✨✨
Mavi, önündeki simsiyah ekranlara bakarken gördüklerine hâlâ inanamaz gibi önce gözlerinin etrafını çevreleyen uzun kirpiklerini kırpıştırdı. Daha sonra kafasını sağ omzuna eğdi, yetmedi sol omzuna… Gözlerini iki avucunun bilek kısmına yakın yeriyle ovuşturup canını yakarken sıfır rakamının yanında sıra sıra dizili, koyu yeşil bir rakamlarının hayal olmadığını görünce yerinden aniden fırlayıverdi.
O, oturduğu yerden zıplayınca altındaki tekerlekli sandalyesi arkaya doğru hızla seğirtti. Yaşadığı heyecanla tüm vücudunda aniden salgılanan adrenalin yüzünden hızla atan kalbini tutup da ekrana bakarak oturmak isteyen Mavi, altında olmayan sandalye yüzünden şap diye poposunun üzerinde yere yapışıverdi.
Şu an ne düşmesi umurundaydı çocuğun ne de normal zamanda pis diyerek bağıra çağıra koşacağı duşa neden olacak iki avucunun ve poposunun yere değiyor oluşu…
Kocaman kahverengi gözlerini hayretle açarak, hangi duyguyu hissederse hissetsin her an aklına gelen adamı aramak için eline telefonunu aldı. Hızla sevgilisinin ismine tıklayıp onun sesini duymak için sabırsızlanırken telefon ikinci çalışta açıldı.
“Yavru ceylanım?”
Hâlâ yerde oturan Mavi, “Muzaffer-” diyebildi yalnızca.
“İki gözüm kötü bir şey mi var?” diyen adam Mavi’nin sesindeki farklı tınıyı çoktan yakalamış, durağa gitmek yerine direksiyonu çevirip de Mavi’nin okuluna doğru sürmeye başlamıştı bile arabayı.
“Ben yıldız buldum kitabıma,” diyebildi Mavi.
Muzaffer’in göğsündeki endişe yerini sevinçle karışık bir gurura bırakırken, “Güzelim benim be! Hemen geliyorum bekle beni. Davran lan Muzo,” diyerek heyecanla alt dudağını ısırıverdi.
“Tamam.”
Mavi, boş boş etrafına bakınırken elleri titriyor, kalbi heyecanla atıyor, yanaklarındaki ısınmayı her yerinde hissedebiliyordu sanki. Duygular konusunda zamanında acemi olan çocuk, artık Muzaffer’le her bir duyguya isim koyabildiğinden şu an heyecan, mutluluk ve neşenin birleşip de tüm vücuduna adrenalin pompaladığını da biliyordu.
Oturduğu yerden kafasını bir mirket edasıyla yukarıya doğru uzatıp yeniden ekrana baktı. Yerinden kalkıp diğer ekrandan kontrollerini yaptı. Evet! Mavi sonunda bir yıldız bulmuştu!
Aylardır gecesini gündüzüne katıp da çalışıyor, zaman zaman Muzaffer’in ‘Özledim’ temalı mesajlarına, aramalarına dayanamayıp da sevgilisinin yanında soluğu alsa da yılların hayaline kavuşmak için dur durak bilmeden çalışmasına devam ediyordu.
Muzaffer’le birlikte denize açıldıkları gün sevgilisinin onu cesaretlendirmesi Mavi’nin ‘Ben Demir Dağı’nda dövüldüm. Kimse beni gaza getiremez,” cümlelerini de tıpkı diğer büyük konuştuğu her şey gibi süpürüp götürmüştü ondan.
Olduğu yerde, “Benim de yıldızım var artık!” diye bağırıp zıplayarak gece kimselerin olmadığı okulu inletirken birden odasının kapısı açıldı. İçeri Haydar, arkasından da Abdullah girip de çocuğun al al yanaklarıyla zıpladığını gördüklerinde önce anlam veremediler, Mavi dünyanın en stabil insanıydı zira.
“Mavi?” dedi Haydar.
“Delirdi en sonunda, yazık.”
“Abdullah Bey!”
Abdullah, Haydar’a bakıp da ağzına fermuar çekiyormuş gibi baş ve işaret parmağını birleştirip dudağının sol kenarından sağına doğru parmaklarını hareket ettirince Mavi heyecanla kafasını kaldırıp ona hâlâ şaşkınca bakan ikiliye doğru, “Yıldız buldum! Projemi tamamladım sonunda!” dedi.
Haydar arkadaşının başarısını sevinçle ona sarılarak kutlarken Abdullah dudağının kenarındaki gülüşle ellerini cebine sokup, “Tebrikler,” dedi.
Bu sırada kapıdan nefes nefese giren Muzaffer, Mavi’nin tam gözlerinin içine bakıp gülümsedi. Mavi, daha biraz önce çocukluk hayali olan yıldızını keşfetmesine rağmen karşısındaki adamın gülüşünün tüm yıldızlardan parlak olduğunu düşündü. Öyle olmasa Mavi’nin kalbi onun gülüşünü görünce daha da hızlanmazdı ki.
Muzaffer, hızla sevgilisinin yanına adımlayıp çocuğu bir hamlede kucağına aldı. Odada diğer iki elemandan başka kimsenin olmayışına güvenmiş, sevgilisini bir türlü indirmek istemediği kucağında tebrik etmeyi uygun görmüştü.
Mavi, Muzaffer’in kucağındayken adamın ensesinde ellerini birleştirip, “Buldum,” dedi.
“Şüphem yoktu iki gözümün baharı.”
“Muzaffer,” dedi Mavi. “Off!” İçinde dolup taşan duygularla ne diyeceğini bilemediğinden yine her zamanki gibi sevgilisinin adını söylemekte bulmuştu çareyi.
Mavi’nin boynuna burnunu daldıran Muzaffer’se, “Gurur duyuyorum seninle yavru ceylanım. Dünyanın en zeki bilim adamının sevgilisiyim ben de,” dedi.
Bir süre Muzaffer’e sarılıp da heyecanını dindirmeye çalışan Mavi, adamın boynundan kafasını kaldırıp bilmiş bilmiş tam karşısında onları gülümseyerek izleyen Abdullah’a baktı. Sevgilisinin kucağında, bacakları onun belinde birleşmiş şekilde duruyor oluşunu dahi umursamadan, “Buldum yıldızımı Abdullah Bey,” dedi.
Abdullah yeniden sessizce gülümseyip, “Öncesinde bulmuş görünüyorsunuz zaten Mavi Bey,” dedi Muzaffer’i işaret ederek.
Mavi, adamın ne demek istediğini anlayınca dudaklarını birbirine bastırıp utanarak Muzaffer’in boynuna saklandı yeniden. Muzaffer kahkahalarla kafasını sallarken birden kucağından zıplayarak yere inen Mavi, okulun kapsamlı araç gereçlerinin olduğu gözlem odasına doğru, “Yıldızıma bakmaya gidiyoruz! Hadi!” diye bağırarak odasından çıkıp koridorda güvenliklerin acayip bakışları altında koşuşturmaya başlarken arkasında kalan üç adam yalnızca onun heyecanına ayak uydurdu, gün Mavi’nin günüydü zira…
✨✨
Mavi, günlerdir olduğu gibi bugün de başarısının tadını çıkarırken evine gelip giden arkadaşları, babası, Melike, ve hatta Muzaffer’in taksi durağından arkadaşlarıyla birlikte neşeyle sohbetler ediyordu, bir adamın kenardan onu hayranlıkla izlediğinden habersiz.
Eskiden olsa kalabalıktan şikayet eder, insanlarla iletişime geçmek onun için yalnızca kendi anlatacaklarını anlatıp onları dinlememek olur ya da kimseyi evine almaz, “Uyku saatim geçiyor,” der onları umursamazca kovalardı.
Şimdiyse onlarla sohbetinden keyif alıyor, onun yıldız bulmasını bir türlü anlamayan Sıddık’a bile uzun uzun olayın gelişimini anlatıyordu.
“Şimdi o yıldız senin he mi kardeşim?” diye sordu Sıddık.
“Hayır ama keşfeden benim,” dedi Mavi sıcak çikolatasını yudumlarken.
“Senin buradaki kazancın ne aslan? Anlamadım ki. Amme hizmeti gibisine mi?” diye sordu Fehmi.
“Tabii ki maddi bir karşılığı var ama Amerika’dan çağırıyorlar beni. Bu yıl beş makalenin de baş yazarı bendim. Çok sevdiğim bir profesör de beni yanında istiyor, orada derslere girip hocalık yapmam için. Benim alanım için Amerika muazzam bir yer.”
Muzaffer, duyduğu sözlerle yutkunurken iş arkadaşları heyecanla Mavi’yi tebrik ettiler. Duyduğu Amerika sözcüğüyle kalbi acıyan adamsa sessizce mutfağa doğru adımlayarak elindeki çay bardağını lavabonun içerisine bıraktı.
İki eliyle güç almak ister gibi lavabonun kenarlarından tutunup derin nefes alıp verirken, ‘Zaten ne zaman iyi şeyler senin başına gelmiş ki?’ diye düşündü. ‘Öyle olsa el kadar bebeyken iki lokmayı senden esirgemezlerdi.’
Kulakları çınlasa da yine de Mavi’nin keyfini kaçırmamak için bu anı bozmaması gerektiğini düşünüp yüzüne sahte bir gülümseme kondurarak evlerinden ayrılan arkadaşlarını yolcu eden sevgilisinin yanına adımladı.
Herkes gittikten sonra Mavi, Muzaffer’e bakıp gülümseyerek, “Bir şeyler izleyelim mi sevgilim? Benim yüzümden senin de planların bozuldu bu aralar,” dedi.
Muzaffer de Mavi’ye gülümsemişti ki Mavi’nin kaşları çatıldı.
“Neden yalancıktan gülümsüyorsun?”
“Yok iki gözüm, o nasıl laf?”
“Gözlerine ulaşmıyor gülümseme. Bana baktığın her an olduğu gibi parlamıyor da göz bebeklerin?” dedi sorar gibi.
“Sıddık iti yordu beni ondandır.”
“Anlatır mısın Muzaffer?”
“Dur önce sana sürprizim var, ona bakalım olur mu?” dedi Muzaffer çocuğun içindeki neşeyi de heyecanı da kendi sikik tripleri yüzünden yok etmek istememişti.
“Ya!” Normalde sürprizlerden de hoşlanmayan çocuk sevgilisinden gelecek her şeye tamam dediği gibi şimdi sürprizini de heyecanla beklemeye başlamıştı.
Muzaffer, Mavi’nin elinden tutup da asansöre yönlendirdi. Mavi hayretle ona bakıp, “Asansöre mi bineceğiz?” diye sordu.
Ona sıkıca sarılıp saçlarına burnunu daldıran Muzaffer, “Sen yanımdasın ya, korkmam ben hiçbir şeyden artık iki gözüm,” dedi.
“Ya Muzaffer!” diyen Mavi teras kata gelen asansörden hızlıca inip elini tuttuğu sevgilisinin peşinden terasa ilerledi. Terasın kapısı açılınca tam ortadaki örtünün üzerine gelişigüzel dağıtılmış minderlere, üzerinde yıldız şeklinde mum olan pastaya, içeceklere ve tüm bunların karşısındaki kocaman, beyaz bezden yapılma gibi görünen ekrana baktı.
Sevgilisine sorar gibi bakıp, “Bu ne?” dedi.
“Hani sen bana aylar önce ‘Çok sevdiğim Tarkan konserine bile gidemedim,’ demiştin ya? Tarkan imanıma aile babası olmuş, konser monser hak getire iki gözüm,” dedi üzgünce. Aylardır Tarkan’ın Türkiye’nin herhangi bir yerinde olacak konserini arasa da adam konser vermemeye yeminli gibiydi sanki bu aralar.
“Konser bulamadım ama ben de Tarkan’ı terasımıza getirdim, hem de en faça halini. İki kişilik bir konser ama. Sadece senle ben.”
Mavi, gözlerini kırpıştırarak yeniden etrafına bakıp dudaklarını yalarken yanındaki adamla yaşadığı her yeni anda gelen yeni şarkının gönlünde çalmasına izin verdi. Eşsiz melodisinin kaynağı yanındaki adamın gülüşüydü, belki de varlığı… Bilmiyordu çocuk. Ama bildiği tek bir şey vardı ömrü boyunca Mavi ilk kez bile isteye mutluluktan akıtıyordu gözlerindeki yıldızları.
İki gözünden birer yaş düşerken ne yapacağını bilemez gibi dudağının sol ucunu yanağına doğru çekti. Yutkunarak titreyen alt dudağını ağzının içine yuvarlasa da olmuyordu, akıyordu gözlerinden yıllardır hiçbir şekilde akmayan mutluluk gözyaşları onun iradesinden bağımsız.
Muzaffer endişeyle sevgilisine bakıp, “Beğenmedin mi iki gözümün baharı?” dedi.
“Muzaffer?” dedi Mavi. “Platon der ki: ‘Güzel bir ruha aşık olan ona hayatı boyunca sadık kalır. Çünkü sevdiği şey ebedidir.’ O adam asırlar önce seni görmeden bu sözleri nasıl söylemiş olabilir ki?” diye sordu.
Muzaffer, Mavi’nin yanaklarına ellerini atıp baş parmaklarıyla onun gözyaşlarını sildi. “Müslüm Baba da der ki: ‘Güzelmiş çirkinmiş ne fark eder? Deli gibi sevmek ruhumuzda var,’ yavru ceylanım.”
Mavi gülümseyerek sıkıca sevgilisine sarılıp, “Çok teşekkür ederim,” dedi. “Her şey için. Beni bulduğun, beni sevdiğin, bana hasta demediğin, bana katlandığın için.” Kelimelerle arası sayılarla olduğu kadar iyi olmayan çocuk içinden taşan duyguları da anlatamıyordu sanki.
Muzaffer, onun elinden tutup da minderlerin olduğu kısma ilerletirken önce kendisi oturdu, yanına da Mavi’yi çekip bir kolunu omzuna atarak onu göğsüne yatırdı.
“Ben söylemekten usanmam iki gözüm. Ciğeri beş para etmez beni bile adam, insan yaptın sen. Kendine bakmadan, benim yaralarımı sardın. Beni onardın. Sen ne dersen öyle olsun iki gözüm ama ben seninle yaşlanmak isterim. Sensiz olmaz,” diyerek yanındaki kumandadan tam karşılarındaki kocaman beyaz ekranı açtı.
Tarkan belinde küçük işlemelerin olduğu bir bezle dans ederken Mavi yeniden gözünden akan yaşlarla Muzaffer’e sarılıp karşısındaki hayranı olduğu sanatçıya bakmaya gerek bile duymadan sadece adamın güzel kokusunu içine çekti.
“Sensiz de olmaz. ‘Görünüş yalnızca kalpten bakıldığında berraklaşır. Dışarı bakanlar düş kurar, içeri bakanlar uyanış,’ der Jung. Sen ciğeri beş para etmez değilsin Muzaffer. Sen benim gözümün gördüğü en güzel şeysin, zafer yıldızımsın. Tek gerçek zaferim de sensin. Hani sen bana söylüyorsun ya Müslüm babandan şarkı, heh ben de sana onu söylüyorum say,” dedi kıkırdayarak.
“Yani- Gitmeyecek misin?” diye sordu Muzaffer kalp atışları hızlanırken.
Mavi adamın göğsünden kalkıp da tam gözlerinin içine bakarken, “Nereye?” diye sordu.
“Amerika’ya. Seni çağırmışlar ya hoca ol diye.”
Mavi, az önce adamın neden gözlerinin içindeki parıltıların bir anda söndüğünü anlamış gibi, “Tabii ki gitmeyeceğim sevgilim. Sensiz ne işim var orada benim? Çoktan ret bile ettim. Buradaki okulda kalacağım. Kadro verecekler bana doçent olarak,” dedi. “Okulun en genç doçenti oluyorum bu arada. Birkaç yıla da profesör olurum zaten,” diye de ekledi bilmiş bilmiş sevgilisine kariyer planını anlatırken.
Daha sonra Muzaffer’in yanağına elini koyup, “Hem ben teorik fiziği çok seviyorum. Ders falan veremem kimseye. Benim gibi Demir Dağı’nda dövülen bir dehanın bulacağı daha çok şey Muzaffer. Ayrıca uğraşamam ortalama zekalı insanlarla,” dedi burnunu kıvırarak.
“Lan senin canını yerim yemin et lan.”
Mavi, hâlâ kendisinin bir dine inanmadığını kabullenemeyen sevgilisine tip tip bakıp, “Valla,” dedi el mahkum.
“Lan Mavi’m! gidecen sandım ayranım kabardı korkudan iki gözüm önüme aksın ki.”
“İçeceklerin kabarmasın sevgilim. Ben seni bırakıp da bir yere gitmem, hem ben sana aylar önce söz vermiştim. Hem de Mavi sözü,” Daha sonra yanakları pembeleşerek Muzaffer’in dudaklarına bir öpücük bıraktı. “Seni öpmeden duramam zaten.”
Muzaffer, kahkaha atarak tam önlerindeki ekranda hâlâ oynayan adamı sallamadan Mavi’yi kucağına çekiverdi. O ellerini Mavi’nin beline dolarken Mavi de bacaklarını adamın belinde birleştirdi gülümseyerek. İkisinin de gözü ne Tarkan’ı görüyordu şimdi ne de nefis pastayı…
“Demin sen bizimkilere Amerika falan deyince götüm korkudan üç buçuk attı.”
“Bana güvenmiyor musun sen?” diye sordu Mavi sahte bir kızgınlıkla.
“Yok haşa yavru ceylanım. Güzelimin sözleri emirdir ama benim başıma hiç senin gibi bir şey gelmedi ki. Bazen hâlâ rüyada sanıyorum kendimi.”
Mavi, yeniden Muzaffer’in dudaklarına kapanırken önce adamın alt dudağını ağzının içine çekti, daha sonra üst dudağını… Yetmez demek ister gibi yanaklarını öptü sırayla, oradan boynunu…. “Rüyada olmadığının kanıtı bunlar.”
“Ben tam anlayamadım, bence çıplak şekilde yatağımızda göstermelisin bana gerçek olduğunu. Mümkünse kucağımda zıplayabilirsin sevgilim. Kendim için diyorsam şerefsiz olayım kitabıma, senin başarını kutlamak maksatlı sözlerim,” dedi kaşlarını yukarı aşağı oynatırken.
Mavi’nin Muzaffer’e alıştıkça daha az seyrekleşen pembe renginin güller açtırdığı yanakları nedense bu gece ona savaş açmış gibi yeniden renk değiştiriverdi. Dudaklarını yalarken adamın tam dudaklarına baktığını görünce ellerini Muzaffer’in boynunun iki yanına yerleştirdi.
“Zaten kutlama için bir şeyler düşünmüştüm ben.”
Muzaffer’in gözleri kocaman açılırken, gülümsemesi yüzünden ortaya çıkan hafif gamzesiyle birlikte, “Ne düşünmüştün?” diye sordu.
“Bu gece kutlarız ikimiz diye düşünmüştüm. Ama özel, anladın işte sen.”
“Anlamadım?”
“Çiftleşme yani Muzaffer!” diye çemkiriverdi Mavi.
Zaten izlediği, okuduğu, araştırdığı şeyler aklına geldikçe daha da utanıyordu çocuk. Sevgilisi de onu bilerek utandırmak ister gibi, sanki aylardır lafı sürekli oralara getirmiyormuş gibi davranıyordu.
Üstelik tam bir birliktelik yaşamasalar bile Muzaffer her gece Mavi’yi başka şekillerde seviyordu zaten, Mavi’nin aklını başından alan ve sözleşmeye bile ‘çiftleşme’ maddesini ekletmeyecek şekilde her gün olmasını ister gibi…
Muzaffer pişmiş kelle gibi sırıtırken, “Vuslata ermeme çok az kaldı. Mavi ceylanım da gitmiyor. Lan dünyanın en şanslı herifi benim dinime imanıma. Çektiğim her boka değdi amına koyayım,” diyerek burnunu yeniden duyumsadığı andan beri kabuslarının en büyük düşmanı olan kokuyu solumak için çocuğun boynuna gömdü.
“Benim de. Hissettiklerimi hatırlamasam da senin varlığın eski anılarımı unutturdu. Babamın dediği gibi göğsüme taktığım zafer yıldızı bana çok yakıştı.”
“Ben en çok sana yakışırım iki gözümün baharı. Ömrümün sonuna kadar da bir sana yakışacağım.”
“Yıldızımın ismini hiç sormadın?” dedi Mavi.
“Acayip sayılar veriliyormuş, araştırdım da az.”
Mavi yan şekilde gülümseyerek, “Ben öyle yapmadım ama,” dedi.
“N’aptın? Neşet mi koydun yoksa? On numara isim. Müslüm de olurdu, ha Azer de. Ya da bumbar, şırdan da olabilirdi. Türk yemeklerimizi gavurlara tanıtırdın. Kokoreçi çalan Yunanlara da kapak olurdu yavru ceylanım. Boklu bağırsağı çalmış adamlar!” dedi hayretle.
“Muzaffer!” dese de adamın sıraladığı saçma isimlere gülmeyi de ihmal etmedi Mavi. Aylardır o kadar çok gülüyordu ki okulunda bile herkes yeni bir tür keşfetmişler gibi Mavi’yi inceliyorlardı sürekli. Bilmiyorlardı elbette aşkın en büyük şifa olduğunu…
“Victores,” dedi Mavi.
“Ha ecnebice. O ne demek?”
“Muzaffer demek sevgilim. Latince.”
Muzaffer, hayatına Mavi girene kadar hediye almamış sayılırdı. Mavi’ye gönlünün düştüğü gün adam zaten bundan sonra o kendisine gelirse ondan büyük hediye olamayacağını bilir gibi başka hiçbir şeyi umursamamıştı da. Şimdi aklına hayaline gelmeyecek, varlığını bile sorgulamadığı yıldızlardan birinin ismi kendisinin sebebinden verilmişti demek…
Kendisine değerli zamanından veren, aylardır onu ortaokul sınavlarına kendi işinin gücünün arasında çalıştıran, bunlar olmasa da zaten elma gibi kızaran yanakları, kocaman kahverengi ceylan gözleri, uzun ok gibi canına batan kirpikleri ve olanca güzelliğiyle kendisi hediye olan çocuk ona neleri layık görüyordu böyle?
Muzaffer’in de sağ gözünden düşen yaş çenesine doğru akarken dudaklarını yalayıp da başını sağ tarafa çevirdi. Sol elinin baş ve işaret parmaklarıyla iki gözüne baskı yaparak burnunu çekmişti ki Mavi kocaman gözleriyle onun kucağında onu incelemeye başladı.
“Mutluluktan ağlıyorsun,” dedi çocuk hayretle.
Babası görse gurur duyardı onunla. Mavi birinin duygularını görüyor, anlıyor, önemsiyor ve seslice dile getiriyordu artık. Baysal için bu, bir dolunay akşamı dilediği dileğin kabulüydü, yıllarca oğlunun yalnız olacağından korkan adamın bir gecede korkularına inen kırmızı bir hançerle gelen.
“He iki gözüm. Bana kimse bir şey layık görmedi bunca zaman. Bakma otuz iki yaşında olduğumuza, sana kadar pek yaşamadım ya ben. Neyse. Sen bana nasıl baharlarla geldiğini bilmez gibi bir de baharıma yıldız takıyorsun Mavi, benim sana söyleyecek kelimem yok artık.”
Mavi, Muzaffer’in kucağında burnunu adamın burnunun ucuna dokundurarak gülümsedi. “Sen benim en parlak zafer yıldızımsın Muzaffer, yine söylüyorum. Senin sayende buldum o yıldızı da. Umurumda da değil ki. Abdullah’ın dediği gibi çoktan yıldızımı bulmuştum ben. Hem de gerçekten beni aydınlatan. Çok aşığım dinime imanıma sana iki gözümün baharı,” dedi kıkırdayarak.
Muzaffer, gözlerinden akan yaşlarının arasında, “Ben de çok aşığım kitabıma sana Mavi’m. Lan orospu Recep’e bile şükreder oldum seni bana getirene vesile oldu diye,” dedi.
“O pisliğin adını anmamalısın.”
“Doğru. Yıldızımın adını anmalıyım hep. Hadi bir daha bakak yıldızımıza.”
“Olur. Ama şimdi başka işimiz var sevgilim,” dedi Mavi adamın kucağından kalkıp da elini ona uzatırken.
Muzaffer, heyecanla Mavi’nin elinden tutup arkalarında kalan ekranda çalan şarkıyı bile duymazken, “Lan vuslata mı erecem ben şimdi?” dedi.
Mavi, kıkırdayarak kafasını sallayıp da sevgilisini terasın çıkışına yönlendirirken, “He valla vuslata erecen bebeğim,” derken Muzaffer gözlerindeki ışıltıyla yıllardır sönen ruhunu bir anda gelip de önce kokusuyla sonra kendisiyle aydınlatan mavi yıldızının gözlerinin içine baktı, kalbinden gelen aşkla.
Farklı zamanlarda, başka şekillerde ama aynı hissettiren acıyla hapsolan tüm karanlıklar iki ruhun da göğsünde birbirlerini yıldız addetmeleriyle birlikte parıldayarak aydınlığa döndü.
İkisinin içindeki gölgeler daha ilk tanıştıkları an, onlardan habersiz bir bir göğüslerinden eksilirken yerlerini yalnızca binlerce yıldızlara bıraktılar, hem de bundan sonra yalnızca iki adamın birlikte sayacakları yıldızlara…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
Özel bölümlerde görüşürüz! 💙