Bölüm 4: Gemisini Bekleyen Liman

✨✨

Kahvesinden bir yudum alan Ayaz, gülümseyerek Aytül Hanım’ın masasından Mustafa’ya baktı. Sabah yine beraber gelmişlerdi. Biri birine özenle hazırladığı kahvesini vermiş, diğeriyse simit yemesine müsaade etmeyip çavdar ekmeğinden zeytin ezmeli sandviç düşürmüştü nasibine.

Masadan masaya gülümseyerek işlerine döndüler. Mustafa, sabah kahve makinesinin içinde dolu olan çekirdekleri binbir uğraşla çıkarıp yerine vanilyalı olanlardan koymuş, kahve öğütülüp de bardağa süzülürken burnuna gelen vanilyaya karışmış kahvenin kokusuyla tebessümle hatırlamıştı vanilya seven çocuğu.

Ancak kocaman bir çınarı kemiren ağaç kurtları gibi onu da yiyip bitiren kekremsi bir düşünce vardı dünden beri zihninde dönüp dolaşan. Yol arkadaşının akşam Gizem’le gideceği düşüncesi…. Neden böyle yapıyor sorgulamak şöyle dursun direkt sonuca atlayıp içinde baş gösteren ince sıkıntıdan pek de ağzının tadı yoktu bugün.

Aytül Hanım yerinden kalkıp müdürün yanına doğru ilerlerken Ayaz da fırsatı değerlendirip Mustafa’nın yanındaki sandalyeye kuruluverdi.

O sandalye artık boş masaya gitmiyordu. Mustafa’nın yanında Ayaz’ın doldurmasını bekliyordu sakince.

“Kahve çok güzeldi,” dedi Ayaz.

Mustafa, “Vanilyalı kahve varmış da evde, sen seversin diye düşündüm,” diye yalan söyleyiverdi. Her yalan söylediğinde yaptığı gibi de başını hafifçe öne eğip alt dudağını ağzının içine hafifçe çekerek kendisini yalan söylediği için cezalandırırcasına ısırdı istemsizce.

“Çok sevdim. Bitirdim bile baksana,” diyerek boş termosu uzattı Mustafa’ya, yarın sabah dolusunu getirebilmesi için.

“Afiyet olsun.”

“Mustafa bugün ben seninle gelemeyeceğim iş çıkışında, çok önemli bir işim çıktı.”

“Anladım, önemli değil ben servisle giderim. Haber verdiğin için teşekkür ederim.”

“Bunun için de teşekkür edilmez ama- Neyse ben pes ediyorum. Teşekkür et bana, hatta milyon kez et,” dedi gülerek Ayaz.

Mustafa’ysa içinde beliren huzursuz hislerle zoraki gülümsedi. Gizem istediğini almıştı demek, eh çok güzel, alımlı, öz güvenli bir kızdı. Tabii ki karşısındaki erkek de ona kayıtsız kalamazdı ki.

Zaten çok yakında sevgili de olurlardı. Mustafa yeni edindiği arkadaşına bağlanmadan böylesi daha iyi olmuştu. Sahi olmuştu değil mi? Mustafa, ne zaman insanların seçenekleri arasında ilk sırayı kapabilmişti ki şimdi olsun?

Yine tam birine ısındığı anda elinden alınıvermişti her şey. Kocaman adamdı, küçük bir çocuk gibi ayağını yere vurarak istemiyorum işte deyip, işaret parmağıyla orta parmağını çapraz yapıp küstüm size diyerek oyunbozanlık edemezdi ki.

Eski düzene devam edecekti, ne düşünmüştü ki sanki? Yeni arkadaşı ona en fazla dört gün dayanabilmişti işte. Bundan sonra, işi öğrenmek için yanına geldiğinde işi öğretip yeniden kabuğuna çekilecekti, evet evet en doğrusu buydu.

“Aytül Hanım geliyor kaçtım ben, sonra görüşürüz olur mu?”

“Tamam,” diyerek yalan olduğunu bildiği konuşmayı robotik şekilde bitirdi Mustafa.

Gün içinde ne yemeğe indi ne de yerinden kalktı. Sadece işini yaptı, tıpkı eskisi gibi. İçinde yeşeren umutlar bir bir söndü, yeni alıştığı güneşini sızdıran deliğin kapanmasıyla…

İnsan ne garip bir varlıktı böyle? ‘Alışmayacağım.’ deyip yine de alışıyordu her şeye. Bir an kafasını kaldırdığında Gizem’le Ayaz’ın konuştuğunu gördü. Gözlerini ikiliden çekmek istese de dünyanın etrafında dönüp duran ay gibi onların ekseninden çıkamadı bir türlü.

Bu sırada Ayaz’la göz göze geldi. O, Gizem’e bir şeyler söylerken Gizem de anladım dercesine kafasını sallıyordu sadece.

Hemen akabinde Ayaz, kaşlarını çatarak Mustafa’ya baktı. Yakalanmıştı yine işte! Kocaman adam stajyeri dikizlerken yakalanmıştı! Rahatsız etmişti insanları, belli ki akşam gidecekleri yer için plan yapıyorlardı.

Hemen gözlerini karşısındaki küçük ekrana indirdi. Kaldığı yerden mailini yazmaya devam ederken gözlerini kısarak ekrana baktığının farkında bile değildi. Hâlâ gözlüğünü Ayaz’a verdiğini anımsayamamış, bulanık kafasıyla hatırına getirememişti işte. Çok da halsiz hissediyordu kendisini, hasta mı oluyordu bir de?

Çıkışa bir saat kala çay ocağının yanındaki erkekler tuvaletine gitmek için ayaklandı. Uyuşmuş bacaklarını ovalayarak ağır ağır yürüyüp tuvaletin kapısının önüne geldiğinde tuvaletin tam yanında, çay ocağının da karşısında olan yangın merdivenlerine açılan kapıdan biri çıkıp çekiştiriverdi hızla içeri Mustafa’yı.

“N’oluyor!?”

“Şşş sessiz ol,” diyen Ayaz, Mustafa’nın ağzını kapattı bağırmasın diye.

Şimdi gözleri birbirine kenetlenmiş ikilinin arasında sadece Mustafa’nın heyecandan düzensizleşen nefes alış-verişleri duyuluyordu.

“Bak elimi çekiyorum, bağırma sakın.”

Tamam anlamında hafifçe kafasını oynatan Mustafa, etrafına bakındı. Bomboş bir yere neden çekiştirmişti bu çocuk şimdi onu?

“Neden üzgünsün?”

“Ben mi?”

“Yok, Harun amına koyayım. Sen tabii.”

Mustafa, edilen küfrü duymazdan geldi. İş yeriydi burası, bu nasıl bir jargondu Allah aşkına böyle? Bu çocuk ne kadar da rahattı? Oysa stajı okulu için önemliydi, burada kendisini en harika şekilde tanıtması gerekmez miydi?

“Üzgün değilim ki.”

Ayaz, “Üzgünsün. Sana söylemiştim, üzgün olduğunda dudaklarını büküyorsun. Söyle, biri bir şey mi dedi sana?” diyerek Mustafa’nın üzerine doğru adımladı. Üzerine doğru gelen çocukla geri geri giden Mustafa, gidebileceği son yer olan duvara kadar ilerleyip sırtını duvara yapıştırdı.

“Hayır kimse bir şey demedi. Gerçekten üzgün değilim, yorgunum. Sanırım hasta olacağım.”

“Bu şekilde beslenirsen tabii hasta olursun. Yemedim ama ısrardan da hiç hoşlanmam. Madem öyle diyorsun.”

Mustafa sessizce Ayaz’ın gözlerinin içine bakmaya devam etti. Diyebileceği bir şey yoktu ki. Kocaman adam, ‘Akşam benimle değil Gizem’le eve gideceksin, kırıldım.’ dese karşısındaki çocuk iyice manyak olduğunu düşünecekti.

Zaten kısıtlı iletişim ağına sahip olduğu ofiste bir de Ayaz’ı kaybetmek istemezdi Mustafa. Her zaman olduğu gibi görünmezlik şapkasını takıp, kimsenin umursamadığı kişi olmaya devam etmek çok daha kolaydı onun için.

Ayaz, bir kolunu Mustafa’nın tam yüzünün yanından duvara yasladı. Adamın üzerine doğru eğilerek, “Israr etmeyeceğim dedim ama dudakların bükülmesin Mustafa, canımı sıkıyorsun,” dedi.

Mustafa, gelen yakınlıkla beraber burnuna dolan ferah kokuyu çaktırmadan içine çekti. Yağmur yağmıştı yine. Yağmur yağmış da o papatya dolu bir tarlada elinde en sevdiği kitap olan Şeker Portakalı’yla çiçeklerin üzerine uzanmış, yalın ayak huzurla kitabını okuyordu sanki.

Kafasını kaldırıp karşısındaki kendisinden on üç yaş küçük oğlandan çekindiği için gözlerinin içine bakamayıp burnunun üzerine çevirdi bakışlarını.

“Gerçekten iyiyim, sadece halsiz hissediyorum kendimi. Sanırım grip olacağım. Fazla yaklaşma bana, sana da geçebilir.”

Ayaz yüzünde Mustafa’nın ilk kez şahit olduğu arsız bir gülüşle yanıtladı adamı. “Hastalığını bana bulaştırıp bir hafta işe gelmememi sağlayacaksan seni şurada öperim bile.”

Ne diyordu bu çocuk? Bir erkeğin karşısındaki adama iş yerinde böylesi bir şaka yapması? Kalbi hızlandı bu sözcüklerle.

“Akşama seni ben bıraksam iyi olurdu, eve erkenden gidip dinlenirdin. Babamın müşterileri bize gelecek. Onları erkenden karşılamak zorundayım. Şansımı-“

“Sen Gizem’le buluşmayacak mısın?” diyerek ağzından firar eden kelimeleri tutamadı Mustafa. Keşke mesajlardaki geri al seçeneği gerçek hayatta da mümkün olabilseydi de şu an bu rezil anı yaşamasaydı.

Elini ağzına götürüp kapatma isteğini güçlükle bastırdı. Bir de o hareketi yaparsa iyice rezillik çıkacaktı yangın merdivenlerinde.

Ayaz’ın ilk kez gözlerinde parlayan bir ifade belirdi. Kafasını sağa sola oynatarak sessizce, “Demek bu yüzden,” diye mırıldansa da Mustafa onun sözlerini duymadı.

Boynunu sağ tarafa eğerek, “Monolog halinde konuşan insanlara tahammül edemem biliyor musun? Kendince iyi biridir belki ama ben sessizliğinde bile huzur bulduğum insanlarla takılmayı seviyorum,” dedi.

Mustafa genellikle insanlara dikkat etmezdi. Ne yediklerine, ne giydiklerine, onlara özel bazı tekrarlanan hareketlere. Ama Ayaz’ın zaman zaman göz kırpması ve başını sağ omzuna eğerek konuşması hem dikkatini çekmiş hem de çok hoşuna gitmişti.

“Anladım. Ben de sürekli kendisini anlatan insanları pek sevmem. Yani- Sormadın ama ben söyleyeyim yine de- Öyle işte,” Salak gibi heyecanlanmıştı. Üstelik de boş konuşmuştu işte!

“Ben sana soru sormadan da anlatabilirsin.”

“Bir şeyler anlatmayı bırakalı uzun zaman oldu Ayaz,” diyerek acı bir tebessümle güldü. Al işte! Neden bunları demişti? İlgi budalası biri gibi konuşmuştu şimdi de!

“Neden böylesin sen?”

“Nasılım?”

“Kendine en çok haksızlığı yine sen yapıyorsun sanki. İşinde başarılısın, aklından kötülük geçmediğine yemin edebilirim, üstelik güzelsin de. Neden sürekli kendine haksızlık ediyorsun?”

Güzelsin de mi? Mustafa’nın kulakları Ayaz’ın söylediği diğer tüm cümlelere sağır oldu, içinden tüm çöplerin arasından kısa çöpü bulup çeker gibi güzelsin kısmını itinayla aldı, cebine koydu.

Erkek nasıl güzel olabilirdi ki? Bu ne demekti şimdi? Bu çocuk neden böyle şeyler söylüyordu ona. Dalga mı geçiyordu, tepkisini mi ölçüyordu? Eskiden ‘Top Mustafa’ dedikleri tüm anılar birden üşüşüverdi zihnine. Acaba hâlâ insanlar onun böyle olduğunu mu düşünüyordu?

Beyni kalbinin hızlanmasına zıt, düşünceleri duygularına düşman patlayacak hale geldi tüm zihni birden. Anlam veremiyordu. Bir insan dört gündür tanıdığı insana neden böyle şeyler söylerdi?

Ayaz, biraz daha eğilip Mustafa’nın kulağına doğru, “Çok düşünüyorsun Mustafa. Yarının sana ne getireceğini bilemezsin, anı yaşa. Sana bunu ben öğreteceğim,” dedikten sonra elini Mustafa’nın yüzüne doğru kaldırdı. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi yumruklarını sıktı, çıkıp gitti sessizce.

Mustafa, tüm karmaşasıyla deli gibi atan kalbine elini koyarak duvarın dibine çöktü. Zaten halsiz hissediyordu kendisini, şimdi ayaklarından tüm güç çekilmiş gibi kalıvermişti öyle yangın merdivenlerinde.

Biraz daha duvarın dibinde durup, ‘Dalga geçiyor olmalı benimle, başka ne olacak?’ dedikten sonra üzüntüden evrilen hırsı tam kalbinde hissederek çıktı. Tuvalete gitmeyi unuttuğunun farkında bile olmadan tekrar yerine döndü.

Yerine otururken çaktırmadan Ayaz’a baktığında yanındaki arkadaşlarıyla hiçbir şey olmamışçasına gülüp eğlendiğini gördü. İçinden yanına gidip iki yakasından tutup, ‘Ne istiyorsun sen benden?’ demek geçse de hiçbir şey yapmadı, yapamazdı zaten.

İyiden iyiye ağrıyan başıyla maillerine odaklanırken masanın üzerinde duran gözlüğünü fark etti. Ayaz’daydı değil mi en son? Gözlüğünün kendisinde olmadığının bile farkında değildi resmen. Gözlüğü gözüne takıp işine devam edecekti ki parmaklarına bulaşan kokuyu duyumsadı.

Ayaz’ın kokusuydu bu… İçinde büyük bir harp çıktı, er meydanında iki duygu çatıştı ama elini burnuna götürmesini isteyen taraf galip geldi. Eline bulaşan kokuyu içine çektiği an içinde bir şeyler kıpırdandı. Küçücük bir parçaydı yerinden oynayan şey ama sanki kocaman bir dağ duruyordu da üzerinde yerinden oynadığı an Mustafa’nın üzerine yıkılmıştı.

Hızlıca çekti elini burnundan. Anılar bir bir üzerine düşerken bir daha bu kadar aptal olmayacağına dair verdiği sözü tekrar çıkardı zihninin tozlu raflarından. Sözcüklerin altını sarı fosforlu kalemle çizip kara tahtasının en ortasına astı zihninde.

Kimse ona iyilikle yaklaşmazdı, hem de hiç kimse. Annesi bile onu yetersiz görmemiş miydi? Bir insanı annesi sevmezse kimse sevmezdi ki. Ne yaparsa yapsın her zaman yetersiz olan birini annesi bile takdir etmemişken kim ona gül uzatırdı?

Uzatılan gül baştan aşağı dikenli bir sarmaşık olmalıydı, kimden gelirse gelsin. Eline aldığı an parmak uçlarından başlayarak tüm vücudunu sarıverecekti de o da paralize olmuş birinin donukluğuyla bir daha hareket bile edemeyecekti, biliyordu işte.

‘Düşünme düşünme düşünme!’ diye tekrarladı. Aklında sadece işin olmalı, sen busun. Nitekim dediğini de yaptı ne kadar halsiz hissederse hissetsin kalan vaktini sadece ekranına bakarak geçirdi, otomatik hareketlerle işlerini yaparak.

Çıkışta yürüyecek mecali bile yoktu sanki. Vücudu boş bir çuvaldı, keşke birisi ışınlanmayı bulsaydı da eve gidebilseydi bir saniyede.

Çıkış vaktindeyse bilerek oyalandı, herkesin çıkmasını bekledi. Kimse kalmadığında bile oyalandı, saat altıya gelirken şansını denemek amacıyla yakınlardaki taksi durağını aradı. Şükürler olsun hayat ona gülmüştü de bir taksi bulabilmişti sonunda.

Taksiye atladığı gibi eve gitti. Yine kapısını açarken anahtarlığına ilişti gözü, artık bu anahtarlığı değiştirmek istemiyordu. Böyle iyiydi, değişiklik insanı mahveder, yıpratırdı. Her şey olduğu gibi kalırsa kırılan, acıyan, parçalanan da olmazdı.

Üzerini güç bela değiştirip kendisini yatağa attı. Yutkunmaya çalışırken zorlandığını fark edince iyiden iyiye hasta olduğunu anladı ama ne kalkıp bir bardak su içecek hali vardı ne de ilaç alacak.

Acı acı güldü içinden… Arayıp, ‘Bana yardım edebilir misin?’ diye ricada bulunacağı bir arkadaşı olmaz mıydı insanın? Yoktu işte. Kalbinden dün sızan ışıklar bugün tamamen karanlığa bürünmüş, içinde yeşerttiği gülse boynunu bükmüştü çoktan.

Titreyerek yorganı biraz daha üzerine çekerek rahatsız şekilde uyuyakaldı. Sabah olduğunda gür kirpikleri birbirine zamklanmış gibi açılmamak için direniyordu resmen. Kolunu kaldıracak hali yoktu da ama bir insanın diş etleri de sızlar mıydı ağrıdan!?

Saatine baktığında altı olduğunu gördü. Bedeni programlanmış gibiydi adeta, altıda kalkmazsa hatırı kalırdı sanki.

Yataktan güç bela kalkarak müdürü Ömer Bey’e çok hasta olduğunu, işe gelemeyeceğini yazdığı bir mail iletti. Parmaklarındaki kan geriye çekilmiş gibi zar zor oynuyordu telefonun ekranının üzerinde.

Zaten o kadar nadir hasta olurdu ki bu attığı mail yetecekti müdürünün yokluğunu onaylamasına. İki eli kanda da olsa işine gittiğinden idari amirlerinin bir kısmı Mustafa’yı pek severdi. Eh kim köle gibi çalışan eleman istemezdi ki bu devirde?

Yutkunduğu an boğazında sanki toprağı kocaman bir tırpanla çapalarmışçasına bir his oluştuğunu hissedince canı çorba istedi. Güç bela yataktan kalkarak en iyi dostu kendisinin yine kendisine çorba yapması için mutfağa yollandı.

Hazır makarna soslarının, çorbaların bulunduğu çekmeceden kremalı mantar çorbasını gözüne kestirip, çekip aldı. Bir yandan halsizlikten gözleri yanıyor diğer yandan kendine bakmazsa doktora gitmek zorunda olacağını biliyor, kendisini zorluyordu. Çorbasını bir çırpıda pişirip kaynamasını bile beklemeden bir bardağa aldı. Çorba bardakta içilirdi ona göre, sıvı şeylerin yeri her zaman bardak olmalıydı yahu.

Aklı bomboş şekilde karşısındaki çıplak duvara bakarken çorbasını içmeye devam etti. Yalnızlığını sorgulayacak gücü dahi kendisinde bulamamıştı ki. Şu an biri kesseydi bir yerlerini kan akmazdı sanki, öylesine içi boş, öylesine sanki içindeki kelebekler ölmüş de sadece kabuğu kalmıştı.

Çorbasını bitirip yangın soğuklarında zangırdayan dişleriyle yeniden yatağında kaykılarak yatay bir pozisyona geldi. Yorganı sıkıca çenesinin altına çekip ilahi bir güçle iyileşmeyi bekledi, hem de hazır çorbayla.

Yeniden uyuyakalmış, akşamın bir vaktinde çalan kapının zili kulaklarını aşıp beyninde çınlamıştı. Nefret ediyordu bu zilden artık, neyse çalan kimse giderdi. Zaten zili çalan ya üst komşusunun kargosunu getiren kuryeydi ya da apartman görevlisiydi kesin, kim neden hafta içi kapısını çalsındı ki yoksa?

Israrla çalan zile bir de kapıya alacaklı gibi vurma eklenince güç bela yatağından kalkıp kapıya doğru ilerledi. Tir tir titriyordu, içinin yangınına inat vücudu buz kesmişti sanki.

Görmeyen gözlerle çalan kapıyı açtığında karşısında en son beklediği insanı gördü. Ayaz nefes nefese kalmış, gözleriyle onun tüm vücudunu tarıyordu, sanki hasarın nerede olduğunu bakışlarıyla röntgen çekip anlayabilecekmiş gibi.

“Sen-? Ne işin var burada?” diye sordu Mustafa, çatallanmış sesiyle.

“Hastaymışsın.”

Mustafa’nın zihni biraz berrak olsaydı şu an düşünce kuyusunun en dibine dalar saatlerce günlerce beynini kemirecek malzeme çıkarırdı kendisine ama zihni puslu, vücudu çok halsizdi bunun için.

Nitekim Ayaz bunu anlamış Mustafa’nın omzuna destek olmak amaçlı sarılarak, “Gel bakalım iyileştirelim seni. Sensiz şirket batıyor, haberin yok!” diyerek mübalağa sanatına yeni bir boyut kazandırmıştı.

Mustafa dişleri zangırdayarak Ayaz’dan aldığı destekle yatak odasına ilerledi.

“Üşüyorum,” diyebildi sadece.

Ayaz elini adamın alnına, boynuna koydu. Yetmedi, alnına dudaklarını bastırarak ateşini ölçtü. Yanıyordu Mustafa şu anda!

“Mustafa duş alman lazım. Kendi başına halledebilir misin?”

Mustafa duymayan kulaklarıyla sadece Ayaz’a baktı, duysa da beynine gitmiyordu kelimeler, cümleler.

Ayaz sesli bir nefes verdi, yok bu böyle olmayacaktı. “Kaldır kollarını.”

“Hayır, üşüyorum. Lütfen bırak beni, yatacağım,” dedi yorganına yıllardır görmediği yarine hasretle bakan birinin gözleriyle.

“Olmaz Mustafa, havale geçireceksin. Kaldır kollarını tişörtünü çıkaracağım.”

Mustafa, oralı olmayınca Ayaz bir çırpıda eşofman üstü niyetine giyilen tişörtü çıkardı. İçinde atlet bile yoktu ki!

“Şimdi altını da çıkaracağım iç çamaşırın kalacak, sana duş aldırmamız lazım,” diyerek tane tane yapacaklarını anlattı karşısında elleri bacaklarının arasında, kendisi büzülmüş şekilde oturan adama.

Mustafa’ya o an yorganın senin olsun maaşını, evini bana ver deseler verebilecek kıvamdaydı ama karşısındaki çocuk ikna olmuyordu bir türlü. Hastalıktan bulanan zihniyle yeniden “Lütfen çok üşüyorum,” dedi yalvarırcasına.

Ayaz’ınsa canına tak etmişti artık ama. Bu adam ne kadar inattı böyle? Hızlıca altındaki eşofmanı da çıkarıp yeniden Mustafa’yı kendisine yaslayarak yatak odasının karşısındaki küçük banyoya doğru sürükledi.

Mustafa’nın yalvarışlarını duymazdan gelerek duş kabininin içine soktu. Suyu ılık sayılabilecek bir dereceye ayarlayıp kendi üstü başı Mustafa’nın çırpınışlarıyla ıslansa da umursamadan ılık bir duş aldırdı adama.

Duş kabininden ıslak sıçan gibi çıkan ikiliden Ayaz, kendisini pas geçip Mustafa’yı havluya sıkı sıkı sardıktan sonra üzerindeki tişörtünü çıkardı, attı bir kenara.

Yeniden yatak odasına döndüklerinde sol taraflarında kalan giyinme dolabından temiz kıyafetler alıp Mustafa’ya uzattı.

“Giyinebilir misin? Yardım edeyim mi?”

“Hallederim ben,” dedi Mustafa. Görmeyen gözlerle bakıyor, hâlâ bilinci dağ başlarındaki sis misali dumanla kaplı öylece konuşuyordu ortalık yere.

Ayaz, arkasını dönünce Mustafa da boxerını giydi. Giydi ama sonrasında öylece kalakaldı. Devamı gelmiyordu bir türlü, ellerine derman gelmiyordu ki tişörtünü, eşofmanını üzerine geçirebilsin.

Ayaz, bir süredir ses gelmeyen adama bakıp öylece oturduğunu görünce önce yere eğilip eşofmanını giydirdi. Daha sonra bir bebek gibi tişörtünü başından geçirip kollarını da soktuktan sonra ateşine baktı, biraz daha iyiydi.

“Şimdi sen yatağa yatıyorsun, ben de sana güzel bir çorba yapıyorum.” diyerek yataktan kalın yorganı sıyırdı, kenarda duran yatak örtüsünü örttü adamın üzerine. Şimdilik bu iş görürdü, kırk saat ince pike ya da battaniye arayamazdı ya bilmediği evde.

Mutfağa gittiğinde hazır olduğu kokusundan belli kremalı mantar çorbasını görüp yüzünü buruşturdu. Epeyce bir mutfağı karıştırdıysa da pişirebileceği ne bir mercimek ne de tarhana bulabildi.

Bu adam nasıl yaşıyordu bu evde? Ne yiyordu ne içiyordu? İçinde neredeyse hiçbir şey olmayan buzdolabı, baklagil konulmak için alındığı belli olan ama içleri boş kalmış kavanozlar, hatta doğru düzgün tencere bile yoktu evde.

Mustafa’nın anahtarlarını alıp markete yollandı. Biraz meyve, sebze, kendince besleyici değeri yüksek ürünler seçerek sepetini doldurup çıktı marketten.

Buzdolabında soğuk algınlığı için ilaç olduğunu gördüğünden eczaneye uğramadan yeniden eve döndü.

Çorbasını pişirmeden önce yatak odasına gidip Mustafa’yı kontrol etmeyi de ihmal etmedi tabii. Ateşini elinin tersiyle alnına dokunarak ölçtükten sonra biraz daha iyi olduğuna kanaat getirip çorbasını yapmaya mutfağa gitti.

Evde çorba pişirmeye uygun tek tencerede bulunan hazır, bulamaç gibi çorbayı döküp güzelce yıkadı tencereyi. Tarhana çorbasını emek emek pişirdikten sonra küçük bir kaseye alıp bir tepsinin içine birkaç dilim ekmekle beraber koyarak tekrar mışıl mışıl uyuyan Mustafa’nın yanına döndü.

“Kalk bakalım.”

Mustafa kelimenin tam anlamıyla Ayaz’ı götüne bile takmadı. Duş sonrası biraz daha dinen ateşiyle beraber dün geceden beri ilk kez biraz daha huzurlu olan uykusuna dalmıştı, tüm dünyaya algılarını kapatmış sonsuza dek yatakta kalmak istiyordu.

Ayaz pes etmeyerek dürte dürte uyandırdı Mustafa’yı.

Uzun kirpiklerini kırpıştıran Mustafa’nın düşen ateşiyle beraber yeniden her şeyi anlamlandırma hissi geri gelmiş karşısında, kendi evinde Ayaz’ı görmesinin verdiği şokla boş boş bakıyordu çocuğun suratına.

“Senin ne işin var burada?”

“Koca bebek hasta olmuş diye duydum, bakmaya geldim.”

“Nasıl? Kimden duydun?”

“Ömer Bey toplantıya katılamayacağını çok hasta olduğunu söyledi, yalnız yaşadığını biliyorum merak ettim seni.”

Merak ettim seni…Ne anlama gelirse gelsin Mustafa’ya söylenebilecek en uzak cümleydi. Mustafa ne kişiliği gereği merak uyandıracak biriydi ona göre ne de birilerinin yokluğunu fark ettiğinde merak edip kontrol edebileceği biri…

Ayaz, Mustafa’nın kalbinin sınırlarını zorluyordu artık. Ailesinin bile tenezzül edip merak etmediği birini yedi kat el, hatta daha beş gündür tanıdığı biri neden merak ediyordu?

Mustafa, bunları düşünürken zamanın aslında kocaman bir yanılgı olduğunu, birini daha ilk merhabanızda bile yıllardır tanıyormuş hissinin dört bir yanınızı sarıvereceğini bilmiyordu. Kördü, aptaldı, ezberden yaşıyordu… Daha doğrusu kimse bunu ona öğretmemiş, o da okyanusun ortasında kalan küçük, yıkık dökük bir kayık misali akıntıyla oradan oraya savrulmuştu.

Mustafa’nın bilmediği bir şey daha vardı. Mustafa akıntıda savrulan kayık olmaya o kadar alışmıştı ki aslında kendisinin gıcır gıcır, tertemiz, rengarenk harflerle isimlendirilmiş bir gemi olduğunun farkında bile değildi.

Sessiz çırpınışlarının son bulacağı o limana demir atmak üzere olduğunun, o limanın Mustafa’nın evi, yuvası olacağını da bilmiyordu.

Bunları o duyabilseydi bile kendisinin kırık dökük bir kayık olduğunda ısrarcı olurdu belki ama limanı çoktan ona en güzel köşesini hazırlamış, denizden gelen mis kokuların, çığlık çığlığa ötüşen martıların arasında sadece ona geleceği günü bekliyordu, heyecanla…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top