✨✨
15 yıl sonra…
Mutfakta sırtı dönük şekilde elindeki salatalıkları yıkayan adamı, ondan habersiz biraz daha izleyebilmek için sessizce kapının kenarına omzumu dayayıp kollarımı birbirine bağladım. Yıllar, anlar, anılar geçmiş; yaşadığımız evler değişmiş, hayatımızda olan insanlar bile bizi bırakıp gitmişti de benim ela gözlü sevdiğimin kalbimde inşa ettiği yuva saydığım aşkı hâlâ gökkuşağı desenli şemsiyenin altında, gözlerine ilk baktığım an gibi aynı kalmıştı.
Çok yerler gezmiş görmüş, birlikte ne de çok anı biriktirmiştik. Şimdi hepsini aklıma getiremesem de bazen evde kimse yokken elime fotoğraf albümlerimizi alıyor, saatlerce o anlara ışınlanıyordum, her bir anı zihnine kazımak ister gibi. Ama yine de huzurun ana kaynağı saydığım evimizin mutfağında, bana ve kızımıza salatalık yıkayan adamla geçirdiğim bu sakin pazar gününün verdiği hazzı, dünyanın en nadide yerlerine yapacağım geziler, en eğlenceli anlar, en şaşaalı oteller bile veremezdi, biliyordum.
O biraz daha böyle kalsın, ben onu doya doya, sessizce izleyim diye düşünürken benim inatçı sevgilim her zamanki gibi beni dinlemeyerek benim içeride olduğumu düşünüp, “Mavi boncuğum-” demişti ki arkasını döndüğünde benim onu izlediğimi gördü. Yüzüne baş başa olduğumuz zamanlarda sıkça kondurduğu çapkın gülümsemesini yerleştirip de tüm vücudumu süzdü.
“Bebeğim, beni mi izliyordun yine?”
Bazen hayatınıza giren insanların sizin için ileride ne anlamada geleceğini kestiremiyordunuz. Ben de gökkuşağı desenli şemsiyenin altında, bir bakışı paylaştığım ela gözlü çocuğun hayatımı bu denli değiştireceğini bilseydim, başkalarının beni anlamayacağını bile bile en başından sıkı sıkıya tutunurdum ona. Kendi korkaklığım yüzünden ona geç kalışlarımda kaçırdığım zamanları kaçırmak istemez, onunla olan anlarıma birkaç yıl daha eklerdim.
Ama yine de buradaydık işte… Birkaç yıl eksik, noksan, belki de kusurlu…
Tüm bu kusurların içinde bile benim yanımda olan adam şimdi elindeki salatalığa bakmadan bana tıpkı ilk tanıştığımız günkü gibi güven verici bir şekilde gülümsüyor, yaşım neredeyse kırka yaklaşmış olmasına rağmen onun gülüşünü gördüğümde kalbimin göğsümden çıkacak gibi atmasına neden oluyordu.
“Ben hep seni izliyorum Ömer,” diyerek birkaç adım atıp yanına doğru ilerledim.
Elindeki salatalığı tezgâhın üzerine bırakıp ellerini belime sardı. Burnumun üzerine bir öpücük kondurup, “Şikayet etmiyorum ki,” dedi.
“Ne yapıyorsun?”
“Bizimkiler gelecek ya bir şeyler hazırlıyorum,” dedi. Daha sonra kaşlarını çatıp, “Gerçi Burak yedirmiştir bizimkine yine yağlı patates kızartmalarını,” diyerek kafasını sağa doğru çevirip, “Dangalak kıro,” diye de ekledi.
“Duymasın, Kuran’ıma boynundaki zinciriyle boğar seni.”
Sözlerim onu gülümsetirken ellerini bu kez de yanaklarıma çıkardı. “Lan Selim, durduğun yerde daha da ballanman normal mi? Yıllar geçiyor, senin güzelliğin artarak çoğalıyor. Büyü yaptın bana değil mi?” diye sordu.
“Am- Bak şimdi küfür orucumu bozduracaksın bana. Sensin güzel lan.”
“Her şeyi kabullenip güzel olduğunu kabullenmemen?”
Dudaklarını uzunca öpüp, “Sen kendini görmüyorsun sevgilim,” dedim. Yakışıklılığı hâlâ beni zorlarken giydiği ve ona çok yakışan takım elbiselerinin içinde tıpkı bir ilah gibi görünen sevgilime, iş arkadaşlarının ağzının suları akarak baktığına çokça kez şahit olmuştum.
Zaman zaman kıskançlık krizlerine girsem de Ömer’in evli olduğu dedikodusu, parmağındaki sade, altın alyansla birlikte çalıştığı yere yayılsa da bu durum bazı insanların bakışlarını durdurmuyor, Arven’in evde olmadığı anlarda beni sessizce sinir krizi geçirtmeye zorluyordu.
Allah’tan bu konuda da yalnız değildim. Ömer de bana bakan hayran gözleri gördüğünde en az benim kadar çıldırıyor, aramızdaki fark onun deli Ömer olan tarafı yüzünden benim aksime, kızımızın önünde girdiği kıskançlık krizleri sebebiyle Arven’in bizimle eğlenmesine, kıkır kıkır gülmesine neden oluyordu.
Ömer’le birlikte öğrendiğim bir diğer şeyse içi kıskançlıkla yanan insan içindeki o ateşi harlarken kendisinin daha fazla yandığıydı. İkimiz de birbirimize güvendiğimiz için bunca zaman aramızda büyük bir sorun çıkmamıştı ama başka gözlerin Ömer’e bakıyor oluşu bile beni delirtmeye yetiyordu. Bu yaşımda hâlâ yeni yetme bir oğlan gibi sevgilimi kıskanıyor oluşum da ayrı bir mevzuydu kısacası.
Aklıma gelen şeyle, “Ömer, Arven o geziye gidecek,” dedim.
“Daha on beş yaşında, gidemez efendim,” diyerek bir çocuk gibi kaşlarını küskünlükle çattı.
“Genç kız oluyor o Ömer. Onu bu şekilde sıkıştıramazsın. Mavi, Ahmet ve Aycan hariç beş tane davarın arasında büyüyor zaten çocuk. Ayaklarının üzerinde durmayı ve tek başına bir sorumluluk almayı gittiği o gezi sayesinde öğrenecek. Onu sonsuza kadar cam bir fanusun içine kapatamayız.”
“Kapatırız lan,” dedi ağlar gibi. “Kapatsak ya.”
“Bak küfür orucumu on beş yıl sonra bozdurma bana lan bebeğim. Kızımı kısıtlama. Kendine güvenen, özgür, öz saygısı olan bir kadın olacak o.”
Tam ağzını açtığı sırada çalan zille birlikte, “Geldiler. Bak sakın,” deyip işaret parmağımı onun suratına doğru sallayarak dudaklarına da rüşvet sayılabilecek bir öpücük kondurup, “Hem geziye giderse iki gün sadece benimsin. Boş ev, sen ve ben. İyi düşün,” dedikten sonra kapıyı açmak için koridora doğru ilerledim.
“Selim, çok bağırtırım ama seni.”
“Bana uyar yavrum,” dediğim an gözleri o anları hayal ettiğini anlamamı sağlayacak şekilde kocaman oldu. Bunca zaman geçse de Ömer’in libidosunda bir azalma olmamış, ‘Görünmeyen yerlerime iz bırak,’ dememe rağmen zaman zaman boğazlı kazaklara sığınmama neden olacak açlığından bir türlü vazgeçmemişti. Şikayetim de yoktu gerçi. Kim sevdiği adamın ona doymasını isterdi ki?
Kapıyı açtığımda Arven’in neşeyle parlayan masmavi gözlerini görünce, “Kızım!” diyerek kollarımı açtım. Hızlıca bana sarılıp, “Baba patates kızartması yedik!” dediği an korkuyla, “Sessiz! Afiyet olsun,” dedim. Diğer babası, çöp saydığı yiyecekleri Arven’in en azından evde yemesi konusunda ısrarcıydı çünkü.
“Ne sessizi ciğerim? Abisi yedirdi. O Ömer’in dalağını alırım kitabıma,” diyerek ayakkabılarını çıkaran Burak’a da sarılıp arkasından gözlerini devirerek giren Ahmet’e de, “Hoş geldin Ahmet,” dedim.
“Hoş buldum Selim,” dedikten sonra Burak’ın Arven’le salona geçmesini fırsat bilip, “Şu kıroyu gaza getirmeyin. Çocuk çok hevesli gezi için,” diye beni uyardı.
“Benimki de aynı ama halledeceğiz. Maviler yolda, o çenesiyle bezdirir ikisini de.”
“Kim çenesiyle kimi bezdiriyor Selim? Bu arada çiğneme kasları, Latince musculi masticatorii, çene eklemini hareket ettirerek çiğnemeyi sağlayan dört adet kastan oluşur. Bu kasları, masseter kası ve temporal kas ile medial ve lateral pterygoid kasları oluşturur,” diyerek merdivenlerden çıkan Mavi’yi görünce, “Hoş geldiniz. Bizimkiler konuşuyor yine Arven’in gezi meselesini işte,” dedim.
“Ciğerimsin ama gidemez bizim kız öyle tek başına kayak yapmaya falan. Ayağı fıyar da kayarsa ben buradan oraya ışınlanmayı bulmak zorunda kalırım, benim taksi durağındaki elemanlar bensiz yapamaz. Ona mavi leğen alırım ben, yokuştan aşağı bir tekme korum leğene, aha da sana bedava kayak tatili,” diyen Muzaffer abi de ayakkabılarını çıkarıp içeri geçince derince bir nefes aldım. Bugün epey zorlu bir gün olacaktı, hem Arven için hem de benim için.
“Muzaffer!” diyerek salona adımlayan Mavi üzerindeki montu çıkarırken, “Teleportasyon, yani bir maddenin bulunduğu ortamdan bir anda başka bir ortama aynı şekilde moleküler taşınması mümkün değildir. Lütfen yanlış bilgilerle insanları yanıltma,” dedi.
“Kurban olduğum ya bilimsel bilimsel konuşunca da-“
Mavi, elma gibi kızaran yanaklarıyla birlikte gözlerini kocaman açıp, “Sevgilim!” diyerek ortalarda dolaşan Arven’i gösterip Muzaffer abiyi ayıpladı.
Herkes koltukların üzerine sıralanmışken kızım Ömer’in yanına doğru gidip ona sıkıca sarıldı. Ben ortamda bir anda başlayan sohbetle birlikte gözlerimi kızımdan ve sevgilimden alamazken bir kez daha elimdekiler için yaratıcıya teşekkür ettim. Nurcihan, doğumdan kısa bir süre sonra kendi canına kıymış, hem annemi babamı hem de bizi kocaman bir kalp yarasıyla ortada bırakıp da gitmişti bu dünyadan.
Nurcihan’ın son zamanlarında hastaneye yaptığım ziyaretlerde gördüğüm kadarıyla kardeşimin iyileşeceğine dair umudum azdı ama kendi canına kıyacağını da tahmin etmiyordum. Arven onun karnında yeterince beslenemediğinden küçücük doğmuş, Ömer’in ve benim onu ilk elimize aldığımızda korkuyla birbirimizin gözlerinin içine bakmamıza neden olmuştu. Ama kızımız tıpkı adı gibi dişi bir savaşçı çıkmış, yaşadığı onca zorluğa rağmen mücadelesinden hiç vazgeçmemişti.
Kızımızın hassas olan durumunu ona anlatacak kadar büyüdüğünü yardım aldığımız doktor sayesinde öğrendiğimizde yine profesyonel bir yardım eşliğinde ona her detayı bir bir açıklamıştık. Küçücük kalbi, masmavi gözleri, sapsarı saçlarıyla o kadar masumdu ki onun saçının teline gelecek en ufak zararın ihtimali bile hepimizi mahvediyordu. Ama yaşına rağmen olgun, babalarının arasındaki durumu bile anlayacak kadar akıllı ve öz ailesinin nasıl olduğunu duyunca, ‘Benim ailem Selim ve Ömer,’ diyecek kadar da metanetliydi.
Nurcihan’ın ölümünden sonra annem ve babam da yaşadıkları evlat acısıyla içlerine kapanmış, çok geçmeden onlar da sırayla göçüp gitmişlerdi. Bana kalan bunca zaman olduğu gibi sadece Ömer olmuştu, bir de canımı yoluna sereceğim kızım. Aile sıcaklığını bir gün bile bizden sakınmayan dostlarımızı unutmamam gerekiyordu elbette…
Biz hem okuyup hem çalışırken aynı anda Arven’in sorumluluğuyla birlikte onu yetiştirmeye çalışmamızda şu an bu odada olan arkadaşlarımızın payı da çok büyüktü. Sınavlara çalışırken sırayla evimize gelip kızımızın yuva bildiği evinden başka yerde rahatsızlık duyacağını düşünerek bize yardım etmişlerdi, hem de işlerini güçlerini bırakıp.
Burak ve Ahmet, yurt dışı hayallerine Arven için veda etmiş; Mavi, ‘Çocuk sevmem,’ sözünü Arven’in yanağını işaret parmağıyla dürttüğü ilk an çiğnemiş; Muzaffer abi, Arven için ‘Kızım,’ derken bunu yüreğinden gelerek söylediğini her daim bize ispatlamıştı.
Yalnızca bu kadar da değildi. Çocuk kısmetiyle gelir sözünün kanıtı gibi Ahmet’in ve Burak’ın arkadaşları Mustafa ve Ayaz’la da tanışmıştık. Bir doğum gününde Arven’i alıp onların İspanya’daki evlerine gitmiş, kızımızın ailesi hakkında öğrendiği gerçeği sindirmesi ve biraz da olsa mutlu olması için onlar sayesinde ona güzel bir tatil ayarlamıştık.
Ahmet’in annesi Serpil anne ve onun kankası olan Ayaz’ın annesi Zaynep abladan aldığımız yardımla birlikte Arven hiçbir zaman kendisini yalnız hissetmemiş, bizim de evimiz aynı şekilde hiçbir zaman ailelerimiz olmadığı için boş kalmamıştı.
Kalabalık yılbaşı sofralarımız, bayram kahvaltılarımız, sürü misali gittiğimiz tatiller derken Arven sonunda on beş yaşında kocaman bir genç kız olmuştu bile, hem de bizi bir gün bile üzmeden.
Kadir amcası ve Aycan teyzesi de onu öz kızları gibi sevmiş, öyle ki Aycan’ın oğluyla çoktan arkadaş gibi olmuşlardı. Ömer’in duymasından korksam da kızımızın Aycan’ın oğluna arkadaşlıktan öte bir bağ ile bağlı olduğunu az çok sezinliyordum son zamanlarda. Yalnızca o bana anlatana kadar sessizce izlemekle yetiniyordum şimdilik. Kızım bunca zaman bizden bir şey saklamadığı gibi bundan sonra da saklamayacaktı, emindim.
Gözlerim tıpkı düşüncelerim gibi kızımın üzerindeyken Burak, “Bak abim,” diyerek Arven’e döndü. “Çok istiyorsan aha toplanalım böylece gidelim kaymaya. İstersen Mustafaları arayayım, İsviçre’deki o afili yere gidelim?”
“Abi hayır ya!” dedi Arven. “Ahmet abi bir şey söyle abime n’olur. Arkadaşlarımla gitmek istiyorum ben.”
“Erkekli kızlı he mi güzelim?” diye sordu Muzaffer abi.
“Muzo abi ama herkes ayrı ayrı kalacak.”
Mavi, Muzaffer’in kulağına doğru eğilip, “Sence karşı cinsle olan yatış çizelgesini sorgulayacak durumda mısın Muzaffer? Etrafına bir bakar mısın?” dedi.
“He yavru ceylanım, doğru dedin imanıma. Herkes de maşallah- Neyse,” diyerek ortamda herkesin hemcinsiyle birlikte olduğunu ima etti.
Ömer tam dibinde oturan kızımıza doğru, “Kızım ya orada kayarken başına bir şey gelirse?” dedi endişeyle. Bunlar baba kız ayrı ayrı oturamaz, yapışık ikiz gibi gezerlerdi her daim evde de.
“Baba öğretmenlerimiz olacak. İstersen arayabilirsin. Hem ben tehlikeli bir şey yapar mıyım?”
“Yapmaz benim bebeğim,” dedi Ahmet. “Hem lunaparka gittiğimizde tehlikeli oyuncaklara da binmezdi küçükken.”
“Sen de benim bebeğimsin fıstığım.”
“Burak, çocuğun yanında,” dese de Arven çoktan ikisine bakıp kıkırdamıştı bile.
Bu sırada çalan zille birlikte ortamdaki fikir çatışmasının yoğunluğundan kaçıp hızlıca kapıyı açmaya gittim. Üzerindeki siyah montuyla birlikte gülümseyerek bana bakan Kadir’i görünce mantıklı bir insan geldiği için sevinerek, “Geç kardeşim. Gel de kurtar beni şu kırolardan,” dedikten sonra hızlıca elindeki montu vestiyere astım.
“Hayırdır gülüm?”
“Arven’in gezi meselesi.”
“Hâlâ mı lan?” diyerek salondan içeri girip, “Selamünaleyküm agalar,” dedi.
“Hoş geldin Kadir amca.” Arven, Kadir’in boynuna ellerini sarıp kulağına bir şeyler fısıldarken Kadir de ne duyduysa kaşlarını çattı. Arven’in saçlarının arasına bir öpücük kondurup cebinden çıkardığı, kızımın çok sevdiği elmalı bisküviyi ona doğru uzattıktan sonra, “Siz benim kızıma ne diyonuz bakayım? Bana anlatın hele,” dedi.
“Geziye gidecekmiş,” dedi Ömer. “Yalnız,” diyerek de Kadir’i kendi safına çekmeye çalıştı.
“Olmaz ciğerimin köşesi, biz götürürüz onu,” diye ekledi Burak.
“Leğenle kaysın. Yüzüne de kask neyin takarız, Allah korusun düşer,” dedi korkuyla Muzo abi.
Ahmet derince bir nefes aldı. “Mustafa’yla Ayaz’ı çok özlüyorum bazen.”
“Kask neyin değil Muzaffer, Arven’in yanında sözlerine dikkat et,” diyerek sevgilisini uyardı Mavi de.
“Arven ne yaptığını bilir. Gidecek,” dedim ben de kararlılıkla.
Şimdi herkes eşitliği bozup da kararı verecek olan Kadir’e bakıyordu. Arven’le ilgili önemli bir konu olduğunda mutlaka birbirimize, işin içinden çıkamazsak da Arven’in doktoruna danışıyorduk. Kızımızı üzerine çok titremeden ama onu da kendisini yalnız hissettirecek bir şeyler yapmadan büyütmek hepimizin önceliğiydi uzun zamandır.
“Kızım istiyorsa gidecek,” dedi Kadir itiraz kabul etmeyerek. “Arven kocaman oldu, tek başına sorumluluk alacak yaşta. Bir sorun olduğunda bizi araması gerektiğini de bilir o. Hem orada dikkat eder, öğretmenleri de ona göz kulak olur. Bu sene dersleri de çok iyiydi. Kimyayı da halletti, değil mi kızım?”
“Evet. Doksan aldım bir kere,” dedi Arven şımarıkça.
“Gidecek.”
Ömer, Muzaffer ve Burak üçü birden Kadir’e tip tip bakarken ben Aycan’ı aramak zorunda kalmadığım için mutlu olmuştum. Bazen bu kadar erkeğin içerisinde bir kadın eline gerçekten ihtiyacımız oluyordu ve böyle zamanlarda Aycan imdadımıza yetişiyordu, hem de lafımızı ikiletmeden.
Arven, hızlıca odadaki herkesi yanaklarından birer kez öptükten sonra gözüm Muzaffer’den başkasının saliva sıvısından tiksinen Mavi’ye kaydı. Gülümseyerek Arven’e diğer yanağını da uzattığını görüp onun bu hareketiyle kalbimin ısındığını hissettim.
“Hadi masayı kuralım,” diyen Ömer bana uzaktan bir öpücük atınca ben de kafamı salladım. Herkes bir anda bir yerlere dağılmaya başlarken ben elindeki tespihiyle oynayan Kadir’e bakıp, “Neredeydin?” diye sordum.
“Mezarlığa gittim gülüm.”
“Ben de gelecektim.”
“Arven’in kimya sınavını anlatmamıştım, dayanamadım,” dedi. Gözlerim yıllar geçmesine rağmen dolarken bana baktı. “Haftaya da birlikte gideriz lan, asma suratını.”
“Tamam ama beni unutma bak.”
Kadir, kafasını sallayıp onu içeri çağıran Ömer’in yanına doğru giderken yıllar içinde en azından gülümsemeyi öğrenen adamın arkasından baktım. Ömer’le birlikte ne yapmışlarsa yapmışlar ve o adını anmak istemediğim şerefsizi içeri tıkmışlardı. Mahalleli onun yaptıklarını öğrendiğinde şok geçirmiş, Muzaffer abinin de yardımıyla onun içerdeyken başına gelenlerini duyduğumdaysa benim kanım çekilmişti.
‘Ölüm bazen kurtuluştur,’ diyen sevgilim ve Kadir, o kansızın kurtulmasına gerçekten izin vermemiş, ne yaşattıysa aynısını yaşamasını sağlamışlardı. Mikail’in yaşadıklarının diyeti olur muydu tüm bunlar bilmesem bile iki hayatı birden söndüren o şerefsizin bununla da kurtulmasını istemiyordum.
Onun iki dünyada da en ağır cezaları alması fikri Kadir’i her gördüğümde zihnimde yeniden canlanıyor, bunca zaman kimseye gözünün ucuyla bile bakmayan adamın bir yerlerde, başka bir evrende mutlu olmasını istiyordum. Bu zamanı da hatırlamasını ümit ederek.
Ben daldığım yerde Kadir’i ve Mikail’i düşünürken herkesi çalıştıran Ömer sinsice yanıma geldi. “Mavi boncuğum?” diyerek yıllardır vazgeçmediği o iki kelimeyi bana sunarken ben de canına yandığım ela gözlerine bakıp da gülümsedim. Ne güzel bir adam sevmiştim ben böyle?
“Yavrum.”
“Ne yapıyorsun burada böyle?”
“Mikail’in mezarına gitmiş Kadir, beni götürmemiş de haftaya gideceğim.”
“Ben de gelirim seninle,” diyerek tam yanıma oturup boynumu derince kokladıktan sonra öptü. “Nasıl bu kadar güzel kokabilirsin sen lan?
“Senin duş jelin,” dedim kıkırdayarak. Bana bakınca da, “Hiç bakma. Sen de üniversitedeyken benim şampuanlarımı kullanırdın,” diye ekledim hızlıca.
“Senin gibi kokmak hoşuma gidiyordu çünkü,” dedi. “Yakın arkadaşım sandığımda bile senin kokunu almak isterken buluyordum kendimi. Sen hep sol tarafa yatardın ya, eğer bende kaldıysan ertesi gece uyurken oraya doğru çekiliyordum. Sanki sen oradaymışsın da bana sıkıca sarılıyormuşsun gibi,” dedi.
“Ben neden hep sola yatıyordum biliyor musun?” diyerek dudaklarını öptüm.
“Neden?”
“Hiçbir zaman senin solunda olacağımı düşünmediğim için,” dedim gülümseyerek. “Çocukça belki ama en azından yatakta onun solunda olayım diyordum kendi kendime.”
“Sen hep benim solumdaydın Selim. Hem solumda hem sonumda.”
Duyduğum sözlerle birlikte bir elimi hafif kirli sakallarının süslediği yakışıklı yüzüne atarken hiçbir şey söylemeden sadece dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım.
Çıktığım yol çok zordu, çok çetrefilliydi, belki de çok imkansız… Ama çocukça bir düşünceyle solunda yatmak istediğim adam benim soluğum olmuştu, hem de bana bir nefes kadar, bir ah kadar yakınken. O yanımdayken geleceğimi de merak etmiyordum artık, tıpkı geçmişimle yaşadığım kavgamı hatırlamayışım gibi.
Oydu şu anım, o ve kızım. Yaşamak benim için ela renkli bir sevdayken ben kimdim ki bu hayatı sevmeyecektim? Ruhuma nefesini üfleyen, beni yeniden canlandıran bu adamla olan hikayemin en güzel kısımlarının daha başlamadığını bilir gibi doya doya öptüm onu, ilk öpüşümdeki heyecanımla…
Aşktı gözleri ışıldatan, parlaklığı öldürmeyen. Benim parlaklığımın yegâne sahibi de ‘mavi boncuğum’ diyerek bana sevdasıyla ikinci bir hayat sunan Ömer’di, dudakları tıpkı kalbimin içindeki kalbi gibi şu an dudaklarımın üzerinde olan…
✨✨
Yazardan…
Kadir, bunca yıl mavi kanatlı, yeşil gözlü meleği yanında olmadığından çirkin göründüğünü düşünürken elindeki küçük şişedeki suyu kalbinin anahtarını gömdüğü mezarın üzerine döktü. Belki o da mutlu olsa güzel görünecekti ama güzelliği damağında kalan elmalı bisküvinin tadı daha silinmeden koparılıp alınmıştı avuçlarından.
Yıllarca kendi elleriyle söküp de bir banka bıraktığı kalbinin acısına bakmadan bir gülse dünyasının değişeceği o yeşil gözlü meleğine kızının kimya sınavını nasıl da başarıyla geçtiğini anlattı. Zaten ne olsa gelip de kendisi hariç unutulmuşluğun siyah küllerinin savrulduğu bu mezara anlatıyordu ya yıllardır. İşe girişini, annesinin ölümünü, Selim’le Ömer’in kızını, o şerefsizin başına gelenlerini…
Her gün gelip anlatıyordu Kadir, sevdiği buz gibi mezarın altında yatarken kimse onunla konuşmuyorsa canı sıkılıyordur belki diye düşünerek.
“Doksan almış,” dedi elindeki suyun son damlasını kurumasına izin vermediği ama bir türlü de çiçekler açmayan mezarın toprağına dökerken. “Gözleri de aynı senin sevdiğin gibi, masmavi.”
Oturduğu mezar taşından yana doğru eğilerek toprağın üzerini bir kez okşadı. “Kahverengi de güzel ama değil mi canına yandığım?” diye sordu. “Ama en güzel senin gözlerindi. ‘Sanki gözlerim mavi rengini görünce sırtımda kanatlarım beliriyor, özgürce uçuyorum gökyüzüne doğru,’ demiştin ya. Ben de yeşil rengini görünce bunları hissediyorum işte. Benim senin gibi kanatlarım yok ama,” diyerek gülümsedi.
Elindeki boş şişeyi montunun cebine koyup mezar taşının üzerindeki isme baktı. “Çok sevdim ben seni,” dedi. “Tüm yaşamımı varlığın hafifletiyor sanki. Yine gel bu gece rüyama, söz bu kez gülümseyeceğim sana.”
Kadir, gözlerinden akan iki damla yaşı silip de arabasına doğru ilerlerken az önce eliyle okşadığı mezarın üzerindeki topraktan filizlenen çiçeği görmedi. Çiçeğin, bir gece gözyaşlarıyla ıslattığı dut ağacının secdesiyle birlikte ona getireceği mucizeden de habersizdi adam.
Masmavi kanatlı bir meleğin o ne söylerse dinlediğini de bilmeden öylece çıkıp gitti mezarlıktan, hikayesinin yeni başladığından habersiz…
✨✨
Bu kitap için son kez, okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
Yazına kurban be Mavi Güzelim💙🥹
15 yıl geçmiş ve Ahmetle Burak’ın yurtdışı hayellerinden Arven için vazgeçmeleri,artık Mavi’min büyümesi,kalbim çok acıyor ya🥹🫠
Kadir’imin peki hiç Mikailden başkasına bakmaması ve onu beklemesi.
Lütfen onların hikayesii çabuk gelsin.
Ağlaya ağlaya okurum onları ben❤️
Ya nolur Kadir mutlu olsun ya lütfen 😭😭
hep bi mutlu olsunlarla okuyup sonundada hakkı ile ile hepsini mutlu okumak🧚♀️ bende yazan ellerinizden öperim çooooookkkkk sevgiler♥️
Ahhh kalbim… Kadir’i her okuduğumda içimden birşeyler kopuyor… Umarım bir gün onunda mutlu sonunu okuruz Vervik’im❤️