Bölüm 4: Bir Küçük Karahindiba Tohumu

✨✨

“Nefis, insanı cennete ya da cehenneme götüren bineğidir. Sabır ise bu bineğin yuları ve dizginidir.” derler, genç adamın önünde olanca güzelliğine eş eşya seçen çocukla içinde bir savaş meydanı kurulmuş, tıpkı söylenen sözdeki gibi hem nefsi hem sabrı o meydanda çarpışıyordu şimdi.

Kocaman mekanın içerisinde elinde mağazaya ait küçük kurşun kalemi ve not defteriyle alacağı eşyaları hayalinde evine yerleştiriyor, tatlı tatlı konuşuyor ve bunları yaparken genç adamın içindeki savaşı görmüyordu bile, aptaldı bu kızıl çocuk geçen günlerde bunu anlamıştı adam. Gözünün önünde nasıl ona eriyecekmiş gibi baktığını göremeyecek kadar aptal.

“Burak sana diyorum!”

“Neyi diyorsun?”

“Şu raflı dolabı alsam mutfağa sığar mı sence?”

Burak, beyninde ölçer gibi süzdü karşısındaki küçük dolabı.

“Balkonla mutfak tezgahı arasına sığar bu, halledilir.”

“Kesin sığar değil mi? Ben hiç anlamam da. Ev küçük sonra elimde kalmasın.”

“Benim gözlerim sağlamdır, yanıltmaz.”

“Peki, bunu da yazayım o zaman. Kavanozlara baharat, yulaf, pirinç falan koyar bu rafa yerleştiririm. Çok şık durur.”

“Aynen.”

Ahmet, konu hakkında zerre fikri olmayan adama baktı. Mutfakla uzaktan yakından alakası olmadığı o kadar belliydi ki, etrafa bakarken yanaklarını şişirerek nefes alıyor sonra dudaklarından o nefesi bir çocuk gibi geri veriyordu, sıkılmıştı bariz bir biçimde ama tek kelime etmiyordu konuyla ilgili.

Kesinlikle büyük bir jest yapmalıydı bu adama, ona bu kadar yardımcı olan birini bu devirde bulmak imkansızdı. Güzel bir yemek hazırlamalı, hoş bir sofra kurmalıydı. Belki bir de gömlek alırdı.

Ankara’da nedense yardım edilen herkese gömlek alma adeti vardı, Ahmet de bu adeti bir Ankaralı olarak yerine getirmeliydi tabii ki!

Girildiğinde çıkışını bulmanın saatleri aldığı kocaman mağazada Ahmet kuş gibi cıvıldayarak eşyalarını seçmiş, nihayetinde depo kısmına gelip eşyaların barkodlarının olduğu kağıdı görevliye vererek gri L şeklinde koltuğuna, şık orta sehpasına, kütüphanesine, yatağına hatta komodinlerine varıncaya kadar her şeyine kavuşmuştu Ahmet.

İlk ev ve yeni heyecanlarını cebine atıp ağrıyan vücudunu hiçe sayarak beyaz eşya seçme işini de Burak’la hallettikten sonra, “Her şey ne kadar pahalanmış, burası Ankara’dan daha pahalı sanki,” diyerek standart alışveriş sonrası konuşmasına da giriş yapmayı ihmal etmemişti.

“Öyle.” dedi Burak. Sonra aklına gelmiş gibi, “Kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum.” diye ekledi.

“İki cümle arasında fark yok Burak.” diyerek gülümsedi çocuk. Yüzünü araba kullanan Burak’a dönmüş arkasından vuran kızıl-altın rengi karışımı gün batımı sayesinde harika bir manzara sunduğundan habersiz, “Ana fikir, öyle.” dedi.

“Uzun konuştum işte. Sen istedin ya.”

“Ben sana uzun konuş derken doyurucu cümleler kur demek istiyorum. Gizemli adam tavırları, az konuşmalar falan. Düşüyor mu böyle?” dedi şakacı bir tavırla.

“Bilmem ki? Sana sormak lazım, düştün mü?”

Ahmet, kahkaha atıp önüne döndü. “Yok, bana kendini açıkça ifade etmen lazım. Böyle düşmem ben.” dedi.

Burak, gülümsemesini bastırmak için dudaklarını ısırıp kafasını iki yana sallayarak direksiyonu kırdı sola doğru. Bu sırada görüntünün güzelliği Ahmet’in kalbinin zamanında yanmış sonra sönmüş mumunun üzerine bir çıra gibi düşüverdi. Kalp atışları hızlandı gördüğü görüntüyle. ‘Ne kadar yakışıklı.’ diyen beynine hemen ‘Ateş yakar, dokunma.’ sinyalini göndererek o kısmının şartelini indirdi, karanlıklarda kalsın diye düşünerek.

Bakışlarını tam çekemediği adamın elinin üzerinde fark ettiği dövme dikkatini çekti birden. Burak’ın gömlek manşetinin izin verdiği kadarıyla elinin üzerinde bir karahindibanın ucu görünüyordu yalnızca. Tüy gibi olan çiçeklerin üflendiği kısım elinin üzerinde dağılıyor, yapraklar bir yerden sonra küçük kuşlara evriliyordu. Hayranlıkla, daha önceden fark etmediği detaya bakakaldı.

En sonunda, “Çok güzel.” dedi kendisini tutamayarak.

Burak, ne olduğunu anlamazca çocuğa baktığında onun elinin üzerine büyülenmiş gibi baktığını görüp gülümsedi. Ahmet’i getireceği yere ulaştıkları için arabayı durdurup Ahmet’e döndü yeniden.

“Bakabilir miyim?”

Kafasıyla onu onaylayan adamın sağ elini eline alıp gömleğin ucunu çekiştirerek dövmenin tamamını görmeye çalıştı. “Çok güzel Burak,” dediği an dövmenin altında deri bozukluğu olduğunu fark edince soran gözlerle Burak’a baktı.

“Yandı.”

“Ama çok yanmış,” dedi üzgünce çocuk. “Baksana dövme bile kapatamamış.”

“Öyle.”

“Burak!”

“Ev yanmıştı bizim eskiden. Kardeşim içerideydi annemle birlikte, annem çıktı ama o kaldı. Çıkarmak isterken ben de yandım.”

“Kardeşin iyi mi peki?”

“Sol bacağı komple yandı, biraz da belinde var. İyi ama kalan izler hariç sıkıntısı yok.”

“Sevindim.”

Kafasını sallayan adamın hala elini tuttuğunu, hatta elinin hasarlı kısmını yavaşça okşadığını fark eden Ahmet panikle elini bıraktı adamın. “Çok özür dilerim, dalmışım.”

“Önemli değil.”

“Çok teşekkür ederim Burak, resmen evimi benimle birlikte kurdun. Ayaz çok sinirli bu arada.”

“Niye?”

Ahmet, “Ona bir şey bırakmadın ya,” dedi gülerek.

“O da kendi sevgilisiyle ilgilensin bu süreçte işte.”

“Eve çıkmayı bu yüzden çok istiyorum. Sürekli benimle takılıyorlar hiç yalnız kalamadılar.”

“Mustafa şikayetçi değildir bu durumdan eminim, kendi evine taşınman için baskı yapmadı mı?”

“Aslında yaptı ama onlar da birlikte yaşamaya başlayacaklar yakında. Tek başıma da ben Mustafa’nın evinin kirasını karşılayamam, kocaman.”

“Tapir suratlı, kandırmış gül gibi adamı desene.”

“İkisi de çok güzel, bulmuşlar birbirlerini.”

“Ayaz mı güzel?”

“Evet, gören bir daha bakar benim can dostuma. Birbirlerini tamamlamışlar, geçen baktım benziyorlar da.”

“Ne alaka?”

“Çok aşık çiftler bir zaman sonra birbirine benzermiş. Duymadın mı?”

“İlk kez duydum. Safsata bunlar, inanma.”

“Bence de öyle ama,” dedi Ahmet inatlaşarak. Safsata falan değildi bu, bilinen bir gerçekti bir kere!

“Sen esmer birine abayı yaksan o da sana yanık olsa? Nasıl benzeyebilirsiniz?”

“Benziyorsun bir şekilde işte. İnanma sen daha, olursa görüşürüz.”

“Görüşelim.”

“Tekrar çok teşekkür ederim Burak. Her şey için. Bundan sonra bir üçüncü arkadaşım da sen oldun burada. Evimin ilk davetlilerinden biri de sensin, sana harika bir brokoli pişireceğim,” dedi gülümseyerek.

Burak çatık kaşlarla, “Eyvallah sıkıntı yok. Bir şey olursa ara,” dedi.

“Bundan sonrası için Ayaz beni öldürür artık ondan yardım istemezsem. En kısa zamanda evi yerleştirip seni yemeğe bekliyorum. Olur değil mi?”

“Olur.”

Ahmet elini uzatıp adamın elini sıktıktan sonra iki yanağına da hoşça kal öpücüğü kondurup arabadan indi. Burak, arabanın camından çocuğun eve girmesini, güler yüzlü bir kadınla sarılmasını izlerken iki elini de yanaklarına atıp öpücük sayılmayan, sadece klasik bir selamlaşmanın bile tenini nasıl bu kadar yaktığını düşünürken, “Sen bitmişsin amına koyayım.” dedikten sonra arabasını çalıştırıp evine gitti, daha iade etmesi gereken bir çalışma masası vardı nihayetinde.

✨✨

1 hafta sonra

Ahmet, L şeklinde tam salonun ortasında duran gri koltuğuna yorgun ama mutlu şekilde oturdu. Arkadaşları tüm evini yerleştirmesine yardım etmiş, Ayaz banyoda yardım ediyorum ayağına Mustafa’yı yemeye çalışırken Ahmet’e yakalanmış, Mustafa tarafından viledayla poposuna şaplağı yemiş, üzgünce toz alma işine dönmüş en sonunda da her şeyi tastamam yapıp gitmişlerdi.

Ahmet kendisini çok şanslı sayıyordu taşındığından beri. Geleli neredeyse iki hafta olmuştu ama şimdiden arkadaşları sayesinde hayatı çok kolaylaşmıştı.

Bu süreçte türlü bahanelerle mesaj atıp arayan adamsa Ahmet için yolunu karanlıkta kaybetmiş bir denizciye yakamoz ışıklarının aydınlattığı masal diyarının birden belirmesi gibi sunulmuştu sanki.

Hiç hesapta kitapta yokken birden hayatını kolaylaştırmayı görev edinmiş gibiydi Burak. ‘Doğal gaz ne oldu?’, ‘Eşyaları montelemek için adam lazım mı?’, ‘O tapir suratlı beceremez bebe daha o.’, ‘Yemek yedin mi?’ gibi mesajlarla hiç yalnız bırakmamıştı manevi olarak da Ahmet’i.

Çok şanslıydı Ahmet. Belki ona göre hayatın onu belli yönlerden geriye düşürdüğü biriydi ama bazen de sanki hayat onu korumak ister gibi birilerini çıkarıyordu karşısına. Tehlikede olan bir çocuğu koruyor gibi arkasına alıveriyordu Ahmet’i, ‘Kimseler dokunmasın sana.’ demek ister gibi. Bunu da karşısına bu şehirde çok sevdiği insanlara ek, sürpriz bir şekilde Burak’ı çıkararak göstermişti bir kez daha.

Eline aldığı telefonuyla, dışarıdaki buz gibi havaya inat önündeki sıcacık kahvesinin kokusunu içine çekerek yeni evinin keyfini sürmeye başlamadan önce Burak’ı aramak istedi. Kesinlikle bu çocukla iletişimi koparmak istemiyor, hatta ona olan merakı günden güne artıyordu.

Soğuktu, buz gibiydi belki ama adamın Ahmet’e bakışları küçükken ona sacda gözleme yapıp da heyecandan bekleyemedikleri için sıcacık gözlemenin ilk parçasını içine tereyağ sürüp ona ve Ilgın’a bölüştüren annesi gibiydi, şefkatli gibi hatta sanki kıyamaz gibi.

Ahmet, adamın ona acıdığını düşünmüyordu. Genel olarak böyle bir şeyi hiç düşünmezdi Ahmet zaten. Ali ve babası sayesinde sertleşen kabuğu, Ilgın ve annesi sayesinde içinden bir ipek böceği çıkacakmış gibi yumuşacık bir kozayla harmanlanıyor, bu da Ahmet’in dengeli şekilde hayatını yaşamasını sağlıyordu.

Kendisine acımadan, sağlıklı bir düşünce yapısıyla, benliğini severek… Sadece onun hayatında tek yasaklı kelime vardı, bu da aşktı. Kimseyi kendisinin sorumluluğunu üzerine yıkar gibi koca bir bataklığa sürüklemek istemiyor, bu şekilde sevdiklerinden gelen ışıkla ömür boyunca idare edebilecek gibi hissediyordu kendisini.

Hem Burak’ta da ona acıyan tek bir bakış da görmemişti şimdiye kadar. Adam arkadaş gibi ona yardım etmiş, onunla ilgilenmiş, başka şehirden gelen her insana iyi insanlara özgü şekilde işini kolaylaştırmıştı.

Rehberden adamın ismini bulup tüm düşüncelerine inat sesini duyacağı için yüreğine düşen bir küçük karahindiba tohumuyla heyecanlanarak adamı aradı.

İkinci çalışta açılan telefonla gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı. “Selam.”

“Selam, bir sıkıntı mı var?”

“Neden? İlla sıkıntı olunca mı arıyorum yani seni?” dedi. Sesinin biraz cilveli çıktığının farkında mıydı bu kızıl kafa?

Nitekim karşıdan derin bir nefes alma sesi doldu kulaklarına, Ahmet iki haftada en çok bu sese gülüyor, Burak ne zaman böyle yapsa kıkırtısını tutamıyordu. Tıpkı şimdiki gibi…

“Estağfurullah öyle demedik tabii.”

“Estağfurullah evet öyle demek aslında biliyor musun? Yani kabullendin seni sadece sıkıntı olunca aradığımı. Aşk olsun Burak senden bunu hiç beklemezdim!”

“Canım ciğerim ne alaka yav?”

Ahmet hattın diğer ucunda ne yapacağını bilmeyen, bilemeyince de şivesi kayan adamla tekrar güldü. O gülünce birileri yine nefesini tuttu, kısır bir döngü misali bu olay bu şekilde gidiyordu ama bu döngü ne zaman kırılırdı işte onu kimse bilmiyordu.

“Canım ciğerim mi?”

“Yani tabir öyle anla sen.”

“Anladım. Nasılsın Burak?”

“İyi, aynı iş güç. Sen nasılsın? Yerleştin mi?”

“Bugün tamamen yerleştim. Biraz önce benimkiler gitti, ben de seni aramak istedim.”

“Beceremedi değil mi?”

“Valla çok da güzel yaptı her şeyi, evim o kadar güzel oldu ki her anını çekip Instagram‘da paylaşmamak için kendimi zor tutuyorum.”

“Hayırlı olsun, Allah güle güle oturmayı nasip etsin.”

“Amin.”

“Üç gün kaldı okulun açılmasına, heyecanlı mısın?”

Ahmet, bacaklarını önüne uzatıp yanındaki yastığı kucağına alarak dedikodu pozisyonuna hazırlandı. “Çok heyecanlıyım! Ayaz’la aynı sınıfta olacağız ama sonra değişecek tabii.”

“O neden?”

“Onun uzmanlaşmak istediği alan farklı.”

“Ha gelir gider muhasebe gibi.”

Ahmet yeniden gülerek, “Muhasebe bilmem ki ben. Üniversiteye de gitmediğim için giriş dersi bile almadım,” dedi.

“Ben sana öğretirim diyecektim ama salla. Sonsuza kadar bilmesen de olur.”

Ahmet yastığı tutan elini saçlarından geçirip bir tutam saçı parmaklarıyla kıvırıp oynarken, “Çok mu sıkıcı?” dedi.

“Sıkıcı dediğin şey Nuri Bilge Ceylan filmleridir, ona bile tahammül edersin. Muhasebe dünyanın en kötü üç şeyinden biri.”

Ahmet bu sırada yanan çakmağın sesiyle kaşlarını çattı. “Sigara mı içiyorsun sen?”

“Evet.”

“Çok sigara içiyorsun.”

“Yanında çok içmedim.”

“O zaman daha çok içiyorsun. Çok zararlı, ciğerlerine yazık.”

“İçmezsem sıkıntı olur, arkadaşım gibi düşün.”

“Bundan sonra ben varım Burak, kötü arkadaşlarının seni kandırmasına izin verme ve azalt.”

“Olur.”

“Beni geçiştirme.”

“Olur derken tamam anlamında, söz gibi düşün.”

“Tamam, bak söz verdin.”

“O kanguruya benzeyen herif seni hiç rahatsız etti mi?”

“Komşum mu?”

“Etmedi. Bir kere biz pizza yerken, ‘Bugün pizza günü değil makarna günü, yiyemezsiniz.’ dedi, Ayaz da bunu kovaladı gitti. Bir kere de biz karşılaştık, ev arkadaşı arıyordu. İsmi çok güzel ama çocuğun.”

“Neymiş?”

“Mavi.”

“Mavi diye isim mi olur? Hasan, Hüseyin koymaz kimse. Bizim memlekette de bin tane Nurlu isim türedi.”

“Bence çok güzel. Nurlu ne demek?”

“Esilyanur, Masalnur, Linanur, Boncuknur gibi.”

“Masalnur nedir ama ya?” diyerek elini saçlarından çekip dudaklarını ısırdı Ahmet. Uzaktan kendisini izleyebilseydi eğer, korkudan Burak’ı engeller bir daha konuşmazdı adamla. Çok güzel görünüyordu, yanakları heyecandan allanmış, göz bebekleri büyümüş, saçları oynadığı için dağılmış…

“Mavi daha beter. Biriniz de Ali Kemal koyun. Yeni nesil ana babalar da-“

“Herkes ister güzel isimler koymak çocuklarına ya da farklı.”

“Ne alaka? Senin adın Ahmet, bence dünyanın en güzel isimlerinden.”

“Teşekkür ederim,” dedi Ahmet yeniden utangaçça alt dudağını dişleyerek.

“Eyvallah, ee daha daha nasılsın? Annenler nasıl?”

Ahmet sohbeti uzatabilmek için saçma sapan sorular soran adamla dudaklarını yalayıp gülümsedi. Engel olamıyordu kendisine, bu buz gibi adam ona göre sevimli bile sayılabilirdi. Kendisi bu dediğini duysa kesin köpürürdü ama n’apsındı ki Ahmet?

İlk doğan evlatlarını katı bir şekilde yetiştiren babaların ikinci çocuklarına hiçbir kural koymaması, onları korkusuzca, doyasıya sevmesi… İşte babalığın keyfini ikinci çocukta çıkaranlar gibiydi Burak Ahmet’e göre. Herkese karşı netti, katıydı, soğuktu belki de kibirli… Ama kendisi karşı olan tavırları da bir o kadar pamuk tarlası gibiydi adamın, her anı yaşanmaya değer biriydi.

“İyiler her gün konuşuyoruz, kardeşim gelir zaten birkaç aya. Senin kardeşinle yaşıt sayılırlar tanıştırırız belki.”

“Olur, bizimki de sevinir. Yavşak ama biraz kabul ettik biz.”

Ahmet sahte bir kızgınlıkla, “Ayıp ama! Kardeşe öyle denmez,” dedi.

“Denmez mi?”

“Denmez.”

“Benimki sırtımda gezdiği için denirdi aslında ama sen öyle diyorsan başımla birlikte.”

“Benimki de çok fenadır. Kendisine kızıl yılan Ilgın diyor,” dedi gülerek.

“Neden?”

“Arkadaşlarım var Ali ve Mahir, ikisine çöpçatan oldu o zamandan beri kendisine öyle diyor.”

Telefondan gelen sessizlikle Ahmet boş bulunup da söylediği şeyin farkına vardı. Tamam ona göre bu çok normaldi, etrafında çiftler vardı, ailesi Ahmet’le bu durumu kabullenmişti en başında ama hala dışarıda bir yerlerde insanların sevdalarına karışıp da kadın kadına porno izlerken mastürbasyon yapan şerefsizler vardı, Ahmet sadece kendi çevresinden gelen rahatlıkla dillendirivermişti hemen.

“Burak?”

“Efendim.”

“Sustun da anlamadım,” dedi sert bir sesle.

“Susmadım da- Küçük bir kızın nasıl iki kişinin çöpünü çatabildiğini düşünüyordum.”

Ahmet derin bir nefes verdi, rahatlamayla. Adamı doğru düzgün tanımadan girdiği muhabbetle dilini ısıracaktı az kalsın!

“Sen ona imkansız olan bir çift göster, sonra otur izle.”

“Hadi be. O kadar diyorsun.”

“Valla.”

“Beni de bir tanıştır o zaman.”

“İmkansız aşktan mı muzdaripsin yoksa?”

“Yok, yani o anlamda demedim. Bu başarılı iş kadınını merak ettim sadece.”

“Pezevenk dememek için girdiğin haller?” diyerek güldü Ahmet. Karşıdan gelen kısık gülme sesiyle gülüşü yüzünde dondu aniden. Güzel bir sesti bu, hep dinlemek isterdi.

“Neyse ben daha fazla oyalamayım seni Burak. Sonra görüşürüz yine olur mu?”

“Olur. Dikkat et, Allah’a emanetsin.”

“Sen de.”

Kapattığı telefonunu çenesine yaslayarak bu gülüşü duymamanın yaratacağı matemi hayal etti. Sık sık gülmeliydi bu adam, çok yakışıyordu ona gülmeler. Neden kilitli kapıların arkasına almıştı bu eylemi bu adam bilmiyordu ama dilerdi ki hep gülerdi böyle.

Neden bunları düşündüğünü, neden bu adamın gülmesini istediğini aklına dahi getirmeyerek tüm konuşmanın özetini çevirdi beyninde.

Bedenini kuşatan çelikten zırhının ilk çiziğini aldığını fark dahi etmeden öylece çenesinde telefonuyla dakikalarca Burak’ı düşündü, güzel gülümsemesiyle.

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top