✨✨
Her şeyin sahtesi yapılabilirdi şu hayatta. Kıyafetlerin, çantaların, kitapların, filmlerin ve hatta değeri para ile ölçülemeyecek sanat eserlerinin bile… Hal böyle olunca duyguların sahtesinin olması da kaçınılmazdı. Nihayetinde insan denk geldiği ve gerçek şeylerin pek de karşısına çıkmadığı bu çağda, sahte duyguları kalbinin ortasına sıra sıra, dağ misali dizip de içini çürüten insanlara şaşırmamalıydı.
İşte Rahmi, karşısında oturup kahvesini içen ve onu zarafetiyle mağlup eden adam için yılların kurdu olduğu hayat ormanında içinden, ‘Gerçek biri, sahteliğin esamesi yok,’ diyordu. Ona söylediği tüm sözlere rağmen yine de oğlunu bu adamın ikna ederek karşısına oturttuğunun fazlasıyla bilincinde, masallardaki üvey anne rolüne bir süre de olsa büründüğünden çokça da utançtaydı.
Ne olursa olsun onun cüretine hayran kalmıştı. Karısını kendisini affetmesi için götürdüğü ikna turları bitip de eve döndüklerinde oğluyla Mustafa’nın yan yana onları beklediklerini görmüş, ilk konuşmasının aksine adamın cesaret arması taşıdığı gözlerinin parıltısına şahit olmuştu.
Onun düşünceli halinin farkında olan Zeynep, kahvesinden keyifli bir yudum aldı. “Yunanistan çok güzeldi çocuklar, siz de gitmelisiniz.”
Mustafa, heyecanla söze atlayıverdi. “Biz önce Barselona’ya gideceğiz Zeynep abla.”
Ayaz, içinden Mustafa’nın geldiği noktayla övünürken Rahmi, oğluna şefkatle bakarak, “Ayaz gitmişti geçen yıllarda, çok beğenmişti. Değil mi oğlum?” dedi.
İçindeki kırgınlığı kolayca halledemeyen Ayaz, duvar gibi suratıyla adama baktı. “Evet ama Mustafa’yla da gitmek istiyorum.” Koltukta, tam yanında oturan sevgilisinin elinin üzerini okşadı. Babası yüzünden ondan birkaç gün de olsa ayrı kaldığı zamanı unutamıyor, Mustafa ne kadar kimselere kin tutamasa da Ayaz, onun kadar çabuk affeden biri olamıyordu, onsuzluğun yakıcı tadını damağında hâlâ hissettiğinden sebep.
“Gidin tabii gidin, bu yaz izninizi ayarlayın gidin.”
“Mustafacığım, aldığın bilekliği kaldığımız otelde tanıştığımız birkaç kişi gördü, ‘Çok güzel,’ dediler,” diyen Zeynep, kıkırdadı. “Damadım Güney Afrika’dan getirdi diyerek biraz hava atmış olabilirim.”
Mustafa, damat lafını duyunca sadece sevgilisinin anlayabileceğini şekilde gözlerini süzdü. “Beğenmene çok sevindim Zeynep abla, senin gibi çok zarif.”
Yüzlerdeki gülümsemenin havada asılı kaldığı birkaç dakikanın ardından Rahmi, boğazını temizleyerek, “Mustafa,” dedi. Adamın adını yanlış telaffuz etme devri de kapanmış gibi görünüyordu. “Ben senden özür dilerim oğlum.”
Mustafa, kulaklarına dolan ‘oğlum’ sözüyle gözlerini kırpıştırırken elinin üzerinde kalan Ayaz’ın elini istemsizce avucunun altına alıp da sıktı. Yalancı kalabalıklarının yarattığı yanılsamanın etrafını çevirdiği hayatında kimsesi kalmamıştı. Annesi, babası ve kardeşi onun için bitmiş, kin tutmasa da onları tamamen defterden sildiğinden ve ortak bağlantıları da olmadığından ailesinin onun arkasından üzülüp üzülmediklerini dahi kestiremiyordu.
Bu süreçte ailesi, tıpkı her şeyi olduğu gibi Ayaz olmuş, Ahmet, Burak, Zeynep ablası ve Elif derken aslında ailenin biyolojik zorunluluklardan gelen bağların oluşturduğu, içi boş bir kurum olmadığına sevgilisi ikna etmişti onu. Kardeşinden görmediği desteği Ahmet’ten görmüş, başı sıkıştığında Burak’a koşmuş, Ayaz hakkında bile Zeynep ablasından akıl almış, tüm bunların yanında elini sıkı sıkı tutan ömürlük eşiyle yeni bir hayata başlıyordu şimdilerde.
Buruk bir sevinci falan da yoktu Mustafa’nın. Doğarken eksik olan tüm yanları Ayaz’la tamamlanmış, göğsünün ortasındaki ona nefes aldırmayan boşluk, yanağında dört beni olan bir esmerin gelişiyle muhteşem bir uyumla kapanmıştı bile. Yine olsa yine yaşardı her şeyi Mustafa, yolun sonundaki erik ağaçlarının altında onu aşkı bekleyecekse eğer…
Kalp ağrısı değil kalbinin kuşu, ruhu olmuştu Ayaz. O, sessiz çığlıklarının arasında her şeyden vazgeçmişken kuyunun dibine, ‘Güzel bebeğim,’ diyerek fısıldamış, elinden tuttuğu gibi yüzüne yansıyan ay ışığıyla güzelliğine güzellik katıp alıvermişti yamacına Mustafa’yı. Elinden tutarken de bir an arkasına bakmış, ona güzel gülümsemesini bahşetmişti.
Zihninden gelip geçen minnetiyle bir an bakışları Ayaz’a dönmüşken Rahmi, “Ben ikinizden de özür dilerim,” diyerek sözlerine başladı. “Yaptığımın yenilir yutulur tarafı yok, bunun farkındayım. Cahilliğimin ardına da sığınmayacağım, her şeyin sorumluluğunu üstleniyorum. Dünyada çoğu şeyin affı vardır belki ama kibrin yoktur,” dedikten sonra kaşlarını kaldırıp başını olumsuz anlamda sallayarak ne kadar yanlış hareket ettiğini hatırladı bir kez daha. “Kibrime yenilip sizin bir şey bilmediğinizi düşündüm. Aslında iyi bildiğim ama ihmal ettiğim bir duyguyu elinizden almayı çalıştım, aşkı. Yalnızca her baba gibi çocuğum için zaman zaman hataya düşebileceğimi aklınızda bulundurarak hareket edin olur mu?”
Mustafa’nın son günlerde kendinde fark ettiği bir durum vardı ki uydurduğu isimle buna ‘yüksek empati hastalığı’ diyordu. Başkalarının yerine kendisini çok çabuk konumlandırır, çok çabuk onlar gibi düşünürdü. Gittiği seanslarda da bunun altını doktoruyla özellikle çizmişler, fazlasının zarar olduğuna kanaat getirmişlerdi.
Eylemler, bir akıl süzgecinden geçtikten sonra davranışa dönüşüyordu. Başkasının hatasının ceremesini çekecek olan Mustafa değildi, olmamalıydı. Yoksa bir ömür Mustafa, bu şekilde diğerlerini kendisinden çok düşünerek hayatı ona da, eşine de zindan edecek gibiydi.
Yine de adamın onların karşısında mahcubiyetle ezilip büzülmesine dayanamadı, bakışlarında beliren anlayışlı bir ifade ileri dosdoğru onun gözlerinin içine bakmaya başladı. “Rahmi Bey, ben sizi anlıyorum. Belki ben de bir baba olsam çocuğumun kendisinden on üç yaş büyük biriyle olmasını istemez, ‘Amacı ne şimdi bu adamın?’ diye düşünürdüm. Haklısınız.” Ayaz’a doğru onun dayanamayacağı kadar güzel bir gülümseme sundu. Sevgilisine, ‘Acele etme, sözlerimi bitirmemi bekle,’ demek istiyordu aslında. “Yalnızca şunu unutmamanızı isterim, Ayaz benim her şeyim. Ailem, annem, sevgilim, arkadaşım, hatta eşim. Bundan sonra, ne olursa olsun onun yanında savaşacağım.” Birkaç saniye sustu. “Herkesle.”
“Bir ömür onsuz kalmaktansa varsın herkes beni kötü bilsin. ‘Kendisinden küçük biriyle ne işi var bu adamın?’ desinler, umurumda değil. O olsun da gelen her şey başımla beraber. Söylediğim gibi, sizi anlıyorum.” Omuzları dik, gözleri cesaretle bakıyordu şimdi. “Ama bundan sonrası için olanları unutsak, olmaz mı? Yaşanmamış saysak? Ayaz’la ayrı kaldığım birkaç günün acısını hâlâ, hatırladığımda bile yaşıyorum sanki. Bir daha tekrarlanmaması için zihnimin en derinlerine gömüp güzel anılar biriktireceğim sadece.”
Ayaz’ın, aylar önce kendi gözlerine bakarken utanan, ona getirdiği kahveyi içtiği için sevinçten gözleri ıslanan ve onun tarafından sevilmeye layık olmadığını düşünen adamın şimdiki cesur cümleleriyle yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Ayaz, gülümsedi Mustafa öldü. Gıyabında, ‘Biraz daha az parla,’ dediği sevgilisi sanki onun inadına daha çok parlamak istiyordu, Mustafa’nın aciz kalbinin bunu kaldıramayacağını bilmesine rağmen.
Onun sözleriyle omuzlarından dağ misali bir yük kalkan Rahmi, “Tamam oğlum,” dedi. “Ama bundan sonra sen de bir oğlumsun benim. Unuttuk gitti, işime gelir.” Karısını ikna etmeye çalışırken de bu konu her açıldığında kocaman adam küçücük kalarak yerin dibine girmek istiyor, basireti bağlanmış gibi yaptığı eylemlerin kendisine hiç yakışmadığını düşünerek utanıyordu.
Mustafa, fincanın dibinde kalan kahveyi keyifle içti. “Anlaştık.”
Rahmi, bu kez de beklentiyle oğluna bakınca Ayaz, “Baba ben şirketinde çalışmam, okuluma devam ederim,” dedikten sonra dileklerinin en önemlisini sona saklar gibi, “Mustafa’yla da ayrı eve çıkarım. Uyarsa,” diye de ekledi.
Sevgilisiyle acil tarafından birlikte yaşamaya başlaması gerekiyordu. Her iki evde de zaman zaman birlikte kalıyorlardı ancak Ayaz, Mustafa’ya olan iştahıyla böyle zamanlarda dahi ona doyamıyordu.
Üstelik Mustafa’nın o bembeyaz tenine yakışan siyah inci misali öz güvenli yaklaşımı, Ayaz’ın onsuz bir dakika bile geçirmek istememesine neden oluyor, gündüz okul ve iş yüzünden ayrı kaldıkları için akşam birkaç saatlik görüşmeler ona yetmiyordu artık.
Rahmi, affedilmesinin verdiği keyifle arkasına yaslandı. “Pazarlık yapıyor hatun, gördün mü?” Sonunda yegane varlığı, biricik oğlu ondan bir şeyler istemeye başlamış, haftalar sonra onun bu halini gördüğü için o da daha bir keyiflenmişti.
Zeynep, “Haklılar Rahmi. Bana kalsa evlatlarım benimle yaşasın isterim ama kaynanayla yaşamak zordur bilirim,” dedi hülyalı hülyalı uzaklara dalarak.
“Bak şimdi.”
“Rahmi, bence sen sus bu konuda, geçmişi açmayalım,” diyen Zeynep, bakışlarını yeniden ikiliye çevirdi. “Neyse, bize yakınlarda bakın evi ama tamam mı? Ben sizden uzak kalamam. Bir de arada bir beni pilates kursuma bırakın da hava atayım şöyle oradaki cadılara.”
Mustafa, bir kez daha atıldı. “Ben ehliyetimi almak üzereyim zaten.”
Ayaz, ehliyetin lafı bile geçince aklına düşen Sertan gebeşini düşünüp dişlerini sıktı. Güzel bebeğinin büyüsü kendisiyle olan barışından sonra daha da belirgin hale geldiğinden dışarıda onu bekleyen kurtlara karşı savaş halindeydi esmer. Başta da o Sertan denilen herifle…
Bir süre daha sohbetler edildi, tatlılar yendi. Konuşulacak ne kaldıysa ortaya döküldüğünden ortamdaki havanın ağırlığı da gitmiş, yerini neşeli bir muhabbete bırakmış gibiydi.
En sonunda Ayaz, ailesinin, ‘Biraz daha kalın.’ ısrarlarını duymazdan gelip sevgilisini çekiştirerek onun evine gitmek için birkaç bahane uydurdu. Hafta sonunu dışarı bile çıkmadan, Mustafa’nın bir türlü doyamadığı ve izleri silinmeden yenisini eklediği o ışıltılı teninde kaybolarak geçirmek istiyordu.
Eve girdiklerinde Mustafa, montunu portmantoya asarken çoktan salona ilerlemiş olan Ayaz’a doğru, “Sevgilim, ben ev bakmaya başladım,” dedi.
“Beraber baksaydık bebeğim, yorulma sen.”
Mustafa’nın yüzünde mahcup bir ifade belirdi. “Ben baksam, sonra sana göstersem de birlikte seçsek?”
Ayaz, onun çekingen haline anlam veremeyerek, “Neden ki?” diye sordu. “Tek başına zor olmaz mı, hem iş hem ev bakmak falan?”
Bal rengi göz bebeklerini istekle Ayaz’ın yüzüne diken Mustafa, koltukta oturan esmerin bir çırpıda kucağına yerleşti. “Bir kere de ben omuzlarındaki yükü almak istiyorum. Hep sen uğraştın benim için, bundan sonra da ben çabalamak istiyorum, olmaz mı ki?”
Ayaz, Mustafa’nın her seferinde yerini bilir gibi kucağında soluğu almasından hayli memnun şekilde, “Sen nasıl istersen güzelim,” diyerek tam görüş hizasına, sanki onun öpmesi için konumlandırılmış kalın dudaklara bir öpücük kondurdu. “Ama çabalamadığını düşünmeni istemem, bir ömür beraberiz artık. Sen ben yok, biz varız. Bunu unutma, olur mu?”
Mustafa, saatlerdir sevgilisinden alamadığı ve çok özlediği öpücüğe kavuşurken içindeki boşluğun aniden kapandığını hissetti. “Unutmuyorum ki! Ama yine de bu işi bana bırak sevgilim. Sen sadece arkana yaslan ve derslerine çalış, bana da güzel ödevler hazırla. Çok yakında üzerinde sadece önlükle yapacaksın o ödevleri.”
Ayaz, Mustafa’nın kirpiklerinin ucundan bile dökülen cilvesine yutkunarak bakıp, ‘Kalbimin sol yarısı’ diye geçirdi içinden. Koskoca bir ömre onunla başlamak, çok da bir şey yaşamadığı hayatında ona sunulan bu eşsiz şans için şükretmesine neden oluyordu. Mustafa, hayata ne kadar geriden başladıysa Ayaz da bir o kadar erken başlamıştı. İşte bu yüzden, sevgilisini bulduğu gün onun kutlu doğum günü olmalıydı.
Mustafa, Ayaz’ın göz bebelerinde peydâ olan duyguların anlamlarını çözer çözmez buna bir an bile izin vermek istemedi. Bugün yeterince duygusal konuşma yapmışlardı ve şu an kucağında oturduğu adamdan alması gereken çok başka şeyler vardı. Sevgilisinin boynuna sıra sıra öpücüklerini kondururken esmer tenin sahibini baştan çıkarma niyetiyle öpücüklerine dilini de ekledi. Ayaz’sa çoktan yoldan çıkmaya hazır, dudaklarını ısırarak Mustafa’nın başını kendi boynuna bastırdı.
Birden doğrulan Mustafa, bedenini geriye doğru kaydırarak becerikli hareketlerle Ayaz’ın kemerini açıp fermuarını indirdi. Sevgilisinin soran gözlerle ona baktığını görünce de sadece bir, “Özledim,” çıktı dudaklarının arasından.
Onun amacını anlayan Ayaz, çenesini işaret ve baş parmağıyla nazikçe tutup başını yukarı kaldırdı. “Hiç sormadım sana affet, üstte olmak ister misin?”
Bu zamana kadar Mustafa’nın büyüsüne kapıldığından bu durum aklına bile gelmemişti. Kendisine kızsa da onun altta olmaktan memnun olduğunu kulaklarında çınlayan çığlıklarından biliyordu ama düşüncesizce hareket edişi sebebiyle aniden göğsünün ortasına bir sıkıntı çöktü.
Mustafa, kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Hayır.” Aceleci tavırlarla sevgilisinin pantolonunu ve boxerını aynı anda aşağı çekiştirip ortaya çıkan manzaraya alt dudağını ısırarak baktı.
Ayaz, Mustafa’nın istekli haline gülümsese de, “Güzel bebeğim, emin misin? En azından denesen,” dedi, sorar gibi.
Mustafa, eline aldığı Ayaz’ın iştah açıcı penisini aşağı yukarı çekiştirirken tam ucuna baş parmağını bastırıp dairesel hareketlerle okşamaya başladı. Ayaz, dişlerini sıkarken Mustafa ona bakıp, “Sevgilim ben altta çok iyiyim, istersem söylerim. Senin vücudun zaten benim değil mi?” Dizlerinin üzerinde yere çöktükten sonra Ayaz’ı bir eliyle tutup tam ucuna ufak bir dil darbesi atarak kışkırtıcı bir şekilde yaladı.
“Hem şimdi öyle bir şey olmayacak, ağzımda istiyorum seni.” Ayaz’ın gözleri duyduklarıyla açılırken Mustafa, bununla da yetinmemeye kararlıydı. Sevgilisini her gün, kat be kat şaşırtmak için gizli bir yemini vardı sanki beyaz tenli adamın. “Kendini tutma Ayaz, ağzımı sikerken sert ol.”
Dudaklarının arasına aldığı penisin ucunun etrafında dilini döndürdü. Ayaz, onun yaptığı bu hareketi duyduğu sözler yüzünden fark edememişti. Mustafa’nın nasıl da onun için yaratıldığı düşünmekle meşguldü yalnızca. O, sevgilisini bir kahin edasıyla görmüştü görmesine ama içinde görünenden fazlası olan adamın bu hallerine şahitlik edeceğini, bu kadar ileri gidebileceğini o bile tahmin edemezdi.
Çene hattı belirginleşirken koltukta iyice yayıldı. Bacaklarını biraz daha aralayarak Mustafa’nın saçlarından tutup ağzının içinde büyüyen penisinin kaymasına izin verdi. Mustafa, alabildiği kadarını ağzına alıyor, bazen tamamen ağzından çıkarıp Ayaz’ın hayalarını tek tek emiyor, bunu yaparken de eliyle onu çekiyordu.
Ayaz, dayanamayarak ayağa kalktı. Tişörtünü tek eliyle ensesinden çekip çıkararak yere fırlattı. Bu sürede kalçası topuklarının üzerinde, itaat eder gibi ama büyük bir istekle onu bekleyen sevgilisini görünce yeniden içindeki dizginleri koyverip adamın ağzına doğru itti kendisini.
Mustafa, onu tamamen ağzına almaya çalışırken öğürünce Ayaz, mümkünmüş gibi daha da çok sertleşti. Yukarıdan, ağzından salyalar akarak onu bütünüyle saran adama bir bakış atıp onu ensesinden tutarak işi devraldıktan sonra bu kez de o Mustafa’nın ağzının içinde hareket etmeye başladı.
Ne kadar süre daha devam ettiğini yaşadığı tutkunun getirisi ellerinden kayıp giden zamanla anlamasa da bir ara tamamen kontrolünü kaybedip Mustafa’nın boğazına doğru kendisini iyice bastırdı. Mustafa, göz bebeklerinde oynaşan yaramaz parıltılarla bir kez yutkundu. O yutkunduğunda Ayaz’ın seğiren penisi aldığı zevkle gözlerinin önünde siyah noktaların belirmesine sebep oldu.
“Mustafa, sana ne zaman doyacağım ben?”
Ağzından çıkardığı Ayaz’ı masum bakışlarla aşağıdan izleyen Mustafa, “Hiçbir zaman sevgilim, ilk günkü gibi olacak her zaman,” dedikten sonra ellerini sevgilisinin hayalarına atıp yoğurdu. Bir yandan da ağzında onu çevirmeye, ustaca dilini kullanmaya kaldığı yerden devam ediyordu.
Ellerini, bu kez de, Ayaz’ın karın kaslarından adonislerine doğru ağır ağır ilerletirken hafifçe tırnaklarını tenine geçirdiğinde Ayaz, boğukça inledi.
“Günden güne iyi oluyorsun.”
“Senin için.”
Ayaz, “Geliyorum, çekil Mustafa,” dese de Mustafa, başını iki yana sallayarak onu ağzının en derinlerinde tatmin etmeyi sürdürdü. Sarsılarak Mustafa’nın ağzının içine boşalan Ayaz, adamın tüm menileri yuttuğunu görüp akıl sınırlarını zorlar gibi, güçlükle olsa da, inlemelerinin arasında, “Dilini çıkar,” dedi.
Mustafa, sevgilisinden gelen emirle dilini dışarı çıkardı. Topukları üzerinde otururken güzel gözleriyle ona bakmaya devam etti. Ayaz, birkaç kere daha kendisini Mustafa’nın diline doğru çekip içinde bir damla sıvı kalmadığına emin olunca dibinden tuttuğu penisini Mustafa’nın diline iki kez vurdu.
Son kez, Ayaz’ı tadına doyamaz bir şekilde kökünden başlayarak ucuna kadar ağzına alan Mustafa, Ayaz’ın bacaklarında kalmayan derman yüzünden onu geriye doğru, koltuğa itti. O oturduğunda Mustafa, onun kucağına çıkarak dudaklarına bir öpücük kondurup dilini ağzının içinde gezdirdi.
“Tadını sen de al.”
“Seninle aylarca yataktan çıkmasam yine de sana doyamayacağım. Büyü mü yaptın bana bebeğim?”
Mustafa, çırılçıplak olan sevgilisinin kucağında arsızca otururken başını da onun göğsüne yasladı. “Kendi evimiz olduğunda bu sözünü unutma sevgilim, her şeyi deneyelim birlikte.”
Ayaz, kendi görüntüsüyle yükselen sevgilisinin penisine elini atıp da olduğu yeri okşarken kulağına doğru kısık bir sesle, “O zaman bizim şu banyo işi vardı, dün isteyip duruyordun. Oradan başlayalım, yeni evi beklemeyelim,” diyerek Mustafa’yı hızla kucağına alıp bacaklarını da beline sararak banyoya doğru ilerledi.
Arsızca Ayaz’ın alt dudağını dişleyip kendisine doğru bir kere çekti Mustafa. “Sikecek misin beni Ayaz?” Bu kelime ağzından çıktığı anda bile penisi seğiriyor, insanlara bu kelimenin ne kadar ayıp olduğunu öğütlerken sevgilisine bu sözcüğü söylemek ya da ondan duymak doymak bilmez bünyesini inanılmaz yükseltiyordu.
“Evet güzel bebeğim, sadece ağzınla yetinmeyeceğim tabii ki. Şimdi, akşam, gece, yarın sabah ve devamında evin her yerinde sikeceğim seni, bu da bu eve vedamız olsun.”
Kucağında Mustafa’yla birlikte küvetin küçük tıpasını takan Ayaz, musluğu orta sıcaklıkta ayarlayıp suyu açtı. Bu sırada bacakları onun belindeyken, vakit kaybetmeden, hemen tişörtünü çıkarıp yere atan Mustafa, fısıldadı. “Kucağına da alacaksın değil mi? Hani ilk seferde yaptığın gibi. Öyle çok derin hissediyorum.”
Mustafa’nın kıkırtıları arasında derin bir iç çekti Ayaz. “Sen benim ölümüm olursun be güzelim.” Küvete koymak için köpük ararken boynuna, omzuna, yanaklarına konulan öpücüklerle de gülümsedi.
Herkes isterdi böyle bir aşk yaşamayı elbette. Çoğu kişi, ‘Neden böylesi beni bulmuyor?’ diye çokça da isyan ederdi belki ama çok azları Mustafa gibi kaybolmuş ruhları görüp de onun için bulanık suların tüm çamurunu akıtacak cesarete sahip olurdu.
Şikayetlenmeden önce insanın gerçekliğine bakmak esastı. Sahte güzelliklerin donattığı insanlara kanmak yerine, bir bakışının içtiği tütününün dumanına sebep olacak olanı bulmaktı aslolan.
Ayaz, hayat yolunun daha çok başında, ‘Çamurlu bu su.’ diyerek arkasını dönüp gitmeyecek kadar cesaretli biriyken şimdi berrak okyanus damlalarının her yerine değerek onu kutsamasının zevkini yaşıyordu, yanaklarında utangaç güllerin açtığı adamı ilk bakışında görebilecek kadar cesur olduğu için…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙