✨✨
Mustafa’nın bünyesini çepeçevre saran karanlık duygulara olan esareti bitmiş, kendi köleliğine yıllardır el ve ayaklarında olan zincirleri bir anda kırarak son vermişti. Kalbi öyle bir mağlubiyet almıştı ki tüm yenilgilerin en mükemmelini tadımlıyor, hepsinin ismini Ayaz koyuyordu sağ kulaklarına üfleyerek.
Son zamanlarda hayatı o kadar güzeldi ki ailesinin olmayışı dahi aklına gelmiyordu. Öyle ki kendisine bir de küçük kardeş bulmuş gibi Ahmet’le beraber ilişkilerine sağlam zincirler ekleyerek yeni dostluğunun da keyfini sürüyordu, yüreğinde bir yerlerde ailesine değil de Cem’e olan merakı baki kalsa da…
Ayaz’la çıktığı yemekler, alışverişler, gittiği sinemalar yetmiyor, sürekli yeni hobisi olan eşya bakma işleriyle oyalanıyordu. Yakında ev aramaya başlayacaklardı ve Mustafa, yuva olacağından emin olduğu yeri gönlünce döşemek istiyordu. Ayaz’sa ondaki bu heyecanı görünce, ‘Tüm evi istediğin gibi dekore et bebeğim, ben zaten eşya meşya pek anlamam,’ diyerek Mustafa’yı bu çocuksu heyecanıyla gönlünce eğlenmesi için serbest bırakıyordu.
Yine Ahmet ve Ayaz’la güzel bir yemek ve film gecesinin ardından huzurla uyanıp havalı kıyafetlerini üzerine geçirerek işe gitti. Müdürlükten içeri girdiğinde, “Günaydın, ey ahali!” dedikten sonra herkesi selamladı.
Her sabah rutini haline gelen günaydın merasimlerine artık küçük küçük sohbetler de eklemeye başlamıştı Mustafa. Özellikle Elif ve Burak’la sohbet etmeye bayılıyor, Elif’in Ayaz’la ikisinin durumunu anladığını söylediği günden bu yana kızın yanında daha da rahatladığını sezinliyordu.
Dünyada yargılayan, boş konuşan, kendisine bakmadan başkalarının açığını kollamak ister gibi pusuda bekleyen insan çok olsa da bir o kadar başkasının işine burnunu sokmayan, insanların yalnızca iyiliğini, mutluluğunu isteyen ve yardımcı olmak için hazırda bekleyen kişiler de vardı. Mustafa, her gün yeni bir şey öğrendiği bu yeni yaşamında bunları da ona öğreten sevgilisine binlerce teşekkür ediyordu içinden.
Her sabah olduğu gibi önce Mümin’in işle alakalı birkaç sorununu çözdü. Mustafa, rahatlayıp insanlarla iletişim kurmaya başladıkça onlar da Mustafa’ya önce küçük adımlar halinde gelmişlerdi. Sonrasıysa hepsinin ortak bir yolda buluşması ve aslında karşı tarafın çok da fena bir insan olmadığını düşündükleri anların fitilini ateşlemekten ibaretti. Buydu, bu kadar basitti birlikte bir şeyler paylaşabilmek…
Saat tam onda Burak ve Elif’le olan Türk kahvesi rutinine yetişmek adına Harun’un mekanına doğru ilerledi. Küçük çay ocağında kimseyi göremeyince mekanları olan yangın merdivenine adımlayarak ikilinin onu merdivene çökmüş şekilde beklediğini gördü.
Elif, yüzüne çok yakışan güzel gülümsemesiyle, “Geç kaldın, al bakalım soğumadan iç,” diyerek onun için de hazırladığı kahveyi uzattı.
“Teşekkür ederim Elif, Mümin’in birkaç sorusu vardı da.”
Burak ve Elif, artık Mümin’in her sabah Mustafa’yı esir almasına alıştıkları için sadece kafalarını sallayıp ‘anladık’ manasında onayladılar adamı.
“Eee Burak?” diyen Elif bakışlarını yanındaki esmer adama çevirdi. “Başla bakalım anlatmaya, Musti de geldi.”
Burak saçlarını karıştırarak, “Off ne anlatayım Elif? Aynı,” dedi sıkıntıyla. “İşime yaramayan masayı bile aldım onunla biraz vakit geçirebilmek için.”
Üçlünün rutinlerine eklenen en yeni şey de buydu. Ahmet şehre taşındığından bu yana Burak’ın onunla olan münasebetini her sabah saat tam onda dinliyor, ona akıllar veriyor, Ahmet’i nasıl tavlayabileceklerinin planlarını yapıyorlardı.
Burak önceleri, ‘Erkek adam sevdasını anlatmaz,’ gibi Neandertallerden kalma bir yaklaşım sergilese de en sonunda işin içinden çıkamayıp ikiliye kendisi anlatmaya başlamıştı olanları, yardım ederler ümidiyle.
Elif, her düşündüğünde yaptığı gibi çillerle dolu olan burnunu kırıştırdı. “Zor biri belli, çok yavaş adımlarla ilerlemen gerekiyor. Sabırlı olmalısın, bu da çok istiyorsan kendiliğinden olacaktır zaten.”
“Çok istiyorum Allah’ıma. Dün beni aradı, mal gibi canım ciğerim dedim. Karşısında dilim tutuluyor, ufacık oğlan maymun etti beni.”
“Canım ciğerim mi?” diyen Mustafa kahkahalarla gülmeye başlayınca Elif de ona katıldı. Burak’ı yıllardır tanıyorlar, ilk kez böyle şeyleri kafasına taktığını görüyorlardı.
“Lan madara olduk sana da Mustafa ha, gülmeyin kitabıma giderim.”
“Tamam tamam. Başka bir şey konuştunuz mu?” diye sordu Mustafa. “Baksana o seni aramış Burak, demek ki o kadar da umutsuz değil.”
Mustafa, kendisinde gördüğü gelişimlerin yanında göremediklerinden de habersizdi. Örneğin, hayatında hiç tatmadığı aşk duygusunu Ayaz’la tatmış, şimdi ne olursa olsun sevgilisinin yanında oluyordu ama kendi aşk hayatının yanında edindiği tecrübelerini arkadaşlarına yardımcı olabilmek için onlara da sunuyordu. Mustafa, fark etmese de tıpkı sevgilisinin öngördüğü şekilde öz güvenini üzerinde bir madalya gibi taşıyordu, üstelik o bembeyaz tenine ne kadar da yakıştığını bilmeden.
“En azından bir erkekle olur mu şüphesi yok içimde,” diyen Burak, aklına gelen masmavi gözlerle tebessüm ettiğini fark etmeden sözlerine devam etti. “Kendisi de öyle. Zaten siz varsınız, bir de kankaları varmış Ali’yle Mahir. Hatta kardeşi çöplerini çatmış ikisinin. Ama benimle- Bunu bilmiyorum ki.”
Mustafa, Ahmet’in yönelimini Burak’a söylememiş, ikiliye ne kadar yardım etmek istese de bazı konuları kendilerinin aralarında konuşması gerektiğini düşünmüştü. Şimdi anlıyordu ki Ahmet, kendi durumunu Burak’tan da saklamamıştı.
“Bence umut var Burak.”
“Bence de,” dedi Elif.
“Lan olursa dileyin benden ne dilerseniz.”
“Peki yurt dışı?” diye sordu Elif.
“Valla şu an, ‘New York müdürü yapacağız seni gel.’ deseler, siktiri basarım hepsine.”
Mustafa, bu cümlelerle Burak’ın Ahmet’e sırılsıklam aşık olduğundan iyice emin oldu. Burak ve yurt dışı hayalinden vazgeçmek büyük bir fedakarlıktı ona göre.
Biraz daha durum değerlendirmesi yapıp kahve fincanlarıyla bugünkü yemeğin pek de güzel olmadığını, öğlen dışarıda döner yemeleri gerektiğini konuşarak mekan ayarlayacaklardı ki Mehmet tuvaletten çıktı. Üçüne şöyle bir bakıp gözleri Mustafa’nın üzerinde fazlaca oyalandıktan sonra, “Personele yangın merdiveninde kahve keyfi yapmaları için maaş vermiyoruz hanımlar beyler, biliyorsunuz değil mi?” dedi iğneleyici bir tavırla.
Mustafa’nın yeni hayatının tek pürüzü bu adamdı işte. Onun hata yaptığını yana yakıla yedi düvele duyurduğunda genel müdür yardımcısından sağlam bir azar yiyen Mehmet, Mustafa’ya, hatta onun çevresindekilere bile kin tutar vaziyete gelmişti nedense. Bir bahane bularak ofislerine gelip sürekli açık bulmaya çalışıyor, müdürleri Ömer Bey’in bile canına tak ettiriyordu son zamanlarda.
Elif kaşlarını çattı. “Ben sigara içmiyorum Mehmet Bey.” Elindeki kahve fincanında kalan son yudumunu da adamın gözlerine bakarak içti. “Sigara içmediğim için molalarımı istediğim yerde değerlendirmek de hakkım. Koskoca şirkette işimi iyi yaptığım sürece buna itiraz edecek birinin olmadığını düşünüyorum.”
Mehmet, kafasını olumsuz anlamda sallayarak üçüne de şöyle bir bakış atıp yanlarından ayrıldı. “Bunun suyu ısındı, cami duvarına işiyor ben size söyleyeyim,” dedi Burak.
Üçlü, kahve fincanlarını Harun’un delici bakışlarından nasiplenerek güzelce çalkalayıp makineye yerleştirdikten sonra öğlen nerede yeseler konusunu tartışa tartışa müdürlüklerine ilerlemeye başladı. Bu sırada onları üst kattan gören Ceren yeniden şok oldu ama gözlüklerini çıkarıp vakit kaybetmek istemeyerek sadece gözlerini üçlüye dikip kahkaha atan Burak ve Mustafa’ya baktı.
Hayatta olmaz olmazdı ya belki gördüğü bu güzellikler çok yakında beklediği aşk hayatı için de geçerli oldurdu. ‘Hadi inşallah,’ diye içinden geçirerek kendi müdürlüğüne doğru ilerledi kız.
✨✨
Mustafa, bugün iş yerinde yaşadıklarını sevgilisine bıcır bıcır anlatırken onun ısrarları sonucu, onu da yanına alarak direksiyon dersine gidiyordu. Yazılı sınavı tam puanla geçmiş, gerçekten önceki yıllarda çıkanların birebir aynısı olan soruları sınavda görünce boşuna panik yaptığını anlamıştı.
Şoför koltuğunda her zamanki yakışıklılığıyla oturan sevgiline bakıp, “Ya aşkım işte sonra biz de döner yedik,” dedi. Ayaz, günden güne ballanan adama bakıp kırmızı ışıkta olmalarının cesaretiyle çenesine önce bir öpücük kondurdu, sonra ısırıp emdi.
Mustafa, Ayaz’ın başını kendisinden uzaklaştırmak gibi beyhude bir çabaya tutuşurken, “Ayaz! İz kalacak,” diye sitem etti.
“Kalsın güzel bebeğim, sevgilin olduğunu anlarlar işte.”
“Ama güzel yüzümde iz mi kalsın Ayaz?”
Ayaz, güzel olduğunu ondan da duymak isteyen adama baktı. Eşsiz renkteki gözlerini hevesle suratına dikmiş, heyecanla onu onaylamasını bekliyordu.
“Yüzünde iz kalsa da güzelliğinden bir şey eksilmez ki. Her yerin ayrı güzel.”
“Yaa demek öyle,” diyerek şımarıkça gülümsedi Mustafa. “Mesela nerelerim güzel Ayaz? Anlatmak ister misin?”
“Vakit yetmez ama özet geçelim. Mesela dudakların çok güzel, öpmeye doyamıyorum.” diyerek baş parmağını boydan boya dudaklarının üzerinde gezdirdi.
Sonra parmağını alt dudağının içine doğru ilerletti, sevgilisinin emmesi için dudaklarının arasına soktu. Mustafa, gözlerini kapatıp çoktan heyecandan hızlıca atan kalbiyle birlikte emmeye başladığı parmağın ağzından çıkarılmasıyla huysuzlansa da Ayaz, parmağını bu kez de kendi ağzına soktu. “Tadın da çok güzel.”
Tam gözlerinin içine daldığı adamın yutkunmaya çalıştığını fark edince onun üzerindeki bu etkisinden çokça memnun, “Gözlerin efsunlu, Medusa gibisin bebeğim, baktığımda donup kalıyorum,” diyerek uzanıp birer kez de gözlerinden öptü.
“Peki bacaklarım?” diye sordu Mustafa.
Ayaz’la geçirdiği süre boyunca sevgilisinin zaafının bacakları olduğunu anlamıştı. Bu yüzden kısa şortları çekip çekip doğuştan kılsız olduğunu iddia ettiği bembeyaz bacaklarını çocuğa sergiliyordu. Kısacası Mustafa çok fenaydı çok!
“Çok güzel. Ama en çok nereye yakışıyor bacakların, biliyor musun bebeğim?”
“Nereye?”
Mustafa’nın içinde bir yerlere dokunan o kısık sesiyle, “Belime,” dedi.
“Ayaz, keşke şu an beni siksen.”
“Mustafa! Sen çok fena oldun artık ama.”
Kollarını göğsünde birleştiren Mustafa somurttu. “Ne var? Sanki sen özlemedin?”
Ayaz, içini çekerek, “Özledim sevgilim,” dedi. Bu yeni sürüm Mustafa’ya alışmak gerçekten çok zordu. Ayaz Mustafa’nın özlemiyle yanıp tutuşuyor, durduğu yerde bir şarap misali lezzetlenen adama karşı dayanmaya çalışmak giderek daha da imkansız bir hale geliyordu.
Ama Ahmet’in onlarda oluşu, ev arama işleri, annesi ve babasının arasındaki durum derken Mustafa’yla yalnız kalabildikleri her an bırakıyordu sevgilisi uzun uzun konuşsun, bunca zaman sustuklarına inat.
Onun cıvıltısıyla uyuyakalmak, günden güne bünyesinde var olan öz güvenin serbest kalışını izlemek, cilveli göz süzüşleriyle Ayaz’ı baştan çıkarmaya çalışmasını görmek de Ayaz için başlı başına bir yanma sebebiydi. İyi ki sıkıcı bir staj gününde, dudağının üzerindeki benine vurulmuştu da onun için çabalamıştı.
“Hımm,” diyen Mustafa, bu işin peşini kolayca bırakmayacağını kanıtlamak istiyordu sanki. “Ne kadar özledin?”
“Mustafa, güzel bebeğim. İstersen dersini iptal edelim, yeniden hamakta ağlatayım seni? Olur mu?”
“İsterim valla Ayaz ama bu sefer benim evdeki hamak olsun, o daha sağlam. Bir de senin üzerinde etek olsun.”
“Dönüyorum bak eve.”
Onun gerçekten direksiyonu kırmak için bir hamle yaptığını gören Mustafa, anında geri adım attı. “Tamam tamam, kendi evimizde yapalım o zaman. Hem ben harika bir pozisyon öğrendim Ayaz.”
“Dayanma gücü var bana Allah’ım.”
Mustafa, sevgilisinin yakarışlarını umursamadı bile. “Bak ben hamakta kafam aşağı sarkmış şekilde yatıyorum, sen de onu ağzıma veriyorsun.” diyerek gözleriyle Ayaz’ın alt kısmını gösterdi. “Böylece boğazımda daha derinlere gidebilirsin.”
Ayaz, ani bir frenle durunca Mustafa sanki çok masummuş da hiçbir şey yapmamış gibi, “Allah n’oluyor!?” diye bağırdı.
“Mustafa! Direksiyon dersin bitene kadar sesini çıkarmıyorsun, anladın mı?” Tehditkar bakışlarını beyaz tenli adamın bal gözlerinin tam içine gönderdikten sonra, “Yoksa seni öyle bir sikerim ki üç gün oturamazsın!” diye ekledi.
Mustafa, kafasını sallayarak onayladı. Bu tehdit bile değildi ki! En sonunda yerinde kıpırdanmaya başlayınca Ayaz yine kurtlanan sevgilisine bakıp, “Söyle güzel bebeğim, söyle,” dedi.
“Sert davranınca acayip seksi oluyorsun.”
Ayaz, arsız sevgilisine bir daha söz hakkı vermeyerek direksiyon dersinin yapılacağı alana doğru sürdü arabayı. Mustafa, birkaç kere derse tek başına gelmiş, Ayaz onunla gitmek istese de küçük de olsa bir şeyleri yalnız başarmış olmanın verdiği hissi sevdiğinden Ayaz’a gelmemesini söylemişti.
“Bak, şuradaki benim hocam,” diyerek otuzlarının sonunda olduğu belli olan, uzun boylu, sarı saçları eski zaman jönleri gibi yapılı, kumral tenli bir adamı gösterdi Mustafa.
Ayaz, Mustafa’nın hocasını sürekli anlattığı anılarının arasında adamın yakışıklı olup olmadığını söylediği bir an arasa da bulamadı, yine de çatık kaşlarıyla onu izlemeyi sürdürdü. Güler yüzlü, girişken ve hareketlerinden öz güven akan biriydi.
İkili, arabadan inip onun yanına ilerlediklerinde adam, Mustafa’yı görünce kocaman gülümsemesini takındı yüzüne. “Mustafacığım, hoş geldin.” Mustafa’nın elini sıkarken Ayaz’a da şöyle bir baktı.
“Merhaba hocam, nasılsınız?”
“İyiyim, vallahi derslerimizi özlüyorum,” dedikten sonra tüm ilgisini Ayaz’a yönlendirdi. “Merhaba, Mustafa’nın arkadaşı olmalısınız siz de.”
Ayaz, buz gibi bir suratla, “Evet, merhaba,” diye yanıtladı adamı.
“Kendisi burada diye söylemiyorum ama arkadaşınız en parlak öğrencim. Çok hızlı öğreniyor. Park bile yapabiliyoruz artık.” Ayaz, adamın suratından akan gururu pas geçip onun neden ebeveynlerin çocuklarına kullandıkları çoğul ekini sevgilisine layık gördüğünü düşündü. Dümdüz maldı bu herif!
“Öyledir, her şeyi çok çabuk öğrenir.”
Mustafa, parlayan bakışlarını Ayaz’a çevirerek gülümsedi. Ayaz’ınsa gözü, bakışlarını kendi güzel bebeğinden çekmeyen adamdaydı. Dağ ayısı bir maganda gibi davranmak istemese de Mustafa’nın suratında ne vardı da bu mal ısrarla bakıyordu, anlayamıyordu Ayaz oğlan.
“Mustafa, bahsettiğin arkadaşın mı bu?”
“Evet hocam, Ayaz.”
“Memnun oldum Ayaz, ben de Sertan.”
Ayaz’ın izlediği bir Türk filmi aklına gelince bu isimden kesinlikle nefret ettiğine karar verdi. Serkan ve Sertan diye ikiz kardeşlerin aynı kıza aşık olduğu ama Serkan’ı annesinin de sevmediği, herkesin Sertan’a hayran olduğu film bir anda nereden aklına geldi bilinmez ama o filmde de Sertan’dan nefret etmişti işte.
Ayaz, serbest çağrışımla adamın ismine bile kinlenirken Sertan, “Hadi bakalım Mustafa, sürüşümüze hazır mısın?” diye sordu.
Ayaz’ın gelen cümleyle gözünün biri seğirse de Mustafa hevesle, “Hazırım hocam,” dedi. Anahtarı ona veren Sertan, önden ilerlerken, “Ayaz, sen de nasıl sürdüğümü iyi izle, tamam mı sevgilim?” diyen Mustafa, parmaklarının uçlarını onun eline hafifçe dokundurduktan sonra arabaya doğru adımladı.
“Sürüşünüzü sikeyim sizin,” diyerek bir kez daha yaşadığı dünyaya lanet etti içinden Ayaz. Herkes kendi işine baksaydı ne olurdu sanki? İşte o zaman, az önce eline belli belirsiz dokunan Mustafa’yı öperek dersine yollar, o inek yalamış saçlı, motoruna soktuğu Sertan da Mustafa’nın kimin olduğunu anlardı!
Sevgilisinin şoför koltuğuna oturup emniyet kemerini takmaya çalışmasındaki zarafeti bile ağzının suları akarak izleyen Ayaz, onu daha iyi görebilmek için arabaya doğru biraz daha yaklaştı. Bu sırada Sertan, emniyet kemerini Ayaz onu izlediği için heyecandan takamayan, kemeri elinden kaçıp da hızla yerine giden Mustafa’ya doğru eğilip yeniden çekerek demir ucu yerine oturttu.
İzlediği sekans, Ayaz’ın az önce atan gözüne bu kez de dudağının kenarının eklenmesine, adamı çıplak elleriyle boğmamak için kendi kendisini telkin etmesine neden olmuştu.
En sonunda Mustafa, ona el sallayarak yavaşça arabayı hareket ettirdi, ilk tur için bekledikleri benzinlikten kontrollü şekilde çıktı. Ayaz’ın görebildiği kadarıyla Mustafa gerçekten arabayı güzel kullanıyordu. Sakince sürüyor, sinyallerini vermeyi unutmuyor ve zamanında vites değiştiriyordu.
Ama esmerin aklı Mustafa’nın araba sürüşünden çok o Sertan denilen malın fazlaca cana yakın tavırlarındaydı. Keşke Mustafa’yı ikna edip kendisi ders verseydi. Önce bu şekilde anlaşmışlardı aslında ama Mustafa, kurstan ders almanın sınavda yardımcı olduğunu bu Sertan andavalından duymuş, hemen inanıp ders almaya başlamıştı.
Ayaz, içinde yükselen sinirle yerdeki taşları sağa sola savururken Mustafa da korna çalarak turunu tamamlamış şekilde geldi. Park etme kısmıyla beraber yarım saattir o adamla aynı arabadaydı güzel bebeği!
“Ayaz!” diyerek yeniden camdan el sallayan Mustafa, kemerini bu kez kendisi çıkarıp indi arabadan.
Sertan, takdir eden bakışlarıyla, “Çok iyiydi yine Mustafa,” dedi.
Mustafa, hocasından yol boyunca aldığı övgüler nedeniyle utanmış, içinde oluşan çekingen duygularla kendisini mahcup hissediyordu. “Çok teşekkür ederim hocam, sayenizde.” Hâlâ Ayaz’dan gelen güzel sözler hariç iltifatları kabul etme konusunda sıkıntıya düşüyor, utanarak konuyu hemen kapatmaya çalışıyordu. Bu konuda biraz daha yolu vardı Mustafa’nın belli ki.
Adam, halden anlayan bir tavırla Mustafa’nın omzunu dostça sıktı. “İki ay sonra ehliyet cepte. Beni arabanla gezdirirsin artık.”
“Yavaş gezdirsin de.”
“Anlamadım Ayaz Bey?”
“Aman hocam yavaş gezdirsin. Acemi ya, kaza bela olur mazallah boynunuz kopar, dikkat edin.”
“Allah korusun ama Mustafa temkinli biri. Seçimlerini dikkatli yapıyordur eminim.”
Ayaz, başını biraz yukarı kaldırdı. “Öyle yaptı zaten.”
Mustafa, ortamdaki gerginliğin zerrece farkında olmadan, “Biz gidelim hocam, perşembe görüşürüz yeniden,” diyerek adamın elini sıktı.
İğneleyici bir ses de Ayaz’ın olduğu taraftan yankı buldu. “Biz de görüşürüz hocam.”
Mustafa, hâlâ olanlardan habersiz, sevgilisinin bir sonraki derse de onunla geleceğini duyunca sevinçle, “Gelecek misin perşembe yine Ayaz?” diye sordu.
“Tabii ki geleceğim güzelim,” diyen Ayaz’sa ‘güzelim’ kelimesini özellikle Sertan’ın duyacağı şekilde söylemeyi ihmal etmedi elbette.
Sertan, onun vermek istediği mesajı anlayarak yamuk şekilde gülümseyip arabasına doğru adımlarken Ayaz da elini gevşekçe Mustafa’nın beline koydu, onu arabaya doğru ilerletti.
Ayaz, sevgilisinin içindeki işlenmemiş elması belki ilk görendi, belki başka görenler de vardı ama kimse bu cevherin tam olarak farkında değildi. Üstelik son zamanlarda yenilenen enerjisi, kendine olan öz güveni ve insanlara karşı rahatlamış tavırlarıyla Mustafa, Ayaz’ı çok zorlayacaktı, bugün kesinleşmişti bu.
Mustafa’dan yana en ufak bir şüphesi yoktu. Ona deli gibi aşık olduğunu biliyor, zamanında onu kırdığının bilincinde Ayaz’a karşı sınırlarındaki tüm askerlerini geriye çekerek çok açık ilerliyordu adam. Ömrünün sonuna kadar Ayaz’ın yanında olacağının garantisini verdiğinden beri bu kez öylesine söz vermediğini her şekilde ispatlıyordu Mustafa.
Yalnızca adamın güzelliğine üşüşen bu bok böceklerine karşı içinde uyanan bu ilkel hislerle ne yapacağını bilemiyordu Ayaz. Çok güzeldi o. Güzel, zeki, akıllı ve tüm bunların yanında kimseye kötü bir yakıştırma yapmayacak kadar da temiz duygularla bezeli…
Arabaya bindiklerinden bu yana çenesini sıkan sevgilisinin durumuna anlam veremeyen Mustafa, “Neden suskunsun sevgilim?” diye sordu.
“Bebeğim, o geri zekalının sana asıldığını fark etmedin mi?” Dayanma sınırı da bir yere kadardı Ayaz oğlanın.
“Ne!?”
“Öyle.”
“Yok artık. Sadece kibar biri o sevgilim.”
“Hiç numaranı almaya ya da seninle dışarıda görüşmeye çalışmadı yani?”
Mustafa, bir anlık duraksamanın ardından gözlerini kocaman açtı. “Oha!”
Ayaz, yılların kurduydu. Anlamıştı adamın asıl tavrının sebebini. “Oha ya.”
Mustafa, yeni yeni gönlünü aldığı çocuğun yanlış anlamasından korkarak, “Ama benim tek aşkım sensin Ayaz, biliyorsun değil mi?” dedi.
“Biliyorum bebeğim,” diyen Ayaz, haklılığının getirdiği sinirle derince bir nefes aldı. “Yine de belli sınırları geçmesine izin verme. Zararsız belki ama bu ileride sana ısrarcı olmayacağı anlamına gelmez. Bana kemiklerini kırdırtma o Jön Türk kılıklı herifin.”
Mustafa, sevgilisinin yaptığı benzetmeyle bir kahkaha attı. Sonra koltuktan biraz yana doğru kayıp Ayaz’ın kemikli yanağına bir öpücük kondurararak gözlerini süzdü. “İsterse dünyanın en yakışıklı adamı gelsin, benim sevgilim bir tane.”
Güven gözyaşı gibidir, düştüğü yerden yuvarlanarak yeniden insanın gözlerine geri dönmez. Mustafa içinse gözyaşlarını akıtması ne kadar imkansızsa Ayaz’ın güvenini sarsması da aynı ölçüde imkansızdı bu saatten sonra.
Dünyanın en yakışıklı, en zengin, en onurlu adamı da gelse Mustafa, oturup da boş boş duvarları izlediği bir anda çıkıp gelen, onu kainatın en mutlu adamı yapan bu esmerden vazgeçmezdi ki.
Kıskanması hoşuna da gitse Ayaz’ının güvenini kıracak hiçbir şey yapmazdı o. Karşılaşmadan önceki hayatlarının yegane amacı, birbirlerini bulmak olan bu iki güzel ruh için bundan sonra bembeyaz okyanus köpüklerinin vurduğu mutluluk sahilinde el ele yürümekten başka kader yazılmamıştı nihayetinde…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙