Bölüm 35: Tanrı, ‘Newton olsun!’ Dedi

✨✨

Haydar, hızlıca peşinden gittiği adamı hastane koridoruna benzeyen üniversitenin hocalarının ve asistanlarının odalarının yan yana dizildiği, bembeyaz mekanda, “Abdullah Bey,” diye seslenerek durdurdu. Adam, Haydar’ın sesini duyunca karşısındaki pencereden ağaçlık manzaraya bakıp da yüzünde beliren gülümsemeyle birlikte ellerini pantolonunun ceplerine soktu.

Yine de ona doğru dönmeden yüzünde oluşan kocaman gülümsemeyi silip kaşlarını çatarak, “Evet?” dedi.

“Siz ne kadar- Yani çocuk gibisiniz Abdullah Bey.”

Abdullah, elleri cebinde kendisinden bir kafa kadar kısa adama bakışlarını dikti. Esmer teninin üzerinden bile ne kadar sinirlendiğini belli olacak şekilde yanakları kızarmış, özenle şekillendirdiği kaşları ona bakarken çatılmış, gözlerinin kahvesi öfkesinden siyaha dönmüştü.

‘Tipik,’ diye düşündü.

“Neden? ‘Eğer önderimiz öyle istiyorsa iki artı iki beş yapar,’ çünkü değil mi?”

Haydar kafası karışarak yaptığı korkunç atıfla birlikte adama bakakaldı. “O ne demek?”

“Diyorum ki Mavi Adolf Hitler, siz de Hermann Göringsiniz. Sorgulamadan ona itaat ettiğinize göre.”

“Yaptığınız benzetmeyle bile zorbalık geçmişiniz görülebiliyor Abdullah Bey. Ancak sizin gibi biri utanmadan Yahudileri sistematik bir soykırıma tutan örneklemlerle bana gelirdi zaten. Siz olmak utanç verici olmalı.”

Abdullah, yıllardır olduğu gibi yeniden arasına bir basamak daha eklediği adama bakıp sakince gülümsedi. “Şaka kaldıramayacak kadar öz güvensiz olduğunu bilmiyordum.”

“Şakanın da sınırı vardır yalnız. Ben sizi tanımıyorum, siz de beni. Sınırları bu kadar kolay geçen biri olmamalısınız. Üstelik insanları yaralarından vurmak istercesine yaptığınız dedikodular bu kadar korkunçken.

“Tanımıyorsun beni evet,” dedi bir iç çekerken adam. “Sadece şaka yapmak istedim. Sevgilin kendisini koruyamayacak kadar acizse bakıcı olarak seni öne sürmemeli.”

“Sizinle ikinci tekil şahısa geçecek kadar samimiyetim hiçbir zaman olmayacak Abdullah Bey. Bu yüzden sizde kalın lütfen. Ne Mavi benim sevgilim ne de ben onun bakıcısıyım. İki iyi anlaşan insan sizin nezdinizde sevgili oluyorsa cehaletinizi sorgulayamayacağım, üzgünüm. Okulda yaydığınız ‘şaka’ maksatlı dedikodular Mavi’nin canını yakıyor artık. Geçmişinizin de bu şekilde olduğunu varsayıyorum. Hayatım boyunca zorba insanların büyüdüklerinde düzelip düzelmediklerini merak ederdim. Sayenizde cevabımı almış oldum. Mavi’den de benden de uzak durun, bir daha bu kadar kibar olmayacağımdan emin olabilirsiniz.”

“Mavi sevgilin değil mi?”

Haydar’ın boyu görece kısa olduğundan siniri tepesine çabuk çıkar bir vaziyette az önce söylediklerini unutup alev çıkan gözleriyle Abdullah’a baktı. “Sana ne lan? Buraya mı takıldın o kadar cümle arasında.”

Abdullah, tam karşısındaki sevimli adamın sinirlenince daha da tatlı olduğunu görüp gülümsemesini bastırırken, “Yakışmış,” dedi.

“Ne?”

“Siyah oje sürüyordun hep. Maviler de yakışmış.”

Haydar, kafasını sağa çevirip sabır çekerken Abdullah pat diye, “Benimle yemek ye,” dedi.

“Ölüm orucu daha iyi bir seçenek olur.”

“Dersin bitince bekliyorum.”

“Kulaklarında sorun mu var? Asla.”

Abdullah son çare, “Benimle bir akşam yemeği yersen bir daha ağzımı açmam Mavi konusunda,” dedi.

“Bu şekilde işler yürüyor yani? Beni evine ne zaman çağıracaksın peki?”

“Ne zaman istersen gelebilirsin, kapım sana her zaman açık.”

Haydar yüzündeki cilveli sayılabilecek gülümsemeyle adamın gömleğinin yakasını tutup da hafifçe oynamaya başladı. “Peki,” dedi i harfini uzatarak. “Seninle yatarsam kadroya da alınır mıyım?”

Abdullah yutkunurken Haydar sadece kafasını olumsuz anlamda salladı. “O kadar tahmin edilebilir birisiniz ki yazık. Sizinle yemek yiyeceğime saatlerce inanan biriyle teoloji çalışmayı tercih ederim,” dedi. Arkasını dönüp de ilerlemeye başlamışken kafasını hafifçe adama çevirip, “Ve benim inancım yok,” diyerek koridorda gözden kayboldu…

✨✨

Mavi, kocaman olmuş irisleri dahil vücudunun tüm uzuvlarından yayılan öfkeyle yanındaki adama bakarak, “Arkamdan bana Isaac Newton demiş Muzaffer! Tüm okul beni gördüğünde Newton diyor şimdi fısır fısır!” dedi.

Muzaffer, Newton denen herifçioğlu kim tam bilmese de oradan buradan duyduğu bilgilerle, “Elma kafasına düşünce yer çekimini bulan gundi değil mi o?” diye sordu. Direksiyonu sağa kırıp aynı zamanda da Mavi’nin sakinleşmesi için içinden bildiği duaları da sıralamaya başlamıştı adam.

Haftalardır yanındaki çocuğa eziyet eden o elemanı bulup da gırtlaklamak istese de Mavi’nin alanına müdahale etmemek için yalnızca kendi sinirini yatıştırabilmek ümidiyle sevgilisine evde destek olmaya çalışıyordu. Çocuğun bir türlü ilerletemediği projesi, ona resmen zorbalık yapan herif ve Mavi’nin üzgün gözleriyle Muzaffer de deliriyordu sevgilisiyle birlikte.

“Cismin merkeze düşmesi çekimini bulan bilim adamı diyebiliriz kabaca, evet. Ama elmanın bir anda kafasına düşüp de yer çekimini keşfetmesiyle ilgili kesin bir kaynak yok,” dedi yolcu koltuğunda oturan Mavi bilmiş bilmiş.

Muzaffer, bilimsel bilimsel konuşan çocuğun yine içinde bir şeyleri yükselttiğini anlasa da bunun şu an ne yeri ne de zamanı olmadığından sadece yutkunup, “Anlamadım ki iki gözüm bunun nesi kötü?” diye sordu.

“Muzaffer! Newton inatçı, sorunlu, saplantılı, kendisinin seçilmiş olduğuna inanan bir narsisist ve annesinin zengin bir adamla evlenmek uğruna onu terk ettiği biriydi,” dedi. Üzgün gözlerini camdan dışarı çevirip de, “Bilerek bana bunu yakıştırıyor o,” diye de mırıldandı.

“Onun klorofilini kırarım yavru ceylanım, oksijensiz kalır o amına koduğumun bitkisi.”

“Ya Muzaffer,” dedi Mavi kendisinin bile farkında olmadığı bir cilveyle. “Çalıştıklarımızı hatırlıyorsun.” Şimdi aklından Abdullah da uçmuştu, onun arkasından söylediği kötü niyetli sözler de.

“Benim öğretmenim sağlam çünkü.” Mavi’nin ona gülümseyerek bakmasıyla çocuğun pamuk gibi yumuşak yanağından bir makas aldı adam. Sonra dayanamayıp kırmızı ışığın zamanlamasına şükrederek dudaklarına sıkıca kendi dudaklarını bastırdı.

Mavi, sevgilisinden gelen ani öpücükle gülümsedi. Alışmıştı artık Muzaffer’in temaslarına. Zaman zaman adamın ona söylediği ayarsız sözlerle utanması saklandığı yerden çıkıp gül goncalar açtırarak yanaklarında peydâ olsa da Mavi, artık evi saydığı adamı kendisinden beklenmeyecek bir hızda beyninin güvenli bölgesine itinayla almış, parmaklıklar indirmişti onun üzerine. Kolay kolay o bölgeden çıkamazdı Muzaffer artık, tıpkı babası gibi…

“Çok zekisin sevgilim. Ne anlatsam bir kerede anlıyorsun. Okuluna devam edebilseydin, eminim çok başka yerlerde olurdun.”

Muzaffer, “O zaman da belki seninle tanışamazdım iki gözüm, salla. Ben mutluyum böyle,” diyerek Mavi’ye en güzel bakışlarından birini attı. “Hadi geldik, inelim.”

Mavi şaşkınca etrafına bakınıp, “Nereye geldik ki?” diye sordu.

“Şimdi normalde seni tatile çıkaracaktım yavrum ama taksi yeni biliyon, iyi para yapmam lazım. O yüzden ben de bir gün bile olsa senin adın gibi masmavi bir denize açılalım istedim.”

Mavi tereddütle taksiden inip, “Muzaffer, ben denizden de korkarım. Biliyorsun,” dedi.

“Ben yanındayken sen hiçbir şeyden korkma iki gözüm.”

Mavi yine gözlerinde beliren aşkla yanındaki adama bakıp, “Tamam. Sana güveniyorum bak Muzaffer,” dedi.

Muzaffer, çocuktan gelen sözlerle kabardıkça kabardı. Aylar vardı Mavi için uğraşmış, öncesinde kendi bok gibi davranışları yüzünden onu kırmış, güvenini parçalamış ama yılmamıştı yine de adam. Zararın en ala kıyısından dönmüş, hayatındaki kötü niyetli kelebeği bir anda yok sayıp yerine gerçek olan masmavi kanatlı bir kelebeğin yoluna sermişti tüm içini.

Şimdi tüm keşkeleri iyi kilere evrilmişken ‘Sana güveniyorum,’ diyen sevgilisi ona dünyaları bahşetmişti sanki. Muzaffer için yüce bir düşüşle kuyunun dibinde debelendiği tüm zamanlar, bir karanlık gecede mavi bir yıldızın ışığından aldığı güçle bitivermiş, düştüğü gibi kalkmıştı yerinden adam.

Hiç evi olmamıştı Muzaffer’in belki… Ama Mavi’yle evsiz kaldığı tüm zamanlar da silinmiş, bundan sonra fiziken dört duvarı bir çatısı olmasa bile yanındaki çocuğun gönlüydü artık onun evi ve Muzaffer bundan sonra hiçbir zaman evsiz kalmayacaktı.

Mavi’yi üzecek bir duruma mahal vermemek için etrafına şöyle bir bakındı. Çok da kalabalık olmadığını görünce çocuğun elinden tutup da sıra sıra küçüklü büyüklü yatların, teknelerin olduğu kıyı limana doğru ilerledi. Gözünün ucuyla baktığı sevgilisiyse heyecanla ikisinin birleşme noktasına bakıyordu, her zamanki gibi.

“Selamünaleyküm dayı oğlu,” dedi içerideki kaptana.

“Aleykümselam kardeş. Muzaffer sen misin?” dedi kaptan.

“He, bizzat kendisi.”

“Fehmi haber vermişti geleceğinizi, gelin ciğerim. Dikkat edin ama.”

Mavi, tedirgince küçük yata adımlayacağı çıkıntıya bakınca Muzaffer bir anda Mavi’yi kucağına alıverdi. Prenses şeklinde bir kolunu bacaklarının altından, diğerini de sırtından geçirip kendi yüzüne şaşkınca bakan çocuğa, “Sen kucağıma yakışırsın iki gözüm,” diyerek hızlıca küçük tümsekten çıkıp yatın içine girdi.

İki katlı yatın güvertesini çevreleyen sıra sıra koltuklardan birine Mavi’yi bırakıp,” Kaptanla konuşup geliyorum,” dedi. Mavi daha hareket etmese de suyun dalgalanmasıyla birlikte sağa sola sallanan küçük güverteye yutkunarak baktı. Pekala bunu yapabilirdi. Muzaffer için, onun gözlerinde kendisine sürpriz yapmasının verdiği heyecan için Mavi pek çok şeye katlanabilirdi.

Bakışlarını şöyle bir etrafta gezdirip çeşit çeşit yiyeceklerin, içeceklerin olduğu masaya baktı. Onlar gelmeden kaptan hazırlamış olmalıydı. Altındaki süngerle kaplı koltuktan güç alarak dengeli şekilde ayağa kalkıp da masaya doğru ilerledi. Açıkta duran yiyeceklere göz gezdirince ne kadar lezzetli de olsalar ne zamandan beri bu şekilde durdukları belli olmadığından bir burun kıvırdı.

“Acıktın mı yavru ceylanım?”

“Hım hım,” diyerek onu onayladı Mavi. “Ama hep açıkta bunlar Muzaffer.”

“Şimdi çıkarmış, özellikle sordum. Kucağımda yediririm sana ben birazdan,” dedi çapkınca gülümseyerek.

“Muzaffer! Sen çok fenasın ama.”

“Sevdiğimize fenayız iki gözüm, sanki ne ettik de?”

Birden hareket eden yatla birlikte ikisi de dengesini kaybedince Muzaffer hızla toparlanıp Mavi’yi de yanına alarak koltuklardan birine oturdu. “Bak şimdi tüm boğazı gezeceğiz, yalılara falan bakarız hep.”

“Senin nereden geldi aklına bu?”

“Ben on yedi yaşındayken hep böyle yerlerde çalıştım gülüm. Taksiye çıkana kadar yani. Temizlik işleri falan yaptım bu mekanlarda.”

Mavi, kendi sıradan yaşamının aksine her anı dolu dolu geçen adama bakıp onunla ilgili yeni bir bilgi daha öğrenmesinin verdiği hevesle, “Öyle mi? Hiç gece bindin mi peki yata?” diye sordu.

“Tabii. Büyük gemilerde de çalıştım. Gemi dediğime bakma, hani iki katlı kadınların göbek atıp da kısır yediği turlar oluyor ya öyle gibisine. Hatta kadınlar çok bahşiş verirdi bana kitabıma. İyi kazanırdım,” dedi gülümseyerek.

Mavi, kaşlarını çatıp Muzaffer’in ona sarılan kolunu iterek bedenini adamın bedeninden uzaklaştırdı. “O nasıl oluyordu Muzaffer?”

“Sen çok kıskanç mavi bir yıldızsın imanıma iki gözüm,” dedi kıskanıldığından sebep gülümseyerek. “Ben parama bakardım ama. Ne kadar çok para biriktirirsem o kadar çabuk kendi evim olacaktı çünkü.”

“O kadınları sevmedim ben Muzaffer. İyi ki taksimiz var artık,” dedi Mavi sinirle.

“Ben bir seni seviyorum ama kurban olduğum. N’apayım ben kadını, erkeği, üçüncü türü?”

“Üçüncü tür ne be?”

“Anlattıydın ya hani, cinsiyet minsiyet olayları. Kendisini kalıba sokmayanlar falan fıstık işte.”

Mavi, gülümseyerek sevgilisinin kendince açıklamaya çalıştığı durumu anlayıp denizin tam ortasında olmalarını verdiği rahatlıkla adamın dudaklarına bir öpücük kondurdu. Daha sonra başını adamın göğsüne yaslayıp kendince huzur saydığı yerde etrafını izlemeye başladı.

Onlar sarılıp zaman zaman da Muzaffer’in etraftaki yerleri anlatmasıyla denizin keyfini çıkarırken başka bir yat onların yakınına geliverdi. Yatın içindeki Türk müzikleriyle eğlenen yabancı turistler, birbirine aşık iki adamın sarmaş dolaş yatın içerisinde kendi dünyalarına daldıklarını görünce, “Hey!” diyerek el sallamaya başladılar.

Mavi ve Muzaffer de onlara karşılık verip çekingence el sallarken turistlerden genç, yakışıklı olan birinin İngilizce bir şeyler söylemesine Mavi yeniden elini sallayıp kafasını olumlu anlamda ama utangaçça gözlerini süzerek oynattı. Muzaffer elin adamına kafasını nazlı nazlı sallayan yavru ceylanına bakıp, “Ne dedi sana o kerkenez?” diye sordu.

“Aşk aşktır dedi sevgilim.”

“Doğru demiş gavur abimiz, aşk sadece aşktır.”

Hava kararmaya başladığında denizin ortasında duran yatla Mavi heyecanlı şekilde, “Bu gece burada mıyız Muzaffer?” diye sordu.

“Normalde değildik ama heves ettin gibime geldi.”

“Evet çok sevdim. Hem korkum da geçti.”

“Ama yatacak yer yok, bence sen benim seksi bedenimi yatak olarak kullan. Çok rahatımdır ha ben.”

“Biliyorum,” diyerek kıkırdadı Mavi. Özgürce gülüşlerini Muzaffer’e sunuyor olmasıyla adam ‘Nasıl benim bu çocuk?’ diye düşündü, hayretle.

“Mavi’m?”

“Söyle sevgilim?” dedi Mavi bulduğu ikili kirazı kulağına küpe gibi takmış kalanları da midesine gönderirken.

Muzaffer, güzelliği canını yakan çocuğa içini çekerek baktı. Ömrünün tüm açlığına değmişti Mavi’yle gelen doygunluk hissi. Bir ömür yine açlıkla sınanabilirdi, yanındaki çocuk ona ‘sevgilim’ diyecekse eğer.

“Ben şimdi okumadım ya.”

“Sen okuyorsun sevgilim. Önce ortaokulu bitireceğiz birlikte, sonra istersen liseyi.”

Mavi, özellikle okul konusunda Muzaffer’i sıkıştırmıyor, o isterse okuyabileceğini sıklıkla adama hatırlatıyordu. Bu konuda yarası olduğunu da içinde ukde kaldığını da anlamıştı çocuk.

Çekingen bir gülümsemeyle, “Ben senin yanına yakışmıyorum değil mi?” dedi Muzaffer.

Mavi, adamdan gelen cümleyi hayret ederek sindirmeye çalıştı. Oysa o, Muzaffer’in onu nasıl bu kadar sevdiğini düşünüyordu haftalardır. Adam ondan güzel sözlerini, cezbedici dokunuşlarını esirgemiyor ve ona kendisini hasta hissettirmiyordu.

Babasıyla da çok güzel anlaşmıştı. Üstelik beraber yürüdüklerinde kadınların onu beğeniyle süzdüğünü de gözlemi iyi olduğundan kolaylıkla fark edebiliyordu Mavi. Bu yüzdendi alışverişi hep kendi yapışı, Muzaffer’i sık sık evde oturtuşu zaten!

“Anlamadım sevgilim?”

Başını öne eğdi Muzaffer. “Yani ben okul bile okumadım, ortadan terkim biliyon. Ne bileyim, yarın bir gün beni senin mekandaki arkadaşlarınla falan tanıştırsan ben uymam ki oralara.”

Uzun zamandır aklında dönen düşünceleri sonunda Mavi’yle paylaşmasının verdiği rahatlığa eş, bir de böyle düşündüğü için artık çok iyi tanıdığı sevgilisinin ona kızacağı bilinciyle utanarak dudaklarını dişlemeye başladı adam.

“Saçmalama!” dedi Mavi. Oturduğu yerde bir bacağını diğerinin altına alıp da Muzaffer’e döndü. “Sözümü de geri almayacağım, babam kızsa bile,” diyerek kafasını yukarı kaldırdı. “Çünkü gerçekten de saçmaladın. Sen gözümün gördüğü en parlak yıldızsın Muzaffer, annemden bile daha parlaksın. Çünkü onun ışığı sahteymiş!”

“İstersen okuma yazma bile bilme. Umurumda mı sanıyorsun? Sen ev arkadaşı olmak için görüşmeye geldiği zaman bile kimsenin katlanamadığı bana aylardır tahammül ediyorsun. Benim elimde mesleğim ve babam hariç başka hiçbir şey yoktu Muzaffer. Senin arkadaşların, dostların bile var. Benim arkadaşlarım seninle tanıştıktan sonra hayatıma girdi. Ahmet, Burak, Mustafa, Ayaz… Hepsiyle senin sayende tanıştım, bana doğum günü bile yaptılar hatırlasana. Hepsi seninle girdi hayatıma,” diyerek sevgilisinin elini avuçlarının arasına aldı.

“Ben seni zorladıysam özür dilerim ama okumaya, öğrenmeye çok heveslisin. Çok da zekisin sen Muzaffer. Benimle kimsenin tartışamadığı konuları tartışabiliyorsun. Sayende Neşet baba gibi bir filozofu öğrendim ben de.”

Muzaffer karşısındaki çocuğa bakıp da Neşet Ertaş filozof değil diyemedi, hem yalan da değildi şimdi. Bozkırın Tezenesi’nden daha ala filozof mu vardı memlekette?

“İstemiyorsan çalışmayalım akşamları. Sen benim okulumdaki Abdullah’ı beş kez cebinden çıkarırsın. Hayat sadece tahta sıralarda oturup da formül ezberlemek değil ki sevgilim. Bak ben ilk kez böyle yıldızların altında, denizin ortasında kiraz yiyorum. Hepsi senin sayende. Daha önce de ilk kez seninle sahile gittim, sonra inşaata. Hem fizik bölümünün yemeği var öteki ay, ben sana çıkma teklifi edecektim. Şey diyecektim-” dedi utanarak.

“Ney?” diye sordu Muzaffer heyecanla.

“‘Aşkım benimle yemeğe çıkabilir misin?’ Haydar’a sordum da nasıl çıkma teklifi edileceğini. Yani küçük çocuklar gibi değil de yemeğe çıkmak anlamında. Yoksa sen zaten benim sevgilimsin, değil mi? Hep de öyle kalacaksın.”

Muzaffer, Mavi’den gelen herkesin dilinde sıradan olan ama onun kalbini heyecanla attıran ‘aşkım’ sözcüğüyle içini kaplayan duyguya anlam veremedi. Sanki ilk gibiydi her anı Mavi’yle ne yapsa doyabilirdi bilmiyordu ama doyacağı ya da sözlerinin onu heyecanlandırmayacağı bir gün gelir miydi emin değildi adam.

“Hep öyle kalacağım iki gözüm, iki cihanda da benden kurtuluşun yok kitabıma,” dedi. Daha sonra aklına gelen şeyle alt dudağını ısırıp kafasını iki yana sallamaya başladı. “Ama senin acilen Kelime-i Şehadet getirmen lazım iki gözümün baharı.”

“O neden?”

“Sen akrostiş değil misin? Cennette benimle olamazsın, ben de senin yanmana izin veremem acilen dine dön.”

Mavi kıkırdayarak, “Agnostik!” dedi.

“Ben devam edecem ha. Okumak istiyorum yani. Öğrenmek baya hoşuma gidiyor yavru ceylanım, sen öğretmen olunca daha bir ballı oluyor ama. Bence öğretmen öğrenci fantezisi de yapabiliriz ama. Mesela ben öğrendikçe sen bir kıyafetini çıkarırsın sonra ödül olarak da-” diyerek kaşlarının yukarı aşağı oynattı.

Hayretle, “Sapık!” dediyse de onunla birlikte gülen Mavi sevgilisine sarılırken tam karşısındaki yakamozu izlemeye başladı, huzurun bir manzarada değil de bir adamın kalp atışlarında olduğunun çokça bilincinde uyuyakalırken…

Sabah olup da yüzüne değen güneş ışıklarıyla gözlerini açtığındaysa önce anlamaz gibi etrafını süzdü. Daha sonra tüm gece Muzaffer’in göğsüne saklanarak uyuduğunu idrak edip ağrıyan boynunu bile umursamadan adamın onu çepeçevre sardığı kollarının arasından çıkıp da yakışıklı yüzünü izlemeye başladı.

O da hâlâ inanamıyordu ki bu güzel adamın onunla olduğuna. Sonra gözleri Muzaffer’in tam yanında duran telefona, telefonun üzerindeki kulaklığa ve bir de kaleme takıldı. Gece o uyuduktan sonra video falan mı izlemişti acaba?

Mavi’nin kollarından çıkmasıyla rahatsızca uyanan Muzaffer gerinerek sevgilisinin yüzüne baktı. Hızlıca dudaklarına bir öpücük kondurup da kaptana, “Kaptan kıyıda tükür bizi!” diyerek Mavi’nin kulaklarının zarını patlatırcasına bağırdı.

Bir de çocuğun pamuk yanaklarını sırasıyla öpüp, “Ne güzel lan senin gülüşünle uyanmak,” dedi.

Mavi, Muzaffer’in yanındayken her zaman olduğu gibi dudaklarında asılı kalan gülümsemesiyle, “Ben uyuyunca bir şeyler mi izledin? Uyku mu tutmadı?” diye sordu merakla.

“He. Senin okuldaki vitaminsiz Newton demiş ya sana. Merak ettim elemanı da onu araştırdım.”

Gözlerini kırpıştırarak Muzaffer’e bakan Mavi, “Nasıl yani?” diye sorabildi yalnızca.

“İşte şu bir tane video izlenen yer var ya orada bir adam buldum. Onu izlerken oradan oraya zıpladım. Hiç de kötü biri değilmiş senin elmacı.”

“Muzaffer sana söylemiştim. O kadar kendini beğenmiş biriydi ki Newton, kendisinden önceki bilim adamlarını yok sayıp gök cisimlerini incelemek için sahte bilim olan astrolojiden bile yardım aldı. Geometrisi çok kötü olduğu için de yıldızların hareketlerini bile anlayamadı. Ben de hâlâ çalışmamı ilerletemediğim ve bir yıldız keşfedemediğim için bana Newton‘u refere ediyor o Abdullah denilen adam!”

“Ama sonra R’ye takmış o herifçioğlu. Geometride de kendisini geliştirmiş, Öklid okumuş hep. Kendinden önce gelen bilim adamlarına önce laf çaksa da sonra ‘Onlar dev biz onların omuzlarındaki cüceleriz,’ demiş iki gözüm.”

“Ya-“

“Ayrıca kaktülüs diye bir şey icat etmiş yavru ceylanım, yirmi yılda geliştirmiş. Senin dil çıkaran elemana bile ilham olmuş,” dedi Mavi’ye çaktırmadan avucundan bir şeyler okurken.

“Kalkülüs!”

“Eksik insanların senin arkandan söylediği laf salatalarını boşver Mavi. Sen kendini de kapasiteni de herkesten iyi bilmiyor musun?”

Mavi kafasını olumlu anlamda aşağı yukarı sallarken, “Mavi deme,” dedi.

“İki gözüm, mavi yıldızım, yavru ceylanım… Bu adam geometriyi öğrenip, derdini matematiksel anlattığında kaç yaşındaydı?”

“Yirmi altı.”

Muzaffer gülümseyerek Mavi’nin yanağına elini çıkarıp da olduğu yeri parmaklarının arkasıyla okşarken, “Sen kaç yaşındasın?” diye sordu.

“Yirmi altı.”

“O zaman bir tane göt boncuğunun lafıyla yelkenleri hemen koyverme iki gözüm. O yıldızı aha da bu yıl bulacaksın. Benim yakışıklı erkeğim, Muzo’m dediydi dersin. Bak şuraya yazıyorum,” diyerek Mavi’nin dudaklarını öptü.

“Dudaklarıma mı yazdın?”

“Evet. Eve gidince kucağımda da yazacağım o dudaklara,” diyerek yeniden öptü sevgilisini. “Sen çok güçlüsün yavru ceylanım. O elmacı herifin kendisine laf söyleyenleri çalışmalarıyla ezip geçtiği gibi sen de o at yarağına konmuş sineği ezip geçeceksin. Birilerinin seni düşürmesine izin verme, sen Mavi’sin unutma. Senin IQ‘un yüz altmış!”

“Evet!” dedi Mavi gaza gelerek. “Yapacağım sevgilim, sen de göreceksin bu yıl ben bir yıldız keşfedeceğim.”

“Hem biliyor musun o adam için arkasından ne demişler?”

“Ne?”

“Doğa ve Doğanın yasası, karanlıkta saklıydı. Tanrı: ‘Newton olsun!’ dedi ve her şey ışıkla doldu. Senin benim yolumu karanlık bir gecede masmavi ışığınla aydınlattığın gibi…”

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top