✨✨
Muzaffer, bütün günün ve gecenin yorgunluğu sırtına binmişken saate baktığında saatin gece yarısı üç olduğunu görünce derince ofladı. Son müşterisi on altı yaşında sarhoş bir kızdı. Hangi bar onu içeri kabul etti bunu bilmese de sağlam bir yerden çıkmadığı belli olacak şekilde kızın üstü başı dağılmış, yüzü gözü ağladığı belli olacak şekilde akmış, dudağındaki ruj çenesine kadar bulaşmıştı.
Üstelik kızın adresini öğrenene kadar da canı çıkmıştı adamın. “Şerefsiz!” diyordu da başka bir şey demiyordu kız. Muzaffer, ağzını açıp kıza iki kelam etse onun anlamayacağını bildiğinden ‘Allah ıslah etsin,’ diye düşündü içinden yalnızca.
Sonunda kızın çalan telefonuyla bir arkadaşına ulaşıp, onun ailesinden habersiz dışarı çıktığını öğrenince arkadaşının adresine götürmüştü. Tabii yolda iki kere kusmak üzere olan kızı fark etmesiyle durmuşlardı da bir de taksiden kusmuk temizlemekle uğraşmamıştı adam.
Kızı bıraktığı arkadaşına da kendince iki-üç cümle nasihat edip evine doğru ilerlerken bir de para alamadığına yandı Muzaffer. Gelen kız da bebeydi, taksisine binen de. Sarhoş, dağılmış, şaftı kaymış kızın cebinden mi çekip alacaktı parayı? Üstelik gecenin başında çantası varsa da taksisine binerken yoktu. ‘Allah yardımcısı olsun,’ diye düşündü, İstanbul yaşamak için çok boktan bir şehirdi bilen bilirdi.
Bir de taksicilere laf atardı müşteriler, oysa her taksici bir miydi sanki!? Kendi kendisine arabasının içinde yükselip birilerine kurulurken mahallenin girişinde, ıssız bir sokağın başındaki bir apartmanın tam dibinde üç kişinin birini sıkıştırdıklarını gördü. Böyle bir mahallede bu olaylar olmazdı aslında, zengin bebelerinin oturduğu, fena olmayan, görece lüks bir yerdi.
Demek ki birileri buraları da mesken tutmaya çalışıyordu, hem de savunmasız gördükleri insanlara saldırarak. Arabanın farlarını yakıp adamlara doğru ışık tutunca üçü birden ayrı sokaklara doğru kaçışmaya başladı.
Muzaffer arabanın içinden olduğu yerde kapanmış, yerde öylece oturan başka birini görünce, “Avradını siktiğimin zina dölleri, lan Ebu Cehil kuduruyordur bu kafirlikler benim aklıma nasıl gelmedi diye! Bebe belik sıkıştırmışlardır bir de garanti,” diye söylenerek arabadan indiğinde öylece durarak sırtını duvara yapıştırmış, “Bir şey yok,” diyen Mavi’yi gördü.
“Lan!” diyerek Mavi’ye doğru koşmaya başlayınca çocuğun korkup, “Git!” dediğini işitse de, “Mavi! Lan Mavi, benim Muzo,” dedi çocuğun çenesini parmaklarıyla nazikçe kavrayıp başını yukarı doğru kaldırarak.
Mavi, “Muzaffer?” diyerek soran gözlerle adama bakınca, Muzaffer çenesini sıkarak o da Mavi’ye doğru bakmaya başlamıştı şimdi. “Bir yerinde bir şey var mı? Şimdi seni taşıyacağım korkma ama tamam mı?” dedi.
Mavi, sonunda güvenebileceği birinin gelmesiyle içi rahatlamış şekilde Muzaffer’e olumlu anlamda kafasını sallayınca adam Mavi’yi yavaşça kaldırıp omzunu ve belini sert olmayacak şekilde tutarak onu yürütmeye çalıştı.
Çocuğu kendisinden beklenmeyecek nezakette olan hareketlerle taksinin yolcu koltuğuna bindirip kemerini takarken Mavi’nin yüzüne, çok hafif kan gelen burnuna bakarken içinden yükselen sinirle, “Amınıza koymam mı ben sizin piç oğlu piçler,” dedi. Görünürde derin bir yarası olmadığını da görünce içi rahatladı adamın.
Mavi, Muzaffer’in yüzüne bakmaktan başka bir hareket yapmayınca Muzaffer’de iyiden iyiye şarteller attı. Dünkü maçtan sonra Mavi’nin onunla pek muhatap olmaması yüzünden içinde fırtınalar kopan Muzaffer, kimseye kin tutamayan ve hiç kimseyle küs kalamayan bünyesiyle Mavi’nin onunla konuşmadığı bu sabah adeta kudurmuştu.
Çocuğa kemirdiği at yemlerinden hazırlamış, kahve götürmüş, sıcak çikolata yapmış, hatta evi bile toplamaya çalışmıştı kendi mağarasında öğrenmediği şekilde. Ama Mavi zaten ona bir adım bile yaklaşmamışken dün izledikleri maçtan sonra tıpkı et yiyen çiçeklerin ağzı gibi sıkı sıkıya kendi içine kapanmış, Muzaffer de Mavi’nin istediğinde ne kadar inatçı olduğunu görmüştü.
Nedense sabah onunla küs kalmak istememiş, ne yaparsa yapsın onunla konuşmayan Mavi’nin bakışları bile ona değmeyince iyiden iyiye sinirlenip bağırıp çağırıp evden çıkmış, sonra bir kez daha pişman olmuştu. Muzaffer de böyle biriydi işte, siniri saman alevi gibi birden parlardı. Sonrası yangın yerine çevirdiği meydanlar olur ama her zaman en büyük pişmanlıkları fevri hareketleri yüzünden yaşardı adam.
Şimdi Mavi’nin bu şekilde savunmasız kaldığını ve ona olan kızgınlığını unutup yalnızca tanıdık birini görmenin verdiği huzuru gözlerinde yakaladığı için ertesi gün o üç amcık hoşafının başına geleceklerden fragman yaratıyordu adam beyninde.
Hızla, kafasında tasarladığı saklı cinnetinin ardındaki planlarıyla şoför koltuğuna oturup eve kalan iki dakikalık mesafeyi de alelacele alarak yeniden Mavi’nin kemerine uzanıp yerinden çıkardı. Mavi’nin yeniden sadece hisleri alınmış gibi onun yüzüne baktığını görünce de iki eliyle çocuğun yanaklarından tutup, “Şimdi evimize çıkıyoruz tamam mı yavru ceylan?” dedi.
Mavi kafasını sallayınca Muzaffer yeniden taksisinden inip Mavi’yi belinden ve omzundan sararak dikkatlice yürütüp asansörün varlığına şükrederek dairelerine götürdü. Onu salondaki koltuğa oturtup hâlâ anlamayan gözlerle etrafı inceleyen çocuğa bakarak hızlıca bir peçeteyle Mavi’nin burnundaki kanları temizlemeye başladı.
“Teşekkür ederim.”
“Lan ne teşekkürü yetişemedim ki. Paranı mı aldılar?”
“Yok alamadılar,” dedi Mavi. “Vermedim cüzdanımı, işte onlar da-“
“Bu saatte yalnız başına ne işin vardı ıssız yerlerde Mavi? Arkası orman bir de!” dedi Muzaffer yumuşak bir sesle. İçindeki öfkeyle Mavi’ye bağırsa yeniden çocuğun içine doğru saklanacağını bilir gibi onu kırmadan konuşuyordu.
“Arkadaşımla gece çalıştık, yıldızlar için güzel bir zaman. Yıllardır geceleri çalışırım ben ilk kez böyle oldu,” dedi gözlerini adama dikerek.
“Vücuduna vurdular mı?”
Mavi kafasını sallayınca Muzaffer Mavi’nin duyamayacağı bir sessizlikte kallavi küfürlerini savurup cebindeki tespihini çıkardı, sabır çekmesi lazımdı adamın da. “Neden vermedin hemen cüzdanını be güzelim? Ya ellerinde başka şeyler olsaydı da- Tövbe estağfurullah,” diyerek başını sağa doğru çevirip gözlerini bir kez açıp kapadı.
“Annemin fotoğrafı vardı çünkü içinde. Cüzdanımı verseydim bende başka olmadığından üzülebilirdim ileride.”
Muzaffer, ömrü boyunca Mavi gibi birini tanımamıştı belki ama Mavi gibilerin gözlerinin içindeki kırıklığı iyi bilirdi adam. Cinsiyet, renk, din, ırk fark etmeksizin insanları aynı kaptan yemek yemiş, su içmişçesine birbirine bağlayan bazı neştersiz kalp ağrısına sebep yaralar vardı ki iyi bilirdi adam da bu tanıdık yarayı.
İşte Muzaffer tam o an Mavi için haftalardır ‘zengin züppesi’ dediği tüm anları bir film sahnesi gibi geriye sardı beyninde, adamın ilk ön yargısını Mavi haberi dahi olmadan lime lime parçaladı son olmadığını da bilmeden.
Muzaffer, Mavi’deki dokunma hassasiyetini de sabah yediği trip sebebiyle iyice anladığından çocuğa bakıp, “Mavi şimdi önce bir duş alacağız tamam mı? Yani sen alacaksın, sonra yaralarına krem süreceğiz ki çürümesin. Tekme mi attılar, yumruk mu o zina dölleri?” diye sordu beynindeki deli damarının atmasına inat sakince.
“Tekme attı biri, ikisi kolumdan tuttu yoksa ben de biraz vurabilirdim. Babam kendimi savunmam gerekirse diye beni Aikido kursuna yazdırmıştı,” dedi sonra aklına bir anda gelmiş gibi, “Ama babamı yanlış tanıma, savaş sanatı değil savunma sanatı diye yolladı beni Aikido‘ya, yani ne olur ne olmaz diye. Bu arada Aikido‘nun anlamını biliyor musun? Ai uyum, Ki enerji, Do yol demektir. İnsanın bedeni ile ruhu arasınd-“
“Anladım yavru ceylan, Çinçe de var sende.”
“Japonca bu!”
“Çan çin çon lan işte hepsi aynı.”
“Bu ırkçı bir söylem yalnız”.
“İnan sol taşağımın bile umrunda değil ırkçı söylem olması, kalkıp duşa girmediğin her saniye benim kafam havalanıyor yerinden oğlum. Hadi da artık.”
“Tamam,” diyerek kanepeden doğrulmaya çalışan Mavi acıyla yeniden yerine oturunca Muzaffer bir hamlede çocuğu kaldırıp yavaş adımlarla banyoya doğru ilerletmeye başladı. Küçük banyoya geldiklerinde Muzaffer çocuğa bakıp, “Hadi,” dedi.
“Tamam ama sen git.”
“Olmaz Mavi. Ya ayağın fıyar da yere iki seksen kapaklanırsan? Bakmayacağım yeminime, sen üzerini çıkar aha ben şu ayak yolunun üzerine tüner beklerim seni.”
“Pek anlamadım ama tamam,” dedi Mavi. Muzaffer’in cümlesinden yalnızca ona bakmayacağını ve onu bekleyeceğini anlayabilmişti çocuk.
Muzaffer arkasını döndüğünde Mavi kazağının eteklerinden tutup yukarı doğru sıyıracaktı ki canı yandığından ağzından acıyla karışık bir nida kaçarak kazağın ucu ellerinden kaydı gitti. Muzaffer kapalı gözlerle ona dönüp, “İyi misin? Canın mı yandı?” dedi panikle.
“Çıkaramadım.”
“Ben çıkarayım mı Mavi? İstersen gözlerimi kapatırım sana bakmam.”
“Olur, kapatmasan da olur üst kısmım için. Ama alt kısmıma bakamazsın.”
“Tamam,” diyerek çocuğun kalın kazağını başından ağır ağır çıkardı adam, ilk gördüğü ve anlamlandırdığı şey Mavi’nin karnına ve belinin yan kısımlarına atılan tekmelerin izi oldu. Yarın bunların hesabını sorardı Muzaffer, tek başına ve savunmasız olan birinden ne anlamda olursa olsun faydalanmak onun kitabında affedilmez günahların hanesine yazılmıştı.
Sonra bir an Mavi’nin vücudunda parlayan bir şey dikkatini çekti. Gözlerini kırpıştırarak bakarken çocuğun bel kemiğinin üzerinde göbek deliğinin biraz altında, altın sarısı, incecik bir kolyenin çepeçevre göbeğinin en ince yerini sardığı gördü.
Anlamadı Muzaffer önce, hayatında ilk kez böyle bir şey görmüştü adam. Bu zımbırtıların boyna, kola falan takılması gerekmiyor muydu? Hani belki dansöz ablalar takardı da onlardaki de fazlaca şıngırdaması gerektiğinden bu kadar zarif olmazdı genellikle. Çocuğun esmere yakın teninde altın sarısı kolye parlamış, Muzaffer art arda yutkunmak isterken kendi tükürüğünde boğulabilecek bir hale gelmişti.
Kalbi anlamadığı şekilde birden hızlıca atınca uzun uzun bakarak Mavi’yi rahatsız edebileceğini düşünüp, “Gözlerimi kapatıyorum, sen eğilemezsin bu yüzden pantolonunu indireceğim tamam mı?” dedi, tane tane anlatarak çocuğu korkutmamak adına önlem almak ister gibi.
“Tamam.”
Muzaffer, Mavi’nin pantolonunu gözleri kapalı bir şekilde indirip yine gözlerini kapatarak Mavi’yi duşa kabine doğru ilerletti. Mavi, suyu açıp da duş almaya ve yaralarını temizlemeye başlarken adam tünediği klozetin üzerinden penguenli duş perdesini izleyerek salak penguenlerin dişilerine nasıl taş verdiğini düşündü. Bu çocuk ne anlatırsa aklında kalıyordu resmen!
Ondan ne duyarsa gidip taksi durağındaki elemanlara yetiştiriyordu aynı zamanda. Çoğu zaman boş konuşsa da bazen çok acayip şeyler öğreniyordu Muzaffer ‘Vay anasını avradını,’ diyerek.
Klozetin üzerinde penguenleri düşünürken Mavi suyu kapatıp, “Bornozumu uzatabilir misin?” diye sordu içerden. Muzaffer, kapının arkasında asılı olan ve yine göğsünde yılan deseninin olduğu saçma bornozu Mavi’ye uzatıp onun duşa kabinden çıkmasını beklemeye başladı.
Karın kısmındaki darbeler yüzünden biraz ağırdan alarak giyinen Mavi çıktığında Muzaffer, “Gel bakalım yavru ceylan, şimdi üzerimizi giyinelim sonra krem sürüp yatacağız. Tamam?” dedi.
“Birlikte mi yatacağız?”
Muzaffer bir kahkaha atıp belinden desteklediği çocuğa bakarak, “Yok lan lafın gelişi,” dedi.
“Anladım. Çünkü seni ne kadar kırmak istemesem de ben seninle yatamam. Kimseyle yatamam ben, üzülme ama tamam mı?” dedi.
“Eyvallah o kadar iyisin ki,” dedikten sonra çocuğun odasına doğru ilerletti Mavi’yi. Ilık suyun etkisiyle bedeni gevşeyen Mavi, bu kez kendi başına giyinebileceğini düşündü.
“Ben yaparım, eşofman daha yumuşak ya giymesi kolay.”
“Emin misin eğilebilecek misin?”
“Evet. Ben alışkınım zaten, nasıl giyineceğimi biliyorum.”
Muzaffer, ben alışkınım diyen çocuğa bakıp ne demek istediğini anlamayarak, “Ne demek ben alışkınım lan?” dedi sertçe.
“Küçükken de yaşadım yani,” dedi çocuk günlük pijamasını dolabından seçerken.
“Neden?”
“Bilmem, herkesin bahanesi başkaydı. Ortak noktaları benim acayip bir hanım evladı oluşumdu, bir de Amerikan dublajından fırlayan ortalama zeka altındakiler vardı onlar da ucube diyordu.”
Muzaffer, Mavi’nin bir gecede beyninde haftalardır oluşan tüm ön yargılarını silmesini izledi sessizce. Garipti, çok konuşuyordu, insan küçümsüyordu, robot gibiydi ama kimseye karışmıyordu karşısındaki çocuk. Üstelik dilinden düşürmediği babasından öğrendikleriyle insanlara zarifçe yaklaşmaya çalışıyordu, öyle hissetmese bile.
Bu tip insanların yani çocukken kendi akranlarına eziyet edenlerin büyüdüklerinde pişman olup olmadıklarını merak etti Muzaffer. Ona da ‘piç’ diyen çoktu halası olacak kaltağın yanında kalırken ama Muzaffer her zaman iri bir çocuk olduğundan hepsinin götlerinden kan alıyordu.
Oysa karşısındaki çocuğun bazı şeyleri yapacak güce muktedir olduğunu düşünmüyordu Muzaffer, kendisinin aksine. Birini dövemez, küfür edemez ya da aklından ne geçiyorsa dümdüz söylemek haricinde laf dahi sokamazdı ki. Kim neden uğraşırdı kendi halinde takılan insanlarla anlamıyordu adam. İlla herkes fabrika üretimi gibi tek parça halinde mi olmalıydı?
Daldığını fark edince Mavi’ye doğru, “Kremler banyoda değil mi?” diye sordu. “Tabii ki. Her evde bir ecza dolabı bulunmalıdır, ecza dolabının tarihi-” diyen Mavi’nin iki saat susmayacağını anlamıştı Muzaffer.
Çocuğun sözünü kesip, “Anladım lan ben salondayım giyin gel,” diyerek banyodan işine yarayacak ilaçları alıp salon gitti.
Biraz vakit geçmişti ki Mavi sallana sallana geldi salona doğru. Yavaşça Muzaffer’in yanına oturup saçlarını sardığı üçüncü havluyu da başından çekerek gelişi güzel şekilde karıştırmaya başladı tutamlarını. Banyodan sonra üç havlu kullanmazsa saçları kurumaz ve hasta olabilirdi Mavi. Saç kurutma makinesi gibi öldürücü bir alete bulaşmaktansa çözümü böyle bulmuştu çocuk.
“Şu acayip pijamanı sıyır da kremini sürelim,” dedi Muzaffer çocuğun önündeki kocaman gözlü kıza bakarak.
“Acayip değil bu, Ay Savaşçısı! Dünyanın en güzel animesidir!”
“Anime ne lan!?”
Mavi animenin ne demek olduğunu bilmeyen adama bakıp, “Anime aslında yetişkin çizgi filmidir, TDK tarafından ‘Japon çizgi filmi’ olarak adlandırılan anime-” diyerek on dakika boyunca anime konusunu Muzaffer’e anlatarak adamın beyninin yanmasına neden oldu.
“Lan anlattığın animede erkekler kıza dönüşüyor, kızla kız sevgili oluyor! Hadi bunları siktir et, ortaokullu biriyle üniversiteli sevgili oluyor! Ulan Lut Kavmi gelse Japonlara ‘Affet abi büyüksün,’ der amına koyayım.”
“Küfür etme!”
“Hadi lan oradan, küfre karşı çık sonra git neler izle. Aç şu karnını kitabıma sinirlendirme beni, animeni de içindeki göt savaşçılarını da Allahlarına kavuştururum.”
Mavi, çok sevdiği önünde Ay Savaşçısı animesinden Usagi‘nin ve onun kedisi Luna‘nın olduğu siyah pijamasını boynuna doğru kaldırdı. Zaman geçtiğinden artık yavaş yavaş çürüyen tekme izleri iyiden iyiye kendisini belli ediyor, Muzaffer’i de gördükçe delirtiyordu.
“Biraz aşağı kay.”
Mavi, adamın dediğini yaparak aşağı doğru kayınca Muzaffer yavaş yavaş çürüklere krem sürmeye başladı. Bu sırada gözü çocuğun çıkarmadığı bel kolyesine kayıyor, aklı almasa da ‘hoş’ diye düşünmesine sebep oluyordu.
“Bu taktığın ne? Bunu avratlar takmıyor mu?”
“Avratlar dediğin topluluk kadınlarsa elbette onlar da takıyor.”
“Eee sen ne alaka?”
“Ben de seviyorum.” dedi Mavi, buz gibi kremin çürüklerini rahatlatmasıyla olduğu yerde mayışarak.
“Dansözler falan takıyor da ilk kez erkekte gördüm.” diyerek mırıldandı Muzaffer.
Daha sonra gözlerini çekmek istese de yeniden gözlerinin kaydığı zarif bel kolyesine bir bakış daha atıp kendisini zorlayarak çocuğun üzerini kapattı. Mavi’nin yüzünü ellerinin arasına alıp görünürde bir yara var mı diye yeniden kontrol ederken yüzüne bir yumruk hariç pek de vurmadıklarını gördü, yarın onların üzerinde iyice çalışacaktı ama Muzaffer.
“Erkekler konusunda keskin fikirlerin var, çok yanlış. Ben yıllardır takıyorum bunu. Hem de kendim için, kendimi iyi hissediyorum takınca,” dedi Mavi. Muzaffer, ilk kez Mavi’yi salak bir oğlan çocuğu gibi değil de farklı şekilde görmüştü bu cümlelerle ya da hep öyle görüyordu ama kendisi farkında değildi, kim bilir?
“Böyle sapık herifler okuduydum Haydar Dümen’in köşesinde, tanga falan giyiyorlardı. Ama seninki başka tabii.”
“Kime göre sapık bilemeyiz ki,” diyerek omuz silkti Mavi. “İnsanların başkasının özgürlüğüne karışmadan, onların alanlarını ihlal etmeden kendileri için yaptıkları şeyin sapıkça olduğunu düşünmüyorum. Mesela bir kadını yapay penis alırken görürsen bu onun sapık olduğunu göstermez, partnersiz kendisini tatmin etmek istiyordur. Buna da kimse karışamaz Muzaffer.”
“Tövbe tövbe! Dediklerine bak, çok tövbe,” dese de çocuğun bu kadar olgun konuşmasının yanı sıra ona bugün ikinci kez Muzaffer demesi adamın çok hoşuna gitmişti nedense. Mavi onun adını kullanmazdı genellikle.
“Sen çiftleşmedin mi hiç?”
“Sevişmekten mi bahsediyorsun?”
“Evet.”
“Ee yaptık tabii aslan, otuz iki yaşındayız.”
“Bu normal ama başka şeyler anormal demek iyi yüzlülük olur. Sen bir partnerle yaparken iyisin ama başkası tek olmak isteyince kötü. Toplumda çok fazla ön yargı var, sende de öyle. Kırmalısın bunları. Erkekler de böyle şeyler takabilir, X-Y kromozomal sistemine uyumlu olarak evrimleşen canlıların içinde benim XY kromozomal kombinasyonu ile doğmama ya da böyle olmama engel değil bu.”
“Aynen,” dedi Muzaffer cümlenin yarısını anlamayarak. “Şimdi sen bu üç kişinin tipini hatırlıyor musun?”
“Eidetik hafızam çok güçlüdür benim, bir kez gördüğüm yüzü unutmam.”
“Bana üçünü de tarif ediyorsun yarın sabah yavru ceylan, şimdi yatağa.”
“Ne yapacaksın ki? Polise gitsen bile bir şey olmuyor,” dedi sıkıntıyla Mavi.
“Hallederiz, sen bana yarın tarif et gerisine karışma.”
“Tamam.”
“Hadi yatağa.”
“Tamam. İyi geceler,” diyerek yavaşça yerinden kalktı Mavi, ağır ağır yürürken birden arkasını dönüp Muzaffer’in çocuğun yüzünde ilk kez gördüğü güzellikte olan gülümsemesiyle, “Çok teşekkür ederim yardımın için,” dedi.
“Eyvallah bizden başkan.”
Muzaffer, Mavi’nin odasına doğru gitmek için döndüğü koridordan gözden kaybolmasını izledi. Daha sonra elindeki kreme bakarak sanki içinde kabuk bağlayan bir şeylerin yanlardan açıldığını hissetti. Anlam veremedi içindeki sıyrılan şeylere, çok da kurcalamayarak ellerini yıkamak üzere kalktı oturduğu koltuktan, yarın olduğunda o üç kişiyi bulduğu anda yapacaklarını hayal ederek…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙