Bölüm 40: Final Part 1

✨✨

3 Ay Sonra

Ayaz, avuçlarının arasında dinlenen elleriyle yanındaki adamın heyecanlı heyecanlı ona bir şeyler anlatışını yüzündeki tebessümle seyre dalmışken bastığı yerdeki yumuşacık kumların, karşısındaki Mustafa’nın teninin güzelliğinin yanında bir hiç sayılan denizin dalga dalga bıraktığı köpüklerin ve içini bir gecede yakan bal gözlerin ateşi kadar olmasa da onu tatlı tatlı ısıtan güneşin keyfini çıkarıyordu.

Sonsuzluk gibi uçsuz, bucaksız aşık olduğu adamın son zamanlarda katman katman bir çiçek misali açılan bünyesi, hercai bir menekşe olmadığını kanıtlamak ister gibi şimdilerde umudu temsil eden nergis çiçeğine dönüşmüş, ona dokunan tüm elleri kötü niyetli olsalar bile mucizevi bir şekilde iyileştiriveriyordu, kendi yolculuğunu tamamlamış, bir de yanındakilere destek olmak istercesine deste deste derilen hasadıyla…

Ayaz, bal rengi gözlerini güneş gözlüğünün arkasına saklamış adama doğru eğilip bir çırpıda gözlüğü çıkarınca Mustafa, anlamaz gözlerle baktı nişanlısına. Ona doğru gülümseyerek, “Güzel gözlerini görmeyince eksik hissediyorum.” dediğinde Mustafa, onu tanıdığı günden beri yapmayı en çok sevdiği ikinci şey olan güzel gözlerini çocuğa doğru süzerek nazlandı. Yapmayı en sevdiği şeyse elbette ki Ayaz’la aşklarını yalın halde birbirlerine gösterdikleri, dur durak bilmedikleri sevişmeleriydi.

Churro yiyelim otele girmeden Ayaz. Bakalım seninki mi güzel, yoksa İspanyolların yaptığı mı?”

“Hımm, benimkini yemeyi çok seviyorsun diye düşünüyordum ben,” dedi Ayaz arsız bir gülümsemeyle. “Şirketteki odanda bile yediğini düşünürsek.”

Mustafa, kahkaha atıp gözlerinin çizgi haline geldiği o sevimli ifadesini Ayaz’a sundu. “Çok terbiyesizsin ama böyle aşık oldum sana, ne yapalım?”

Ayaz, “Dön bakalım, sırtına da sürelim,” diyerek eline güneş kreminden dökünce Mustafa, dudaklarını büktü. “Aşkım her yerim bembeyaz, yetmez mi?”

“Mustafa, açık tenlisin. Kıpkırmızı olacaksın.”

İkna olmuş şekilde kafasını sallayan Mustafa, Ayaz’a sırtını dönerken elindeki kremi onun sırtına yediren Ayaz, yine ve yeniden ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Bir günde ruhunun ahengini en derininden sarsan adam, yetmez gibi bir de dünyanın en harika nişanlısına dönüşmüştü, adım adım.

İyi ki Mustafa’sını ondan önce kimseler görmemişti de bir tek Ayaz’a düşmüştü adamın sefasını sürmek. Ondan gelecek cefada başı gözü üzerineydi aslında ama bir akşam, “Vizeni al, İspanya’ya tatile gidiyoruz!” diyen beyaz tenli adam ona şu hayatta pek de gam getirecekmiş gibi durmuyordu.

Okuldaki devamsızlık durumunu ayarlayamadığı için şimdilerde sık seyahat eden Mustafa’nın bir yolculuğunda yanına olamayan Ayaz’ı üç gün olsa bile ondan ayrı kalmak, sanki yıllarca kokusuna hasretmiş gibi hissettirmişti.

Üç günün Mustafa’nın toplantıda olmadığı saatlerini telefona yapışık gezerek geçirmişti. Ayaz, bu kadarcık sürede bile bakanların kaktüs sandığı ama ellerinde çiçekler açan adamı ölesiye özlemiş, o yanında olmadığında ona dokunamadığı için yataklarında dönüp durarak uykusuzluk hastalığına yakalanmıştı.

Nihayetinde gittiği yerden dönen Mustafa, uçaktan indiğinde yanında şirketten çalışanlar olduğundan nişanlısı havalimanında saklanırken onu sobeleyip o yanında yokken planladığı tatili anlatıvermişti bir çırpıda. Hayalleri olan şehre Ayaz’la gideceğinden çokça heyecanlanmış, Ayaz’ı da ince ince ayarladığı seyahatin detaylarına boğarken tatlılığıyla delirtmişti bir akşam vakti.

Sevgilisini tanıdığı günden bu yana kalbindeki ona ait yere, onun varlığına bir an bile ihanet etmeyen Ayaz, şimdi Barcelona’da, onunla birlikte deniz kıyısında güneşlenirken yeniden yaşadığı hayata müteşekkir şekilde gülümsüyordu, elleri kremden yapış yapış olsa da…

Yanında, onu yarı yolda bıraktığını düşündükten sonra yolun kendisine dönüşerek adım adım kendisine varan adamla bir ömrün nasıl bir hediye olduğunu görüyor, onun kendisine kattıklarıyla baştan aşağı yenilenmiş gibi yalnızca gözlerinde kayboluyordu sanki esmer.

Churro yedikten sonra ne yapalım?” diye sordu yeniden Mustafa’yı kendisine döndürerek.

“Hımm, alışveriş?”

Sagrada Familia‘ya gitmedik hâlâ, oysa uçaktan iner inmez oraya koşarsın diye düşünüyordum.”

Mustafa, ona hissettirmeden son aylarda yaptığı gibi yine sinsice gözlerini kıstı. “En son oraya gidelim ki anısı en taze orası kalsın.”

“Peki alışveriş arkadaşların yanında olmadan nasıl olacak?” Mustafa, son zamanlarda sık sık Ahmet ve Mavi ile alışverişe çıktığından Ayaz burada da bu konuda ona laf sokmayı ihmal etmemişti elbette.

“Bugünlük de sen ol, istemez misin yoksa?”

“Seninle alışverişe de varım, unutma iyi günde kötü günde.” İçini sanki dünyanın tüm derdi kendi omuzlarındaymış gibi çekti. “Bir de kocam deseydin.”

“Ayaz! Sen benim nişanlımsın. Kavram karmaşası yaratma beynimde!”

Ayaz, ısrarla ona kocam demeyen adamla sabırsızca ofladı. Aylardır ne yaparsa yapsın Mustafa bir türlü o kelimeyi söylemiyor, Ayaz zaten evlenemeyeceklerini bildiğinden neden adamın inat ettiğini anlamıyordu. İstediğinde yeşil eriği inanılmaz derecede inatçı oluyordu ona karşı!

Biraz daha güneşlenip Barcelona‘nın dalgalı denizinde eğlendikten sonra kalabalık meydandan geçerek otele vardılar. Ayaz’ın beraber duş alma planını Mustafa, itinayla görmezden gelince esmer, küçük bir çocuk gibi yanaklarını şişirerek ofladı. Mustafa, bu görüntüye dayanamayarak nişanlısının dudaklarını öpüp özgürce el ele dolaşabildiği, hiç uyumayan şehrin sokaklarına doğru çekiverdi onu.

Tasarım parçalar satan, çok da büyük olmayan bir dükkana girdiklerinde Ayaz, anlamak ister gibi etrafına bakındı. Bu ara Mustafa’nın hızına yetişemiyor, yenilenen enerjisi sebebiyle sürekli şaşırdığı durumların içinde buluveriyordu kendisini. Yine onu hayrete düşüren adam yüzünden etraftaki takım elbiselere değişik bakışlar atarken Mustafa’nın şehre indiklerinden beri bırakmadığı elinin üzerini okşadı. “Neden geldik buraya bebeğim?”

“Biz hemen dönünce Burak, Ahmet’i isteyecek ya orada giyeriz diye düşündüm. Kötü mü fikrim? Hem anı kalır bize de buradan.”

“İstenen Ahmet, bize ne?”

“Ayaz! Heveslendim ben ama,” diyerek Ayaz’ın zaafı olan, bir şey istediğinde hemen devreye soktuğu kirpiklerinin üzerinden attığı nazlı göz süzüşleriyle çocuğa baktı, ikna etmek istercesine.

“Ah Mustafa ah. Sen beni parmağında oynatırsın,” dedi Ayaz, sanki bunca zaman başka bir şey yaşıyormuş gibi.

Mustafa, akıcı İspanyolcası ile mağazadaki görevli adama isteklerini bir bir sıralarken Ayaz, bu sıcakta ve şehrin boğucu neminde takım elbise deneyeceği için kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı ama yine de adamın çıkardığı siyah pantolon, ceket ile beyaz gömleği alarak kabine doğru elindekileri denemek için ilerledi.

Bu sırada siyah bir papyonla yanına gelen Mustafa, Ayaz’ın üzerini giymesini beklerken sevgilisi kabinden çıkınca gömleğin yakasına papyonu da takarak altındaki spor ayakkabıları görmezden gelip alt dudağını ısırdı.

“Bu ne yakışıklılık? Sen benim misin gerçekten?” diye sordu hayretle.

Ayaz, “Tamamen, sorgusuz, sualsiz seninim,” diyerek Mustafa’nın yanağına şap diye bir öpücük kondurdu. “Nasıl oldu?”

“Senin için dikilmiş gibi,” dedikten sonra ceketinin kenarını düzelterek çocuğun kulağına doğru, “Bunu giydiğinde gece çıkartmak o kadar zevkli olacak ki,” diye fısıldadı.

Ayaz, az önce şehrin neminden ve sıcağından şikayet eden kendisi değilmiş gibi hevesle Mustafa’ya baktı. “Şimdi de çıkarabilirsin, hadi hemen otele gidelim!”

“Olmaz, zamanı gelince.”

“Sen denemeyecek misin?” Ellerini Mustafa’nın yüzüne atıp göz altlarını okşarken bir görüşte vurulduğu beninin üzerini öptü, uzunca. “Hem bizimkilerden daha çok süslendik Mustafa. Damat biz miyiz sanki?”

“‘Herkes çok şık olsun,’ dedi Burak, kankam ne derse o. Ben de deneyeceğim tabii ki ama sana sürpriz olacak!”

Ayaz, “Mustafa sen bu ara çok oluyorsun ama. Ne bu çifte standart? Ben neden göremiyorum seni takımın içinde?” diyerek bir de burnunun üzerini öptü nişanlısının.

“Bu ara söz hakkı bende, evin reisi benim.”

“Ne demek evin reisi benim? İyice maskara olduk elinde amına koyayım. Sana bir ceza vermenin vakti geldi.”

“Olur. Kelepçelemek istersin belki beni, yanımda var.” Yaramazca ona doğru göz kırptıktan sonra içi içine sığmaz şekilde Ayaz’a bir de ayakkabı seçmeye başladı Mustafa. İkisinin takımın altına hangi ayakkabının daha iyi olacağını tartıştıkları anları yüzündeki gülümsemeyle izleyen mağaza görevlisi Mustafa’ya bakarak kendi dilinde, “Çok hoşsunuz,” dedi.

“Teşekkür ederim,” Kendilerinden biraz uzakta homurdanarak ayakkabı deneyen Ayaz’a çaktırmadan göz ucuyla bakıp kıkırdadı. “Yarın evleniyoruz da. Haberi yok ama.”

Mustafa’nın yanına yaklaşıp da elini sıkan adam, tüm samimiyetiyle gülümsedi. “Burada mı? Tebrikler!”

“Evet, Sagrada Familia’da evleneceğiz. Ayarlamak çok zordu ama hallettim.” Kendisine uzatılan eli sıktı. “Çok teşekkür ederiz.” Bu sırada ağzında bir şeyler gevelemesi ve ayakkabı denemesi bitmiş olan Ayaz, ikilinin yanına gelip gürültüyle boğazını temizledi, varlığını belli etmek ister gibi.

“Ne diyor bu göt sana?”

“Nişanlı olduğumuzu söyledim de tebrik etti hayatım.” Ona doğru bir öpücük atan Mustafa, dudaklarında asılı kalan bir gülümseme ile Ayaz’ı süzdü. “Hemen kıskanma.”

İnsanoğlu yeter ki sabretsin en güzelleri onunla oluyordu gerçekten de. Mustafa, belki yıllarca kendi ruhunun kalıbı addettiği çocuğa ulaşamamış, böyle birinin varlığından haberiz yalnızca nefes alıp vermişti yeryüzünde, yaşamak sayılan o eylemi sahiden gerçekleştirmeden.

Sonra beklemediği bir anda kendi ruhunun kalıbı onu bulmuş, Mustafa’ysa doğduğu gün ruhunun eksik kalan parçasının bu kalıbın sahibi olan çocuğun tam kalbinin içinde kendisini beklediğine emin olmuş, saklandığı yerden çıkıvermişti, onun teninin büyüsüne kapılarak.

Dile kolay tam yirmi bir yıl onun ruhundan parçayı kalbinde taşıyan Ayaz’sa tıpkı ismi gibi rüzgarı arkasına alarak gelip Mustafa’nın hayatını alt üst etmiş, altının üstünden daha yaşanılır olduğunu kanıtlamıştı. Hem de adamın bileğindeki prangaları canını acıtmaktan korktuğundan bir anda kesmemiş, yavaş yavaş çıkarmıştı, ona hissettirmeden.

Şimdi ona baktığında hem içten hem dıştan güzel olanın kendi suretine de yansıdığını hissederken onun güzelliğiyle daha da güzelleşiyordu Mustafa. Üstelik ondan bir şeyler de çalmıyordu. Aksine, tamamlanan ruhları birbirine gün be gün daha fazla karışarak yüreklerinde soluklanıyordu.

Nefesini kesen çocuğu doyamaz gibi seyrederken Ayaz, “Nefes al güzel bebeğim, sen bana lazımsın daha,” diyerek gülümsedi.

Mustafa, “Çok yakışıklısın Ayaz. Söylemekten bıkmayacağım kadar fazlasın sen herkese, her şeye,” dedi, bir sihirbazın yaptığı sıra dışı ışıktan şovları ilk kez izleyen bir çocuk misali büyülenerek.

“Sana tamım ama, bence beni al.”

“Aldım ya.”

“Kocam demediğin sürece yarım sayılırız ama.”

“Her konuyu buraya getirmen de harika. Hadi üzerini değiştir, şunları alıp tatlımızı yiyelim. Bu akşam bara gideceğiz, rezervasyon yaptırdım.”

Ayaz kaşlarını çatarak, “Ne barı?” diye sordu.

“Bu gece dağıtacağız, yarın için hiçbir plan ayarlamadım. Daha önce hiç yapmadığım şekilde seninle dans edip içmek istiyorum.”

Ayaz, bu gece gözünü Mustafa’nın üzerinden ayırmamak için fazla içmemesi gerektiğini düşünerek kabinlere giderken Mustafa, son bekar günü olduğunu fark etmeyen ve yarın o çok istediği kelimeyi sonunda duyacak olan nişanlısının arkasından dudaklarını ısırarak bakakaldı.

✨✨

Mustafa, kendisini aynadan son kez kontrol edip çok güzel olduğunu düşünerek banyodan çıktığında çoktan hazırlanıp da yatağın üzerinde yayılarak onu bekleyen sevgilisine çevirdi bal gözlerini. Ayaz, ona doğru yaklaşan adamla yattığı yerden doğrulup gözlerine inanamaz gibi Mustafa’ya kitlenirken dudaklarını yalayabildi yalnızca.

“Nasılım?” diye sordu Mustafa hevesle.

Ayaz, dilini alt dudağının altında gezdirerek karşısındaki siyah transparan gömleğiyle tek lokmada yutmalık adamı seyre daldı. Mustafa, nereden aldığını bile anlamadığı siyah-koyu mor, tenini gösteren bir gömlek giymiş, gömleğin düğmelerinin olduğu kısımla yakası da deriden yapılmıştı.

Boynuna, ucunda Satürn ve halkasının olduğu, uç kısmındaki gezegen hariç diğer yerlerin sırayla inci taşlarla bezendiği bir kolye takmış, altına da simsiyah, uzun bacaklarını olduğu gibi saran bir pantolon geçirmişti.

Yutkunarak adama bakıp, “Bu şekilde nah dışarı çıkarsın biliyorsun değil mi bebeğim?” dedi.

“O neden?”

“Yaklaş,” dedikten sonra Mustafa ona doğru ilerlerken, “Bu şekilde ancak benim altımda olursun Mustafa ya da üzerimde. Hem beni sürersin, o da olur bak,” diyerek hevesle adamı birden kucağına çekip söylediği sözlerle bile etkilendiği belli olan Mustafa’nın dikleşmiş meme uçlarından birini baş parmağıyla okşamaya başladı.

Mustafa, bacakları Ayaz’ın iki yanında, açık olacak şekilde kucağına oturup kalçasını Ayaz’ın kasıklarına doğru ileri geri hareket ettirirken dudaklarının üzerine fısıldadı. “Bugün olmaz. Yarın yine giyerim, sen çıkarırsın.”

“Mustafa, hep sana bakarlar böyle.” Acı çeken bir sesle konuşsa da elleri yerini bilir gibi adamın belinin iki yanına tutundu. “Mağara adamı değilim ama beni de katil etme bebeğim.”

“Milletin ne giydiğini gördün mü sen? Kim bana neden baksın sevgilim? Bunu giyebileceğim yer çok az zaten, hevesimi kırma.”

Ayaz, gözlerinin içine hevesle bakan adamı ne zaman kırabilmişti ki şimdi kırabilsin? Üzerindekini kendi ülkesinde giyemeyeceğini biliyor, Mustafa’nın da yaşayamadığı her şeyi kendisiyle yaşamasını istiyordu ama Mustafa, gözleri kör etmek istercesine davranıyor, Ayaz’ın da elini kolunu bağlıyordu sürekli.

“Mustafa, bir kişi bakarsa sana o zaman ne olur ben bilmem.”

“Çatma kaşlarını kurban olduğum,” diyerek sevgilisinin dudaklarını uzunca öpen adama Ayaz, “Kıro oldun iyice sen ama,” dedi kıkırtıları arasında.

“Burak, Muzo ve Al- yani onların alıştırdığı dil yüzünden.”

Aylardır yaptığı planları İstanbul’daki arkadaşlarına ek bir de Ali ve Mahir’le de konuştuğundan, Burak ve Muzaffer kadar olmasa da, yine de kıroluk sıralamasında çok insana fark atacak adamla çokça da haşır neşir olduğu için Mustafa’nın o güzelim konuşmasına, “ciğerim, agalar, kanka” hatta Ankara’da manita yerine kullanılan “cine” sözcüğü bile eklenmiş, Ayaz zaman zaman garipçe ona baksa da Mustafa bir şekilde yırtmıştı her seferinde.

Ayaz’ın bindikleri takside bile gömleğine söylendiği bir yolculuğun sonunda Barcelona‘nın en ünlü barlarından birine Mustafa önceden rezervasyon yaptırdığından metrelerce oluşan sırayı beklemeden el ele giren ikili, onlar adına ayrılan masaya doğru ilerleyip siparişlerini yanlarına gelen güler yüzlü kadın garsona ilettiler.

“Herkes ne kadar sıcakkanlı değil mi?” diye sordu Mustafa.

“Akdeniz geni işte bebeğim.”

Mustafa, gelen içkisinden bir yudum alarak içini çekti. “Keşke burada yaşayabilseydik.”

Ayaz, masada bile tam dibinde oturduğu adama doğru heyecanla bakıp gürültülü müzik yüzünden onun kulağına doğru, “Nasıl yani? İster miydin?” diye bağırdı.

“Çok isterdim hayatım.”

“Ama aylar oldu daha terfini alalı, ben istemezsin diye düşünüyordum.”

“Bana göre değil Ayaz.” Ortamdaki ısı yüzünden soğuk içkinin olduğu bardağın etrafında tomurcuklanan damlaları eliyle şöyle bir silip bakışlarını Ayaz’ın yüzünde dolandırdı. “Yani ben işimi çok seviyorum elbette ama seninle sürekli birilerine yakalanacağız korkusuyla aşkımı kaçamak yaşamak yerine buradaki gibi özgürce el ele dolaşabildiğim bir yer düşlüyorum. Bizim şirketi biliyorsun zaten, öğrendikleri zaman rezil ederler beni. Öğrenilmese de, ‘Bu adam neden bu yaşta bekar?’ diye sorgulamaya başlayacaklar yakında. Bilmiyorum, yani seninle bu konuyu hiç konuşmadık belki ama ben burada yaşamayı çok isterim.”

Ayaz, yüzünde Mustafa’nın ay ışığı saydığı, güzelliğinden görenleri kör etme tehlikesi olan o gülümsemesiyle adama bakıp, “Benim mezun olmama az kaldı,” dedi. “Açıkçası buradaki restoranlardan birinde işe başlayıp sonrasında Michelinyıldızlı bir yere transfer olmak en büyük hayallerimden. Sadece senin kariyerini yarıda kesmek istemediğim için söylemedim hiç.”

“Sevgilim, sürekli beni düşünmek zorunda olmak yorucu değil mi? O kısımları geçmedik mi biz?”

“Mustafa’m.” Ayaz, elindeki bardağı bıraktı, adamın güzel yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Bu öyle bir şey değil. Sen de beni düşünüyorsun sürekli. Ben sadece ikimizin de mutlu olacağı ortak bir paydada buluşalım istiyorum. Yeni pozisyonun beni gururlandırsa da sürekli seyahat edecek oluşun bile beni geriyor. Senden üç gün ayrı kalmak zordu.” Öncesinde bunun bir sorun olmayacağını düşünse de onsuz geçirdiği üç günde yaşadıklarını bir Ayaz biliyordu.

“Seninle yatmaya alışmışım, sensiz uyuyamıyorum bile. O şekilde de bir yol bulurduk biliyorum ama el ele sokaklarda seninle dolaşmanın hayali çok başka.”

“O zaman dönünce sen okulunu bitirinceye kadar takılırız, sonra ben cayır cayır yanan bir istifa veririm, ne dersin?”

“Ne diyebilirim ki? Sen yanımda ol da Mustafa, her sabah göğsümün üzerinde uyan, hep benim bebeğim ol bana yeter, fazlasında gözüm yok.”

“O zaman sevgili Ayaz Özşafak, benimle Barcelona‘da da evlenir misin?” diye sordu Mustafa, cümlesinin ne anlama geldiğini yalnızca kendisi biliyordu ama yarın sevgilisi de öğrenecekti.

Ayaz, Mustafa’nın elmacık kemiklerine birer öpücük kondurdu. “Seninle Ouagadougou‘da bile evlenirim ben.”

“Evimiz kalsın, sık sık annemle babamı, bizimkileri ziyarete gideriz,” diye heyecanla şimdiden plan yapmaya başlayan adam, göz pınarlarında biriken yaşları görmezden geldi. İstanbul’daki hayatı o kadar güzeldi ki ailesi olan kişilerle paylaştıkları sevdiklerini geride bırakmasını zorlaştıracak gibiydi ama hayat da böyleydi işte. Her zaman, her şeyi aynı anda vermiyor, bir yerden kimi zaman da özlemle sınıyordu insanoğlunu.

“Olur, kalsın.” Bu kez de özgürce alnını öptü sevdiği adamın. “Üzülmek yok, hem çok yakın İstanbul’la burası. Onlar sık sık gelir, biz gideriz. Bakarsın Ahmet ve Burak da yanımıza taşınır, Ahmet de uzmanlığını yurt dışında almak istiyordu. Hayat bu, mucize dolu, bak benim karşıma seni çıkardı. Hem de sıkıcı bir muhasebe biriminde.”

Mustafa, kafasını sallarken daha bir yıl bile olmadan hayatındaki değişikliklere inanamayarak gülümsedi. Ömrü boyunca göz bebeklerine bir damla tuzlu su haramken ağlamanın yasak olduğu kıyılarından hem mutlulukla hem hüzünle akıtıvermişti bu yıl içinde birkaç damla yaşı.

Bir daha hüzünden ağlamasa da sık sık mutluluktan gözleri doluveriyordu adamın şimdilerde. Yarın kocası olacak adamın yeniden elinden tutup, “O zaman hadi biraz da dans edelim, bu gece tüm gelecek yeniliklerin kutlaması olsun aşkım.” dedi, parlayan irisleriyle.

Ayaz, elinden tuttuğu adamın peşinden piste doğru sürüklenirken hayatın kocaman bir virgülle nokta arasında olduğunu düşündü. Mustafa, onun hayatına ne nokta koyup tamamlıyor ne de virgülünü ekleyip de yarım bırakıyordu onu. Buz gibi kıyılarına, babasının zoruyla başladığı bir staj günü ilkbahar olup da tomurcuklarını açtırmıştı o dudağının üzerindeki tapılası beniyle.

Birbirlerine sarılıp da tek bedenmiş gibi dans ederlerken kocaman bir okyanusun içindeki adalar misali yalnızca ikisinin ruhunu ayıran sular vardı geçmişlerinde, onların da ruhunu ayıran. Sular iki adanın uzaktan uzağa da olsa aşklarına şahitlik ederken onların ayrı kalmasına dayanamamış olacak ki dalgalarıyla onları birbirine yaklaştırdığında onlara düşen yalnızca birleşip de okyanusun ortasında tek bir ruhun hüküm sürdüğü toprak parçası olmaktı, içinde çeşit çeşit ağaçların, çiçeklerin, en verimli topraklarda filizlenen meyvelerin olduğu…

✨✨

Düğünümüz var dostlar! Ali ve Mahir de geliyor! 💃

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top