✨✨
Mavi fili düşünme…
İstediğin herhangi başka bir konuyu düşün… Sevdiğin birini ya da birilerini, yapmaktan hoşlandığın şeyleri, mutlu bir anını, çok lezzetli bir yiyeceği düşün ama sakın mavi fili düşünme…
Barış’ın yıllar önce gittiği bir kitapçıda kişisel gelişim kitapları arasından çok düşünmemek için bulup da çıkardığı, bir anlık gazla satın aldığı kitaplardan birinin konusuydu bu. Filin rengi çok başka bir renkti aslında… Ama Barış mavi rengini çok sevdiği için kendi yasaklı filini mavi yapıvermişti. Sonradan konu hakkında ironik bir şekilde düşünmeye devam ettiğindeyse de en sevdiği rengi neden düşünmemesi gereken bir file yakıştırmıştı anlamayarak kitabı kenara fırlatmış, herkes gibi başka şeyler yerine yalnızca masmavi bir fili düşünmüştü.
Şimdiyse mavi filinin yerini beyaz tenli, siyah gözlü bir adam almıştı. Yatağında, çok da şaşırtıcı olmayan bir biçimde yalnız uyandığından beridir Barış’ın aklında yalnızca o adam ve onunla geçirdiği eşsiz saatler vardı. Rutin işlerini yapıyor, daha fazla iş alıyor, yemek pişiriyor, yiyor, bulaşık yıkıyordu ama zihninin içini yalnızca beyaz tenli bir adam işgal ediyordu. Düşünmemesi gerektiğini bilse bile…
Herkes kendi hayatının kitap karakteriydi ya da yazılan hikayesinde başka bir kahramanın gelip onu kurtarmasını bekliyordu. Barış’ın böyle bir hikâyesi de beklediği bir kurtarıcı da olmamıştı hiçbir zaman. Ta ki Mert’i görene kadar…
Kendisi gibi insanların bir filme ya da kitaba konu olamayacak kadar silik ve sıradan olduğunu düşünüyordu o. Ne ilk bakışta dikkat çekecek kadar yakışıklıydı ne bakan insanlara hayranlık uyandıracak kadar güzel gözleri vardı ne de bariz bir yeteneği…
Dünyayı kasıp kavuran bir salgın hastalıktan sonra zaten çok da hareketli olmayan sosyal hayatı tamamen bitmiş; Barış, görünürdeki işi, herkesten sakladığı gizli tutkusu olan diğer işi ve bitmek bilmeyen dizi izleme maratonuyla birlikte tamamen kendi kabuğuna çekilmişti.
Hiçbir zaman onun gibi birinin yer alamayacağı kitapları okumayı da sevmezdi. Erkek de olsa, toplumun sikik yargıları yüzünden ondan beklenmese de o da aslında bir kahramanın onu kurtaracağına inanmak istiyordu belki bir zamanlar. Ancak zaman geçtikçe Barış’ın bu isteği de tıpkı sosyal hayatı gibi silinip gitmişti. Herkes gibiydi o da. Herkesin etrafında olan, ‘Asosyal eziğin teki,’ denilen adamlardan yalnızca biriydi o…
Ama bir akşamüstü, çalışmalarından çok memnun kalan müşterisinin yolladığı bir davetiye ile belki hayatında bir farklılık olur diye düşünerek kendisinden beklenmeyecek bir partiye katılmaya karar vermişti. Daha depo görünümlü o izbe yere adım atıp da yüksek sesli müziğin kulaklarından girip beynini erittiği o ilk andan itibaren hata yaptığını fark etse de yine de bara doğru adımlamış, en azından gece eve döndüğünde farklı bir şeyler yaptığı için kendisini tebrik etmesi gereken bir nedeni olsun istemişti.
Kader bu ya aynı akşam karşısına hayatında görüp görebileceği en yakışıklı adam çıkmıştı. Tesadüf ancak kitaplarda olmuyordu demek ki. Üstelik milyonda bir ihtimal olabilecek bir şey gerçekleşmiş, oturduğu barın yüksek sandalyesinde zaman beyninde genişlerken birden adamın dikkatini çekmişti.
Aptal değildi Barış. Adamın onun tek bir özelliğini ilgi çekici bulduğu için onunla yattığını biliyordu. O da sıradan özellikleri dururken bir teknoloji mağazasında satış sorumlusu olduğunu söylemek yerine herkesten sakladığı sırrını birden karşısındaki adama söylerken bulmuştu kendisini. Onu etkilemek için yaptığını pekâlâ Barış da biliyordu.
Kendisinin gizli yerlere kolaylıkla erişen biri olduğunu anlayan adam, tam da tahmin ettiği gibi zeki kişilere zaafı olan, her istediğini elde ettiği için biraz da kendisi gibi inek tiplerle takılan biri çıkmıştı. Yoksa Barış’ın alelade bir satış personeli olduğunu bilse onunla evine gelmezdi ki.
Sonrasında muhtemelen onu ve yeteneklerini sınamak için ondan istediği şeyle birlikte Barış’ın omuzları düşmüş, adamın ayağına kadar gelen fırsatı kaçırmamasıyla alacağını alıp gideceğinden emin olmuştu. O gece sanki Barış’ın gittiği yere yangınını götürdüğü bir geceydi. Yakışıklı ama yalnız bir kitap kahramanı olmamasına rağmen onun hikayesinde en ilgi çekici sayfayı yazmasına yardımcı olmak için gelen siyah gözlü adamla unutamayacağı anlar yaşamıştı, hem de beklentisinin sönüp gittiği bir zaman diliminde.
Herkese yalan söylese kendisine söyleyemezdi. Ondan sonraki iki gün Mert’in tıpkı klişe sahnelerde olduğu gibi yeniden kapısında belirivermesini beklemişti. Gözleri unutulmaz değildi belki ama bakışlarında farklı bir şeyler görür de sığ bir yaklaşımı olmadan onunla yeniden görüşebilmek için kapısına gelir diye hayaller kurmuştu Barış. Ama hayatı boyunca ona bir şekilde öğretilen sıradanlığı yine onun peşini bırakmamış, komşusunun geldiği birkaç an hariç kapı zili hiç çalmamıştı.
Düşünmemesi gereken mavi filinin yeniden aklında dolandığını fark edince bugün boş günü olduğu için biraz bilgisayarda takıldıktan sonra bildirim gelmeyen mail kutusunun da gününü sıkıcı kılacağından emin şekilde koltuğa oturdu. Dün yıkadığı ama katlamaya güç bulamadığı çamaşırlardan bir tişörtü görüş açısında beliren siyah gözler eşliğinde eline aldı.
Tam o anda çalan zille birlikte yeniden yıldız çocuğun geldiğine emin olarak oturduğu koltuktan kafasını geriye doğru uzattı. Mutfak tezgahında duran, ona vermek için çikolatalar biriktirdiği sepete baktı. Çocuğun favori çikolatasının sepette bolca bulunduğunu görünce yerinden kalkıp bir tane çikolatadan alarak sepeti buzdolabının üzerine kaldırdı. O geldiğinde bunu görürse hepsini yer, sonra sabahlara kadar karın ağrısından kıvranırdı.
Elindeki çikolatayla birlikte kapıyı açıp, “Çikolatanın kokusunu paketinden bile alıyorsun artık,” demişti ki karşısındaki ifadesiz bakışlarla kendisini inceleyen kara gözlü adamı gördü.
“Tatlı sevmem,” diyen Mert, “Başka şeylerin kokusuna geldim,” dedikten sonra gözlerine ulaşmayan bir gülümsemeyle olduğu yerde dikilmeye devam etti.
İki gün önce yaptığı ve hâlâ izleri geçmeyen morluklar karşısındaki adamın boynunu süslerken Mert, gördüğü bu manzaradan hoşnut olduğunu hissetti. Onda bıraktığı izler neden hoşuna gitti anlamasa da konunun üzerinde çok durmadan, “Beni içeri almayacak mısın?” diye sordu.
Barış ise o an yalnızca, ‘Geldi işte,’ diye düşünmekle meşguldu. Kendi hikâyesinin en heyecan verici kısmı bitmemiş, aksine belki de yeni hikâyelere gebe olacak şekilde devam ediyordu. “Gir lütfen.”
Mert, umudu ve şaşkınlığı eş zamanlı gözlerinde yeşerten adamın evine girerken ukalaca sırıttı. Geçirdikleri geceden sonra kendisinin ona yeniden gelmesini beklemiş olmalıydı. Bir şekilde bu beklentisini ona sunan hayata teşekkür etmeliydi. Belki de hayat yerine Volkan’a… Eğer bugün ondan istediği şey olmasa Mert bir daha bu adamı hiçbir zaman aramayacak, milyonların akıp gittiği şehirde imkansıza yakın bir tesadüfle onu görse bile yolunu değiştirecekti.
Üzerindeki haki yeşili montu çıkarıp rahatça kenara fırlatırken, “Nasılsın?” diye sordu.
Ulvi’nin girdiği krizler tehlikeli boyutta değilse o anlarda, ondan başka kimsenin nasıl olduğunu merak etmemesi de ayrı bir ironiyken karşısında put gibi durup da kahverengi gözlerini açarak ona bakan elemana nasılsın demesi kesinlikle robotik bir eylemdi.
“İyiyim. Boş günümdü bugün, çamaşır katlıyorum,” dedi Barış. “Otursana. Bir şey içer misin?” dedikten sonra evine gelen adama nasılsın diye bile sormadığını fark edince, “Kaba biri değilimdir ama- İşte- Sen nasılsın?” diye sordu.
Mert, ham maddesi toprak değil de tamamen bok olan insanoğlundan birinin karşısında bu kadar heyecanlanacak kadar aciz görünen adama bir kez daha acıdı. Duygulardı onun acziyetinin sebebi… Sikik duygular… Oysa sadece güzel bir yüzdü ona böyle hissettiren. Güzelliğin nasıl bir laneti beraberinde getirdiğinden habersiz, hiç tanımadığı adamı sadece yakışıklı olduğu için kendi nezdinde bambaşka bir yere koymuştu. Kısacası, başına gelecek her şeyi hak eden, yüzeysel tiplerden yalnızca biriydi.
Saatine baktığında öğleden sonra olduğunu görünce, “Kırmızı şarabın var mı?” diye sordu.
Şarap adamıydı karşısındaki. Pek çok şeyden emin olduğu gibi bundan da emindi. Şu klasik ama herkesten farklı olduğunu zanneden, romantik, İngiliz Edebiyatı okuyan sıkıcı tiplerden olmalıydı. Şimdi bir viski istese, ‘Bu saatte mi?’ diye soracak, hatta ilişki falan yaşasalar onun alkolik olduğunu düşünüp kendince ona yardımlar ederek büyük büyük fedakârlıklarda bulunacak kişilerden yalnızca biriydi. Ne yüce gönüllülük ama…
“Şarap sevmem ben, sirke gibi gelir hep bana,” dedi Barış. “Evimde olmaz o yüzden. Erken demezsen viski var?”
Mert, önündeki koltuğa çökerken kaşlarını kaldırdı. İşte bu şaşırtıcıydı. Ne düşünüyorsa yüzüne yansıtmadan yalnızca aklından geçirdiği için karşısındaki adama doğru gülümseyip, “Olur,” dedi.
“Ben buzlu ve sodalı severim? Sen nasıl içersin?”
“Tam da söylediğin şekilde içerim,” dedikten sonra bu adamın kendisi ile ilgili bilgilere ulaşmak için onu da araştırmış olabileceği fikri zihninde yer etti. Görüntüsünün aksine ülkenin en iyi hackerlarından biri olan adam, onun viskiyi nasıl sevdiğinden tut, kendisi hakkında olan en ufak bilgiyi geçtiği iki günde pekâlâ da rahatlıkla bulmuş olabilirdi.
Şüpheci gözlerle içkiyi hazırlayan adama bakarken adamın yandan görünen profilinden viskisini nasıl içtiğini tahmin ettiği için heyecanlandığını gördü. Onun bu aptal aşık hallerine, ‘Daha iki gün oldu,’ diye düşünerek gözlerini devirdi. Yine de onu araştırıp araştırmadığını anlamak için bir iki yem atsa fena olmayacaktı. Kendisi ile alakalı bilgilere ulaşması elbette imkansızdı ama Mert işini şansa bırakamayacak bir durumdaydı.
“Yardımına ihtiyacım var.”
Barış’ın eli buz kovasının üzerinde kalırken gözlerinden bir hüzün gölgesi geçip gitti. Kendisini izleyen bakışların varlığını üzerindeki ağırlıktan hissederken çaktırmadan göz kapaklarını bir kez indirip kaldırdı. Gülümseyerek Mert’e doğru elindeki bardakla birlikte giderken, “Nasıl bir yardım?” diye sordu. Cevabını az çok tahmin ediyordu.
Onun hüznünü yakalayan Mert, işleri tehlikeye atmamak adına hızlıca taktik değiştirip, “Aslında-” diyerek söze girdi.
Viskisinden bir yudum alırken gözlerini karşısında onun söyleyeceklerini duymayı bekleyen adamın suratına dikti. “Neyse, dürüst olacağım sana. Benim yalanla, oyunla falan işim olmaz.” Yanına, koltuğun tam ucuna oturan adamın dalga dalga alnına dökülmüş saçlarına elini atıp tutamlarını alnından kenara çekti. Onun bu hamlesiyle Barış şaşkınca gözlüklerinin arkasından ona bakmaya başladı.
“Ben- Bahane arıyordum günlerdir,” dedi. “Seninle yeniden buluşabilmek için. O gece yeniden yaşansın istedim ama senin benimle görüşmek isteyip istemediğinden de tam emin olamadım. Telefonunu da almamışım. Çok acil işim vardı o sabah,” diyerek gülümsedi. “Aklımı başımdan almışsın, staja başlamak için evrakları vermem gereken yere bile geç kaldım senin yüzünden.”
Barış, alt dudağını ısırarak tam yanında oturan beyaz tenli adamın yüzüne bakmaya devam etmek istese de duyduğu sözler ona fazla geldiğinden gözlerini yere dikti. O da beğenmişti kendisini demek. Hem de işini bahane ederek yanına gelecek kadar… Üstelik bunu dürüstlükle anlatıyor, onu kandırmıyordu.
“Bugün de staj yaptığım yer benden bir bilgi istedi. Pek legal değil ama,” diyerek Barış’a doğru yaklaşıp adamın çene kemiğine bir öpücük kondurdu. “Aslında bu işlerden anlayan biri vardı ama ona gitmek yerine sana geldim. Bahanem de hazır diye düşündüm. Bilmiyorum Barış- Öyle bir şeyler işte.”
Adı karşısındaki adamın dudaklarından döküldüğünde bunu hep duymak istediğine karar veren Barış gülümsemesini bastırmak için dudaklarının iç kısımlarını dişlemeye başladı. Ne dese bilemiyordu ki şu an. İlişki konularında çok da tecrübeli sayılmazdı. O da genellikle yalansız dolansız, hesapsız giderdi karşısındakine. Ama geçmişinde aldığı, dürüstlüğünün açtığı yaralar onun tam kalbine kazınmışken sessizliğe gömülmüştü uzun zamandır, korkakça.
“Ne yapabilirim peki senin için?”
Mert, istediğini bir kez daha almanın verdiği mutlulukla montunun altında kalan dosyayı Barış’a uzattı. “Bu kadında bir şeyler var,” diyerek dosyayı inceleyen adama baktı. Kısaca durumu anlatıp, “Bir şeyler saklıyor yani. Patronum da bunu bulmamı istiyor. Yarına kadar hem de. Bulamazsam stajım yanacak gibi görünüyor. O- Yani patronum bu şekilde tehdit etti beni. Bu iş benim hayalimdi Barış. Bana yardım etmen lazım,” dedi.
Alacaklarını almak için aciz ve muhtaç biri gibi göründüğü anlar kısıtlı olsa da nefret ediyordu bu durumdan. Ama sınırlı vaktinde bu işin yasal olmadığını içeren bir nutuk dinleyecek hali de yoktu. Bahane bulup onu görmek için geldiğine Barış inanmış gibi görünse de onun bu işi kabul etmesi için biraz da hayallerini anlatarak ajitasyon yapmakta da bir sakınca görmüyordu. Ne yapması gerekiyorsa yapmalıydı.
Derince bir nefesi ciğerlerine çeken Barış, “Pekâlâ,” dedi. Elindeki dosyayı oturduğu koltuğa bırakıp salonun tam köşesindeki pencerenin önünde bulunan, üç bilgisayar ekranına bağlı ve bir nevi kasa görevi gören laptopunu kablolardan kurtarıp bağdaş kurarak Mert’in tam yanına oturdu. “Önce e-postasını bulalım bakalım. Yalnız bu iş filmlerdeki gibi olmuyor, biraz zaman alacak.”
Mert çapkınca gülümseyip, “Sen çok yorulma da,” dedi. “Bana gece lazımsın.”
Duyduğu sözler bir anlık kalbinin ritmini değiştirse de verilen iş söz konusu olduğunda disiplinli çalışmasıyla bilinen Barış, hızlıca kucağındaki laptopa verdi dikkatini. Mert’in sanki kendi evindeymiş gibi rahatça tazelediği içkisiyle birlikte zaman zaman ekranına bakmak için tam dibine oturduğu anlarda heyecanına yenik düşmemek için epeyce çabalamak zorunda kaldı.
Parmakları klavyenin üzerinde ustaca hareket ederken uzun sayılabilecek bir vaktin sonunda, “Hıh!” dedi.
“Ne buldun?”
“Bu kadın hamileliğini resmen uydurmuş.”
Mert, “Nasıl yani?” diye sordu. Çok kısa bir süredir vakıf olduğu konunun altından genç bir sevgili ya da kadının hemcinsine duyduğu yasak bir aşk çıkacak diye düşünmüştü. Her zaman böyle olurdu. Şimdi o, beklemediği bir durumla karşılaşırken Barış ise bir bulmaca çözer gibi sonuca ulaştığı için neşeli bir tavırla hızlıca cümlelerini sıralamaya başladı.
“Bak,” diyerek Mert’in kucağına laptopu bırakıp onun tam dibinde bitti. Önündeki olay o kadar heyecanlıydı ki Mert’in yanında bulanan zihni de titreyen elleri de tarihe karışmıştı sanki. Mert, öz güvenli şekilde ekrana parmağını uzatan adamı dinlemeye başladı.
“Bak şu hesap makinesi gibi görünen uygulama var ya, o aslında çok meşhur bir app. Yani saklamak istediğin şeyleri bu uygulamaya gömüyorsun. Hesap makinesi gibi durduğundan da kimse anlamıyor. Bu kadın acemi ama. İki hesap makinesi vardı telefonunda. Ben de maillerinde bir şey bulamayınca bir de telefonuna bakayım dedim, o anda fark ettim.”
“Sende telefona girecek altyapı, ekipman var mı?”
“Sen çok film izlemişsin Mert,” diyerek kıkırdadı Barış.
Gülünce kahverengi gözleri bir çizgi şeklini alıyor, yanağında oluşan belli belirsiz mimik kırışıklıkları onu sevimli gösteriyordu. “O işler eskide kaldı. Her türlü ekipman var bende. Şimdi bunu boş ver. Bak şurada kadının bir mağazayla olan yazışmaları ve faturalaşmaları var. Sahte hamilelik testi, onu hamile gibi gösterecek korseler falan. Aslında hiç hamile kalmamış bu kadın. Çocuğunu düşürmesi yalan. Muhtemelen-“
“Kocasına sistemli bir tuzak kurmuş. Hem de aylar, belki de yıllar süren.”
“Aynen öyle.”
Mert şaşkınca hâlâ bir şeyler anlatan adamı incelemeye başladı. Sıradandı işte, herkes gibiydi. Ne renkli gözlü ne kalın dudaklı ne de yanağında gamzesi olan porselen ciltli heriflerdendi. Kahverengi, dalgalı saçları alnına kalın bukleler halinde dökülmüş, ince dudaklı, gözlüğünün arkasına saklanan kahverengi büyük gözleri olan, orta boylu, normal sayılabilecek bir adamdı.
Mert’in onda ilgi çekici diye tanımlayabileceği tek şeyse burnunun sağ kısmında olan top şeklindeki hızmasıydı. Ama bu kadardı işte. Daha fazlası değildi. Yine de saatler sürse bile bu iş için kısa sayılabilecek bir zaman diliminde her şeyi çözüp ona iş bırakmamıştı.
“Şimdi ben sana bilgileri kaydettiğim RAR dosyasını yolluyorum,” dedi Barış. Daha sonra aklına gelen şeyle birkaç saniye düşünüp, “Ama olmaz. İz bırakırız. Taşınabilir bir şeye aktaralım. Sen de kendi e-mailinde iz bırakmadan bilgileri patronuna iletmiş olursun,” diye ekledi.
“Senin bilgisayarında iz bıraktık ama?”
Barış bilmiş bir tavırla gülümsedi. “Benim bilgisayarıma girmek imkansıza yakın. Amerikan istihbaratında falan değilsen tabii.”
Laptopu kenara bırakan Mert, “Sen-” dedi sorar gibi. “Elektrik dağıtım santrallerini, uçakları falan da hackleyebilir misin?”
“Nasıl yani?”
“Hani bir film var ya öyle. Obamalar yapımcılığını yapmıştı.” Daha sonra dilini ısırdı. Kendisi gibi olup yanındaki adamı merak ederek onunla resmen sohbet ediyordu ama ilgisini çekmişti bir kere.
Barış duyduğu sözlerle ikinci kez kıkırdayarak, “Yaparım ama o film mantık hatalarıyla doluydu,” dedi. “Uçakları hacklediğinde diyelim basit olsun, navigasyon o filmdeki gibi uçakları bir yere çekmez. Manyetik alanı bozulan uçak, ‘Dur şu sahile kadar dayanayım da orada düşeyim,’ de demez. Bu elektrik santralini bir kabloyla tamir eden, Türk olmasına rağmen sürekli İngilizce tepkiler veren çocuğun dizisi kadar saçma.”
Onun her bir kelimesini büyük bir dikkatle dinleyen Mert, önce söylemek istediği bir şey varmış gibi dudaklarını yaladı. En sonunda söyleyecek bir şeyi olmadığına kanaat getirmiş olacak ki birden, ani bir hareketle Barış’ın sağ yanağını kocaman avucunun içine alarak başını elinin içinde sabitledi. Kendisi de kısacık bir zaman kadar karşısındaki adamın kahverengi gözlerine baktıktan sonra dudaklarını onun dudaklarına bastırdı.
Ne olduğunu anlayamayan, sözleri biter bitmez önce okuyamadığı bir bakışla kendisine bakıp daha sonra da alt dudağını dişleyen adamla iki eli bir uçurumdan düşmemek için sıkıca uçurumun kenarına tutunan biri gibi Mert’in kollarına tutunan Barış, sonunda kendine gelmiş olacak ki dudaklarını büyük bir açlıkla öpen adama karşılık vermeye başladı.
İki gün önce yaşadığı eşsiz dakikaların tezahürünü beyninde döndüren, birazdan yaşanacak olanların yanında olacakların fikriyle bile hazla dolan Barış bir hamlede, bu kez Mert’in desteği olmadan bir bacağını onun üzerinden geçirip kucağına çıktı.
Altında şimdiden hissettiği sertlikle onun ne ara bu hale geldiğini anlamasa da sebebinin kendisi olduğunu bilmek bile günlerdir düşünmemek için kıvrandığı adamı daha da istekle öpmesine neden oldu. Birden ayağa kalkan Mert’in ensesine ellerini attı. Mert ise daha önceden yerini bildiği yatak odasına gitmek için kucağındaki adamla merdivenleri çıkarken içinde peydâ olan sabırsız yanını bastıramadığını fark etti.
Yarın Volkan’a vereceği bilgi bile bir anlık aklından silinip giderken küçümseyerek topraktan değil boktan yapılma olduğuna karar verdiği sıradan insanlar gibi atan kalbini teninin kaybolduğu adamla düşünmedi bile, yarınların ona ne getireceğinden habersiz…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
Barış’ın fiziksel görüntüsünün betimlemesi mükemmel