Bölüm 33: Küçük Gri Bulut ve Ay Tenli Çocuk

✨✨

Kulaklarına, bir yerlerde bangır bangır çalan Mehter Marşı dolarken Mustafa, ‘Kıyamet günü geldi Ayaz’ıma doyamadan,’ diye geçirdi aklından. Daha sonra gözlerini birden açıp yerine gelen bilinciyle alarmını her sabah bomba gibi kalkmak için Mehter Marşı yaptığı anlar zihnine bir bir düştü…

Pekâlâ, bu iyi bir fikir değildi galiba…

Dün gece gaza gelip alarmını daha enerjik uyanmasını sağlayacak şekilde değiştirmesine kendi kendine kızarken hâlâ sakin ritmini bulamamış kalp atışlarının eşliğinde yataktan kalktı, hızlıca duşa girdi.

Hafta sonunu da, kelimenin tam anlamıyla, Ayaz’ın götünde dolanarak geçirmişti. Evet evet, ciddi manada çocuğun squatlı, sıkı, sert kalçasında dolanıyor, nereye gidecekse istihbarat ağının tek personeli olan Zeynep ablasından haber alıp sevgilisinin peşine takılıveriyordu.

Sevdiğine attığı taciz mesajlarını da es geçmemek gerekiyordu elbette. “Debriyaj ne kadar saçma bir şey değil mi?”, “Cimcik çok komik bir sözcük bence,” mesajları bir yerden sonra, “Tostumu yedim, bekliyorum,” cümlesine kadar evrilmişti.

Ayaz’dan gelen, “Sadece tost mu yedin Mustafa!?” yanıtıyla edepsiz mesajlaşma çabası birden şefkatli hale bürünmüş, Mustafa yine alacağını alamamış şekilde elleri boş, yüreğinde hüzün yeni telefonundan Ayaz’a tüm sinirini aktarmaya çalışmıştı, bakışlarıyla. Nihayetinde Ayaz’a da kızmamak gerekiyordu, jenerasyon farkından sebep çocuk onun ne dediğini anlayamamıştı ya da amacını…

Aslında yaptığı her hareketle Ayaz’ın dişlerini sıkmasına sebep oluyor, yetmez gibi günden güne, kat kat üzerine koyarak Ayaz’ın üzerine devriliyordu, küçük bir kar topunun kocaman bir çığa dönüştüğü gibi Mustafa.

Cumartesi günü yeniden psikiyatristine gitmiş, giderken de şu sıralar dert ortağı olan Zeynep ablasından başka kimselere randevusu olduğunu söylememişti. Ne hikmetse malum olma sırası Ayaz’a geçmiş gibi, “AVM’de işim vardı da seni gördüm, geldim,” diyen sevgilisinin yüzü doktorun kapısından çıktığı anda gördüğü ilk suret olmuştu.

Gülerek hatırladığı eğlenceli hafta sonunda son olarak Ayaz arkadaşlarıyla buluşmaya giderken çocuğun yanağını şap diye öpmüş, Ayaz’ın ısrarlarına rağmen onunla gitmeyip evine kaçıvermişti Mustafa.

Ayaz’sa, ‘Daha erken demek ki bazı şeyler için,’ diye düşünerek durumu üstelememişti ama arkadaşlarıyla oturduğu süre boyunca kendisini rahatsız etmemek için ona bulaşmayan adama yanlışlıkla bir mesaj atıvermişti. Böylece gece boyu sürecek mesajlaşmanın fitilini de bu yanlışlıkla atılan mesaj ateşlemişti.

Şimdi, hâlâ kulaklarında çınlayan Mehter Marşı’yla birlikte banyodan çıkıp Ayaz’ıyla aldığı siyah, bol pantolonunu giydi. Beyaz, kısa kollu bir tişört, onun üzerine de geniş yaka, gri-yeşil karışımı bir kazak geçirerek kazağın eteklerinin ve boyun kısmının altından beyaz tişörtünün görünmesine izin verdi. Evden çıkarken de beyaz Converse ayakkabılarıyla kıyafetlerini tamamlamayı aklına yazarak kahve hazırlaması gerektiğini düşündü.

Doktoruyla görüşürken yaptıklarını anlatıp kadını çokça güldürmüştü Mustafa. Görüntüsünün altında, onun bile bilmediği neler vardı meğer? Yaptıktan sonra geriye dönüp baktığında gram pişmanlık ya da utanç hissetmemişti.

Bunları yaptığı kişi özüydü çünkü. Onun yaşam kaynağı, enerjisi, yakıtıydı. O olmadan vücudu da, kalbi de bir zaman sonra tıpkı bir makineymiş gibi dururdu da Mustafa’yı kimseler tamir edemezdi. İnsan özünden hiç utanır mıydı?

Kadını güldürdüğü iki saatlik vaktin sonunda daha da keyiflenmişti. İnsanın şifası kendi beynindeydi aslında. Belki de iyileşmesi doktora gitmeyi, kendini değiştirmeyi ilk düşündüğü anda başlamıştı ya da Ayaz’ın o kahve gözlerine baktığı ilk an zaman geriye akıp tüm çocukluk yaralarından öpmüştü de Ayaz onu, işte bu şekilde başlamıştı süreci. Kaynak neydi bilmiyordu Mustafa.

Bildiği tek bir şey vardı, o da şu an aynadaki Mustafa çok güzel geliyordu gözüne. Sahte değildi, yalan değildi, kandırmaca hiç değildi. Gerçekten de on numara olmuştu yansımasından kendisine baktığında.

Hızla iki termosa kahve hazırlayarak ayakkabılarını ve uzun, siyah montunu giyip servis alanında bekleyen insanların yanına doğru ilerledi. Gülümseyerek herkese, ‘Günaydın,’ dedikten sonra bazılarının şaşkın, bazılarının gülümseyen bir yüzle ona karşılık verdiğini gördü.

Bu zamana kadar büyük bir yanılgıdaydı aslında Mustafa. Ön yargılıydı, belki bir parça da peşin hükümlü. Herkesi birbirine eş tutmuştu. Belki çok kırılmış, kırıldığı yerlerden tekrar bükülmüş, eğilmişti.

Ama insanları hep bir kefeye koyup kimseye şans da vermemişti bakıldığında. Tıpkı Ahmet’i tanımadan ona karşı içinde yeşeren negatif ya da pozitif düşünceleri gibi.

Şimdi şimdi anlıyordu, sevecen insanlara aynı şekilde yaklaşmayı. Buna zıt, içlerinde ekili kötülük tohumuyla kalpleri de tıpkı vicdanları gibi kuruyan kötü insanlardan uzak durması gerektiğini.

Ama çıkardığı en büyük ders, ‘Birkaç çürük elma için çuvaldaki tüm kırmızı, sulu elmaları atma,’ olmuştu.

Servise bindiğinde teker üzerindeki o alışılageldik yerine oturmak istemedi, canı biraz sohbet çekiyordu bugün. Gözüne IT ekibinden tanıdığı Hatice Hanım’ın yan koltuğunu kestirerek oraya kuruluverdi. Kadın kırklı yaşlarda, koyu Beşiktaşlı, kahkahalarıyla tüm binayı çınlatan, elinden sigarasını düşürmeyen herkesin favorisi biriydi.

“Günaydın Hatice Hanım.”

“Günaydın Mustafa,” dedi kadın. “Hanım ne kuzum? Abla de bana, abla.”

“Peki, Hatice abla.”

“Ne var ne yok bakalım?”

“İyi Hatice abla, izinliydim de iş başı bugün. Hiç de çalışasım yok,” diyerek dudaklarını memnuniyetsiz bir ifadeyle büktü.

“Sorma, erken emeklilik için gün sayıyorum, Beşiktaş’ımın maçlarına bile gidemiyorum çalışmaktan. Yeter valla.”

“Sen gidersen muhasebe batar, yapma.”

“Dünya yansın kuzum, bak pandemi çıktı da hayatın kıymetini anladık. Aşı olmadın değil mi?” diyen kadın, aşının zararlarından girdiği, İlluminati’nin planlarından çıktığı, iş yerine kadar Mustafa’nın zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığı bir yolculuk sohbeti başlattı. Öyle ki iki servis değiştirdiği o uzun, meşakkatli yol sabahın körü de olsa ona kısacık geldi.

Elinde kahveleri müdürlüğüne girdiğindeyse dolu dolu bir, “Günaydın,” çıktı ağzından, dokuz yılın sessizliğinin aksine.

Aytül Hanım’dan bir, “Günaydın evladım,” aldı. Rojdan Hanım’dan, “Günaydın canım,” Gizem’den ve Elif’ten, “Günoooo,” Burak’tan da bir, “Eyvallah koç,” geldi.

Mustafa, ilk kez insan iletişiminin tek taraflı olmadığını, belki de kendisinin de geriye çekildiği zamanlar yüzünden bazılarının ondan uzak durduğunu fark etti. Laptop çantasını masasına bırakıp Burak’ın yanına doğru ilerledi. Elindeki kahveyi adama uzatıp gülümsedi.

Burak, “Bu ne?” diyerek öküz olduğunu bir kez daha kanıtlasa da Mustafa, esmer adamın bu hallerine alışıktı zaten.

“Kahve.”

“Sen bana kahve mi yaptın?” diyen Burak, hâlâ suratının tam dibinde duran termosu yavaşça Mustafa’nın ellerinin arasından çekip aldı. “Stajyerle mi barıştınız lan? Beni zehirlemen için sana ne vadettiyse iki katını teklif ediyorum.”

Mustafa, sevgilisinin vaatlerini aklında dolandırırken hince gülümsedi. “O sıkar biraz.” Ayaz’ının sunduklarını ona kimse veremezdi. “Ayrıca ben yaptım, geçen sigara için homurdandın ya cimri adam. Ödeşelim diye.”

Burak başını öne eğerek, “Haa eyvallah,” dedi. “Ayrıca cimrilikten değildi o.”

“Nedenmiş peki?”

“Bazı insanlar temiz kalmalı, sigara bile olsa uzak durmalı.”

Mustafa gülümseyerek kendi kahvesinden bir yudum alıp Burak’ın yanına çektiği boş sandalyeye oturdu. “Burak baksana, senin baban emlakçıydı değil mi?”

Burak’ın yüzü bir anlık sertleşse de Mustafa fark etmeden hızlıca kendisini toparladı. “Evet, ev mi lazım? Kandırdı değil mi o tapir suratlı seni, beraber ev bakıyorsanız hallederiz.”

Mustafa utanarak, “Yok bize değil de Ahmet diye bir arkadaşımız var, ona ev arıyoruz,” dedi.

Burak, yanında oturan adam henüz sözlerini bitirmemişken elindeki sıcak kahveyi kucağına düşürüp üzerine döktü. Mustafa, masaların birinin üzerindeki peçeteye uzanıp birkaç tane verse de o, donmuş gibi kahve dökülen bacaklarına bakıyordu sadece.

“Çok yandın mı? Silsene üzerini!”

“Dur lan, sakin ol,” Bu sözler Mustafa’ya mı, yoksa kalbine mi söylenmişti orasını Allah bilirdi.

Aldığı peçeteyle üzerini şöyle bir sildikten sonra boğazını temizleyerek, “Ahmet geçen ay buraya gelen kızıl eleman mı?” diye sordu.

“Evet. Arkadaşımız.”

Bir yandan dudaklarını dişlese de, “Burada yaşamıyor muydu o?” diye mırıldandı Burak, umursamaz bir tavırla.

“Yok, Ankaralı o. Burada burs kazandı. Bir yıllığına İstanbul’a taşınması gerekiyor ama ev kısmını halledemedik. Benim de aklıma sen geldin, yardım edebilir misin diye soracaktım?”

“Ederim!” diyerek az önceki tepkisizliğinin aksine neredeyse coşkulu görünen esmer adam, aynı anda sözlerini pekiştirmek ister gibi başını da öne arkaya salladı. “Tabii ki ederim. Hatta şöyle yapalım, bana numarasını ver, ben direkt yazarım ona ya da benim numaramı ver, o arasın. Hemen çözeriz ev işini.”

“Ama uygun bir ev bulmamız gerekiyor, tek başına yaşayacak. Var mı bildiğin öyle evler?”

“Var, olmaz mı? Ben akşama babamın elindeki evlere bakar, semt semt ayrıştırırım ki kolaylık olsun.”

“O zaman ben senin telefon numaranı alayım mı?” Havalı hareketlerle cebinden telefonunu çıkaran Mustafa, Burak’ın gözünün içine sokarak dudaklarını büzüştürdü.

“Oooo şekil telefon yapmışız ciğerim, bana cimri diyene bak,” Kaşlarını kaldırıp yüzünü ‘vay be’ demek ister gibi bir hale soktu Burak. “Maaşın kaç para? Daha yeni teknolojiyle tanışmışsın, hayırlı olsun. Ha bu arada evleri robot süpürgeler temizliyor artık.” Mustafa’nın geride kaldığını belirtmek ister gibi son cümleyi de ona doğru yaklaşıp bağırarak söylemişti.

“Ne alaka be!? Sosyal medya hesabım bile var benim, baya iyiyim teknoloji konusunda. Ver şu numaranı!”

Sözlerinin aksine robot süpürge kısmı çoktan zihninin en parlak yerinde konumlanmıştı bile. Hemen bu hafta sonu bakması lazımdı, Jetgiller‘de ki robot kadın gibi miydi yani?

“Aynen, müdürlük grubundan telefon numaramı alabileceğini de biliyorsundur o zaman teknoloji dehası. Yap bakayım bir, nasıl yapıyorsun?” diyerek elindeki dökülmemiş kahvenin kalan kısmından bir yudum aldı. “Bu arada kahve on numara. Kolombiya mı bu?”

“Evet, başka içemiyorum. Afrika kahveleri meyvemsi oluyor.”

“Ben de Kolombiya’dan başka içemem.”

Mustafa, Burak’la ortak bir özelliği olduğunu fark edince bu duruma hayret ederek biraz önce teknoloji dehası olduğunu adamın suratına suratına haykırdığından müdürlük grubuna girip onun numarasını rehberine kaydetmeye çalıştı. Ama sadece çalıştı, çünkü eş zamanlı Burak’ın telefonu çalmaya başladı. Numarasını kaydedeyim derken aramış olmalıydı!

“Allah kitap aşkına ver şunu,” dedikten sonra Mustafa’nın oldukça havalı bulduğu telefonunu elinden çekip aldı. “Takipçilerine de yazık, muhtemelen sadece burnunu çektiğin selfie‘lerden oluşacak fotoğrafların.”

“İlk fotoğrafım Ayaz’la olacak bir kere benim!”

“Romantik serseri, al kaydettim. Arkadaşın- Yani Ahmet’e mutlaka ver numaramı, aramasını bekleyeceğim. Yani ev için, müşteri çıktı lan, o bakımdan.”

“Geliyor birkaç güne zaten, hemen vereceğim.”

“Nerede kalacak ki geldiğinde?”

“Ayaz’da.”

Burak’ın yüzü bilindik haline evrilerek duvar gibi oldu. “Ne tatlı.”

“Bana bak, sevgilime laf mı attın sen?”

“Haddime mi paşam?”

“Değil,” diyerek kafasını yukarı kaldırdı Mustafa.

“Peki- Arkadaşınız ne okuyacak? İnsan İstanbul’a gelir mi, ondan sordum.”

“Aşçılık, MSA’yı burslu kazandı. Ayaz’la beraber okuyacaklar hem de.”

Burak’ın az önce duvar misali olan suratı şimdi hayrete büründü. “Stajyer okulu mu bıraktı?”

“Evet,” dedi Mustafa gururlanarak. “İkisi de yemek konusunda oldukça yetenekli, ileride çok ünlü birer şef olacaklar kesin.”

“Helal olsun. Biz de burada modern köleliğe devam, anasını avradını ya.”

“Çok terbiyesiz birisin Burak.”

“Sen İngiltere prensiydin çünkü.”

Mustafa, tam ağzını açıp Burak’a çemkirecekti ki Ömer Bey’in telaşlı bir sesle onu yanına çağırdığını işitti. Burak’a bakarak, “N’oluyor ya?” dedi sorar gibi.

“Git öğren derdini uzunun, kim bilir neyi beceremedi de sana yaptıracak, mal.”

Mustafa, birkaç hızlı adımla müdürün yanına doğru ilerledi. Camdan duvarlarla kaplı odanın tam ortasında, adamın masasının önündeki koltuklara oturmak aklına dahi gelmeden öylece dikildi. “Buyurun Ömer Bey,” diyerek içinde yeşeren paniği görmezden gelip adama baktı.

Kendi göğsünü sıkıştıran paniğin karşısındaki adamın gözlerinde de olduğunu görünce bir şeylerin ters gittiğini anladı. “Mustafa, Şanghay ofisinde on beş milyon dolar açık var, farkında mısın?”

Mustafa’nın ayağının altından bastığı zemin kaydı sanki. Mümkün değildi böyle bir şey, satıcılarını herkes aylık takip ederken o günlük takip ederdi. Bu işlemi ay kapanışlarında değil de günü gününe yapar, miktarı büyük küçük fark etmeksizin herhangi bir açık gördüğünde de ofislerini mutlaka uyarırdı.

“Bunun imkanı yok Ömer Bey, çarşamba akşamı kapattım ben hepsini. Dört günde bu kadar açık olması-“

“Mehmet Bey aradı beni sabah,” diyen adam, onun sözünü bitirmesini dahi bekleyemedi. “Bir yanına git, bilgisayarını da al. Bakalım ne diyecek?”

Mustafa, karşısındaki adamı onaylamayı dahi unutarak hızlıca daha açmadığı bilgisayarı masasının üzerinden kapıp müdürlükten çıkarken yolda açtı. Sekreterine Mehmet Bey’le görüşmek istediğini belirtse de kadının bir şey demesine fırsat vermeden başkan yardımcısının odasına daldı. Elleri titrediğinden bilgisayarını sıkıca tutup adama, “Günaydın,” diye mırıldandıktan sonra ondan tarafa yürümeye başladı.

“Günaydın, gel otur.”

“Mehmet Bey açık miktarı çok fazla,” dedi uzatmadan. “Ben günlük kapatıyorum, bu mümkün değil.”

“Demek ki-” Yüzünde beliren ukala ifadeyle Mustafa’yı süzdü adam. “Yeterli kontrolü sağlayamamışsınız Mustafa Bey. İlgili satıcıya girin bakın, iki yüz elli bin dolar şeklinde çekilmiş. Parça parça, dört günde.”

Mustafa, izin aldığı için kendisine bir kez daha lanet okudu, içinden. Normal zamanda, izinli bile olsa evden çalışır, daha ilk para çıkışında fark ederdi durumu ama Mustafa normal bir zamanda değildi ki.

Satıcının numarasını, kullandıkları muhasebe programına girdiğinde, olması gereken tertemiz ekranın aksine, gerçekten de iki yüz elli bin dolarlık altmış kalemin alt alta sıralanıyor oluşuna şokla bakakaldı. Nasıl olabilirdi bu, nasıl?

Mehmet, oturduğu yerde kollarını göğsünün üzerinde birbirine doladı. “Bu kadar büyük bir açığı fark etmemeniz işinize verdiğiniz kıymeti gösteriyor Mustafa Bey.”

“Mehmet Bey, ben neredeyse on yıldır bu şirketteyim. Sizden önce de ben Avrupa’dan Afrika’ya, hatta yurt içindeki ofislere kadar hepsinin hesaplarını kontrol ediyordum, sırayla. İlk kez böyle bir şey başıma geliyor ve işimi iyi yapmadığımı söylemeniz gerçekten hakkaniyetsiz bir davranış.”

Mustafa, hayatında ilk kez belki de bu kadar sinirlenmişti. Alışmışlıkla harmanlanan tepkisiz bünyesine zıt kanı kaynıyordu. Aynı zamanda da adamın o soluk tenli suratına laptopu fırlatmamak için kendisini güç tutuyordu.

“Hesaplarınız temiz olabilir, ne malum miktarları oradan oraya süpürmediğiniz?”

“Ne?” diyerek kalakaldı Mustafa. Hesap süpürmek kocaman şirkette nasıl mümkün olabilirdi ki? Mustafa’yı denetleyen birimden tut, yıllık yapılan teftişte çıkardı bir kere bu durum ortaya! Adam ya bunu bilmiyordu ya da imayla Mustafa’yla hırsız demek istiyordu şu an…

“Ben durumu genel müdür yardımcımıza raporladım bile. Üzgünüm Mustafa Bey, sizi koruyamam. Şirketin çıkarı her şeyden üstte.”

Mustafa, sinirle adama bakıp tek kelime etmeden ellerinin titremesi artarken odadan dışarı çıktı. Elbet bulurdu açığın kaynağını ama şu an, bu adamın tüm okları onun üzerine çektiğinin de fazlaca bilincindeydi.

Laptopunu kapatıp kolunun altına alarak elini yüzünü yıkamak, kendisini telkin etmek için tuvalete doğru yürüdü. ‘Sakin ol, bir şey olmayacak,’ cümlesini de zihninde art arda sıralıyordu. Gelmek üzere olan panik atağını durdurmaya çalışarak gözlerini bir kez açıp kapadı, derin nefesler alıp verdi.

Tam küçük çay ocağının yanından tuvalete doğru ilerliyordu ki biri kolundan tutup yangın merdivenlerine çekiverdi onu.

“Allah n’oluyor!?” Kaderi miydi buraya çekiştirilmek?

Burak, elleri ceplerinde, kaşları da derinden çatılmış şekilde tepesinden bakarak, “Neymiş dertleri?” dedi.

“Ödümü kopardın Burak.” Ayakta fazla kalamayacağını anlayınca bedenini merdivenlere bir çuval misali bıraktı. “Çin ofislerinden birinde on beş milyon dolar açık varmış.”

İşte bu ilginçti. Nitekim esmer adam tek kaşını kaldırarak, “Senin ofislerinde açık?” diye sordu anlamak ister gibi.

“Anlamadım Burak.” Bakışlarını ona bir şeyler anlatmak ister gibi görünen ama sözlerinin bitmesini sabırla bekleyen iş arkadaşının suratında gezdirdi. “İzin aldığım gün ilk para çekişi olmuş, ben de evden kontrol etmedim, geri zekalıyım ben.”

“Ciğerim iyi misin sen? İzinli adam çalışmaz zaten, izin almanın amacı bu.”

“Ama ben zan altında kaldım, genel müdür yardımcısına raporlamış bile beni.”

“Beyni margarin yemekten yağlanmış onun,” dedi Burak. Mehmet’ten sonra girmek zorunda kaldığı tuvaletin kokusu burnunun ucuna gelmiş, şu anda bile tiksinmesine neden olmuştu. “Damarlarına soktuğumun malı.”

“Yandım ben, işimden olacağım yok yere.” Miktarın büyüklüğü ve sorumlu olduğu ofisin hesaplarını kontrol etmemesi sebebiyle kabak onun başına patlayacaktı kesin. Üstelik böyle bir sebepten işten çıkarılırsa ileride iş bulması da zorlaşırdı. Beyni art arda olumsuz düşünceler üretmeye başlamıştı ki Burak’ın alaycı sesi kulaklarında yankılandı.

“Mustafa, bazen senin bu yaşa kadar nasıl gelebildiğini merak ediyorum, biliyor musun?”

“O ne demek be?” diyerek adama doğru sinirle baktı. “Zaten canım burnumda!”

“Şirketin en iyi personeline bak amına koyayım.”

“Bana kötü bir şey mi dedin sen şimdi?”

“Güzel kardeşim, senin banka giriş çıkışı için yetkin mi var?” dedikten sonra adamın kendisine boş boş bakmaya devam ettiğini görünce tane tane konuşmaya başladı. “Mal mısın sen? Merkez personeli ne zamandan beri para hareketleri için yetkilendirildi? Hadi bunu o tepeden inme, tuvalet kullandığında arkasında duman bırakan bunak bilmiyor, sen de mi bilmiyorsun? Götünü tavana da vursa rezil olduğuyla kalacak, o ofisin şefi kim?”

“Yusuf. Hiç de sevmem.”

“Hiç de sevmem.”

İkisi de Yusuf’a olan duygularını aynı anda belirtince Mustafa gülümsedi.

PR‘cı yalaka göt. Milletin kıçını yalamaktan ofisine sahip çıksaymış. Aklıma suratı geldi de bak tiksindim yine,” dedi Burak.

“Ben de gıcık oluyorum biliyor musun? O konuşurken ben utanıyorum.”

“Basiretsiz herifin teki zaten. Demem o ki salak salak triplere girme hemen lan. Merkez personelinin ne iş yaptığı prosedürlerle belirlenmiş. Şimdi hemen gidiyorsun, o günlerde işe gelmediğin için sistemdeki izninin onayını, ilgili prosedürü, bankaya giriş yetkin olmadığını falan fıstık genel müdür yardımcısına mail atıyorsun. Sonra, o malın yok yere ortalığı velveleye verişini çekirdek çitleyerek izliyorsun.”

“Ama açıklar?”

Burak, “Sana ne?” diyerek gözlerinde çoktan minnet pırıltıları yanıp sönen adamı resmen azarlamaya başladı. “Ofis senin değil Mustafa, ofis Yusuf’un, anladın? Sen sadece kontrol edensin. Sal biraz lan, bırak o dudaklarını yalayarak kendisini seksi sanan mal uğraşsın.”

“Sen de mi fark ettin?” dedikten sonra kıkırdadı Mustafa. “Kadınlara yapıyor bir de, çok salak biri.”

Aniden oturduğu merdivenlerden kalkan beyaz tenli adam, hissettiği rahatlamayla kollarını Burak’a dolayıverdi. “Çok teşekkür ederim Burak. Benim bunu çözmem üç günümü alırdı, panikten… O üç günde de kendimi yerlere atardım kesin!”

Burak, Mustafa’nın sırtına iki kez vurup patpatlayarak, “Eyvallah ciğerim, hadi koş maili at geç olmadan,” dedi.

Mustafa, laptopunu bıraktığı merdivenlerden alıp uçarak yerine döndükten sonra havalı bir mail hazırlayıp mailin ekine de gerekli her şeyi ekledikten sonra zaferle gülümseyerek gönder tuşuna bastı. O an, esmer adamın hayatına kalıcı bir şekilde girdiğinin farkında olmasa da bundan sonra ona duyacağı minnet borcu her daim yüreğinde asılı kalacaktı…

✨✨

İşten çıktığında üzerinden bir kamyon geçmiş gibiydi. Maili gönderdiği andan itibaren bir Ömer Bey’in yanına çağrılmış, bir yana yakıla çalan şirket dahilisinden Yusuf tarafından aranmıştı. Tüm bunların ortasında bir yerlerde Burak eğlenerek ona kaşıyla gözüyle hareketler çakmış ve Mustafa’yla dedikodu bile yapmıştı.

Her şey çözülmüş gibi dursa da azar yediği anlaşılan Mehmet Bey’i olanlar iyice sinirlendirmiş, Mustafa bundan sonra adamın kendisinin üzerine daha fazla geleceğinin bilincindeyken kemiklerinin bile baskıdan ağrıdığını hissetmişti.

Şimdiyse ayakları, iradesinden bağımsız onu evine değil de sevdiğinin yanına getirdiğinden zile basarken tereddütte kalarak dudaklarını dişliyordu. Kapı açıldığı anda karşısında Ayaz’ı gören Mustafa, tek kelime etmeden tanıdık bakışların sahibi adama sarıldı. Tüm sıkıntısı buhar olup uçmuş gibi boynuna burnunu dayayıp kokusunu içine çekti.

“İyi misin?”

“Değilim,” Kendisini sıktığı anların sonunda özlediği kokuyla mayışarak anlayış beklediği sevgilisinin gözlerinin içine sorar gibi baktı. “Biraz seninle kalabilir miyim? Çok yorgunum.”

“Sonsuza kadar benim kucağımda dinlenebilirsin, gel hadi.” Elinden tuttuğu sevgilisini bir şeylerin ters gittiğini onu daha gördüğü ilk anda fark eden Ayaz, odasına götürdü.

Mustafa’nın favori mekanı olan hamağın içine yerleşip adamı da kucağına çekti. Onu bacaklarının üzerine yan şekilde oturtarak burnunu saçlarına yaslayıp tüm gün evde özleminden dört döndüğü bebeğinin beline sarıldıktan sonra olduğu durumun keyfini çıkarmaya başladı.

“N’oldu? Anlat bakalım.”

Mustafa, yaslandığı göğse iyice sinerken en başından anlattı olayları. Anlattıkça yaşadıklarının aslında içinde biriktiğini, belki bugün Ayaz’la Burak olmasa bu birikenlerin onu nasıl zehir gibi eritip bitireceğini düşündü.

“Göt hoşafına bak sen, zamanı yaklaşıyor ya seni tehdit görüyor. Ucuz orospu şeytan.”

“Ne zamanı?”

“Değişim zamanı bebeğim, üst yönetim hep değişecek. Senin başkan yardımcısı olacağını düşünüyor. Sen olmazsan koltuğun ona kalacağını sanıyor, götüyle gülüyor millet ona.”

“Ben başkan yardımcısı olmak istemiyorum ki Ayaz. Ben işimden memnunum, kimse bana böyle bir şey de teklif etmedi zaten. Bu adam neresinden uyduruyor bunları?”

“Enayi bebeğim benim,” dediği an koluna inen hafif darbeyi görmezden gelerek sevgilisinin saçlarına birkaç öpücük kondurdu Ayaz. “Bilal, seni teklif etmiş zamanında gider başkan yardımcılığı için. Bunun kıvranması bu yüzden.”

“Anaa.”

“Ya, sen kendinin farkında bile değilsin, senin önün de çok açık, yolun da. Burada olmazsa başka yerde ama kesinlikle önün çok açık.”

“Aman,” diyen Mustafa, burnunu kıvırdı. “Ben isterim Ayaz’ım yanımda olsun, gerisi boş.”

“Romantik serseriyiz yine.”

Mustafa kıkırdadı. “Evet, Burak da böyle dedi bana bugün.”

“Bu Burak sana yardım da etmiş bugün. Hayırdır, siz ne iş?”

“Resmen hayatımı kurtardı Ayaz. Hemen mail atmasam genel müdür yardımcısı Amerika seyahatine çıkacakmış, toplantı için. Günlerce gelmezdi, ben de kendi kendime delirirdim. Benim o hallerimi biliyorsun zaten.”

“Senin eski hallerin bebeğim, yine de bir çözüm bulurduk. Senin kalbin doğru, bir şekilde hallolurdu.”

“Burak’a sabah kahve yapıp götürdüm, bir de heyecandan sarıldım, haberin olsun.” Ayaz’la olan ilişkisi incecik bir cam gibi şeffaf olsun istiyor, ondan hiçbir şey saklamayan çocuğa o da aynı açıklıkla yürümek istiyordu.

“Ne!?”

“İşte sabah kahve götürdüm, numarasını aldım. Ahmet’e yardım edecek, uygun bir ev bulmak için. Bir de şey- Yangın merdivenlerinde o bana yardım edince heyecandan sarılıverdim.”

“Mustafa, sen ceza istiyorsun bebeğim. Benden başka sarılacağın insan sadece annem olabilir. O tapir suratlı Burak’a sarılamazsın!”

“O da sana tapir suratlı dedi bugün, çok komiksiniz.”

“Sen ne dedin peki?”

“Hemen seni savundum. Dedim ki, ‘Benim sevgilim herkeslerden yakışıklı. Bak bak doyamıyorum ona.'”

Ayaz, Mustafa’nın tatlılığına dayanamayarak çenesinden tuttu, kafasını yukarı kaldırıp hırsla dudaklarını öpmeye başladı. Tek lokmada yutmak istiyordu onu, elinde değildi. Kocaman adam, insanın parmak uçlarını hissizleştirip dişlerini kamaştırıyordu da sanki bir ömür sevse ona doyamaz gibi hissediyordu.

Mustafa, kıkırdayarak biraz geriye çekilip Ayaz’ın dudaklarına son bir öpücük kondurdu. “Ahmet’e Burak’ın numarasını ver gelince, olur mu sevgilim? İnsanın kendisine ait bir evi olmazsa rahat edemez, ben iyi bilirim. Fazlalık gibi gelir, ben de ailemin evinde böyle hissederdim. Zeynep abla, sen ona çok iyi bakarsınız eminim ama insanın kendi alanının olması çok önemli.”

“Sen büyüdün de bana akıl mı veriyorsun?”

“Evet ama çok büyümedim, hâlâ bebeğim değil mi? Senin bebeğin.”

“Altmış yaşında da benim bebeğim olacaksın.”

Mustafa, cilveyle karışık bir utangaçlıkla Ayaz’ın göğsüne sığındı yeniden. Kucağında küçücük kalmış kocaman adama bakan Ayaz ise, “Sen bugün fazla güzel olmuşsun, hayırdır?” dedi.

“Değişiklik istedim, seninle aldığımız kıyafetlerden giydim. Beğendin mi?”

“Bayıldım,” diyerek adamın belindeki ellerini sıkılaştırdı Ayaz. “Ben yokken bu kadar güzel olman haksızlık ama.”

“Sana daha güzel giyinirim sevgilim,” dedikten sonra Ayaz’ın sert göğsüne bir öpücük kondurdu. “Ben gideyim mi artık? Şimdi baban gelip görürse tatsızlık çıkar.”

“Babam, akşam üzeri gelip annemi tatile götürdü, sürprizmiş.” Aklında dolanan manzarayla gülümsedi. “Kuyruk gibi takıldı kadının peşine, yıllardır ilk kez izin aldı. O da senin gibi, işkolik.”

“Zeynep abla süründürür ama.”

“Süründürüyor zaten.”

“Seninle konuştu mu peki?”

“Ben- Henüz hazır hissetmiyorum kendimi. Benimle konuştuktan sonra seninle de konuşmak zorunda Mustafa. Hazır mısın?”

Mustafa, kararlı bakışlarla, “Hazırım sevgilim,” dedi. “Bundan sonra senin de dediğin gibi herkese karşı yanında olacağım, dimdik. Ne arkanda ne de önünde, tam yanında.”

“Önümde olmanı isterim Mustafa,” diyen Ayaz, baş parmağını sevgilisinin belinde gezdirmeye başladı. “Tercihen altımda, üstümde, kucağımda. Ama sadece ikimizken. Başkaları olduğunda yanımda dur, elimi tut.”

“Bugün Burak ne dedi biliyor musun?”

Ayaz, Mustafa’nın kokusuyla mayışırken, “Hımm?” diyebildi yalnızca.

“‘Beraber eve mi çıkacaksınız Ayaz’la?’ dedi.”

Ayaz, birden yerinden doğrulup Mustafa’nın bal rengi gözlerinin içine baktı. Heyecandan atan kalbi göğsünü dövüyor, içinde bir şeyler parçalanıp da yerlere dökülüyordu sanki.

“İster miydin Mustafa? Benimle yaşamak, bir ömür?”

“Ben de sana bunu teklif edecektim aslında, nasıl olsa yeni bir hayata başlıyorsun sevgilim. Benimle birlikte evlensen de aynı evde yaşasak, Ne dersin? Ahmet’in gelişi bize de bir işaret değil mi? Onunla beraber biz de ev bakar, yeniden başlarız her şeye. Bir ömür sürecek şekilde.”

Ayaz, “Siktir!” diyerek elini tam kalbinin üzerine koydu. “Evlenmek fiilini başka anlamda kullandın ama evlilik teklifi almış kadar heyecanlandım.”

“Onu da yaparım zamanı gelince sevgilim, kıçı kırık bir imzayla mı olur sanki evlilik?” Sonra durup düşündü. “Ama parmağında benim yüzüğüm güzel olurdu.”

“Mustafa aklıma zararsın sen.”

“Cevabınızı alalım Ayaz Bey? Hazır mısın benimle yaşamaya?”

“Seni görüp de şu benini öpmek istediğim ilk günden bu yana hazırım güzel bebeğim ben.”

Mustafa, ‘Sonunda,’ diye düşündü. ‘Sonunda yeniden güzel bebeği oldum.’

Aylar önce kimselerin görmediği, bu alışkanlıkla bembeyaz bulutların arkasına gizlenen küçük, bulanık, gri bir buluttu Mustafa. Kapladığı küçücük hacmiyle sadece yağmurlar yağdıran, güneşi bilmeyen, gece yıldızların ışığının bile üzerine vurmaya tenezzül etmediği bir bulut…

İşte bu şekilde, içine doğru daha da küçülürken ay tenli bir çocuğun dikkatini çekti. Bembeyaz bulutların arasında, gri rengiyle o kadar farklıydı ki bu özel bulut, çocuk onu kendisine katmak istedi, sadece onun olsun diledi.

Etrafındaki tüm alışılagelmiş dünyevi varlıkları parlak ışığıyla mest eden güneşten yardım istedi. ‘Onun da yüzüne vur, o çok güzel.’ Güneş, çocuğu kıramadı. Bu kadar güzel kalpli, aydan gelmiş gibi görünen çocuk nasıl geri çevrilirdi ki?

Yüzüne değen ışıklarla oynayan küçük bulut, önce ışıkların verdiği parlaklığı çok sevdi. ‘Güçlüyüm ben, ay tenli çocukla yenilmezim.’ diyerek griliğini zamanla kaybetse de yalancıydı bulut, arkasında kalan gri parçasını herkeslerden sakladı.

Bir gün yeniden grileşip siyaha evrilirken üzerine vuran, ay tenli çocuktan gelen ışıklar aniden yok oldu. Artık arkasına saklandığı beyaz bulutlar da yoktu, hepsi zamanında ışığını kıskanıp gitmişti yanından. Onlar olmadan, apaçık duruyordu gökyüzünün maviliğinin ortasında.

Ama güneş ikisine de kıyamadı. Yıldızların en güzel kalplisi güneş, aracı oldu bu gökyüzünün başka başka yerlerinde umutsuzca asılı kalan ikiliye. Üzerlerine ışıklarını saçarak yedi farklı renkle donattı onları. Bulut artık bembeyazdı ama herkes gibi değildi yine de üzerindeki renklerle.

Bundan sonrası için bir ömür sadece parlayacaktı bulut, hem güneşten aldığı ışıklarla hem ay tenli çocuğun zarif kalbinin parlaklığıyla. Kimselere benzemeden sadece kendi ışığını da işin içine katarak yalnızca ışıldayacaktı, ay tenli çocuğun uğruna…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
hewgeso
hewgeso
28 gün önce

ahmetimin etkisine bak sadece adı geçiyo burakım insanlaşıyo birden

Scroll to Top