✨✨
“Şimdi nereden çıktı bu tatil yavrum? Zaten benim yüzümden bir sürü para harcadın.”
Ömer bana bakıp, “Paramız Selim, benim ya da senin paran yok artık. İkimizin parası,” diyerek uzun, kemikli parmaklarıyla yanağımdan bir makas aldı.
“Önüne bak lan, tatile diye bok yoluna gideceğiz. Tamam ikimizin parası ama çok masraf etmişsin be sevgilim. Benim iş bulmama da tatava yapıyorsun.”
Bir hafta yeni evimizin keyfini çıkarıp Ömer’in taksiden döndüğü bir gün ortaya attığı tatil fikriyle hemen ayarlamaları yapıp yollara düşmüştük bile. Bu bir haftada sanki önceki zamanlarda üzerime titreyen adam gitmiş, yerine beni yataktan çıkarmayan Ömer gelmişti. Sadece onun işe gideceği ya da yemek yiyeceğimiz zamanlar sevişmeye ara veriyorduk. Ya da sevişmeye iş, yemek, ihtiyaç molası veriyorduk da denilebilirdi.
Sevgilimin vücudumda bıraktığı izlerden çokça hoşnut olsam da kapıya gelenleri gerisin geri kovalaması canımı sıkıyordu artık. Aycan, Burak, Ahmet, Muzaffer, Mavi, abiler… Hepsini, ‘Selim hâlâ yatıyor, ağrı kesiciler uyku yapıyormuş da,’ şeklindeki sikik bahanesiyle kapıdan gönderiyor, herkesi kandırsa bile Mavi’den gelen, ‘Sanırım çiftleşiyorsunuz, ben diğerlerini oyalarım,’ mesajıyla onu kandıramadığını anlayabiliyordum.
Sonuç olarak benim Ömer’e çemkirmem, çemkirdiğim için çok yenilesi olduğumu duymam ve yeniden yatağa, koltuğa, küvete, hatta yemek masasına yatırılmamla biz de kısır bir döngüye girmiş oluyorduk.
Bu tatilde de başıma neler geleceğini bilsem de sevgilimin tüm birikimini bana harcamasını istemiyordum. Çalışıp benim de evimize katkıda bulunmak istediğimi söylediğimde Ömer daha erken olduğunu belirtip babamın da yardım ettiğini söylemişti. Yardımcı olan babam bile olsa artık kendi hayatımın iplerini tamamen elime almak istiyordum. Hayatın benden bir karış uzakta olduğu, kasırgaların içinden sağ sağlim çıkabildiğim tüm geçmişime inat şimdi her şeyin kontrolünün elimde olmasını diliyordum, uzun zaman sonra berrak olan zihnimle.
Geçtiğimiz haftalar beni çok zorlasa da bir şekilde yeni Selim’e alışmaya başlamıştım. Zorlandığım her an elimden alınan bilincimin bana yaşattığı tüm o renkli saydığım ama beni kör kuyularda bırakan hallerimi gözümün önüne getiriyor, cılız bir fidanken köklerimi toprağa sağlam şekilde geçirdiğim bu yeni Selim’le birlikte, sert esen ama benim zamanında ılık meltem saydığım rüzgarlara karşı dimdik duruyordum.
Başarıyordum, başaracaktım… Önce kendim için, sonra sevdiğim adam için kendime merhamet edip içimdeki Selim’e sıkı sıkıya tutunuyordum. Hem de bilincim gökteki yıldızlar kadar parlak bir biçimde açıkken…
“Dalma derinlere kurban olduğum, çalışırsın. Biraz zaman geçsin, dinlen, kafanı toparla. Sonra daha çok çalışırsın. Bedenin diri maşallah ne iş olsa yaparsın,” diyerek bakışlarını bana çevirip tüm vücudumu baştan aşağıya süzdü.
“Senin iş tanımın benim yataktan hiç çıkmamam amına koyayım. Her yerim mor. Annemlere giderken Aycan’dan makyaj malzemesi istedim. ‘Yeşil mi, pembe mi olsun alt tonu?’ diye sordu bana,” diyerek gözlerimi kocaman açıp yanımdaki azgın hayvana baktım. “Kullandıkları zımbırtıların alt tonu varmış lan. Sayende öğrendim. Beyaz tenli olduğum için de bana gidip yenisini aldı kız.”
“Ama nasıl yakıştı morluklar sana yavrum. Açtı seni. Bak şuradakiler geçmeye başladı,” diyerek gömleğimin en üst düğmesini tutup da aşağı çekti. “Yenisini ekleyelim.”
“Siktir oradan hayvan Ömer. İki gün tatilimiz zaten. Kitap aldım yanıma, kitap okuyacağım.”
“Tabii mavi boncuğum, sen kitabını oku. Ben de alttan seni yerim, hiç rahatsız etmem.”
“Tövbe estağfurullah,” diyerek yanımdaki azgın şerefsizi görmezden gelip sık ağaçlıkların arasından geçtiğimiz için bakışlarımı camdan dışarıya, manzaraya doğru çevirdim.
Gideceğimiz yer şu anlık çok önemli değildi, asıl önemli olan yanımdaki adamla yaşayacağım anlardı. Ömer’le en küçük anımı bile unutmamak için geceleri yeniden yaşananları düşünüyordum. Biliyordum, hayat boyu o benimle olacaktı ama yaşanmışlıklarım bana her daim umut verecekti. Elde ettiğimin nankörü olmak yerine, kıymetini bilmekti bana düşen.
Ben sessizce dışarıyı izlerken Ömer de bana karışmadan arabayı sürmeye devam etti. Hâlâ zaman zaman dalıyor, bazı şeyleri düşünüyordum. Geçmişi, bugünü, geleceği, Mikail’i, Kadir’i… Mikail aklıma geldiğinde hızlıca onun o kırık yeşillerini zihnimden kovup hemen başka şeyler düşünmeye zorluyordum kendimi. Doktorum bunun doğru olmadığını sık sık bana hatırlatsa da Mikail’le yüzleşecek kadar güçlü değildim ben, bu tatilde belki bunun da üstesinden gelirdim.
Bencillik miydi yaptığım bilmiyordum ama zaten yıkık dökük bir evken tamamen yıkılıp en baştan yapılıyordu ruhum. Temeli çürük olursa ben nasıl bu eve ‘yuva’ saydığım adamı alabilirdim ki? Her yolculuk insanoğlunu değiştirirdi. Çıktığımız yoldan hiçbir zaman aynı kişi olarak dönmezdik, buna inanırdım yıllardır. Ben de hataların kırık dökük taşlar misali yoluma döşendiği, canıma kast ettiği bu yoldan aynı Selim olarak dönmemiştim belki ama hâlâ içimde bir parça da olsa korkak Selim vardı, yeşil renginin sebebinden…
O kırık yeşil bakışlar aklıma geldiği gibi gözlerimin dolduğunu hissedince hızlıca kendimi toparlayıp dakikalardır baktığım ama aslında görmediğim yola çevirdim yeniden bakışlarımı. Ömer küçük, tahta bir tabelanın asılı olduğu yine tahtadan yapılan açık bir kapıdan içeri girdiğinde gördüğüm manzarayla nefesim tuttum.
Ağaçların arasında, kalanların birbirini göremeyeceği bungalov tarzı evler, dağınık şekilde araba yolunun etrafına dizilmiş, arabanın camına yapışarak görebildiğim kadarıyla da hepsinin önünde üzerinden buharlar çıkan bir havuz, armut şeklinde hasırdan hamaklar ve ikişer tane de şezlong vardı. “Ömer,” diyerek heyecanla camı açıp yirmi iki yaşında adam olduğumu unutarak kafamı dışarı sarkıttım. Deliriyordum amına koyayım, bu da neydi böyle?
“Ömer!” dedim yeniden.
“Söyle Ömer’in canı.”
“Lan şu an o kadar coşkuluyum ki romantik oluşunu bile sikime takmayacağım amına koyayım,” diyerek Ömer’in kahkahaları eşliğinde park ettiği arabadan kendimi dışarı attım.
Yaşayamadığım çocukluğum muydu içimdeki coşkunun sebebi, yoksa yaşayıp da zorla kendime unutturduğum tüm o zamanlarım mıydı bilmiyordum ama mahallenin parkında elimdeki dondurmayı almak için beni iten çocuğu görünce karşı mahalleyle yaptığı maçı bırakıp koşarak yanıma gelen o ela gözlü çocuğun yarattığı duygulardı sanki içimdekiler. Aynı tanıdık his, aynı sıcaklık, aynı güven duygusu…
Yanımıza gelip evi gösteren görevliyi takmadan heyecanla oradan oraya hızla bakınmaya başladım. İnternette gördüğüm o afili evlerdendi burası amına koyayım. Küçüklükten beri Finlandiya’daki, Norveç’teki o her yanı camdan yapılma yerlere bakar, içinde oturup da yağan karı ya da kuzey ışıklarını izleyeceğim anları hayal ederdim.
Şimdi, o gördüklerimin aynısı olmasa da önü tamamen üçgen, kenarları ahşap ama geri kalan her kısmı cam olan ve tam bitişiğinde dikdörtgen şeklinde, dört ahşaptan kalın kolonların üzerine yine ahşap-cam karışımı bir dizaynla yapılmış çıkıntısıyla iki günümü geçireceğim bu sade ama şık ev tüm sıcaklığıyla gözlerime seyir zevki vermek ister gibi önümde salınıyordu.
Hızlıca cam kapıdan içeri girip etrafıma bakındım. Her yere ışıklar asılmıştı. Yılbaşı ağaçlarını süsleyen, ince uzun ışıklarla donanmıştı tüm ev. Eşyaların hepsi ahşaptan yapılma, içeriye girene sanki masallar diyarından bir an yaşatmak ister gibi duruyorlardı öylece.
Yine ahşaptan yapılan merdivenleri çıktığımda dışarıdan bakıldığında dikdörtgen olan kısmın aslında yatak odası olarak tasarlandığını anladım. Kesin deliriyordum amına koyayım. Utanmasam yatağın üzerindeki yumuşacık görünen nevresimlerin üzerinde dakikalarca zıplayabilirdim, bir çocuk gibi.
“Beğendin mi?” diyerek arkamdan yaklaşıp çenesini omzuma koyan adamın göbeğimde birleşen ellerini tuttum. “Beğenmek ne demek lan bebeğim? Çocukluk hayalimdi bu benim.”
“Çocukluk hayalin Kuzey’de senin sevgilim. Okul bitince oraya da gideceğiz birlikte.”
“Ömer,” diyerek ona doğru döndüm. Eğer biraz daha güçlü olabilseydim, boyuna posuna bakmadan onu kucağıma alır, arkamdaki yatağın üzerine fırlatır, saatlerce çıkarmazdım oradan sevgilimi ama hâlâ çok zayıftım, çok güçsüz. Sırf Ömer’i kucaklayabilmek için bile yeniden spora devam etmem gerektiğini aklıma yazıp, “Lan çok pahalıdır-” diyecektim ki Ömer dudaklarıyla sözümü kesti.
“Para lafını yasaklıyorum sana Selim. Bu iki gün sadece sen ve ben varız. Ha bir de arkandaki yatak, havuz, masa, kanepe falan var. Anlaştık mı?”
“Anlaştık,” dedim. “Termal havuz mu o? Buhar çıkıyordu.”
“He,” dedi gülerek. “Emekli tatiline getirdim seni. Kulunçların açılır, bir haftada eskittik malum seni.”
“Ben de seni eskiteceğim. Bekle,” diyerek bir elimi yanaklarının üzerine koyup yanaklarını sıkıştırarak büzülen dudaklarını öptüm. “Şerefsiz. Hem yakışıklısın hem de hayallerimdeki gibi bir sevgili oldun.”
“Ben herkesin hayalindeki sevgiliyim mavi boncuğum ama sana nasip oldum.”
“Sikerim seni. Benden öncekiler?”
“İlk cümlen için ne zaman demekten ağzım yoruldu amına koyayım. İkinci cümlen için de-” diyerek etrafına şaşkın şaşkın bakınmaya başladı. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi rol keserek, “Lan! Barbekü vardı. Akşam için sana güzel bir pirzola yapayım,” dedi. Hızlıca burnumun ucunu öpüp yolda aldığımız yiyecek, içecek zımbırtılarını arabanın bagajından çıkarmak için merdivenlerden arkasına bile bakmadan inmeye başladı.
Ama ben çirkef tarafımın düğmesine basmıştım bir kere, yoktu öyle kaçmak. Hemen arkasından merdivenlerden inip ellerinde poşetlerle küçük mutfağa doğru ilerleyen adama, “Kaçmak yok genç adam,” dedim zaman zaman izlemek zorunda kaldığımız salak saçma dublajlı filmleri taklit ederek. “Yoksa bir hafta odandan çıkamazsın.”
“Yanımda sen olacaksan olur,” diyerek elindeki salatalık poşetini tezgaha bıraktı. “Yatakta olacaksak tadından yenmez. Sen çıplak olacaksan off var ya. Bileklerinde kelepçe, yatak baş-“
“Lan ben ne diyorum, sen ne diyorsun göt lalesi? Benden öncekiler diyorum. Dur bakayım şey vardı,” diyerek düşünmeye başladım. “Amına koduğumun kazanovası. O kadar çok ki aklıma isim gelmedi.”
“Aldığın yaradan sonra yalan huyu yüklenmiş mavi boncuğum sana. Yakışmıyor, bu huyunu acilen bırakmanı öneririm.”
“Aysel, Fatma, Özgül, Kevser, Işıl, İdil, Berrak, yarak, kürek…” dedim sinirle. “En kısa ilişkin de Işıl’dı. Ne uyuz kızdı o amına koyayım,” dedim tezgâhın önündeki yüksek taburelerden birine otururken.
“O da seni sevmemişti.”
“Ne?”
Gözlerini kocaman açıp dudak kenarlarını aşağı çekerek her zamanki gibi, “Hiii!” dedi. Daha sonra poşetten bir salatalık alıp güzelce yıkadı. Birden dibimde bitip, salatalığı da ağzıma sokup yeniden işinin başına, et poşetlerini kurcalamaya döndü.
Ağzıma tıkıştırılan salatalık bile hırsımı alamazken, “Biliyordum amına koyayım. Bir kere sen masadan kalkmıştın da bana, ‘Her zaman da yanımızdasın, Ömer seni çok seviyor olmalı,’ diye laf sokmuştu,” dedim.
“Lan lisedeydik lisede. Sakalımız bile yoktu amına koyayım, unut artık.”
Bir ısırık daha aldığım salatalığı o kız gibi hayal ederken, “Unutmam ben yavrum. Sonra hemen ayrılmıştınız. Niye?” diye sordum.
“Seni sevmediğini söylemişti.”
“Nasıl?”
“İşte sana söylediklerini bana da söyleyip, ‘Her zaman yanımızda mı olacak?’ demişti. Ben de ayrıldım,” diyerek önündeki etlere baktı. “Lan Selim, yılan gibisin, sinsi sinsi hep içimdeymişsin.”
“Ben senin içinde olunca hissedersin bebeğim,” dedim duyduklarımdan çokça memnun şekilde. Işıl’a bak sen, arkamdan konuşmuş bir de. Üzerinden yıllar geçmesine bakmadan Ömer’i koluma takıp karşına mı çıksaydım lan acaba?
Önündeki etleri taze kekik ve zeytinyağı ile marine edip bir kaba aldıktan sonra, “Hadi, acıkmışsındır. İlaçlarını içeceksin daha. Şunları hızlıca pişirelim. Sen de salata yap,” dedi.
“Tamam,” diyerek salata malzemelerini hazırlayıp hemen onun ardından bahçeye çıktım. O bahçedeyken ondan uzakta, mutfakta yapmak istememiştim salatayı. İyice yapışkan bir herif olup çıkmıştım, farkındaydım ama Ömer’den o kadar ayrı kalmıştım ki bundan sonra her saniyemi onunla geçirmek istiyordum.
Kömürleri barbeküye atarken yüzünde bir gülümsemeyle tam yanındaki hamağa oturup da salatalıkları bir kaba bir ağzıma doğramaya başlayan bana baktı. “Sen ne zaman bana aşık olduğunu anladın? İlk ne zamandı yani?” diye sordu.
“Götünü kaldırmayacağım sayın sikik.”
“Lan anlat, merak ediyorum.”
Diğer salatalığı alıp da doğramaya devam ederken aklıma gelen anılarla gülümsedim. Küçükken de ela gözlerine yanmıştım bu adamın, tıpkı şimdi olduğu gibi. Göz rengi güzeldi ama içindeki merhametti beni ona çeken. Merhamet, güven ama en çok da umut…
“Ben yağmurlu bir günde kaldırım kenarında kendi kendime misket oynuyordum. Babam yine sebepsiz bağırıp çağırmıştı. Yağmur da yağsa eve gitmek istememiştim o gün nedense. Kendi kendime oynarken nasıl olduysa mantar gibi taşlar var ya onlardan birine takılıp düşmüştüm. Dizim kanıyordu, üzerime yağmur yağdığı için üşüyordum ama eve de gitmek istemiyordum. Sonra gökkuşağı renkli şemsiyesiyle bir çocuk belirdi tepemde, ben kaldırımda öylece otururken… Önce şemsiyesini paylaştı benimle, sonra yarama baktı. Cebindeki peçeteyle bastırmadan yaramın üzerindeki taşları temizledi. Sonra ben, ‘Acıyor,’ diye mızmızlanınca da yaramın üzerine üfledi.”
“İlk tanıştığımız günü anlatıyorsun,” dedi elindeki saçma et maşasıyla birlikte bana hayretle bakarken.
“O gün ben ela gözlü çocuğa aşık oldum. Önce anlamadım tabii. Arkadaş olduk, o benim hayali arkadaşımı bile kıskandı,” deyip de kıkırdadım. “Hatta o kadar maldı ki o çocuk, arkadaşımı çöpe attı,” dedim. “Sonra bir gün ben parkta dondurma yerken benden büyük çocuklardan biri beni dövüp elimdeki dondurmayı aldı. Yine ela gözlü, canına yandığım çocuk geldi. Önce onu dövdü, bana da yeniden dondurma aldı. Çok önemsediği mahallenin sikik maçını bırakıp benimle bankta dondurma yedi. ‘Dondurma yedikten sonra su içilir ki boğaz şişmesin,’ diyerek benimle kendi suyunu paylaştı,” diyerek bu kez de domatesleri doğramaya başladım.
“Ben o gün sabaha kadar o çocuğu düşündüm. Sonra her gün onu görmek istedim, onunla oynamak, onunla uyumak. O çocuk büyüdü, bir gün dizlerime yatıp ağladı. Hiç ağlamasın istedim. Ona dokunmak için kıvransam da benim dizlerimde bile ağlamasın. Hep güzel gözlerinin içi gülsün.”
“Amına koduğumun Selim’i,” diyerek dolan gözlerini ellerinin tersiyle sildi. “Sen tanıştığımızdan beri bana mı aşıksın?”
“Oldu öyle bir şeyler işte. Çok düşündüm, sana söylemeyi çok istedim ama sonra o kızlar girdi hayatımıza. Birkaç tanesiyle olmayınca belki dedim hani sen de beni seviyorsundur. Ama o kızlar hiç çıkmadı ki hayatımızdan. Ben de sana gelemedim. İster korkak de, ister bencil. Yanımda ol da nasıl olursan ol diye düşündüm. Ta ki Aycan’a kadar. Onunla birlikte yurt dışına gideceksin diye aklım çıktı lan. Neyse ki ay kız ikimizden de akıllı çıktı da bak şimdi neredeyiz?”
“Bana gelseydin, bir gün düşünürdüm Selim belki,” diyerek yanıma doğru adımladı. Elimdekileri alıp kenara koyduktan sonra bir kuş misali beni havalandırıp ellerimden akan domates suyuna bakmadan beni bir hamlede kucağına aldı.
Yan taraftaki hamağa önce kendisi oturdu. Beni kucağına yerleştirdikten sonra gözlerimin tam içine baktı. “Ya da siktir et, şu gözlerin bana böyle bakmayacaksa bir gün bile düşünmezdim. Ben senin bakışlarınla hayat buluyormuşum oğlum, sen ne yaparsan yap, ne dersen de ben hep senindim. Ha malmışım orası ayrı mevzu ama ne bileyim lan ben? En yakın arkadaşım, kardeşim sanıyordum seni. Diğerlerine, yani o kızlara olan duygularım sana hissettiklerimle bir değildi ki. Asıl aşkın sen olduğunu nereden bilecektim? Soracak kimsem de yoktu. Annem olsa belki-“
Hızlıca dudaklarına bir öpücük kondurup, “Neyse ki anladın, bu konuları açmayalım bir daha,” dedim.
“İlaçlar?”
“Ben- Bilmiyorum. Yeni yeni, işte seanslarda hatırlıyorum. Sadece Kadir’le Mikail hakkında konuşmamız, Nurcihan’ı o adamla yakalamam, onun beni seninle tehdit etmesi, senin bana hiçbir zaman gelmeyeceğini düşünmem falan… Hepsini düşünmek çok zordu, çok zorlandım Ömer ben. Yaptığım çok saçma biliyorum amına koyayım ama o an sanki unutmamın tek yolu oymuş gibi geldi. Bir kez dedim, sonra iki, sonra üç derken…”
“Peki karşılığında?”
Ben utançla başımı önüme eğerken Ömer iki parmağıyla çenemi tutup yukarı kaldırdı. “Eğme şu başını Selim. Anlatmak istemiyorsan tamam lan.”
“O sokuk mal dolanıp duruyordu zaten peşimde. Öyle bir akşam onunla konuşunca, ‘Unutmak ister misin?’ diye sordu. ‘Düşünmek zordur biliyorum,’ dedi. Ben de beni anladığını düşündüm. Ne bileyim lan işte? İnsan acizken her şeyi yapıyor. Önce benden para almadı ama sonra-“
“Anladım tamam.”
“Ama onunla yatmadım hiç,” dedim hızlıca.
“Bunun sikimde olmadığını söylemiştim sana Selim. Ama o, ne olursa olsun senden faydalanmış, bu kısmı sikimde yalnızca. Elini kırıp götüne sokmasını bilirim, vakti var.”
“Bırak Allah’ından bulsun Ömer. Bulaşmasın artık,” demiştim ki zihnime dolan düşüncelerle, “Ama o Mikail’e bir şey yaptı bence,” dedim.
“O ne demek?”
“Beni bıçakladığı gece Kadir gelmeden saçmaladı bu baya. O ara, ‘Saçlarınız benziyordu ama onunkiler lüle lüleydi, yeşile de çaresizlik çok yakışmıştı,’ dedi. Biz Mikail’le oynarken onun bana, ‘Emre abi sana da bir şeyler teklif ediyor mu?’ dediğini hatırlıyorum. O zaman sorduğumda beni ‘Oyun oynamak istiyor benimle,’ falan diye geçiştirdi ama ben birkaç kez Mikail’in peşinde dolanırken gördüm onu.”
“Mikail’in ailesi o öldüğünde polise falan gitmediler mi?” diyerek alnıma bir öpücük kondurdu. Kocaman adamdım ama küçük bir çocuk gibi kucağında mayışmıştım çoktan.
“Bilmiyorum ki. Kadir’e soracağım, mezarı burada.”
“Kadir bunu duyarsa Selim, o iti elinden kimse alamaz. Bunu kendine sakla.” Gözlerimi açıp da ona bakınca, “Şimdilik Selim, lütfen. Biz gerekeni yapacağız. Kadir’le konuştuk ama Kadir bunu duyarsa onu öldürür. Ölüm bazen kurtuluştur sevgilim, onun kurtulmasına izin verme,” dedi.
Gözlerimde beliren korkuyla, “Ne yapacaksınız? Başınızı belaya sokmayın Ömer,” dedim.
“Onun başı içeri girdiği zaman çok büyük belada olacak, sen merak etme. Bunun olmasını sağlayacağız. Muzaffer abiden de yardım istedim, onun tanıdıkları da varmış. Artık ona ne yaparlar içerideyken biz bilemeyiz değil mi? Hayal gücüne bırakıyorum bunu. Ama şimdi söylersen zaten yarı ölü bir adamın eline o pisliğin kanını bulaştırırsın. Bırak en azından Kadir’in elleri temiz kalsın.”
“Tamam ama dikkatli olacaksınız. Söz mü?”
“Söz mavi boncuğum.”
“Kadir’i de evimize çağıralım diyorum. Kahvaltı, akşam yemeği fark etmez. Ne dersin?”
“O benden ne dilerse, bundan sonra emir sayarım Selim. Bana seni getirdi ya, Kadir benim kardeşimdir.”
Hâlâ domatesli olan ellerimi bile umursamadan sıkıca sarıldım sevgilime. Kararan havanın yıldızları pasparlak gösterdiği bir akşam, ben sevgilime sıkıca sarılabildiğim için içimden binlerce kez şükürler ettim. Dilerdim ki Kadir de bir gün gerçekten güler yeşil gözlü, mavi kanatlı meleğine benim Ömer’ime sarıldığım gibi sıkıca sarılabilirdi.
Gözlerimden düşen iki damla yaş bu kez yalnızca sarı saçlı, yemyeşil gözlü, güzel gülümsemeli çocuk içindi. Sevgilimin boynunu sığınak belleyip de kucağında otururken oraya saklandığım için bilemezdim, ben dileğimi dilerken aynı anlarda kahverengi gözlü bir adamın da mahalledeki dut ağacının altında otururken elindeki elmalı bisküvisine bakıp da ağlayarak aynı dilekleri dilediğini…
Yazardan…
Selim hiçbir zaman bilemeyecekti, Kadir’in altında oturup da ağladığı dut ağacının efsaneye göre bir Kadir Gecesi secde ettiğini… Yine bilemeyecekti, ayın masmavi olup da suya indiği bir gün, köklerine düşen gözyaşının hatırına aynı dut ağacının bir kez de Kadir için secde edip dileklerini gerçek kılacağını…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
Acilll Kadir ve Mikail diyorumm,aşk diyorum,rica ediyorummm🥹❤️
Ya yazar hanımcım NOLUR ARTIK KADIR & MIKAIL GELSIN ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA ŞU IKISINI OKUYAMADAN ÖLÜRSEM KAHROLURUM
Kadir’le Mikail’i okumazsam bi gözüm açık gidicem ya nolur biri şey yapsın 😭
Kadir♥️