beni yeniden koltuğa çekti. Gözlerindeki parıltılar daha da derinleşirken hızlıca dudaklarıma kapanıp ellerini üzerimdeki tişörtün içinden sırtıma atarak hafif hafif bel boşluğumu okşamaya başladı.

Doyamadığım sevgilimi nefesim kesilene kadar öptükten sonra derince bir nefes almak için dudaklarından ayrıldım. Alnını alnıma yaslayıp, “Gitmezsen yaralı falan dinlemeden-” dedi.

“Yaralı değilim sik kafalı Ömer. Geçti diyorum lan sana! Sadece bir duşa girip hazırlanayım. Sabahtan beri anla diye kıvranıyorum amına koduğumun yerinde. Günlerdir hastanedeyim, insan olduğum için- Tövbe tövbe.”

“Çabuk, Selim.”

“Yuh lan! Cümle kuramıyorsun.”

“Selim, kaşınma. O güzel ağzına ayar çekmeyim yavrum.”

Tam yerimden kalkarken avucumun içini Ömer’in bacak arasına getirip sıktım. Yüzümü yüzüne yaklaştırıp alt dudağını dişlerimin arasına aldıktan sonra bir kez ısırıp serbest bıraktım. “Sen çok şımardın yavrum. Sana gerçek Selim’i gösteremedim ben. Üç gün yerinden kalkamayacak hale getireceğim seni, bekle.”

Yerimden doğrulup şaşkınlıkla bana bakan adamın dudaklarını bir kez daha sıkıca öptükten sonra banyoya doğru adımlamaya başladım. Derinlerde sakladığım Selim tamamen benimleydi artık, bundan sonra hep benimle olacağı gibi. Bunu da sevdiğim adama göstermekten çekinmeyecektim elbette, yıllarca bu anı beklemiştim ne de olsa. Dudaklarımın arasında bir ıslık, üzerimdeki kıyafetleri çıkarırken aklımda yalnızca bundan sonra yaşayacağım güzel günler vardı, tüm sikik zamanların aksine sevgilimle yaşayacağım o güzel zamanlar…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 3 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top