Bölüm 32: Gri Bir Çerçeveden Hayat Bulan Fotoğraf Karesi

✨✨

“Oh!” diyen Mustafa rahatlamış bir ifadeye teslim olan ve sanki eskisinden daha da parlayan yüzüyle Ayaz’a döndü. “Bunu da hallettik sevgilim, ne yiyelim?”

“Pardon?”

“Acıkmadın mı?” Elinde sıkı sıkıya tuttuğu evraklarıyla birlikte öteki ay gireceği yazılı sınav için kafasında ders çalışma takvimini belirliyordu. Eh, bazı alışkanlıklardan hemen vazgeçilmiyordu tabii.

“Sevgilim dedin ya? Gönlümü alana kadar o kelime yasak.”

Mustafa, Burak’tan bile daha fazla saçmalayan sevgilisine bakıp, “Bir de bayıl istiyorsan şuraya,” dedi.

“Ne?”

“Abart diyorum. Dünya üzerinde hiçbir canlı, cansız, amip, alg sana sevgilim dememi yasaklayamaz. Sevgilimsin çünkü, değişmeyen tek şey bu.”

Ayaz, daha öğlen olmasına rağmen kendisini onlarca kez şaşırtan adama yeniden bakakaldı. Bu aralar lügatinde bakakalmaktan başka tüm, diğer kelimeleri tükettiğini düşünüyordu zaten. Dışından şikayetlense de içindeki gönül bahçesine yepyeni çiçekler eken adamın bu yeni halleri çok hoşuna gidiyor, onu kucaklayarak evine götürüp saatlerce altında ağlatmamak için kendisini çok zor tutuyordu. Her anlamda ilk adımı Mustafa atmalıydı, her anlamda…

“O zaman seni Ege kahvaltıcısına götüreyim, pişi de vardır şimdi.”

Bu başarıysa Mustafa’nın yeni sürümünden gelen, ek bir özellik değildi. Mustafa, Ayaz’la tanıştığından bu yana kademeli olarak yemeklerle barışmış, yerken kilo alacağını düşündüğü o suçluluk psikolojisini de aşmıştı.

Ama yine de canı bir şey çektiğinde genellikle söylemezdi, özellikle Ayaz yanındaysa… Bu yine bir ilkti aralarında. Mustafa, kilo alacağını düşünmeden canının istediğini özgürce söylüyordu sevgilisine, yıllarca kafasına taktığı göbek yağlarını düşünmeden hem de.

“Sıra bekleriz orada biliyorsun değil mi?” dedi Ayaz. “Saatlerce. Üstelik ünlü görmek isteyen insanlar doluşmuştur bile oraya.”

Mustafa, hınzır bir gülümsemeyle yürümeye devam etti. “Bir şey olmaz, hem belki biz de Ekin Koç’u görürüz.”

“Mustafa!”

“Aşkım?” diyerek az önce çok sevdiği bir ünlüyü görmeyi dilememiş gibi tembelce bakışlarını Ayaz’ın kahverengi gözlerinde dolandırdı.

“Kudurmadan, rahat dur iki dakika.”

“Kıskanç erkek, bayılırım.” Sevgilisine bu kez de göz kırpan adam, bir taksi bulma umuduyla bakışlarını boş sokağa çevirdi. Gelen taksiyi çevirdiklerinde Ayaz, çokça Mustafa’nın aleni tacizlerine maruz kalarak gidecekleri yere kadar içinden sabır çekebildi sadece. Bu Mustafa’ya ayak uydurmak çok zordu.

Hafta içi olduğundan mı, yoksa ikisinin bir araya gelişini kutlayan kaderin bahşettiği şanstan mı bilinmez geldikleri yerde ilk kez sıra olmadan rahatça sandalyelerine kurulup önlerine nefis Ege yöresine ait reçellerin, peynirlerin, çeşit çeşit zeytinlerin, pişiden tut gözlemelere kadar mis kokulu hamur işlerinin olduğu kahvaltılıkların dizilmesini izlediler sessizce.

Mustafa, oflar gibi bir ses çıkararak, “Yanıma gelir misin Ayaz?” dedi. “Öteki köye otur istersen.”

“Homur homur.”

“Homurdanma kendi kendine, yamacıma gel bakalım. Özledim, masanın altından azıcık ellerim seni hem.”

“Nah ellersin!”

“Dur o zaman senin gibi bahane bulayım,” dedikten sonra sesini inceltmeyi ihmal etmeyip, “Ayaz, karın kası yapacağım da tişörtünü çıkarsan da seninkilere şöyle bir baksam, hayır bana yakışıyor mu emin olmam lazım da,” diyerek Ayaz’ı taklit etti, üzerine bir de pişkince salatalık attı ağzına.

“Sapıksın sen,” diyen esmer, karşısında oturan sevgilisinin dolgun dudaklarına bakmamak için büyük bir irade örneği göstermek zorunda kaldı. “Hem benim sesim öyle değil.”

Mustafa, sırıtarak kendi tarafında duran pişi tabağını aldı, Ayaz’ın önüne koydu. Sonra pişilerin arasında küçücük bir tane olduğunu fark edince, “Bak sana benziyor bu,” dedi.

“Ne alaka?”

“Sen de böyle küçük bir ekmeksin. Küçük ekmeğimsin benim, üzülme ama beni yeterince doyuruyorsun.” Başını Ayaz’ın her daim yaptığı gibi sağ omzunun üzerine doğru eğerek göz kırpıp pişiye kaymakla bal sürmeye başladı.

Yüzünde peydâ olan ukala bir gülümsemeyle, “Küçük olmadığım konusunda anlaştık sanıyordum,” dedi Ayaz. Daha sonra etrafta birilerinin onları duyabileceğini düşünerek sesini alçalttı. “Üzerinde zıplarken kendine dokunmadan geldiğini varsayarsak.”

“Üzerinden birkaç gün geçti. Hafızam zayıftır benim, çabuk unuturum. Hatırlat bana en kısa zamanda. Al hatta bunu,” diyerek elindeki kaymak ve bala bulanmış küçük hamur parçasını sevgilisine uzattı. “Güç olsun bebeğim, hemen yorulma.”

Ayaz, aklında Mustafa’ya yapacaklarını sıralı liste haline getirirken pişiyi de ağzına atmayı ihmal etmedi. Gösterecekti bu adama en kısa zamanda, hamağın içinde gözyaşlarını akıta akıta dersini vermezse ona da Mahmut desinlerdi, Ayaz değil!

“Ahmet bizde kalacak yeni bir ev tutana kadar, haberin olsun.”

“Siz orada kalmaya devam mı edeceksiniz peki?”

“Ev aramaya başladık aslında ama babam- Yani o, pişman görünüyor. Anladığım kadarıyla annem de onu epey süründürecek, açıkçası şu an kestiremiyorum durumu.”

Mustafa, mırıldandı. “Ona söyleyecek iki çift lafım var.”

Ayaz, ‘Peki o zaman neden zamanında yanımda durmadın?’ demedi. Bilerek, içinden gelmediği için hesap sormadı sevgilisine. Yaşadıklarını, nelerden vazgeçip de onun için nasıl fedakarlıklar yaptığını görüyordu. Geçmişin hesabını tutmak yerine adım adım Mustafa’nın ona gelmesini, sonra el ele beraber yaratacakları bir geleceğe yürümelerini diliyordu yalnızca.

Durup durup geçmişin yükünü omuzlarına alarak ilişkilerini yıpratmak niyetinde değildi. Zamanı geldiğinde Mustafa’nın onunla konuşacağını umuyor, şimdilik sadece ne yapmak istiyorsa onu yapmasına izin veriyordu, kendisi seyirci koltuğundayken…

“Ahmet nerede ev tutacak acaba?”

“Çok pahalıya kaçmadan bir yer bulmak lazım ona ama bilmiyorum ki.”

Aklının bir köşesinde de bu konu vardı tabii ki. Ahmet, maddi açıdan zorluk çeken biri olmasa da İstanbul şartlarıyla Ankara şartları denk değildi neticede. Kiralar almış başını gitmiş, tek başına burslu okuyan biri, bütçesi dahilinde nasıl bir yerde ev bulabilirdi onu da kestiremiyordu Ayaz. Yazları çalıştığı için kendisinin birikmişi vardı ama Ahmet’in keçi gibi inatçı olduğunu ve kabul etmeyeceğini de biliyordu. Ahmet ve inadı…

“Burak’ın babası emlakçı, pazartesi yeni telefonumla hava atarken onun ağzını arayım bir ben.”

“İstemez kalsın.” Sesi Burak’ın konusu açıldığı anda bile sertleşmişti. “Yarak kafa sonra Ahmet’in yönelimini öğrenip onu kıracak bir şeyler söyler, bir dayak daha yer benden.”

Mustafa, Burak’la paylaştığı küçük sohbetinden bile adamın oldukça değiştiğini fark etmişti. Bu yüzden öz güvenle, “Sanmıyorum sevgilim.” dedi.

Basit bir konuşmada da olsalar kelimeleri, cümleleri bir kaçak misali firar etmiyordu dudaklarının arasından artık. Bile isteye, cümlelerin sahibinin onayından geçip onların arkasında dimdik durduğunu ispatlar gibi çıkıyordu sanki.

“Burak da birine aşık galiba. Hem biz yangın merdiveninde sohbet ederken kendi tarzında bana seni yeniden kazanmam için akıl bile verdi.”

Ayaz’ın ağzındaki gözleme önündeki tabağa düştü. “Ne? Sohbet ederken mi?”

“Evet.”

“Siz sohbet mi ettiniz?”

“Evet Ayaz, ne var bunda?” Mustafa, sahip olduğu gerçekliğinin bir başkasına hâlâ masal gibi geliyor olduğunun farkında değildi neticede.

“Lan bebeğim adamı hasta etme,” diyerek isyan bayrağını çekti sonunda Ayaz. “Kurduğun cümleler normal mi?”

Mustafa, “Lan bebeğim mi?” dedikten sonra, “Neyse, en azından bebeğim dedin he he,” diyerek saçma bir gülüşle domates reçelinden ekmeğine sürmeye başladı.

Ayaz, yeniden bir sabır çekerek gözlerini domates reçeli yerken dudaklarını yalayıp duran adama dikti. “Mustafa, Burak olayını anlat ve soktuğumun reçelini düzgün ye. Sana bakan herkesi dövdürtme bana da.”

Gözlerini bilerek ve ne yaptığının çokça farkında olarak süzdü Mustafa. “Erkek ya.” Kahvesinden bir yudum alıp Ayaz’ın gözlerinin tam içine baktı. Dilini hafifçe çıkardı, dudaklarını bir tur daha yaladı, en alt sağ köşeden başlayarak.

Karşısından gelen derin nefes alma sesini sallamadan, “İşte ben yangın merdivenlerine gittim, o da oradaydı, konuştuk öyle. Mavi gözlü, kızıl saçlı bir kıza aşık olmuş, ağzından kaçırdı. Sonra ben ona Instag– Yani bir şey sordum, yardım etti bana,” dedi

İçinden, ‘Salaksın oğlum Musti, az kalsın ağzından kaçırıyordun,’ diye geçirerek kendisine bir göt çekmeyi de ihmal etmedi.

Ayaz, gözlerinin önünde beliren sahneyle bir kahkaha attı. “Sahte hesaptan fotoğrafımı beğenince ona mı koştun, sormak için? Hakikaten denize düşen yılana sarılıyormuş.”

“Ne sahte hesabı be?” En derinlerinde saklı olan çirkefliğine tutundu Mustafa. “Ben bilmem öyle şeyler. Hem kendime sosyal medya hesabı açtım zaten. İlk fotoğrafımı seninle paylaşacağım ama romantik bir serseriyim, değil mi?”

“Byzks91 sen değilsin yani?” dedi Ayaz sorar gibi. “Kullanıcı adın da beyaz kuşun sessiz harflerinden oluşmuyor?”

Mustafa, bir ‘hıh’ nidası çıkararak küçümser gibi güldü. “Kullanıcı adına bak, ne kadar salakça. Hem ne malum Beyza diye bir kızın olmadığı? Fotoğrafların herkese açık, tabii ki her önüne gelen beğenir, mesaj atar.”

Masanın üzerine doğru eğilip sevgilisinin yüzüne doğru yaklaştı Ayaz. “Fotoğraflarımın herkese açık olduğunu nereden biliyorsun ki?”

Çatalında asılı kalan yarım salatalığını hırsla dişleyen beyaz tenli adam, “Sana ne?” dedi. “Konumuz bu mu, yoksa senin tüm yakışıklılığını sosyal medyada ele güne göstermen mi?”

“Konumuz bu muymuş? Kaçırmışım, pardon.”

Ayaz sözlerini henüz bitirmişti ki Mustafa, yüzüne şeytani olmasının yanında bunu ustalıkla maskeleyecek kadar da sevimli bir gülümseme kondurdu. Esmer, etkisinden çıktığı ilk an, bu gülümsemeyi de zihninde Mustafa’nın ilkleri dosyasına atacaktı, çünkü daha öncesinde böyle bir ifadeyi sevgilisinin suratında hiç görmemişti.

Ama onun etkisinden hemen çıkması işine gelmeyen Mustafa, elini masanın altına indirdi. Pürüzsüz avuç içini Ayaz’ın diziyle kasıklarının arasında yavaşça dolandırmaya başladı. Daha sonra, deneye yanıla bulduğu ve sevgilisinin zaafının olduğunu çözdüğü kısık ses tonuyla, “Ayaz,” dedi. “O uygulamada profil gizlenmiyor mu? Fotoğraflarını sadece arkadaşların görse, ben çok anlamadığım için sana soruyorum. Sen bu konuda uzmansın ya bebeğim.”

Ayaz, nerede olduğunu, konuştukları konunun başını, sonunu ve hatta ne yaptığını unutarak iradesinden bağımsız hareketlerle masanın üzerindeki telefonunu alıp uygulamanın ayarlarına girdi. “Bak böyle gizleniyor, ben de herkese kapattım.”

“Bir daha açmazsın ama değil mi? Hep böyle kalsın.”

“Açmam, hep böyle kalsın.”

İstediğini alan Mustafa, “Güzel,” dedi, büyük bir memnuniyetle. Bu şekilde oluyordu demek, bunu öğrendiği çok iyi olmuştu çünkü birilerini etekle görmeye ihtiyacı vardı. Bu taktikle yakında Mustafa, bunu da başaracaktı.

Ayaz, az önce ne olduğunu fark etmeden, “Ne diyorduk?” diye sordu. Daha sonra aklına arkadaşıyla ilgili bir konu konuştuklarını ama nasıl olduysa işin sonunda kendi profilini gizlediğini sorgulamadan sözlerine devam etti. “Ahmet’e Burak’ın babası yardım eder mi yani? Mal mal konuşursa onu da sikerim, babasını da bak Mustafa.”

“Höst! O eylemi bir tek bana yapabilirsin Ayaz, delirtme beni.”

Ne ara Mustafa’dan azar yiyecek kıvama geldiğini de anlamayan Ayaz, başını önüne eğdi. “Mecazen demiştim.”

“Mecazen de deme.” Bir yandan sevgilisinin tabağına lezzetli gözlemeleri bırakmaya devam ederken, “Eder eder,” dedi. “Bildiğim kadarıyla adam çok zengin. Burak’ın babası Diyarbakırlı, annesi de Rizeli. İki koldan da baskıcı, tutucular demişlerdi. Bakma sen onun tek derdi ailesinden kurtulup yurt dışına kaçmak, ondan o kadar çirkinleşti zamanında. İlk geldiğinde sessiz sakin biriydi. Sonradan yurt dışı için kavgaya tutuştu milletle ama ben anlıyorum onu, kolay bir hayatı yok. Ama babasından yardım ister, hem zamanında söylediği iğrenç sözleri hatırlatır, indirim de yaptırırım ona ben.”

“Sen yine de gönüllü olmazsa üsteleme, yıllardır buradayız. Gerekirse Halkalı’daki tek kişilik apartlardan tutarız. Zaten bir yıllığına geliyor. Sonra kim bilir nerede olacak Ahmet?”

“Hallederiz sevgilim. Sen kim bilir nerede olacaksın Ayaz?” Aklında dolanan ihtimallerle göz bebekleri parladı. “Çok heyecanlıyım, seni yemek yaparken hiç izlemedim, kahvaltı haricinde. Çok seksi oluyorsundur kesin kol kaslarınla bir şeyleri doğrarken-” dedikten sonra yutkundu. “Yani- Hızlıca keserken, böyle karıştırırken falan.”

İri, kahverengi gözlerinde bayık bir bakış peydâ oldu Ayaz’ın. “İstersen sana üzerimde önlük harici bir şey olmadan ön gösterim yaparım bebeğim.”

“Ne zaman? Hemen mi? Hadi kalk, eve gidek.”

“Gidek mi?”

“Gidelim yani,” diyerek kendisini düzeltti Mustafa. “Hadi. Zaten tam doymadım, sen yaparsın bir daha yerim.”

“Otur şuraya, daha değil. Bedenim emrine amade tabii ama biraz daha çabala.”

“Ben sana bu kadar nazlanmamıştım!”

“Lan dudağının üzerindeki beni öpene kadar götüm ayrıldı, ne anlatıyorsun sen?”

“Sonra hemen seni öpmüştüm ama!”

“Tamam, bugün ben de öptürürüm o zaman.”

“Vallaha de lan?”

“Mustafa!”

Mustafa, sevgilisinden gelen uyarıyı umursamadı bile. “Nerenden öptüreceksin?”

“Bilmiyorum, hal ve hareketlerine bağlı.”

“Ayaz, liseli gibi yanaktan öpücükle yetinemem ben.” Çok özlemişti sevgilisini. Daha doyamadan kendi çaresizliği yüzünden, çok bir zaman geçmese de, ayrı kalmışlardı ve Mustafa’nın alacakları için pazarlık yapmadan bu masadan kalkmaya niyeti yoktu. “Beş dakika dudaktan öperim. Bir de boyun, anlaştık mı?”

“Tamam başımın belası, tamam.”

“Hadi,” diyen Mustafa, sandalyesini geriye doğru itti. “Hemen öpüşelim.”

“Burada mı?”

“Evet! Heveslendim ben.”

Ayaz, niyeti iyiden iyiye bozan adamın bakışlarının dudaklarıyla boynu arasında gezindiğini görünce garsondan hesabı istedi. Yoksa Mustafa, birazdan onun üzerine atlayacak, İstanbul’un görece en açık fikirli yerinde de olsalar birileri onları kurşuna dizecekti.

Garson, gülümseyerek hesabı getirince Mustafa, sevgilisinden önce davranarak kaptığı hesap defterinin arasına biraz da bahşiş ekleyip teşekkür etti. Yeniden garsona uzatmıştı ki Ayaz, “Neden hemen elimden kapıyorsun?” diye sordu.

“Ben davet ettim sevgilim, hem aramızda böyle şeylerin lafı mı olur?”

“Kesene bereket Mustafacığım.”

“Ağzını kırarım Ayazcığım, samimiyetsiz samimiyetsiz konuşmasana!” Eli sevgilisinin eline doğru uzanmıştı ki yine dışarıda olduklarını hatırlayıp kendini dizginledi. “Anladık kalbini kazanacağız ama bu sürede bebeğim diyeceksin! Yetti be!”

Çıktıkları mekandan Mustafa’nın küçük azarlarının sonunda gelen alışveriş isteği sebebiyle taksi bulmak yerine yokuşu tırmanmaya başladılar.

“Nereden çıktı bu alışveriş şimdi?”

“Öncelikle bugün izinliyim. Eve gidip ehliyet sınavına çalışmaktan başka işim yok, hazır gelmişken halledelim işte.”

“O sınavda her zaman çıkmış soruları sorduklarını biliyorsun değil mi? Ders çalışmana gerek yok yani.”

“Ama ben vites ne demek onu bile bilmiyorum ki. Kimse öğretmedi bana.”

“Ben öğretirim. Ders almana da gerek yok, beraber hallederiz pratik kısmı.”

“Gerçekten mi?”

Onun için elinden geleni yapsa da hâlâ bu küçücük şeye inanamayan adamın sevimliliğine dalan Ayaz, “Gerçekten,” dedi. Yüzündeki gülümsemenin iyiden iyiye onun doğum lekesi gibi olduğunu düşündü. Sanki ondan bir parçaydı, sanki onunla doğmuştu.

Mustafa’nın araba kullanmayı öğretecek sabırda bir babası olmamıştı hiç. Ne hikmetse Cem, on sekiz yaşını doldurur doldurmaz ehliyetini almış ama Mustafa’ya gelince kimse böyle bir şeyi gerek görmemişti. Teyzesinin kocası birkaç kez teklif ettiyse de evde, ‘Ne gerek var?’ sözleriyle hep geçiştirilmişti bu durum. Ayaz’ın doğum lekesi addettiği gülümsemesinin sebebi de aslında buydu, ailesi saydığı sevgilisinin sorgusuz sualsiz onun eksik kısımlarını büyük bir özenle yamamasına yardım etmesi…

Ehliyete yazılırken en çok araba kullanma kısmından korkuyordu. Yazılı sınavı en yüksek puanla geçeceğinden emindi, kendisini biliyordu. Ama çokça panik yapan bünyesiyle arabanın şoför koltuğuna bile oturmamış benliği birleşince bu durum Mustafa’da yeni bir anksiyete krizine neden olacak gibi duruyordu. Neyse ki Ayaz’la çalışarak kendisinden daha emin girecekti direksiyon sınavına.

Ayaz’ın kolundan tutup onu bir yerlere çekiştirirken şimdilik ehliyet meselesini kafasından atmaya karar verdi. “Gel hadi, şu mağazaya girelim.” Ayaz’sa alışveriş yapmaktan ölesiye nefret ederdi aslında. Ne alacaksa internetten alır, beğenmezse ya da bedeni uymazsa geri yollardı. Mağazada, sıcak-soğuk fark etmeksizin daracık kabinlerde terlemeye ne gerek vardı?

Yine de sevgilisinin çocuksu hevesini kırmamak için peşinden hızlıca adımladı. Mustafa, kıyafetlerin arasında kaybolurken Ayaz, deneme kabinlerinin önündeki şık koltuklara oturup onun seçtiği kıyafetlerle birlikte kendisine özel bir gösteri yapmasını beklemeye başladı.

Mustafa, sanki Ayaz’ın düşüncelerini okumuş gibi eli kolu kıyafet dolu şekilde yüzünde kocaman bir sırıtışla Ayaz’ın tam önündeki deneme kabinine girip aldığı kıyafetleri tek tek giyip çıkarmaya başladı. Genellikle takım elbise giydiğinden ve ‘eski’ hayatında sosyal bir aktivitesi bulunmadığından gardırobunda kot pantolon ya da rahat kıyafet eksiği vardı. Buraya da hem dolabını yenilemeye hem eksiklerini tamamlamaya hem de yaşına uygun kıyafetler seçmeye gelmişti.

Her giydiği yeni kıyafet sonrası Ayaz’ın karşısına geçip elleri belinde manken yürüyüşü yaparak sevgilisini kahkahaya boğuyor, aynı zamanda da onun fikrini alıyordu.

Tüm kıyafetleri üşenmeden deneyip sevgilisinin ve kendisinin beğendiklerini satın almak için kenara ayırdı. Daha sonra, şu an üzerinde olan ve Ayaz’a özel olarak göstermek istediği parçalara aynadan bakıp dudaklarını ısırdı. Perdeyi hafifçe araladı. “Ayaz bir gelsene.”

Ayaz, etrafına bakınıp kimsenin onları sallamadığını görünce hızlıca kabine daldı. Dalmasıyla nefesini tutması bir oldu.

Karşısında bembeyaz tenine zıt simsiyah, kısacık bir şort ve üzerinde neredeyse şortu kapatacak kadar uzun, saten, önü derin dekolteli, yakaları ve kenarları dantelden yapılma, tenini gösteren bir gecelik takımı giymiş olan Mustafa, dudaklarına işkence ederek kendisine bakıyor, uzun bacaklarını da onun gözlerine bir manzara gibi sunuyordu.

Ayaz, “Bu-” diyerek kekeledi. “Bu, çok güzel olmuş.”

“Yatarken sıcaklıyorum da ferah olur, alayım mı?”

“Al- Yani bence de al.”

Eli, zihninin tüm, ‘Yapma,’ itirazlarına inat adamın bacağına doğru ilerledi. “Senin bacakların neden bu kadar pürüzsüz?” Sorduğu sorunun cevabını kendi bulmak istiyor gibi Mustafa’nın bacaklarını dizinden şortunun müsaade ettiği yere kadar okşamaya başladı.

Mustafa, özlediği tenin yeniden kendi bedeninde can bulmasıyla, “Doğuştan böyle,” diye fısıldadı.

“Tamam zaten doğal güzelsin de ama bu şekilde doğ-“

Sadece kendisinin bildiği sırrı, sevgilisinin öğrenmesinden korkan Mustafa, konuyu değiştirmenin kendi lehine olacağına kanaat getirdi. “Devam edecek misin, yoksa beş dakikalık öpücüğümü verecek misin artık?”

Ayaz, elini Mustafa’nın tam kalçasının altına atarak onu sertçe kendisine çekti. Bedenlerini bir yapboz parçası misali birleştirip dudaklarını dudaklarına bastırdı. Mustafa’ysa neredeyse iki günden fazladır dokunmadığı dudakların tadını alır almaz özlem kelimesinin nasıl da vücut bulabildiğiyle yüzleşti.

Önce dilini Ayaz’ın ağzının içine yolladı. O, Ayaz’ın tüm ağzını talan ederken Ayaz, ellerini Mustafa’nın incecik, saten şortunun üzerinden kalçalarına atıp olduğu yeri oradan güç almak ister gibi sıktı. Mustafa, daha fazlasını isteyen vücudunun sevgilisine doğru çekildiğini hissedince bedenini tamamen ona bastırdı ve ilk inleyen Ayaz oldu, beyaz tenli adamın dudaklarının arasında inlemesi kaybolsa da…

Damarlarında gezinen şehvet yıldızlarının daha da parladığını sezen Ayaz, Mustafa’yı arkasındaki aynaya yapıştırıp kendisini daha da fazla hissedebilmesi için bir bacağını dizinden kırarak beline sardı. Nihayetinde yalnızca bir kere tadımlayabildiği, ömrünce bağımlı olacağını bildiği adama o da açtı iki gündür. Ne koparabilirse koparacak, sonra kaldığı yerden nazına devam edecekti.

İleri geri hareketlerle onu daha da fazla kendisine katmak isterken diğer yandan da sevgilisinin alt dudağını ısırdı. Tam o anda, Mustafa’dan ödül niyetine aldığı inleme kulaklarına doldu ama Mustafa, onun dudaklarından koparak önce çenesini emdi, daha sonra oradan boynuna geçip dudaklarının altında kalan teni yaladı. Bununla yetinemiyordu Mustafa. Bu kez de elini Ayaz’ın penisine atıp pantolonunun üzerinden yavaşça okşamaya başladı. Dudaklarıyla da boynuna yaptığı iskencesini sürdürerek ısırıp emiyordu.

“Mustafa, devam edersen üzerindekini parçalar seni bağırta bağırta sikerim burada, haberin olsun.”

“Bana uyar,” dedi Mustafa. “Sadece toplum buna hazır değil.”

Ayaz, adamın arsızlığı karşısında bir kez daha küçük dilini yuttu. Beraber geçirdikleri gece Mustafa’nın içinden çıkan canavarı görse de sevişmeleri sonrası hemen utanan adam şimdi gitmiş, bilincinin en açık halinde onun edepsiz sözlerine ayak uyduruyordu. Ayaz, Mustafa’yı daha fazla sevemem derken bu Mustafa sanki onu yalancı çıkarmak ister gibi gelmişti hayatına, yeniden.

“Sesini benden başka kimse duyamaz Mustafa.” Dudaklarında kalan salyayı baş parmağıyla silip onun gözlerinin içine bakarak ağzına götürdü. “O yüzden hadi çıkalım, öpücüğünü de aldın zaten.”

Onun dudaklarının arasındaki baş parmağını izlerken ağlayacak kıvama gelen beyaz tenli adamsa, “Ama beş dakika olmadı ki!” diyerek mızmızlandı.

Ayaz, “Anlaşmamızda bana dayamak yoktu, ona sayarsın. Ayrıca üzerindekini kesinlikle alıyorsun. Hatta yedek al bir tane de, yırtılır gibi bu,” diyerek tehlikeli şekilde gülümsedi.

Kendi kıyafetlerini giyebilmek için üzerindeki saten geceliği çıkarmaya başladı Mustafa. “Vicdansız!”

Ayaz, dışarı çıkıp bir süre hava alarak kendine gelmeye çalışırken bir kez daha hayata teşekkür etti. Hayata, kadere, hatta babasına… O olmasa, yaşananlar yaşanmasa içeride söylene söylene üzerini değiştiren dünyanın en güzel adamı onunla hiçbir zaman böyle olamayacaktı belki de.

Daha iki gün önce dağılarak, parçalanarak yok olacağını hisseden esmer, kasada aldıklarını paketleyen kadına gülümseyerek teşekkür eden adamı önündeki vitrinin yansımasından izledi. İyi ki savaşmıştı onun için. Dudağının üzerindeki benine vurulduğu ilk günden itibaren iyi ki adım adım alıp kendisine katmıştı bu hayallerinden bile güzel olan adamı.

Onun masanın üzerinde öylesine, içi boş bir çerçeve olmadığını bal rengi gözlerine ait bakışları kendisinden kaçırdığı ilk an anlamıştı. Mustafa, hayat dolu, umut dolu, heyecan dolu bir fotoğraftı. Yalnızca o fotoğrafı manuel bir makineden çıkmış gibi elinizde sallamanız gerekiyordu, Ayaz da böyle yapmıştı işte.

‘Bu fotoğraf boş çıktı,’ demeden, sabırla sallamıştı elinde. Ta ki parça parça tüm kareler birleşerek dünyanın en güzel adamını oluşturup Ayaz’ın gözlerini güzelliğinden gelen ışığıyla kör edene kadar.

Üstelik o, artık fotoğraf olduğunu da kabul etmiyordu. Canlanıp çıkmıştı küçük, kare, sert kartondan yapılma, tutsak olduğu gri çerçevesinden. Zaten bu kadar güzel bakışlara sahip olan biri, fotoğraf olarak da kalamazdı Ayaz’ın nezdinde.

Donuk bir anın yansıması ya da zoraki gülüşlerin bir karesi değildi yaşamları artık. Kanlı canlı, dinamik, hayatın içinden, gerçekti. Üstelik hiçbir fotoğrafın veremediği bir gerçekliği bahşetmişti Mustafa Ayaz’a.

O büyülü kokusunu…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top