✨✨
“İnsan erkeklerinde en uzun penis boyu ortalaması on altı nokta elli bir ile Macaristan’dayken en kısa ortalama on iki nokta yetmiş sekizle İrlanda’dadır.”
Muzaffer avuçlarının arasında Neşet, küçük kuşun başını işaret parmağıyla severken, “Hani zenciler kol kadardı?” dedi şaşkınlıkla.
“Sevgilim! Zenci dememelisin.”
“Denk geldiğim çağa bak amına koyayım, herkes her şeyin duyarında. Sanki zenci desek ne var minik ceylanım? Kötü mü diyoz? Kankam bile var, Senegal’den gelme. Taksim’de saat satıyordu ama ekonomi onu da vurdu. En son soğanın fiyatından yakınıyordu bana. Farklı ten rengi ortak bir acı diyebiliriz yani.”
“Olsun sen deme yine de. Neyse ne diyordum? Heh renkli insanların büyük penisli olduğu miti hep porno sektörü yüzünden sevgilim, neredeyse ortalama kırk dakika erekte kalan ve abartılan penisler insanların algısını bozuyor. Uzak Doğuluların da penisleri bilinenin aksine küçük değildir, bunlar uydurulma şeyler hep.”
Muzaffer, yaşadıkları yakınlaşma yüzünden utandığı için günlerdir cinsellikle alakalı bilgiler verip de bunun olağan olduğunu daha çok kendisine ispatlamaya çalışan sevgilisine baktı. Üzerindeki siyah, saten şort takımı ve belindeki incecik bel kolyesiyle sanki onu her bulduğu yerde sıkıştırmıyormuş gibi yeniden yatağa sürükleme isteğiyle doldu taştı aniden.
“Erekte olmuş penisin ortalama boyuysa on üç nokta on ikidir ama insan erkekleri nedense penis boylarını yarıştırırken hep yalan söyleyerek abartırlar. Kimse de birbirine gösteremediği için bu yalan, yalan olduğu bilinse bile yüze vurulamaz. Bu arada dünyanın en uzun penisli erkeğinin penis boyu kırk sekiz santim ama penisini sündürüp doğal olmayan yollarla uzattığından sayılmaz, çünkü uzunluk penis şaftı değil sünmüş deriden ibarettir. Doğuştan en uzun penisli kişiyse otuz dört nokta yirmi dokuz santimetreyle Falcon diye bir adamdır.”
“Şimdi yavru ceylanım affet ama başkalarını sikinden bize ne he mi? Beni seninki ilgilendirir. Sana bu konuları pas geçmeni salık veririm,” dedi Muzaffer, Neşet’in başına bir öpücük kondururken.
“Salık mı verirsin?”
“Aynensin. Bu araştırmaları yaptığında bir örneğe ihtiyacın varsa benimki emrine amade. Sabaha kadar bak, dokun, öp, ağzına al,” diyerek o anları hayal edince yine kendi topuğuna sıktığını fark edip yutkundu.
“Ama başkalarınınkine bakamazsın, gözlerini de bakışlarını da paylaşamam kusura kalma,” demişti ki birden çalan zille Mavi’ye olan kıskançlığını da içine gömüp kapıya doğru ilerledi.
Elindeki Neşet’i küçük kuş rahat rahat uçsun diye Mavi’nin ısrarıyla aldıkları kocaman, içinde dalların olduğu ve doğal ortamına en yakın şekilde hazırlanmış kafesine bırakıp yeniden Mavi’ye dönerek, “Kapıyı açacam iki gözüm, sen çıkma,” dedi.
Mavi Muzaffer’e bakarak evrimi düşündü. Yılanlar bile bir zaman sonra kollarını ve bacaklarını, Meksika Tetra balıklarıysa gözlerini yitirmiş evrime bir şekilde boyun eğmişlerdi. Ama tüm bunların aksine Muzaffer ve kıskançlığı bir türlü bu doğal düzenden nasibini alamıyor, hâlâ bazı konularda Mavi’nin tıpkı şimdi olduğu gibi gözlerini devirmesine neden oluyordu.
Muzaffer, Mavi’nin zihninden geçen düşüncelerinden habersiz cumartesi günü sevgilisiyle penis boylarını konuşup da keyif çatarken hangi densizin geldiğini merak edip kapıyı açtı.
Kapıyı açtığı gibi de karşısında beyaz tenli, iri, kahverengi gözlü, kendi yaşlarında, uzun boylu ve yapılı adamı görünce adamın evin içine bakmasını engellemek ister gibi bedeniyle tamamen kapının önünü işgal edip, “Buyur kardeş?” dedi.
“Merhaba, Mavi’ye bakmıştım ben,” diyerek gülümseyen adamın sağ yanağında belirgin, sol yanağında daha hafif olan gamzelerine bakıp bu lavuğun neden onun yavru ceylanını aradığını anlamadı.
Bu sırada Mavi oturduğu koltuktan kalkıp da paldır küldür kapıdan bakmaya çalışınca Muzaffer, Mavi’nin kapıdan görünmesine izin vermemek için eliyle çocuğu arkasına sakladı. “Gülüm koş üzerini değiştir hadi,” dedi sessiz olduğunu düşündüğü ama boru gibi çıkan sesiyle.
Adam, Muzaffer’e gülümseyerek bakıp, “Gülüm mü?” diye sordu.
Muzaffer, Mavi’den gelen sesleri kulak ardı edip de adama bakarak, “He beğenemedin mi başkan?” diye sordu sertçe bakarken.
“Hayır beni ilgilendirmez hitap şekilleriniz. Sadece ben size yabancıyım, anladığım kadarıyla siz de Mavi’nin sevgilisisiniz. Başkalarından çekinmiyor musunuz?”
“Ne çekinecem dayı oğlu? Manita benim, başkalarının aklını alırım.”
“İkiniz de erkeksiniz, malum toplumda hâlâ bu tip şeyler hoş karşılanmıyor. Siz de fazla dürüstsünüz.”
Muzaffer, kolunu itip de onun bedeninden fırsat bularak karşısındaki adamı görmek için kafasını uzatan sevgilisinin tişörtünün ensesinden yavru kedi misali hafifçe tutup Mavi’yi yeniden kapının arkasına gönderirken, “Kardeş sen nereye varmak istemektesin? Topluma da başlarım kitabıma. Ömürlük eşimiz yaptığımız adamı da saklayacaksak işimiz var,” dedi sinirle. “Hem sen ne sorup duruyon?”
“Ya sevgilim, yerim seni,” dedi Mavi bir anlık heyecanla.
Duydukları çok hoşuna gittiğinden ağzından kaçan cümleye engel olamamış ama şimdi kapıdaki babasının ve sevgilisinin önünde böyle şeyler söylediği için utançtan yerin dibine de girmişti.
“Mavi bezelyem? Ne dedin sen?”
“Baba!”
“Baba mı? Aboo kayınpedere dayı oğlu demişiz. Cızlama olduk kitabıma lan,” dedi Muzaffer gözlerini kocaman açarken.
Yaşadığı şaşkınlıkla Mavi’yi saklamaya çalıştığı kolları vücudunun iki yanına düşerken babasına sarılan manitasının gülen yüzünde olan bakışlarını adamın tam yanında duran küçük valize çevirdi.
Mavi’nin üzerindeki şort ve kısa tişörtü adam görmesin diye çabalarken kabak gibi önünde duran valizi fark etmemiş, evrime kafa atan bünyesiyle sevgilisini korumak isterken de adamın kim olduğunu sormak da aklına gelmemişti ki.
“Minik bezelyem çok özlemişim seni,” dedi Baysal burnunu Mavi’nin saçlarında gezdirirken.
“Baba ben de çok özlemişim, haftaya gelecektin sen?”
“Ne o? Erken geldiğim için sevinmedin mi?”
“Sayın efendim siz kaç yaşındasınız acaba?” dedi Muzaffer alakasız şekilde.
Baysal, bir kahkaha atıp inci gibi bembeyaz dişlerini gözler önüne serdi. “Genç göründüğüm iması sezinliyorum sözlerinden Muzaffer.”
“Maşallahsın Kuran’ıma, o yüzden uyanamadık mevzuya zaten,” dedi Muzaffer mahcubiyetle. Elini ensesine atıp birkaç tur olduğu yeri ovuştururken, “Kusura kalma,” diye de ekledi.
“Önemli değil. Mavi’nin babası olduğuma inanmazlar genellikle zaten,” dedikten sonra Muzaffer’in yanına gelip sıcakkanlı bir şekilde ona da sarıldı.
“Hadi baba gel sana sıcak bir yeşil çay yapayım,” dedi Mavi hevesle. Evlerine gelen babasını en iyi şekilde ağırlayıp onun misafirlerine karşı ne kadar özenli olduğunu adamın da görmesini istiyordu çocuk, tıpkı öğrettiği şekilde.
“Önce ada çayımızı yakalım mavi bezelyem. Bu evdeki güzel enerjiyi kötülükler bastırmasın değil mi?”
Baysal, valizinin üzerinde duran sırt çantasından ada çayını çıkarırken Muzaffer gözlerini kırpıştırarak adamı izledi. Kırk beş-kırk altı yaşlarında olduğunu tahmin ettiği adamın kendisiyle hemen hemen yaşıtmış gibi görünmesiyle, ‘Vay anasını avradını,’ diye düşündü.
Adam üzerindeki siyah kot pantolonu, gökkuşağı renklerindeki tişörtü, temiz, düzenli saç kesimi ve gamzeli yanaklarının süslediği yakışıklı yüz hatlarıyla göreni yaşına inandıramaz, bir de dibini düşürürdü. Eh Mavi’sinin babasıydı sonuçta başka türlü bir durum da beklenemezdi.
Baysal, salonun her yerinde yaktığı ada çayını gezdirip bir de kötü enerjinin çıkması için pencereleri açınca Mavi babasının bilim dışı hareketine sadece göz devirip çayını yapmaya doğru mutfağa ilerledi.
“Muzaffer, nasılsın?” dedi adam salondaki koltuğa otururken.
“İyiyim sen- siz- zatıaliniz afiyettedir inşallah Baysal Bey?” diyen Muzaffer elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor, karşısında aurasıyla insanı kendisine hayran bırakan adama nasıl davranacağını, ne söyleyeceğini de kestiremiyordu.
Baysal, Muzaffer’in heyecanlanmasına bakıp da ona içten bir tebessüm sunarken, “Baysal de bana lütfen. Uçak yolculuğu epey yordu beni. Daha doğrusu kaldığım yerden Katmandu’ya gitmek, oradan buraya gelmek çok hoş bir deneyim olsa da yorucuydu. Yaşlanıyorum galiba. Eskisi gibi enerjik değilim,” dedi.
“Maşallahsınız kitabıma. Ben sizden daha yaşlıyım.”
“Olur mu? Hücrelerindeki yenilenmeyi, enerjinin sıfırlandığını buradan bile görüyorum Muzaffer. Aşk sana yaramış olmalı.”
Muzaffer, aşk sözcüğünü duyduğu an dudaklarının sol kısmını utangaç bir çocuk gibi yanağına yaklaştırıp da mutfakta çayın bittiğine dair bir şeyler mırıldanan Mavi’ye baktı. Aşk dediklerinde aklına tek bir suret, ten, isim geldiğinden gözlerini de aşkının sahibinden çekmesi olanaksızdı adamın.
“Aşk dediğimde bile Mavi’ye baktığına göre,” diyerek gülümseyip dudaklarını birbirine bastırdı Baysal.
Bu sırada arkalarından hâlâ söylenerek ilerleyen Mavi, ikisini de sallamadan babasına çay yapmaya odaklı şekilde geçip Ahmet’ten çay istemek için kimseye bir şey demeden evden çıkıp gitti.
Baysal, Muzaffer’e bakıp, “O kıyafetle komşuya gitmesine bir şey demedin?” dedi.
Muzaffer, ilk dakikadan kayınpederine mağara adamı imajı çizdiğinden çokça rahatsız, “Yok ben ne giymiş karışmam. Karşıdaki temiz eleman. Mavi istediğini giyer, kocaman adam ama İstanbul malum,” dedi. “Diyeceksin sen de onlar bakmamayı öğrensin. Öyle olmuyor, Mavi çok hassas biri. Onu biri üzerse, giymek istediği kıyafetler yüzünden bile biri tek laf ederse benim ayran kabarır,” diyerek adama bakıp, “Benim dili anlıyon mu sen?” diye sordu.
“Anlıyom,” dedi Baysal kıkırdayarak.
Bu sırada Ahmet’i evde bulamayan Mavi yeniden kendi kendine söylenerek arkalarından geçip odasına gitti. İkisini de sallamadan babasına çay yapmaya çalışıyor olmasına çaktırmadan gülen ikiliyse sohbete devam etti yalnızca, Mavi’ye karışmadan.
“Ben de her zaman böyle değildim Muzaffer, benden çekinme lütfen. Ben de genç oldum sizler gibi, hatalar da yaptım. O yüzden dilin herkesten farklı gibi dursa da özünün niyetini anlarım ben senin. Kendini sıkma yanımda. Biz aile olacağız, insan ailesinin yanında kendisi gibi olamazsa daha en baştan kökleri kurur, filizlenemez hayat yolculuğunda.”
Yine de, “Mavi’yi sıkmıyorum yani, evrimimi onunla tamamladım,” dedi bir çırpıda Muzaffer.
Baysal kahkaha atıp, “Şimdiden ne çok güldürdün sen beni Muzaffer. Gülmediğim bir günü yaşamamış sayarım ben, sayende bugün dolu dolu yaşayacağım. Benim oğlan seni de kendisine benzetmiş desene,” dedi.
Bu sırada üzerini değiştirmiş, bir kot bir de tişört giymiş olan Mavi yeniden oturdukları koltuğun arkasından geçip, “Yeşil çay, chia tohumu, keten tohumu…” diyerek uzaklaştıkça sesi kısıldığından alışveriş listesinin geri kalanını sessizce kendi kendisine söyleyerek kapıdan çıkıp gitti.
“Bak o da sana benzemiş. Normalde üzerindekilerle markete gitmeye kalkar, insanlar ona baktığında ya da laf söylediklerinde üzülmediğini iddia edip odasına kapanarak sayı sayardı eskiden.”
“Ben de isterdim o özgür olsun, gönlünden geldiğini yapsın ama ne kadar ahkam da kesilse bazen kendimizi korumamız lazım bu memlekette. Mavi burası için de, dünya için de çok temiz,” dedi Muzaffer sevgilisinin adı ağzından döküldüğünde yüzünde oluşan gülümsemesini bastıramayarak.
“Mavi zamanında çok üzüldü Muzaffer,” dedi adam derince bir nefes alıp.
“He anlattı az.”
“Anlattı mı?” dedi Baysal şaşkınlıkla. “Sana çok aşık olmalı. Demir Dağı’nda dövüldüğünden aşık olmayacağını, deha olduğundan da yalnız ölmesi gerektiğini söylerdi her zaman. Ay gök şahit çok dilek diledim oğlum için ben. Daha çocukken başladı onun bu dünyayla sınavı. Bana yetişkinken ağır gelen şeyler Mavi’nin küçük yaşta imtihanı oldu. Farklı demeyi uygun bulmuyorum, Mavi farklı değil.”
Daha sonra Muzaffer’in gözlerine anlayışla bakıp, “Ayrı ayrı birer ahlaksız olan insanların toplu olduklarında kendilerini namuslu saydıkları bu dünyada Mavi dürüstlüğüyle sınandı. Sonucunda kendisini her şeye kapattı. Küçükken yaptıklarını lisede unuttu, bir daha yapmamaya başladı. Öğrendikçe davranışlar onda kalıcı oldu. Çok korktum, mavi bezelyem gerçekten aşkı bulamayacak, dediği gibi hep yalnız kalacak diye çok korktum ama evren bazen de dilekleri kabul eden bir sistem. Bak oğlumun karşısına seni çıkardı,” dedi.
“‘Ne söyleyim şu dünyanın haline dağlar ayrı ayrı, çöl ayrı ayrı, şu insanlar bölüşmüşler dünyayı hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı,’ der Neşet babam. Mavi’ninki koca dünyanın hırsına yenik düşen elemanları anlamamak, farklı da değil hasta da. Ben ona köpek gibi- Yani çok aşığım kitabıma. O bir yerde kanat çırpsa Allah çarpsın benim gönlümde Nuh tufanı olur. O buldu beni, o benim karşıma çıktı. Sayesinde adam oldum, şimdi ortaokulu dışardan bitirecem çalıştırıyor beni her akşam, sabırla,” dedi Muzaffer. “Hem çok güçlü, neler yaşadık da elimi bir kez bırakmadı. Benim yüzümden kimlerle muhatap oldu. Yine de tam yanımda durdu, imtihanı bilmem ama benim tüm sınavlarımın en güzel karnesi o.”
“Hepimizin çizilmiş yolları vardır. Biz genelde en az dirençle karşılaşacağımız yolu seçeriz şu dünyada. Mavi uzun zaman sonra ilk kez seninle kendi yolundan saptı. Görüyorum ki iyi ki de birbirinizi bulmuşsunuz, aşk güzel bir enerji. İnsanı ana rahminden çıkmış gibi, yeni doğum yapmış bir kadın gibi yeniler. Gözleriniz hep ışıltıyla baksın birbirine. Eh ben de sizin enerjinizden alacağım, beni de bulur belki aşk.”
“Maşallahın var taş gibi adamsın yav. Sana bakmayacaklar da kime bakacaklar?”
“Mavi’nin annesinden sonra benim de küskünlüklerim oldu Muzaffer. Bir insan diğer insanın ruhunun yakıtıdır. Bazen onu canlı kılan, bazen de tamamen boşaltıp çalışmasına izin vermeyen… Mavi bezelyem olmasa bu kadar kolay adapte olur muydum bilmem… Oğlum da benim yolumun ışığı oldu. Kendisi çok bekledi annesini. ‘Yıldız olacağım,’ dediğini duyduğu gün yıldızlara ulaşmak istedi. Leyla’ya da kızamam, onun da annelik yokmuş içinde. Herkesin dünyaya geliş amacı farklı.”
“Oldu mu yıldız abla bari?” dedi Muzaffer kaşlarını çatarak. “Tek sanatçı yıldız, Yıldız Tilbe’dir kitabıma, ablaların ablası.”
“Olamadı. Geçen ay yeniden aradı beni.”
Muzaffer merakla adama bakıp, “Eee sen ne dedin?” diye sordu. Kayınpederiyle dedikodu yapmak hoşuna gitmişti nedense onun da.
“Normalde geri çevirmezdim, inancımda olumsuz düşünceler de eylemler de olmamalı aslında. Ama Mavi’min çocukluğu geldi gözlerimin önüne onunla konuşurken. Kocaman kahverengi gözleriyle bana bakıp da Leyla’nın bizi ziyaret ettiği bir gün annesinin yeniden bizimle yaşayacağını düşündüğü o anı hatırladım. Mavi isterse görüşür, ben yapabileceğim bir şey varsa oğlumun annesi olduğundan elimden geleni yaparım ama o kadar. Yeniden onunla olamam. Zaten ben tanımadığım, hiç tanışmadığım birine özlem duyuyorum yıllardır. Beni anlıyor musun?” diye sordu.
“Anlıyom tabii. İki gözümle tanışmadan viran olduğumdan gözüme uyku girmezdi kitabıma. Eksik gibiydim, bir şeylerin özlemi vardı ama ne olduğuna ayıkamıyordum. Sonra anladım bendeki M vitamini eksikliğiymiş.”
“Öyle. Leyla’yla bir daha olmaz, bunca yıldan, yoldan, izden sonra olmaz.”
Muzaffer, karşısındaki adamla dertleşmeyi Burak ciğeriyle dertleşmek kadar sevdiğini adamın yeni yoldan gelmiş olduğunu bilse de ona dinlen demek yerine devam ettirmek istediği koyu sohbetle anladı. Mavi’nin babası da Mavi gibi bambaşka ışıkla donanmış biriydi ama Muzaffer onunla da ortak bir dil bulmuş, keyifle muhabbetine devam etmişti. Bir çayı eksikti şimdi.
Bu sırada dışardaki sıcaktan yanakları al al olmuş Mavi, dış kapıdan bu kez söylenmeden içeri girince kanepede oturan ikiliden biri gözlerinden taşan sevgiyle diğeriyse aşkla çocuğa baktılar.
“Yetiştim. Şimdi yeşil çay yapacağım size durun,” dedi Mavi.
“Bana neden söylemedin iki gözüm, ben alır gelirdim? Bu sıcakta çıkmışsın, şekersin de nasıl erimedin?” diyen Muzaffer girdiği sohbetin güzelliğinden sevgilisinin oradan oraya seğirtmelerinin sebebini anlamayıp nasıl da ‘Ben alıp gelirim,’ demeyi düşünemediğine kızdı.
“Ya Muzaffer,” dedi Mavi. Babasının yanında da utandıracaktı bu adam kendisini resmen! “Siz güzel güzel sohbet ediyordunuz. İkinizin de sosyal zekası gelişmiş ve empatik isabetiniz yüksek olduğundan kaynaşmanız gerekiyor. Sizi yalnız bıraktım çünkü ortak noktanız benim. İyi anlaşmayı sakın unutmayın, tamam mı? İkiniz bu dünyada en sevdiğim insanlarsınız ve anlaşmalısınız,” dedi bilmişçe kafasını sallayıp da mutfağa giderken.
Muzaffer sevgilisinin tatlılığına bir, “La havle,” çekerken, Baysal gözlerini Mavi’den bir türlü ayıramayan adamı inceliyordu, dudaklarında asılı kalan bir gülümsemeyle.
“Ben bir duşa gireyim gençler, sonra sohbete devam ederiz,” dedi Baysal.
Mavi babasına bakıp, “Baba sen uzun kalacaksın değil mi?” diye sordu beklentiyle.
Bu aralar sosyal biliş kısmında bir açılma vardı sanki çocuğun. Eskiden de babasını özlerdi ama bu kadar hissetmez, kendi hislerini kontrol edebilirdi. Son zamanlardaysa duygularının önüne çektiği bent kalkmış gibi sevdiği insanlara karşı hissettikleri çağıl çağıl üzerine yıkılıyordu.
“Mavi bezelyem burada uzun kalamayacağım.”
Mavi kaşlarını çatarak elindeki yeşil çay kutusunu tezgahın üzerine bırakıp dudaklarını birbirine bastırdı, bu tatlı görüntüsünün birilerinde uyandırdığı duyguların farkında dahi olmadan.
“Neden?”
“Burada derken sizde. Sana sürpriz yapacaktım ama bu konularda hiç iyi değilim bilirsin,” dedi Baysal gamzelerini çıkararak gülümserken. “İstanbul’a taşınıyorum ben. Bundan sonra hep yakınında olacağım.”
“Baba!” diyerek adama doğru koşan Mavi babasına sıkıca sarıldı. Baysal, “Gördün mü nehir gibi her şey minik bezelyem, aktı ve yolunu buldu,” dedi kulağına doğru.
“Hım hım,” diyerek kafasını salladı Mavi. “Sen de buradasın, Muzaffer de. İkiniz de yakımında olacaksınız hep!”
Baysal, birileri hakkındaki olumlu düşüncelerini artık çekinmeden, sesli bir şekilde söyleyebilen oğlunun saçlarına mutlulukla birkaç öpücük kondururken Muzaffer gülümseyerek ikisini izledi. Aile böyle oluyordu demek. Muzaffer için aile de tıpkı aşk gibi Mavi demekti, ona yeten.
Baysal, duşa doğru ilerlerken Mavi mutlulukla Muzaffer’e bakıp daha sonra aklına gelen şeyle kaşlarını çatarak, “Sana sarılmadığım için kırıldın mı?” dedikten sonra hızlıca adamın yanına gidip kollarını onun boynuna doladı. “Babamı uzun zamandır görmüyordum ya sevgilim özlemişim. Sana da sarılırım ama istediğin zaman, sakın üzülme.”
“Biraz üzüldüm gibi oldu.”
Mavi gözlerini kırpıştırarak kırılan sevgilisinin gönlünü alabilmek için yanaklarından birer kez öptü. “Bu yetmez gönlümü almaya.”
“Ne yapmalıyım?”
Muzaffer, içerden gelen su sesini duyar duymaz Mavi’yi kucağına alıp çocuğun kıkırtıları kulağını şenlendirirken bir çırpıda sevgilisini mutfakta bulunan ada şeklindeki tezgahın üzerine bıraktı. Kendisi de onun bacaklarının arasına girip, “Bence buradan öpsen biraz kırgınlığım geçer,” dedi dudaklarının üzerine işaret parmağıyla iki kez hafifçe vurarak.
Mavi, Muzaffer ona kırıldı diye hüzünlenip birden ona doğru atıldı. Kollarını sevgilisinin boynuna dolayıp ikisinin dudaklarını birleştirirken Muzaffer de ellerini Mavi’nin yanaklarına attı. Dilini günlerdir alıştığı şekilde Mavi’nin ağzının içine gönderip de yeniden keşfederken Mavi bacaklarını Muzaffer’in beline dolayıp adamı kendisine iyice çekmeye çalıştı.
Bir süre Muzaffer Mavi’nin dudaklarını kendisine katarken Mavi’den duyduğu sessiz bir inlemeyle çocuğun ellerini kendi avuçlarına kenetledi. Mavi’yi tuttuğu ellerinden geriye doğru iterek mutfaktaki tezgahın üzerine yatırdı. Bacakları hâlâ belinde olan sevgilisinin çenesini, boynunu, dudaklarını öpüp ondan gelen gülüşlerle kalbinin hızlıca attığı anların tadını çıkarmaya başladı.
Bir yandan içerdeki su sesine dikkat kesilmişken diğer yandan Mavi’nin sol elini bırakıp çocuğun bol tişörtünün alt kısmından elini soktuktan sonra tam göbeğinden başlayıp boynuna doğru tüy gibi hafifçe okşadı. İçi yeniden son zamanlardaki favori duygusuyla dolan Mavi’yse sessizce, “Muzaffer,” diye inledi.
Muzaffer, gövdesini Mavi’nin üst kısmına yapıştırıp kendisi de çocuğun kulağına eğilip kısık sesiyle, “Mavi,” dedi yalnızca.
Mavi, tamamen güdüsel bir hareketle sevgilisinin beline sarılı bacaklarını iyice sıkıp adamı kendi kasıklarına yaslarken Muzaffer’in de bol tişörtünün yakasını açıp omzuna kondurduğu sıra sıra sulu öpücükleriyle hem kalçası kendi iradesinden bağımsız havalandı hem de başı geriye düştü.
Birkaç gündür Muzaffer’e karşı iyiden iyiye hassas hissediyordu kendisini çocuk zaten.
“Muzaffer, babam,” dedi Mavi kesilen su sesini duyunca.
Muzaffer nefes nefes Mavi’nin altında nasıl dağıldığına bakarken onu daha fazla yerle yeksan etmek için yanıp tutuştu. Şimdilik elinden bir şey gelmiyor olsa da yutkunup Mavi’nin zevk gözyaşlarının şahitlik edeceği o anları düşünürken yine dişleri alt dudağını buldu.
“Yine benimle ilgili edepsiz şeyler geçiyor aklından değil mi?” diyerek doğrulan Mavi sevgilisine de alttan bakıp gözlerini süzdü.
“Hem de nasıl yavru ceylanım.”
“Muzaffer! Zaten gördüğün yerde- Günlerdir,” dedi ayıplayarak Mavi. “Rahat dur.”
“Olmaz, duramam. Ev bize kalsın ben sana neler yapacam yavru ceylanım. Hazır ol.”
Mavi, dudaklarını birbirine bastırıp da utanırken Muzaffer son kez sevgilisinin yanaklarından birer öpücük çalmıştı ki Baysal kalacağı odaya giyinmek için girmiş, kapıyı da kapatmıştı.
“Aha bu bize iki dakika kazandırır,” diyen Muzaffer yeniden Mavi’nin boynuna atıldı. Minik minik öpüşleriyle birlikte az önce tezgahtan inen çocuğu ters çevirip bu kez de ensesini öpmeye başladı.
Mavi, Demir Dağı’nda dövülen birinin nasıl bu kadar iradesiz olabildiğine şaşırsa da söz konusu Muzaffer olunca sorgulamayı bırakmıştı artık. Elini tersten adamın saçlarının arasına daldırıp onu kendi boynuna iyice bastırdı.
Bu sırada tam kalçasında hissettiği sertliğe doğru kendisini bastırıp bir yandan da boştaki eliyle tezgahı tutuyordu. “Muzaffer, durmalıyız.”
“Duracam da sen kendi teninin büyüsünden habersizsin be Mavi. Kendimi tutamıyorum.”
Mavi, kendisini bu kadar arzulayan adamın sözleriyle gülümserken birden Muzaffer’e dönüp elini adamın kasıklarına attı. “Bunu indirmelisin.”
“Keşke senin içinde indirebilsem,” dedi derin bir nefes alan Muzaffer.
“Muzaffer!”
“Ne var yavru ceylanım? Manitamıza dilek, istek ve önerilerimizi sunuyoz şurada,” diyerek yeniden Mavi’nin kulağına dudaklarını yaklaştırıp, “Güzel olmaz mıydı ama? Ben seni duvara yaslamışım, bacakların belimde. Bel kolyenden başka bir şey yok sende. Ben sertçe-” deyip yutkunduktan sonra durdu.
“Neden sustun?” dedi Mavi.
“Benimki Demir Dağı’nda dövülmüş gibi kitabıma, inmiyor.”
Mavi kıkırdarken Muzaffer sevgilisini gülüşünden öpüp kayınbabasına kazık gibi yakalanmamak içeri kaçtı. Hep arkadaşlarından görüp de kendisinin hiç yaşayamadığı bir durumla Mavi serotonin salgılarken babası alnına dökülen ıslak saçlarla yanına geldi.
“Yanakların yine elma gibi mavi bezelyem,” dedi inci gibi dişlerini Mavi’ye sunarken.
Mavi, “Ya baba! Utandırmamalısın beni,” dese de yeniden kıkırdadı.
Baysal duyduğu sesle gözlerinin dolu dolu olmasına engel olamadı. Mavi’nin çocukluğundan beri diş fırçalamak hariç gülmeye en yakın yaptığı eylemler ya çok sevdiği filmlerin birkaç sahnesini izlerken olurdu ya da yıldızları seyrederken.
Bir babanın bir türlü çocuğunu güldüremediği o eziyet verici anlara şahitlik ediyor olması… Baysal için dünya üzerinde en sevdiği şarkının yarım kalması gibiydi, şarkı bir yerlerde çalıyordu belki ama Baysal içindeki yarım kalmışlıkla bir türlü duyamıyordu.
Mavi’nin yanına adımlayıp sıkı sıkı oğlunu göğsüne bastırırken, “İnsan sevildiği, değer gördüğü yere çekilir bezelyem. Orada tutunur, oraya köklenir. Sen hiçbir şey için değerli ya da değersiz değilsin, sadece Mavi olduğun için bile özelsin ama ışığının parlaklığı aşık olduğun adamın sana yansıması. Senin adına çok mutluyum,” dedi.
Mavi babasına sarılırken hayatında ilk kez kendi isteğiyle evrenin dilekleri yazan katibine bir mesaj yolladı. Hiçbir zaman kendisi için bir şey istememişti çocuk, annesinin ona geri gelmesini dilediğinde kabul olmamasından sebep… Şimdi aklı başındayken dileyeceği dileğin kabul olmasını ister gibi babasına sarıldığı ellerinden birinin işaret ve orta parmağını çaprazladı.
‘Babamın da gözleri aşkın ışığıyla parlasın, çok sevsin çok sevilsin istiyorum.’
Evren, masmavi bir yıldızdan ilk kez iradesiyle gelen isteği tıpkı aylar önce zorla da olsa kalbinden geldiğini bilmeden dilediği dileği gibi aldı diğer dileğinin yanına, cebine koydu.
Gülünce gamzeleri ona çocuksu bir güzellik katan adamın yemyeşil, hüzün dolu gözlerle elinde sigarasını ağır ağır içen kadının varlığından haberi olmasa da ikisinin altın renkli kader iplerini bağlamaya başlamıştı bile evren çoktan, masmavi bir yıldızın tertemiz kalbinden gelen dilekle…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙