Bölüm 38: Yıldız Gibi Parlayan Aşkın Tılsımı

✨✨

Kahvesinden bir yudum alan Mustafa, göz pınarlarında biriken yaşlar yüzünden kahverengi gözleri daha da parlayan kadına beklentiyle baktı. “İşte böyle Zeynep anne.”

Zeynep’se dakikalardır büyük bir telaşla kendisine planlarını anlatan ve dudaklarının arasından dökülen kelimeler arasında fark etmeden elleriyle tırnak kenarlarını çekiştiren Mustafa’nın elini tutup kafasını salladıktan sonra, “Tüm planı sen yaptın yani?” dedi. “Ellerinle oynama.”

“Eski bir alışkanlık.” Mustafa, en son derilerini kopardığında Ayaz’ın da ona kızdığını, şimdi de onun canının parçası olan kadının aynı şeye dikkat ettiğini anlayarak dudaklarını birbirine bastırdı. Zeynep’in onun ne düşündüğünden haberi yoktu ama Mustafa, yalnızca minnetten oluşuyordu o anda. Sevgilisinden gelen en güzel hediyeye olan minneti annelik duygusunun ne olduğunu anladığı ilk anda başlamıştı aslında, biliyordu. “Hepsini ben yaptım.”

“Aynı zamanda yaşayacağınız yeri buldun, evini de toparladın?”

“Bizim çocuklar da yardım etti ama gerisini hep kendim hallettim.”

Eli, hâlâ avuçlarının arasında kalan adama, “Gurur duyuyorum seninle oğlum,” diyerek oturduğu yerden ona kollarını dolayan Zeynep, Mustafa’ya sıkıca sarıldı. Kendisine işi düşmeyen birinin bu sözleri ona bahşettiği ilk anları yaşayan Mustafa’ysa bir şeyleri çok derinden hissettiği ama bu durumu anlatmaya uygun kelimelerin lügatinde olmayışı yüzünden de anlatamadığı o çetrefilli hissi duyumsadı, o da kadına kollarını dolarken.

“Teşekkür ederim Zeynep annem, sen benim güneşimsin biliyorsun değil mi?”

Kadın, gözlerinden akan yaşları çaktırmadan sildi, içinden de oğluna reva görülen bu güzel adam için kırk kere şükretti. Ne derse desin eksik kalacaktı ya bu adam uğruna. Yine de, kimi zaman zorlansa da, cesurca çabalayan Mustafa’dan sözlerini esirgemek istemedi.

“Sen de benim parlak ışığımsın oğlum. Sayende Ayaz’ım hiç görmediğim kadar mutlu, ne iyi geldin sen ona.”

Mustafa’nın eli hâlâ gamzeli kadının avuçlarının arasında dinlenirken muzipçe göz kırptı. “O da bana çok iyi geldi. Yoksa siyah noktalı, göbekli bir muhasebeci olacaktım.”

“Sen hep güzeldin oğlum.” Sözlerinin her insanın yakalandığı, o en çaresi bulunamayan hastalığın eseri olan adama az bile geldiğini düşünüyordu. Mustafa, amansız bir hastalık olan umuda yakalanmış ama hastalıkla tanışmadan önce de ne kadar güzel biri olduğunu fark edememişti. Yine de, başkalarının aksine ümit etmekten kaçınmayan Mustafa, hep güzeldi, özeldi ve Zeynep, bunu hatırlatmak istemişti ona.

“Bu akşam hallediyorsun yani?”

“Evet, yeni evimizdeki hayatımıza nişanlı başlayalım istiyorum. Sonrasını biliyorsun zaten.” ‘Anladın sen,’ demek ister gibi kaşlarını aşağı yukarı oynattı. “O hiçbir zaman gerçek bir düğünümüz olmayacağını düşünecek ama sonra?”

“Ben ne giyeceğim? Bak şimdi, neyse sen bir hallet de şu işi sonra taşınma işleri falan derken ben de o ara pilatesime ağırlık verip sıkılaşırım.”

“Ben de yazılacağım senin spor salonuna, hatta Ahmet de gelecek.” Ayaz’ın, ‘Spora gidemezsiniz, oturun oturduğunuz yerde!’ cümlesi kulaklarında çınlarken ondan intikam alacağı bugünleri sabırsızlıkla bekliyordu adam aylardır. Yoktu öyle ‘Gidemezsiniz!’ diyerek yoluna taş koymak!

Kahvesini içip de Ayaz’ın okuldan çıkış vaktinin yaklaştığını gören Mustafa, son kontrollerini yapabilmek için Zeynep’le sarılıp vedalaştıktan sonra hızla evinin yolunu tuttu. İzinli olduğundan sabahın kör karanlığında hazırladığı tüm malzemeleri piknik sepetine atıp yatak hariç kalan eşyaların toplandığı odasına ilerleyerek bugün giymek için kenara ayırdığı kıyafetlerden beyaz tişörtünü aldı, üzerine geçirdi.

Altına sevgilisinin onun üzerinde görmeyi çok sevdiği yırtık siyah pantolonunu da giyip gri, yakası geniş, uzunca kazağıyla son dokunuşu yaptı. Aynadan kendisine baktı, gördüğü görüntü birkaç zamandır olduğu gibi hoşuna gitmişti. “Çok güzel oldum.” İnce uzun parmaklarına bu aralar favorisi olan siyah yüzüklerini de taktığında neredeyse hazırdı.

Banyoya doğru ilerleyerek aynaya karşı saçlarını şöyle bir elleriyle karıştırdı. Zaten gecenin nasıl biteceğinden çokça emin olduğundan eve gelir gelmez aldığı duş yüzünden teninden yayılan duş jelinin kokusu yeterdi de artardı ama yine de her yerine parfümünü boca etmeyi de ihmal etmedi. Güzel koktuğunun ve bunun sevgilisi üzerindeki etkisinin fazlaca bilincinde Ayaz’ı okuldan almak için beyaz spor ayakkabılarını da giyerek evden çıktı.

Karşı komşusu da onunla beraber kapıdan çıkmıştı ki onu ne zaman görse adam zombiymiş de birazdan ona saldıracakmış gibi koşarak ondan uzaklaşan kadına doğru, “Hızlı kilitle kapını, ısırırım falan,” dedi Mustafa.

“Ne diyorsun sen?” Gözlerinde beliren hırs ve tiksinti karışımı bir ifadeyle kapının önünde dikilen adamı şöyle bir süzdü. “Geçen annen aradı seni sormak için, oğlun hâlâ aynı havalarda dedim.”

“Aynen, hatta evleniyor da deseydin. Erkek olan sevgilime, erkek olan ben evlenme teklifi etmeye gidiyorum. Sen de kudur,” diyerek kadına doğru burnunu kıvırıp elinde sepeti merdivenlerden hızla indi.

Annesinin onu gerçekten merak ettiğinden mi, yoksa hâlâ Ayaz’la birlikte olup olmadığını öğrenmek istediğinden mi kadını aradığını anlamasa da umursamamıştı. Otuz dört yaşına girecek olmasına rağmen bunca yıl görmediği anneliği daha aylar önce tanıştığı Zeynep’ten gördüğü için sevgisizlik kadar sevilmeyi de iliklerine kadar yaşadığından tıpkı dirilen bir ölü gibiydi Mustafa şimdilerde.

Geçmişinin ayağına dolanan bağını acımadan bıçak gibi kestiği gün yeniden doğmuş, kaburgalarındaki eksik olan kemiğin sahibi onu öptüğünde zaten çoktan tamamlanmıştı.

Bu yüzden, bundan sonra ömürlük eşi olacak sevgilisi ve kendi elleriyle fidanlarını suladığı ailesi hariç hiçbir şeyi düşünmeden gerekirse bencil olacak ve yaşayacaktı hayatını, ondan çalınan yılların hesabını çoktan kapatarak. Öyle ya unutmak en iyi intikamdı şu hayatta, Mustafa da intikamını onu ‘hasta’ edenleri unutarak alacaktı.

Dudaklarından akıp giden bir şarkıyla arabasını park edip uzun, siyah montunun önünü kapatmadan binanın yanındaki ağaçlık kısımda sevgilisini beklemeye başladı. Bugün de özellikle Ayaz’ı almaya gelmişti ki sevdiğini sahipsiz sananlara gövde gösterisi yapabilsin.

Bu sırada kapıdan arkadaşlarıyla gülüşerek çıkan Ayaz, Mustafa’yı gördüğü an dondu kaldı. Çok güzeldi adam, Ayaz bunun farkındaydı ama bazen güzelliğini taçlandırmak ister gibi parlayarak çıkıveriyordu birden karşısına. Arkadaşlarına ne dediğinin farkında bile olmadan veda ettikten sonra Mustafa’nın yanına gelip uzunca bir ıslık çaldı.

Sevgilisini hızla kendisine çekti, göğsüne bastırıp saçlarını öptü. “Vay vay vay kimin sevgilisi bu?”

“Dünyanın en yakışıklı erkeğinin.”

“Bebeğim sen böyle giyinip beni almaya gelirsen üç gün oturamazsın ama.”

“Ayaz! Hadi gidiyoruz, aklımı çelme.”

“Nereye?”

“Sürpriz. Kaçırıyorum seni.”

Ayaz, günden güne kendisine güveni gelen adamla pırlantaların en değerlisini kalbinde taşıdığından çokça emin şekilde gülümsedi. Ne de kolaydı bu adamı sevmek böyle? Yokluğunda içtiği tüm sigaralar için sikilen ciğerleri de feda olmalıydı Mustafa’ya, tıpkı kalbinin feda olduğu gibi yoluna…

Bindikleri arabadan aylar önce Ayaz’ın onu getirdiği Fenerbahçe Sahili’nde durmalarıyla indiklerinde Ayaz, anlamaz gibi etrafına bakındı. Mustafa, sevgilisinin ona ilk kez, ‘Seni seviyorum.’ dediği ağacın altına doğru ilerlerken Ayaz’sa sessizce onu takip etti.

Bu sırada ağacın üzerinde küçük küçük ışıklandırmalar olduğunu gören esmer, “Kim yaptı bunları?” diye sorunca, “Biz,” diyen Burak ve Ahmet, ikiliye hızlıca el salladı.

“Şimdi gidiyoruz, ciğerim Allah Musti’nin çenesinden seni korusun. Sabahtan beri ağacı süsleyip altında oturduk. Başkaları kapmasın diye!” Sevgilisi, Burak’ın çenesinin düştüğünü anlayıp hızlıca adamı çekiştirerek ikilinin yanından götürüverdi.

O anda, ağacın üzerindeki zarif, gökkuşağının yedi rengine bir de gri eklenmiş rengarenk ışıklandırmalara heyecanla bakan Ayaz, kafasını çevirdiğinde Mustafa’nın çoktan yere kareli bir örtü serip bir de sepetinden mum çıkararak yaktığını gördü.

“Mum?”

“Benim sevgilim bana mum ışığında yemek yedirmişti, klişeleri yaşamam için. Şimdi sıra bende,” diyen adam, kendi hazırladığı, Ayaz’ın yaptıkları kadar olmasa da yine de lezzetli olduğunu düşündüğü atıştırmalıkları çıkarıp örtünün üzerine yerleştirdi.

“Gel.” Elini uzatıp sırtını da ağaca yaslayarak oturan Mustafa’ya doğru adımlayan Ayaz, aylar önce burada yemek yerken insanların onlara baktığını düşünen, dahası bundan çekinen adamın şimdiki haline içini çekerek baktı.

Hızlıca sevgilisinin yanına oturduktan sonra o, yaptığı yemekleri tabağına koyuşunu izlerken Mustafa da tatlısını işaret etti. “Bunu bembeyaz şekerden yaptım. Sevgilimiz gibi avokadodan yapamıyoruz tabii.”

“Ben sana öğretirim.”

“Mümkünse üzerinde bir şey olmadan öğret.”

Ayaz, kahkahalarla gülerken Mustafa yanındaki çocuğun gülüşüne ilk kez Sistine Şapel’ine gidip de kafasını kaldıran bir turistin yaşadığı o hayranlık uyandırıcı, mucizevi sanat eserine bakar gibi baktı, yeniden. Hangi ressam çizebilirdi Ayaz’ın gülüşünü, hangi besteci bu büyülü tınıya eş bir beste yaratabilirdi, kim Ayaz’ı kadar muhteşem birini taştan yontup da bir sanat galerisine koyabilirdi? Dünya üzerindeki tüm sanatçılar birleşse Ayaz’ın gülüşüne eş bir eser yaratamazlardı ki.

Karşısındaki adamın hayranlıkla onu izlediğini gören Ayaz, kendisi fark etmese de gözlerini süzdü. “Mustafa böyle bakma, arsız olan benim ama utanıyorum.”

“Cilve mi yaptın sen?”

Elindeki beceriksizce şekillendirilmiş poğaçayı kenara bırakıp yağlı dudaklarıyla Mustafa’nın yanaklarına birkaç öpücük kondurdu. “Tabii, biraz da biz yapalım.”

Mustafa, sevgilisinden gülerek kaçarken uzaktan kendisini izleme imkanı olsaydı eğer, ‘Ne kadar şanslı bir adam,’ derdi, gıyabında. Sahte gülüşlerin tıpkı bir veba gibi yayıldığı şu dönemde, kalbinden gelen gerçek kahkahalarını sahibine sunuyordu o.

İkisinin artık rutinleri haline gelen, birbirleri olmadan neler yaptıkları hakkındaki konuşmaları da bitince Mustafa, yüreğinden başlayıp da parmak uçlarına kadar dalga dalga yayılan bir heyecanla, içi içine sığmaz şekilde bedenini Ayaz’a doğru çevirdi.

Elinden tutarak sevgilisini ayağa kaldırmak için yönlendirdiğinde Ayaz, şaşkın bakışlarıyla neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Mustafa, boğazını temizleyerek bakışlarını kahverengi gözlerin tam içine dikti. Ayaz’ın ellerini hafifçe titreyen kendi avuçlarının içine alırken heyecanla dudaklarını ısırarak yerinden çıkacakmış gibi atan kalbini görmezden gelip cümlelerine başladı.

“Aylar önce, ‘Senin uğruna yaşanır,’ demiştim sevgilim.” Aklına gelen anılarla yine dürüstlüğüne tutundu Mustafa. “Birilerine benzersem onlara benzediğim için beni takdir edip severler, benim de hayatım kolay olur sanıyordum. Sanki onlar beni olduğum gibi hiç sevmeyecekmiş, ben buna layık biri değilmişim gibi…” Başını iki yana olumsuz anlamda salladı. “Sonra Yunan tanrılarını kıskandıracak kadar yakışıklı bir çocuk gelip benim dudağımın üzerindeki bene aşık oldu. O bana güldü, ben öldüm, o bana aşık oldu, ben yaşadım.” Öne doğru bir adım atıp Ayaz’ın dolu dolu olan gözlerinin ikisine de birer öpücük kondurdu.

“Ben yapmadıklarımla seni kaybetmenin ne demek olduğunu birkaç gece senden ayrı uyumaya çalıştığımda anladım. İçimde doğduğumdan beri eksik bir yan vardı. Üstelik-” Elleri şimdi de Ayaz’ın yanaklarında dinlenirken Mustafa, derince bir nefes aldı, heyecanını yatıştırmayı ümit ederek. “Üstelik ne biriktirirsem biriktireyim bir türlü tamamlanmıyordu da. Meğer senin gelmen gerekiyormuş, biriktirdiklerimin tamamlanması için. Ben güzelsem seninle güzelim Ayaz, senin bana yansıman benim gülüşlerimin hakikati. Yeryüzü gecikmişliği affetmiyor, ben sana bir saniye bile geç kalmak istemiyorum. Yokluğun benim için cehennemin diğer adı, varlığın cennetin en yüce saraylarına denk. Bundan sonra yokluğunla sınanmak istemiyorum. Her saniye yalnızca seni sevdiğimi söylemek, sana bunu hissettirmek istiyorum.”

Sözleri biter bitmez Ayaz’ın yanaklarındaki eli cebindeki siyah kutuyu buldu. Sevgilisinin süzülen gözyaşlarının arasında sol dizinin üzerine çöküp elindeki kutuyu açarak o an ne düşündüğü ıslanan yanaklarındaki yaşlar yüzünden az çok anlaşılan, parlayan gözlerle kendisini izleyen esmere doğru, “Sevgilim,” dedi. “Benim ömürlük eşim olur musun?”

Mustafa, ilk gözyaşını aylar önce tam burada, Ayaz’ın uğruna mutluluktan akıtmışken şimdi aynı yerde, aynı ağacın altında iki gözünden art arda düşen yaşlarla Mustafa’yı ve elindeki yüzüğü izleyen Ayaz, “Ben seni hak edecek ne yaptım?” diye sordu sessizce.

“Beni ölümden kurtardın. Seninle yaşamanın tadını aldıktan sonra içten içe öldüğüm için değil, sensiz olduğum için yandım.”

Ayaz, ıslanan yanaklarını ellerinin tersiyle sildi. Sevgilisinin hâlâ önünde diz çöktüğünü fark edince elini tutup onu ayağa kaldırdıktan sonra sıkıca sarıldı, kendi kaburgalarını kırıp da Mustafa’yı sonsuza kadar kalbinde saklamak ister gibi… “Evet,” dedi. “Bir ömür senin eşin olurum. Çoktan her şeyim oldun ama senden gelecek her şeye evet.”

Mustafa, Ayaz’a sarılıp küçük kutunun içindeki altın renkli, ince, sade ama sarmal sarmal, şık iki yüzükten birini sevgilisinin sağ parmağına taktı. Bu sırada Ayaz, titreyen elleriyle diğer yüzüğü Mustafa’nın parmağına geçirirken heyecandan göremese de Zeynep, Rahmi, Burak, Ahmet, Mavi, Muzaffer, hepsi kenardan ikilinin bu anlarını bozmadan kimisi gözyaşları, kimisi de gülümseyerek bu özel ana şahitlik ediyorlardı.

Teklifinin sade ama onlara özel olmasını isteyen Mustafa, nişanlandıkları anda sevdikleriyle birlikte olmayı, onlarla küçük de olsa bir kutlama yapmayı dilemişti. Bunca yıllık yalnızlığına inat, çok kalabalık olmasa da ona yeten ailesinin her anlarına tanıklık etmeleri onun için önemliydi.

Ayaz, Mustafa’yı kendisine çekip de dudaklarını öperken Mustafa da nişanlısının dudaklarının üzerine doğru, “Ağlamak yok artık,” dedi.

“Ağlamıyorum.” Sözlerinin aksine hâlâ göz pınarları dolu doluydu Ayaz’ın. “Bunlar hep aha şu ağaç yüzünden. Alerji gibi.”

“Yalanı hiç beceremiyorsun müstakbel eşim.”

Ayaz için zaafı olacak yeni bir kelime daha beynine kazınırken arkadan gelen Rahmi, “Gençler yok mu şöyle güzel bir şampanyanız? Böyle nişan kutlaması mı olur?” diyerek iki oğluna da sıkıca sarıldı.

Tebrikleri sırayla kabul ederlerken Mustafa, Muzaffer ve Mavi ile konuşan ama gözü kendisinde olan sevgilisine çapkınca göz kırpıp piknik sepetindeki plastik kadehleri ve şampanyayı çıkardı. Tam bu sırada onun yanına gelen Rahmi, babacan bir tavırla Mustafa’nın omzunu sıktı. “Oğlum sana emanet bundan sonra Mustafa. Sen de ona.”

“Gözüm gibi bakacağım Rahmi Bey.”

“Baba,” diyerek onu düzeltti adam. “Bundan sonra baba. Anlaştık mı?”

“Anlaştık baba.” Baba kelimesi uzun bir zaman sonra dilini yakmadan dudaklarından çıktığı için gülümsedi.

“Bak yavru bebeğim ne güzel. Hadi biz de evlenek, canım çekti.”

“Muzaffer! Sevgilim dur iki dakika!” diyerek gözlerini kocaman açan Mavi’ye bakanlar kahkaha atınca o da birden ortamda dikkat çekmesi yüzünden utanıp yüzünü Muzaffer’in göğsüne saklamaya çalıştı.

Mustafa, aylar önce tıpkı Mavi gibi ilgi odağı olduğu an üzerindeki kıyafetlerin bile ona ağır geldiği dakikaları hatırlarken şimdi yanında durup da elini tuttuğu esmerin kocaman kalbini çekinmeden taşıyordu yüreğinde, hem de hiçbir ağırlık hissetmeden. Onun da yakında buna alışacağına emindi, sonuçta kendisi gibi bir yaşanmışlık vardı önünde.

Yanına gelip de fısıldayarak, “Çok aşığım sana,” diyen nişanlısının parmağındaki yüzüğe hayran hayran baktı Mustafa. “Ben de çok aşığım sana.”

“Evlenme teklifi ederim dediğinde ciddi olduğunu hiç düşünmemiştim.”

“Daha neler yapacağım sana, sözlerimin hepsini de tutacağım.”

“Gerçi hiçbir zaman resmiyette evlenemeyeceğiz ama amına koyarım tüm resmiyetlerin. Parmağımda yüzüğün olduktan sonra,” diyerek az önce heyecandan bakmayı unuttuğu yüzüğünü çıkarıp içinde yazılı olan bugünün tarihini ve Mustafa-Ayaz isimlerinin yanındaki sonsuzluk işaretinin kazılı olduğu yeri dudaklarını ısırarak izledi.

Bu sırada Zeynep’le göz göze gelen Mustafa, kadınla ortak bir sırrı paylaşığından gülümserken kadın da kadehini ona doğru kaldırıp şampanyasından bir yudum aldı. Bir oğlunun mutluluğu için diğerinden sır da saklardı gerekirse, yeter ki ikisi birbirine hep böyle aşkla baksınlar, bunun için her şeyi yapardı Zeynep.

“Olsun sevgilim. Sen benim ömürlük eşimsin, imza da neymiş?”

“Bu böreği kim yaptı? Margarinin böreği var kitabıma.”

“Burak! Aşkım sırası mı?” diyen Ahmet’e bakınca her zamanki gibi sadece onun güzelliğine dalan Burak’sa böreği falan unutup sevgilisinin yanaklarını öperken onun kulağına doğru fısıldadı. “Sırası olan başka şeyler mi var yoksa?”

Hepsi birden yerdeki örtünün etrafına sıra sıra dizildiler. Bu sırada Rahmi, “O zaman kadehimizi Mustafa ve Ayaz’a kaldıralım,” diyerek elindeki kadehi önüne doğru uzatırken hep bir ağızdan, “Mustafa ve Ayaz’a,” sözleriyle gülümsemelerini tıpkı bir broş misali yüzlerine takan küçük ailesine baktı Mustafa.

İyi ki gecelere ihanet etmişti. Yoksa kalbinin toprakları çorak bir araziyken etrafındakileri dahi yeşerteceği o ilk gülünün tohumunu nasıl atardı tam yüreğinin ortasına açılan delikten sızan güneş ışığıyla? Mustafa’nın ıssız gezegenine biri gelmişti, kapkaranlık göğsüne sızıp da zorla ışıklarını vurmuştu. İlk tohumunu atması yetmemiş, tohumu fidan, fidanı ağaç oluncaya dek sulamış, büyütmüş, yanına çeşit çeşit başka filizlerini de ekmişti, ‘Yeter bunca yıllık esaretin de, yalnızlığın da.’ demek ister gibi…

Mustafa, ışıklı bir ağacın altında şakıyan ailesini gülümseyerek izlerken yine onun düşüncelere daldığını anlayan Ayaz, ona doğru yaklaştı. “Ne düşünüyorsun?”

“Gelip de beni nasıl ben yaptığını.”

Zihninden geçenler de artık kendisi gibi güzelleşen adamın yüzüklü elini öptü Ayaz. “Senin içindekini görmeyenlere yazıklar olsun. Ama iyi ki kimseler görmemiş de bana kalmışsın.”

“Seni bekledim yıllarca, sonunda geldin.”

“Geldim. Ben hep sana gelirim Mustafa.”

“Ben de gitmem, her yeri bana getirirsin değil mi?”

“Getiririm, senin için olmayacakları oldururum. Yeter ki benim yanımda ol.”

“Hep.” Ayaz’ın boynunu öperken kulaklarına hem Muzaffer’in hem de Burak’ın sevgililerini öpmek için mızmızlanmaları dolunca nişanlısının boynunun üzerinde dudakları kıvrıldı Mustafa’nın.

Şiir gibi çocuğun uğruna şair olan adamın yıllarca o düşsün diye koparılmaya çalışan kocaman kanatlarına inat yalnızca ondan birkaç parça tüy alabilmişlerdi. Sırtının iki yanında, yara bere içinde, kanayan ama beyazlığından bir şey kaybetmeyen kanatlarında derman kalmayan Mustafa, bir gece, ‘Yeter artık.’ dedikten sonra dayanamayarak aşağı düşerken kendi kocaman kanatlarını ona siper eden çocuk, onu karanlık sulara karışmadan tutuvermişti, çakılmasın isteyerek.

Gökyüzündeki kendi evine götürdüğü adamın kanatlarını güneşten yardım alarak tamir etmiş, sarıp sarmalamış, çok sabretmişti yeniden uçabilsin korkusuzca diye. Nihayetinde yıldızların en güzeli olan güneşin de çabalarıyla beyaz tenli adam eskisinden daha parlak, daha büyük kanatlarıyla şimdi hem uçuyordu hem de onu iyileştiren sevdiğini koruyordu.

Ay tenli çocuğun yoluna içini seren adam, herkese karşı çıkıp da gökkuşağının yedi rengine bir de griyi ekleyerek olmazları oldurmuş, onun zarif kalbinin uğruna kendisine bile düşman olmuştu, onunla onu yaşayabilmek için. Şimdi, etrafındakilerin yüzündeki gülümsemenin sebebi kendisi ve aşkıyken bundan sonra kimsenin onların kanatlarını koparmaya cürmü yetmeyecekti, yıldızlar kadar parlak aşklarının tılsımıyla…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top