Bölüm 4: Totem

✨✨

Mavi, önündeki masanın üzerinde bulunan altlı üstlü şekilde dizilmiş, kapkara altı ekranın içindeki yeşil renkle beliren rakamlara hevesle bakarken bir yandan da tavuklu sandviçini yiyordu. Ekranda ‘Bir’ sayısını görse çalışmalarına büyük katkı sağlayacaktı ama şimdilik yeşil rakamlar hep sıfırdı.

İçini çekerek gözlemlerine devam ederken, gülüşerek odasının kapısının önünden geçen meslektaşlarını duydu. Gözlerini devirerek ‘Kim bilir yine hangi saçma mekana gidiyorlar?’ diye düşündü.

Mavi kimseyle bir yere gitmezdi, hem mikroplardan korktuğu için tüm yemeklerini evden getirirdi hem de insanların bomboş muhabbetleri onu çekmezdi hiç. Babası birkaç arkadaş edinmesinin fena olmayacağını söylese de Mavi için arkadaşlık kavramı lise yıllarında onu bir doğum günü partisine çağıran sınıf arkadaşlarının adresi ona yanlış vererek kafenin birinde saatlerce oturmasına sebep olduklarından, ertesi günse sözlü tacizleriyle ‘Ne zekisi, malın önde gideni bu hanım evladı,’ diyerek onunla dalga geçtiklerinden beridir içi boştu, yalancıydı, sahtekardı.

Kolay bir çocuk olmadığının ya da arkadaşlarının anladığı şekilde insanları anlayamadığının farkındaydı çocuk. Ama kimsenin tavuğuna kış demediği şu hayatta neden insanlar çocukluktan beridir birleşip de onunla ilgili belli yargılara varıyorlardı bilmiyordu, üstelik kimse ona bulaşmazsa Mavi onlara göz ucuyla bile bakmazken.

Doktorasını bitirip de bu okulda işe başladığında da insanlar Mavi’nin yanına yanaşmış, kimi diğer asistanların ya da öğretim görevlilerinin dedikodusunu yaparak onu kendi safına çekmek istemiş, kimi tatlı bir suratı olduğu için bambaşka bir amaç gütmüş, kimiyse gerçekten saf duygularla onunla sadece arkadaşlık kurmak istemişti.

Ama Mavi’nin yeri geldiğinde rektörü ya da ondan torpilli veya direkt siyasi bağlantıyla tepeden inmiş hocaları bile acımadan aşağıladığını gördüklerinde onunla konuşmak isteyen insan sayısı hızla azalmıştı. En nihayetinde devir birilerinin götünü yalayarak bir yerlere gelme devriyken hal böyle olunca Mavi’nin dürüstlüğü de bu çağda yok ev telefonları misali tarihi eser niteliğinde kalmıştı.

Sandviçinden bir ısırık daha alırken onun üniversitede konuştuğu tek tük insandan biri olan Haydar girdi odasından içeri. Haydar adının aksine elleri ojeli, gözleri sürmeli ve burnunun tam ortasındaki ince halka hızmasıyla pek çoklarının garipsediği biri olsa da Mavi için ‘katlanılabilir’ biriydi.

Çocuksa Mavi’yi gerçekten seviyor, ondaki dürüstlüğün böyle bir zamanda nadir denk geldiğini bildiğinden Mavi’yle mutlaka günlük rutin sohbetini etmek istiyordu. Ne kadar onunla dışarı çıkmak da istese Mavi bu konuda kırılmaz katı tavrıyla hep reddetmişti çocuğu.

“N’aber Maviş?” dedi, sandviçini kemiren çocuğa doğru bakıp.

“İsmim Mavi, Maviş değil. Bir şey hissetmiyorum şu an belki biraz sandviçim lezzetli olduğu için keyifliyimdir. Sen nasılsın?” dedi merak etmese de uyması gereken kurallar yüzünden.

“Valla iç güveysinden hallice,” dedi Haydar. Sonra Mavi’nin anlamazca baktığını görünce, “Yani eh işte,” diyerek çocuğun tam yanındaki dönen sandalyeye kendisini bırakıverdi. “Yarın gece gelecek misin?”

“Bilmiyorum ki aslında gelsem çok iyi olur, sinyal yakalamak üzereydim geçen hafta.”

“Ben de gelirim beraber çalışırız istersen.”

“Tek başıma çalışmayı elbette tercih ederim ama sen sorduğun için kabalık etmeyeceğim. Birlikte çalışalım.”

“Pekala,” diyerek Mavi’nin yüzüne bir süre baktıktan sonra, “Anlat bakalım ev arkadaşınla nasıl gidiyor? Nasıl bir tip?” diye sordu.

Mavi elindeki sandviçini kemirirken, “Bilmem, normal bir adam. Ha bir de çok dağınık,” dedi.

“Yakışıklı mı?”

“Çok yakışıklı,” diyerek kafa salladı Mavi.

Haydar kıkırdayarak, “Karşı komşun ve onun evine gelen adamdan da mı yakışıklı?” diye sordu. Mavi’nin dürüstlüğüne ve dolambaçsız her şeyi birden söylemesine bayılıyordu Haydar. Hiçbir çekince göstermeden içindekileri filtresiz bir şekilde döküyordu Mavi, tıpkı çocukların yalan söyleyememesi gibi.

“Bilmem ki? Ahmet en güzelleri bence, diğerleri biraz kaba ve konuştukları dili anlamıyorum.”

“Neden anlamıyorsun?”

“Ahmet’in dediğine göre sokak jargonuymuş ama sürekli değişik kelimeler kullanıyorlar. Mesela Muzaffer sigara içmek yerine dumanlanmak diye bir fiil kullanıyor.”

“İlginçmiş, adam yakışıklıysa?” diyerek a harfini uzatan Haydar aynı zamanda da kaşlarını indirip kaldırmaya başladı.

Mavi, yarıda kesilen cümlenin devamını merak etmediğinden yeniden sandviçini yeme işine dönmüştü ki Haydar, “Adamla takılsana,” dedi pat diye.

“Takılıyorum zaten.”

“Ne!?”

“Geçen hafta birlikte teleskoptan kanlı ay tutulmasını izledik.”

Haydar, az önceki hamlenin Mavi’den zaten gelmeyeceğini düşünememesine kendi kendine kızarken, “O anlamda demiyorum. Adam çok yakışıklı diyorsun, takıl işte. Anla,” dedi.

Mavi, Haydar’ın gerçekten ne demek istediğini anlamayınca çocuk ısrar ederek, “Yani gez, toz, takıl, gerekirse seviş,” dedi.

“Ben çiftleşmem Haydar. Saliva sıvından tut spermlere kadar ne kadar çok mikrop, bakteri çiftleşirken insandan insana geçer biliyor musun sen? Hem Ahmet’in yanına gelen adam bana aşık galiba, arkadaşına ümit vermek istemem,” dedi hülyalı hülyalı uzaklara dalarken.

“Olsun, şu adamın fotoğrafı var mı sende? Göstersene bana, çok merak ettim.”

“Neden adamın bende fotoğrafı olsun ki?”

“Adı soyadı ne?”

“Muzaffer Arslan.”

Haydar, hızlıca kurdu olduğu sosyal medya sitelerinde adamı ararken karşısına çıkan fotoğraflarla resmen bayılmanın eşiğine geldi. Hayretle gözlerini açıp, “Bu adam mı?” diye gösterdi Mavi’ye.

“Evet.”

“Mavi bu adam taş gibi.”

“Nasıl yani? Çok mu sert demek istedin?”

“Hayır inanılmaz yakışıklı abi, ben senin yerinde olsam ne yapar ne eder bu adamı tavlardım.”

Mavi birden babasının sesini kulaklarında duydu, yaptıkları çok yanlıştı çok! “Dedikodu yapıyoruz dakikalardır Haydar! Bu çok ayıp, hem aşka inandığını söyleme bana.”

“Neden ki? Aşk çok büyülü bir duygu. Üstelik illa da sana aşk yaşa demiyorum ki,” dedi omuzlarını silkerek. “Bir gece yat, geç.”

“Aşk büyülü falan değil, senin biraz daha zeki olduğunu zannederdim. Biyokimyasal bir olayı nasıl da büyütüyorsunuz, tamamen zihninizin sizi kandırması. Ben aşık da olmam, kimseyle aynı yatakta da yatamam. Bu kadar çene yeter,” diyerek sandviçinin son lokmasını ağzına atıp, ayıp olacak diye bir an bile düşünmeden işinin başına döndü.

Haydar, onun bu hallerine çokça alışık olduğundan, “O zaman yarın akşam birlikte çalışıyoruz, unutma,” diyerek Mavi’ye sevimli bir şekilde el sallayıp odadan çıkıp gitti.

Mavi, dedikodu yaptığı için bir anlık üzülse de sonrasında onu Haydar’ın zorladığını düşünerek kimseyi kafasına takmadan kaldığı yerden önündeki ekranlara geri döndü.

✨✨

Muzaffer, içi içine sığmayarak salondaki sehpanın üzerine aldığı cipsi ve biraları da koyup ayaklarını sehpaya doğru uzattı. Bu gece derbi vardı ve kara kartalı mutlaka yenmeliydi.

Şampiyonluk için oldukça önemli olan maç için günlerdir totem yapıyor, günde yedi kere dişlerini fırçalarsa o gün takımının maçı aldığına olan inancıyla az önce yedinci kez fırçaladığı dişlerinde bir tur dilini gezdirerek, “Hadi be kartallarım!” dedikten sonra televizyonu açtı.

Bu sırada onun maç izleyeceğini öğrenen Mavi, burun kıvırarak daha yararlı şeyler yapmak için odasına kapanmış, elindeki çocukluğundan kalma sarı atarisiyle İtalyan bir ustanın prensesi kurtarmaya çalıştığı oyunuyla mantarlara kafa atıyordu, sonuçta bu yaptığı maç izlemekten daha yararlı bir beyin jimnastiğiydi.

Bir süre daha yatağının üzerinde yüz üstü uzanıp ayaklarını havaya dikerek oyununu oynamıştı ki içeriden bağıran, küfür eden, acayip sesler çıkaran adamı işitti kulakları. Ona göre Muzaffer bir neandertaldan yalnızca bir basamak daha zekiydi bu hareketleriyle.

Az önce su almak için girdiği mutfakta adamın bir dizini kendisine çekerek tespihiyle oynarken tünediği koltukta bira içip maçı izlediğini görmüş, o salonu girer girmez atılan golle, “Kız gibi, şiir gibi goldü lan! Cenk taşaklarını yerim senin, çıkar da gölgesinde serinleyelim reis!” diye de ateşi bulan ilk insandan daha ilkel bir şekilde sevinmişti adam.

Mavi, adamı ayıplarken hızla odasına kaçmıştı ama saatin dokuza geldiğini görünce probiyotik takviyesi için yemesi gereken özel yoğurdunun zamanının geldiğini anlayarak üzgünce mutfağa doğru yol alması gerektiğini düşündü, hem de salonunda ilkel bir canlı varken!

Salona girdiğinde sinirden kıpkırmızı olan adama baktı. Muzaffer, “Gel lan, sen de izle,” diyerek onu yanına çağırsa da Mavi, oralı olmadan yoğurdunu bulmak için buzdolabını açtı. Bu sırada yeniden gol olunca, Muzaffer insan ırkından olduğunu unutmuş gibi yeniden yakasını bağırını çekiştirerek ve naralar atarak sevinmeye başladı.

Mavi, adama bakarak burnunu kaçıncı olduğunu sayamadığı şekilde kıvırıp yoğurduyla odasına gitti. Gerçekten futbol gibi düşük zekalı insanların seveceği sporlar tam da bu insanların beynini uyuşturarak daha fazla körelmelerini sağlıyordu. Umursamadan yoğurdunu yiyerek oyununa devam ediyordu ki Muzaffer birden odasına daldı.

“Kapıyı çalmadın!”

“Tamam lan heyecandan unuttum. Gelmen lazım.”

“Neden?”

“Sen odaya girdiğinde gol oluyor, kalk,” diyerek Mavi’nin yanına gelip çocuğu kolundan çekiştirmeye başladı.

“Ya hayır, bırak beni. Benim zekama hakaret olur bir kere o sporu izlemem,” diyerek kolunu adamın elinden kurtardı.

“Lan yalvartma gel işte, on beş dakika kaldı maçın bitmesine. Bir gol daha atarsak üç-iki yeneceğiz, hadi be yavru ceylan valla ne istersen yaparım gelirsen.”

“Bir şey istemiyorum ki senden,” dedi Mavi. Öyle ya bu adamdan ne isteyebilirdi ki çocuk?

“Sana sıcak çikolata yaparım, içine de jelibom atarım,” dedi Muzaffer ikna etmek ister gibi yumuşak bir sesle.

“Jelibom değil jelibon. Ayrıca marşmelov atılır.”

“Tamam ondan atarım, gel ama. Vallaha hayat memat meselesi kardeş. Gelmezsen çıkmam bu odadan kitabıma,” diyerek elindeki tespihi bir tur çevirip odanın ortasında dikilmeye başladı.

Mavi, sinir bozucu adama doğru bakıp bir nefes verdi. Gerçekten de o gitmezse odasından çıkmayacakmış gibi kararlı görünüyordu Muzaffer.

“Tamam ama hemen isterim çikolatamı.”

“Suyu koydum zaten, gel hadi yavru ceylan.”

Mavi, omuzlarını düşürerek Muzaffer’in peşinden salona ilerledi. Eh adama boşuna demiyordu ortalama zeka altında biri diye, yoksa küçücük bir çocuk bile o salona girdi diye gol olmayacağını, maçın skorunun sporcuların çabasına ve oyun istatistiklerine bakarak aslında kaç kaç biteceğini bilirdi ama bu adam için bunu dilemek Mavi’nin romantik film izlediği bir günün gelmesine eş değer olasılıktaydı.

Salona girdiklerinde Muzaffer gülümseyerek Mavi için sıcak çikolata hazırlamaya başladı. Mavi ise koltuğa oturup, adamın etrafı nasıl bir mağaraya çevirdiğini inceledi. Her yere cips dökmüş, sehpaya bira damlaları sıçratmış, koltuğun tüm yastıklarını da bozmuş, hatta yastıkları etrafa fırlatmıştı. Bu adam gelmeden düzenli olan evi onun gelişiyle savaş alanına dönmüştü resmen!

Gözü televizyondayken Mavi’nin marşmelovlu sıcak çikolatasını çocuğun önüne koyan Muzaffer, “Vira Bismillah!” diyerek yeniden bir dizini koltuğun üzerinde çenesine doğru kırarak oturup, tespihini çekmeye başladı.

Mavi, görece küçük bir alanda muz verilen maymunların hareketleri gibi sağa sola koşturan adamlara bakıp, “Ne kadar anlamsız,” diyerek dudak büktü.

“Değil aslan değil, şampiyonluk gelecek bak gör o zaman her şeyim feda olsun bu koçlara.”

“Şampiyonluk olunca senin eline ne geçiyor peki?”

“Neşe, mutluluk, sevinç. Benim her şeyim Beşiktaş!”

“Çok saçma. O adamlar bir sürü para kazanıyor doksan dakikada, sen de ömrünü kısaltıyorsun bu kadar heyecan yaparak. Kalp krizi bile geçirebilirsin biliyor musun?”

“Lan Allah korusun tövbe de.”

“Diyemem,” diyerek sıcak çikolatasından keyifle bir yudum alan Mavi, kaç dakika kaldığına bakmak için birden ayağa kalktı. Sehpanın arkasından televizyona doğru hafifçe yaklaşıp ekranın köşesindeki süre kısmına odaklanmıştı ki birden televizyondan, “Gol!” diye bağıran spiker çığlık atmaya başladı.

Tam o esnada Muzaffer sevinçten götü başı dağıtmış şekilde Mavi’yi kolundan çekerek tam dibine oturttu. Kolunu çocuğun omzuna atıp, “Lan sen aslansın aslan! Bundan sonra sensiz maç izlemek yok!” diyerek şap diye yanağından öptü çocuğun.

Mavi, gelen sulu ve ona göre tüm mikropların yuvası saydığı saliva sıvılı öpücüğün verdiği tiksintiyle elinin tersini çevirip yanağını silmeye başladı, hırsla. “Ya neden öpüyorsun!?” diye bağırdı Muzaffer’e doğru.

“Lan her yerinden öperim senin! Adamsın sen adam!”

“Bütün gün dışardan yiyorsun, üstelik içki de içtin. Kesinlikle hasta olacağım senin yüzünden. Tükürüğünden kim bilir ne hastalık kaptım şimdi!?” diyerek isyan etti.

Bir gözü televizyonda olan Muzaffer, çocuğun söylediklerini dinlemeyerek, “Aynen,” deyip çocuğu iyice kendisine çekerek birkaç kez göğsüne bastırdı sevinçle.

“Bundan sonra her maçta yanımdasın, anladın?”

“Benim vaktim kıymetli yalnız, bu tip boş işlerle beni oyalarsan dünya benim gibi bir dehayı kaybeder.”

“Dehasına sokarım, Beşiktaş senin gibi bir yavru kartal kazandı lan,” diyerek yeniden çocuğun pamuk gibi yanağını şap diye öptü. Bu sırada gelen düdüğün sesiyle Muzaffer birasını tepesine dikip, “Allah’ıma harika bir gece,” dedi.

Mavi, hızla adamın yanından kalkıp salonun girişindeki raflardan birinden kolonya alarak yüzünü temizlemeye başladı. “Bir daha sakın beni öpme! İzin de almadın benden!”

“Lan ne var? Abi kardeşi öper gibi öptük. Sanki avratsın da amına koyayım girdiğin triplere bak.”

“Terbiyesiz, izinsiz kimseyi öpmemelisin. Kimse de sevgi böyle gösterilir diyerek seni öpmemeli anladın mı!? Babam beni uyardı bu konuda! Öpücükler iyi mana taşımazlar!” diyerek, “Bir şey yok,” diye kendi kendisine konuşarak salondan çıktı.

Muzaffer, çocuğun anlık gözlerinin dolduğunu düşünse de fazla ayık sayılmayacak kafasıyla takılmadı Mavi’nin bu durumuna. Yine kim bilir hangi antin kuntin meseleden bağırıp çağırmıştı bu çocuk? Günde üç öğün ona azar kaydığı için adam bu duruma tepkisiz kalıyordu artık.

İçinde Beşiktaş’ının kazanmasının verdiği neşeyle bir bira daha açtı kendisine, bundan sonra kalan maçları Mavi’yi ikna ederek onunla izlerse kesinlikle bu yıl şampiyonluk cepteydi. Bir anlık durup boşluğa bakarak karıncalanan dudaklarını yaladı, çocuğun yanakları pürüzsüz olduğu için öpmesi güzel hissettirmişti ama küçük kardeşini öper gibiydi kesinlikle.

Tipine bakmadan bağırıp çağırması da çok sevimliydi üstelik. Kafasında tüm maçları Mavi’yle izlemek için onu ikna etmesi gerektiğinden yaptığı planlarla birasını içerken sıcak çikolatasını bile içmeden içeri kaçan çocuğun bıraktığı kupaya bir an bile olsun bakmadı.

Baksaydı eğer, Mavi’nin çikolatasından doğru düzgün içmediğini görüp, içeride kendi kendine seslice sayılar sayarak kendisini rahatlatmaya çalışan çocuğa sıcak çikolatasını götürür, onun gözlerinin dolduğunu sarhoşluğuyla uydurmadığını da anlardı belki adam…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top